Bizi Takip Edin

Diplomasi

Güney Kıbrıs’ta NATO tartışması

Yayınlanma

İran ve Hizbullah’ın misilleme saldırılarının Kıbrıs’taki İngiliz üslerini hedef alması üzerine Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliği tartışması yeniden başladı.

Euractiv’de yer alan analize göre Lefkoşa’daki liderler, böyle bir adımın adanın Türkiye ile on yıllardır süren anlaşmazlığının çözülmesini gerektireceğini belirterek şüpheci yaklaşmaya devam ediyor.

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, koşullar elverirse Lefkoşa’nın NATO’ya katılmak için derhal başvuruda bulunacağını söyledikten sonra, bu soru geçen hafta yeniden gündeme geldi.

Fakat Hristodulidis, uzun süredir NATO üyesi olan Türkiye’nin Kıbrıs’ın üyeliğini neredeyse kesin olarak engelleyeceğini kabul etti.

Ankara’nın veto hakkına atıfta bulunan Rum lider, “Türkiye’nin bilinen tutumunu göz önünde bulundurarak, siyasi koşullar nedeniyle bunu yapamayız,” dedi.

Güney Kıbrıs’ın ittifaka katılması fikri, bazı politika çevrelerinde yeniden ilgi görmeye başladı. Örneğin Avrupa Komisyonu eski Başkan Yardımcısı Margaritis Schinas, şu anın Kıbrıs’ın NATO üyeliği için “mükemmel bir siyasi fırsat” olduğunu ileri sürdü.

Yine de, çözülmemiş Kıbrıs sorunu en büyük engel olmaya devam ediyor. Bugün, Türkiye dışında hiçbir ülke Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımazken, Ankara da Lefkoşa’daki Kıbrıs Rum hükümetini tanımıyor. On yıllardır süren anlaşmazlık, adanın jeopolitik konumunu karmaşıklaştırmaya devam ediyor.

“NATO öncelikli değil”

Kıbrıs Rum Demokratik Partisi (DIKO) milletvekili Chryses Pantelides, Kıbrıs’ın bunun yerine ABD dahil NATO ülkeleriyle mümkün olan en yakın ilişkileri kurması ve NATO’nun askeri standartlarına mümkün olduğunca uyum sağlaması gerektiğini savundu.

Pantelides, Euractiv’e verdiği demeçte, “Kıbrıs sorunu çözülmediği ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni resmi olarak küçümseme tutumunu sürdürdüğü sürece, Kıbrıs’ın NATO’ya üyeliğinin gerçekleşmeyeceği açık,” dedi ve NATO ile daha yakın ilişkilerin, üyelik olmasa bile ülkenin savunma kapasitesini güçlendireceğini ekledi.

ABD ile Kıbrıs arasındaki ilişkiler, Washington’un adanın yeniden birleşmesini teşvik etmek amacıyla 1987’de uyguladığı silah ambargosunu kısmen kaldırdığı 2020 yılından bu yana derinleşti.

Washington’un diplomatik çevrelerinde etkili olan Amerikan Yahudi Komitesi, bu hafta Orta Doğu’daki gelişmelerin ABD’yi ambargoyu kalıcı olarak kaldırmaya sevk etmesi gerektiğini savundu.

Fakat Türkiye, bölgedeki ABD çıkarlarını ilerletmek için önemli bir ortak olmaya devam ediyor.

Pantelides, “Türkiye’nin ABD için önemini ve değerini yitireceğine inanacak kadar naif değiliz,” dedi.

Kıbrıslı politikacıya göre, NATO üyeliği konusu ancak Kıbrıs sorunu çözüldükten sonra ciddi olarak değerlendirilebilir ve ancak o zaman Türkiye, Kıbrıs’la ilgili konularda veto hakkını kullanmayı bırakabilir.

Hristodulidis’in zor seçimi: Parlamento seçimleri yaklaşıyor

Kıbrıs ve NATO konusunda yeniden alevlenen tartışma, Hristodulidis için iç siyasi sonuçlar da doğuruyor.

Güney Kıbrıs’ta parlamento seçimleri mayıs ayında yapılacak ve cumhurbaşkanı şu anda iktidara tutunmaya çalışıyor.

Son anketler, yeni ve daha küçük partilerin parlamentoyu parçalamasına yol açabileceğini gösteriyor. Kıbrıs başkanlık sistemi ile yönetiliyor ve Hristodulidis bağımsız bir siyasetçi.

Ülkenin dış politika kararlarının alınmasında başrolü oynamaya devam edecek olsa da, kendisine muhalif partilerin çoğunlukta olduğu bir parlamento işleri karmaşıklaştırabilir.

Kıbrıs’ın sol partisi AKEL’in Yakınlaşma Bürosu başkanı Elias Demetriou, “Hristodulidis, Avrupa’nın desteğini ve NATO’ya olası üyeliği dış politikasının bir başarısı olarak sunarak, mevcut durumdan siyasi olarak yararlanmaya çalışıyor,” dedi.

Demetriou, Hristodulidis’in “kendisini destekleyen partilerin bir sonraki parlamentoda dengeleyici rolünü kaybedeceğini” gördüğü için, parlamentoda ortaya çıkan güç dengesi lehine avantaj elde etmek amacıyla muhafazakar seçmenlere hitap etmeye çalıştığını söyledi.

Hristodulidis geçtiğimiz günlerde hükümetinin parlamento seçimlerine müdahale etmeyeceğini vurguladı.

NATO ile ilgili olarak ise, koşullar elverirse ülkenin bu yönde ilerlemeye hazır olması için askeri, operasyonel ve idari düzeylerde hazırlıkların sürdüğünü söyledi.

İngiliz üslerine karşı kampanya

Declassified’daki habere göre güneyi savaş alanı haline getirebilecek İngiliz üslerine karşı sesler de yükseliyor.

Akrotiri’deki Kraliyet Hava Kuvvetleri üssüne yapılan misillemelerin ardından, İngiltere’deki tartışmalar havaalanının neden daha iyi korunmadığına odaklandı. 

Fakat Kıbrıs’ta öfke, İngiltere’nin neden hâlâ orada askeri üsleri olduğu üzerine yoğunlaşıyor.

Örneğin AKEL’in milletvekili adaylarından ve üslere karşı faaliyet yürüten Melanie Steliou, ilk saldırının ardından, “Dün gece hiç uyuyamadık. Oğlum bugün okula gitmedi çünkü okul üssün yanında. Doğal olarak olanlardan korkuyorum, sinirliyim ve kızgınım… Keir Starmer’a Kıbrıs’ı zor durumda bıraktığı için kızgınım,” diyordu. 

Bazı İngiliz personel Akrotiri’den tahliye edilirken, yerel Kıbrıslıların gidecek başka yerleri olmadığını hatırlatan Steliou, “Bu, sömürgeci zihniyetin mide bulandırıcı bir örneği. Üs, en başından beri orada olmamalıydı,” ifadelerini kullandı.

Steliou, bu mayıs ayında Güney Kıbrıs’ta yapılacak parlamento seçimlerine aday. Şu anda parlamentodaki 56 sandalyenin 15’ine sahip olan ve İngiliz üslerinin kaldırılmasını isteyen ana muhalefet partisi AKEL tarafından organize edilen sol kanat listesinde yer alıyor.

Seçilirse, Steliou, Kıbrıs’ın en güneyindeki yarımadada bulunan RAF Akrotiri’nin yanındaki kıyı seçim bölgesi Limasol’un milletvekili olacak.

Hava üssünün çevresindeki tuz gölü, vahşi yaşam merkezi, çiftlikler ve plaj barları da dahil olmak üzere kilometrelerce uzunluğundaki arazi İngiltere tarafından işgal edilmiş durumda ve seçim bölgesinin neredeyse tamamını çevreliyor.

İngiltere burayı “egemen üs bölgesi” olarak nitelendiriyor ve adanın doğusunda, gece hayatının merkezi Ayia Napa yakınlarındaki Dikelya’da bir başka üssü daha bulunuyor.

Bu iki üs, toplam 98 mil kare ile Kıbrıs’ın yüzde üçünü kaplıyor. İngiltere, 1960 yılında Akdeniz adasının geri kalanına bağımsızlık verdiğinde, bu bölgenin tamamen dekolonizasyonunu reddetmişti.

Diplomasi

ABD Senatosunda Lindsey Graham’ın Rusya’ya yaptırım paketi gündemde

Yayınlanma

ABD Kongresinde, yakın zamanda hayatını kaybeden Senatör Lindsey Graham’ın anısını yaşatmak amacıyla hazırlanan Rusya karşıtı yeni yaptırım yasa tasarısı ele alınıyor. The Hill gazetesinin aktardığı ayrıntılara göre, son bir yılda sayfa sayısı iki katına çıkan “2026 Rusya Yaptırımları Yasası” başlığını taşıyan tasarı, Rusya’dan enerji satın alan ülkelere yüzde 100’e varan gümrük vergileri uygulanmasını öngörüyor.

ABD Kongresinde, yakın zamanda yaşamını yitiren Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın anısına, Rusya’ya yönelik hazırladığı yeni yaptırım yasa tasarısının kabul edilmesi yönündeki görüşmeler hız kazandı.

The Hill gazetesinin haberine göre, geçen yıl nisan ayında sunulan ancak yasalaşma süreci tıkanan tasarı, son bir yılda neredeyse iki kat genişleyerek 31 sayfadan 61 sayfaya ulaştı.

Tasarının yasalaşma ihtimalinin, Graham’ın vefatının ardından hem Beyaz Saray hem de kongre üyelerinden gelen açıklamalar doğrultusunda arttığı belirtiliyor.

Senatör Graham, ölümünden kısa süre önce Moskova’ya yönelik uzun süredir askıda bekleyen yaptırım paketi konusunda Beyaz Saray ile uzlaşmaya vardığını açıklamıştı.

Beyaz Saray sözcüsü, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu girişimi destekleyeceğini teyit ederken, Trump konuya ilişkin henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Nisan 2025’te sunulan tasarının yasalaşma sürecinin daha önce duraklaması, Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yürüttüğü müzakerelere bağlanıyordu.

Geçen yılın aralık ayında tasarının kabul edilmesi için yeni bir fırsat doğsa da Demokratlar, başkana tanınan geniş gümrük vergisi yetkileri ve yaptırımları hafifleten bazı maddeler nedeniyle çekincelerini dile getirmişti.

Ancak Trump’ın son haftalarda Ukrayna’ya yönelik desteğini artırması ve Patriot önleyici füzelerinin ortak üretimine izin vermesi, yasa tasarısının yeniden gündeme gelmesinde belirleyici oldu.

Yüzde 100’e varan gümrük vergisi ve ikincil yaptırımlar

“2026 Rusya Yaptırımları Yasası” adını taşıyan yeni taslak, Moskova’ya yönelik kısıtlamaların kaldırılmasından önce Kongreye zorunlu rapor sunulmasını ve ek muafiyet şartlarını içeriyor.

Tasarının en dikkat çekici maddelerinden biri, Rusya’nın yaptırımları delmesine yardımcı olan veya bu ülkeden yüksek hacimde petrol ve doğalgaz satın alan üçüncü ülkelere yönelik ikincil yaptırım yetkisi veriyor.

Daha önce yüzde 500 olarak önerilen bu gümrük vergisi oranı, yeni taslakta yüzde 100 olarak sınırlandırıldı.

Tasarıda ayrıca sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesisleri, Rusya’nın tescilsiz tankerlerden oluşan tanzim filosu (gölge filo) ve diğer finansal kuruluşlara yönelik önlemler yer alıyor.

Senato Çoğunluk Lideri John Thune, belgenin ilgili komisyonlara sevk edileceğini belirterek, bu yasanın kabul edilmesinin “Lindsey Graham’ın mirasına mükemmel bir saygı duruşu olacağını” ifade etti.

Sürecin arka planı

Senatör Lindsey Graham, 11 Temmuz’da 71 yaşında kalp ve damar rahatsızlığına bağlı komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmişti. Teksas Temsilcisi Michael McCaul, Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada, Graham’ın vefat ettiği gün kendisiyle Rusya’ya yönelik yeni yaptırımları görüştüğünü aktarmıştı.

CBS televizyonunun haberine göre de Beyaz Saray, Rus petrolü satın alan ülkelere gümrük vergisi uygulanması planına destek verdiğini bildirmişti.

Graham, 2018 yılında da Rusya’nın egemen borcuna ve siber sektörüne yönelik ağır kısıtlamalar öngören ve kamuoyunda “cehennemden gelen yaptırımlar” olarak adlandırılan yasa tasarısının eş sunuculuğunu üstlenmişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

FIFA, Çin ile yayın pazarlığında geri adım attı

Yayınlanma

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı analizde, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik yaklaşımı ile kurumun Çin devlet televizyonu CCTV karşısındaki ticari geri adımı ele alındı.

ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklığında gerçekleştirilen FIFA Dünya Kupası müsabakaları tamamlanırken, spor dünyasında turnuvanın hem ticari başarıları hem de yönetimsel krizleri tartışılıyor.

Finlandiya basınından Helsinki Times gazetesinde Bai Ruide imzasıyla yayımlanan “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı değerlendirme yazısında, futbolun küresel yönetim mekanizmasındaki güç kaymaları ele alındı.

Yazıda, seyirci rekorları ve yüksek gelirlerle tarihi bir başarı elde edildiğini savunan FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, siyasi figürlerle kurduğu ilişkiler eleştirildi.

Analist Ruide, Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump ile yakınlaşma çabalarının ve futbolun yerleşik teamüllerini esnetmesinin, kurumsal saygınlığa zarar verdiğini ve kamuoyunda alay konusu olduğunu kaydetti.

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı görüş yazısının tamamı:

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde düzenlenen FIFA Dünya Kupası sona yaklaşıyor. FIFA’nın yüzyıllık tarihinde hem en başarılı hem de en tartışmalı turnuva oldu. Katılan takım sayısının ve maç sayısının artmasıyla birlikte seyirci sayıları ve ticari gelirlerde de yeni rekorlar kırıldı. FIFA’nın dokuzuncu başkanı Gianni Infantino, “tarihi başarılar” olarak nitelendirdiği bir dizi gelişmeyi kutlamak için her türlü nedene sahip.

Bir başka inkâr edilemez gerçek daha ortaya çıktı: Turnuva etrafındaki kaosun ortasında insanlar büyüyen bir krizin farkına vardı. Infantino ve meslektaşları bunu kamuoyuna açıkça kabul etsin ya da etmesin, bu Dünya Kupası Infantino’nun Waterloo’su olabilir; dünya futbolundaki tartışmasız otoritesinin bir daha asla tam olarak toparlanamayacağı bir dönüm noktası hâline gelebilir.

Bay Infantino’nun motivasyonları ne olursa olsun, Başkan Donald Trump’a yaranmak için ne kadar istekli göründüğünü, hatta futbol dünyasını yöneten uzun süredir yerleşik kuralları hiçe sayacak kadar ileri gittiğini görmezden gelmek zor. Başkan Trump ise, İtalya Başbakanı ile olan etkileşimlerinde olduğu gibi, bu saygıyı tereddüt etmeden kabul etti. Bunun hemen ardından hem FIFA hem de yönetimi kamuoyu tarafından “bir sirk ve palyaçosu” olarak alay konusu oldu.

Bay Infantino’nun eylemlerinin neden gerekli veya nihayetinde faydalı olduğuna dair sayısız açıklaması olabilir. Ancak bu kendi kendine yapılan hatalar, muhteşem kendi kalesine atılan goller gibi, FIFA’nın güvenilirliğini ciddi şekilde zedeledi. Ne yazık ki bu artık sadece bir algı değil, nesnel bir gerçeklik. Hasarın ne kadar derin ve ne kadar kalıcı olacağını belirlemek ise imkânsız.

Aslında, ezici güvenin yerini güven kaybına bırakması, Dünya Kupası’nın açılış maçından önce bile belirginleşmişti. Bu durum, FIFA’nın Çin Medya Grubu’na bağlı CCTV ile yayın hakları konusunda yürüttüğü görüşmeler sırasında ortaya çıktı. Üç yıl önce FIFA, pazarlık konusu olmayacağını söylediği bir fiyat talep etmişti. Ancak turnuva yaklaştıkça sonunda CCTV’nin neredeyse tüm şartlarını kabul etti. Çin millî futbol takımının turnuvaya katılmaya hak kazanamaması alay konusu olsa da, Çin medyası başka bir savaş alanında kesin bir zafer kazanarak bir zamanlar kibirli olan FIFA’ya ve Bay Infantino’ya acı bir ders verdi.

FIFA Genel Sekreteri Mattias Grafström kameralara gülümseyerek, “CCTV ile görüşmelerimiz son derece başarılı geçti; her iki taraf için de kazançlı bir sonuçtu.” dediğinde, yüzündeki huzursuz ifade ve çeşitli uluslararası medya kuruluşlarından gelen haberler, yaygın olarak paylaşılan bir sonuca işaret ediyordu: FIFA, Çin tarafıyla yaptığı görüşmelerde nihayetinde geri adım atmıştı. Bir ay sonra Dünya Kupası başladı, ancak yayın hakları görüşmelerindeki bu yenilginin gölgesi FIFA’nın üzerinde hâlâ etkisini sürdürüyor gibiydi. Bay Infantino’nun daha sonraki birçok hatası da bu izlenimi daha da güçlendirdi.

Bay Infantino’nun son on yılda FIFA’ya yaptığı muazzam katkılar, özellikle de oyunun ticari değerini artırma konusundaki amansız çabası yadsınamaz. Başkan Trump’ın gözünde belki de üniversite mezunu bile sayılmaz; ancak Çin’in bugünkü gücünü hafife alması, dünyanın mevcut durumu hakkında yaptığı aynı yanlış değerlendirmeyi yansıtıyor.

Batı medeniyeti, öz değerlendirme ilkesi olarak sıklıkla Sokrates’in ünlü “Kendini tanı.” sözünü kullanır. Ancak FIFA yönetimi, günümüz dünyasında yaşanan derin dönüşümü fark edememiş ya da FIFA’nın bu dönüşüme nasıl yanıt vermesi gerektiğini anlayamamıştır.

İronik bir şekilde, FIFA’nın CCTV ile yeni bir yayın anlaşması imzalamaya zorlanmasından kısa bir süre sonra, Çin Medya Grubu başkanına Ligue 1 Başkanı, Paris Saint-Germain Başkanı ve hatta Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı tarafından tebrik mesajları gönderildi. Kamuoyuna açık bilgiler, bu uluslararası spor kuruluşlarının CCTV’yi Dünya Kupası yayın haklarını güvence altına aldığı için tebrik ederken, aynı zamanda Ligue 1, Paris Saint-Germain ve IOC ile daha derin bir iş birliği umutlarını dile getirmeye daha fazla önem verdiklerini gösteriyor. Bu, FIFA’nın aleyhine duyulan bir sevinç anlamına gelmeyebilir; ancak Çin medyasının etkisinin ve müzakere gücünün önemli ölçüde arttığını kesinlikle gösteriyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, FIFA’nın CCTV ile yaptığı görüşmeler tam bir yenilgi olarak nitelendirilemez; zira her iki taraf da anlaşmayı karşılıklı olarak faydalı olarak değerlendirdi. Bununla birlikte, karşı tarafı hafife almak ve müzakere ortağına tepeden bakmak yalnızca FIFA ve Bay Infantino için değil, daha geniş Batı dünyası için de ders niteliğindedir.

Çin’in elektrikli araçları küresel çapta popülerlik kazanmaya başladığında Batı’daki birçok kişi onları “şarj istasyonları olmayan hurda metalden başka bir şey değil” diyerek alaya aldı. Çin’in insansı robotları Bahar Festivali Galası’nda izleyicileri büyülediğinde ise Batılı yorumcular gösteriyi “yapay zekâ tarafından üretilen hilelerden başka bir şey değil” diyerek küçümsedi. Gerçeklik onları defalarca yanılttıktan sonra, bu kendini uzman ilan edenlerin çoğu kendi tahminlerine olan güvenlerini kaybetti, hatta bazıları endişe belirtileri göstermeye başladı.

Bir açıdan bakıldığında, FIFA’nın Dünya Kupası yayın hakları konusundaki yanlış hesaplaması, yeni dönemde Batı’nın Çin’i yanlış değerlendirmesinin bir parçası olarak da görülebilir. Batı hegemonyasının gerilemesi bir gecede olmadı. Batı toplumlarının birçoğu bunu kabul etmekte isteksiz olsa da, bu uzun zamandır devam eden bir süreçti.

Gerçekte, insanlar akılcılığa döner, Çin’in yükselişini objektif olarak değerlendirir, Çin ile eşit şartlarda ilişki kurar ve bu yeni ve bağımsız müzakere ortağına adil davranırsa, karşılıklı yarar sağlayan ve hatta çok taraflı iş birliği olanakları neredeyse sınırsız olacaktır. Çin’in geleceğine inanmak, kendi geleceğimize de inanmak anlamına gelir. Sonuçta, Dünya Kupası yayın hakları anlaşmasına eninde sonunda varılmadı.

Bu, nihayetinde yeni bir çağdır.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Shell, Hindistan’daki enerji işini 1,8 milyar dolara satıyor

Yayınlanma

İngiltere merkezli çok uluslu petrol ve doğalgaz şirketi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi işini 1,8 milyar dolara satma kararı aldı. Şirket, ülkedeki iştiraki Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamını Aditya Birla Renewables firmasına devredecek. Financial Times gazetesinin haberine göre bu adım, Genel Müdür Wael Sawan liderliğinde kârlılığı yüksek doğalgaz ve petrol projelerine odaklanmayı hedefleyen strateji değişikliğinin bir parçası olarak gerçekleşiyor.

İngiltere merkezli petrol ve doğalgaz devi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi faaliyetlerini 1,8 milyar dolar karşılığında satmak üzere anlaşmaya vardı.

Şirketin internet sitesinde yayımlanan açıklamaya göre, söz konusu varlıkların yeni sahibi Hindistan merkezli Aditya Birla Renewables firması olacak.

Satış işlemi, Shell’in iştiraki Shell Overseas Investment B.V. üzerinden yürütülüyor. Anlaşma kapsamında, bünyesinde Sprng Energy şirketler grubunu barındıran Hindistan merkezli Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamı devredilecek.

Sprng Energy, Hindistan genelinde güneş ve rüzgar enerjisi projeleri geliştiriyor. Şirket portföyünde halihazırda toplam 3,3 gigavat kapasiteye sahip faal enerji santralleri yer alıyor.

Bunun yanı sıra yapım aşamasında ve sözleşmeye bağlanmış olan 1,7 gigavatlık proje kapasitesi de bulunuyor.

Düşük kârlı projelerden çıkış

Shell yönetimi, satış kararıyla birlikte kârlılık oranı daha yüksek projelere odaklanma niyetinde olduklarını bildirdi. Şirket, bu doğrultuda yatırım bütçesini elektrik ticareti gibi daha yüksek getiri sağlayan alanlara kaydırmayı hedefliyor.

Financial Times gazetesinin haberine göre, Hindistan’daki enerji faaliyetlerinin satışı Shell’in yeni küresel stratejisinin bir halkasını oluşturuyor.

Wael Sawan’ın 2023 yılında genel müdürlük koltuğuna oturmasının ardından şirket, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımları kısarak en başta petrol ve doğalgaz olmak üzere yüksek kârlılığa sahip alanlara odaklanmaya başladı. Gazete, Shell’in farklı ülkelerdeki deniz üstü rüzgar santrali projelerini de elden çıkarmaya hazırlandığını aktardı.

Sawan, geçen yıl yatırımcılarla gerçekleştirdiği toplantıda şirketin enerji işini geliştirmeyi sürdüreceğini ancak bundan böyle düşük kârlı büyük ölçekli güneş ve rüzgar santralleri inşa etmek yerine gaz yakıtlı enerji santrallerine, büyük batarya sistemlerine ve dijital teknolojilere yoğunlaşacaklarını ifade etmişti.

Hindistan’daki satış işleminin, düzenleyici kurumların onaylarının alınmasının ardından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanması öngörülüyor.

Stratejik yönelimde değişim

Shell, Solenergi Power Private Limited şirketini 2022 yılında 1,55 milyar dolar bedelle satın almıştı. Şirket o dönemde bu satın almayı yenilenebilir enerji işini büyütme yolundaki en kritik adımlardan biri olarak nitelendirmişti.

Bu hamleyle Shell, rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesini yaklaşık üç katına çıkarmayı ve Hindistan pazarındaki konumunu güçlendirmeyi planlıyordu.

Buna karşın şirket, fosil yakıt üretimini uzun vadede artırma hedefi doğrultusunda satın alma bütçesini yeniden şekillendiriyor. Shell, bu yılın nisan ayında Kanada merkezli enerji üreticisi ARC Resources Ltd şirketini 13,6 milyar dolara satın almak üzere anlaşma sağladığını duyurmuştu.

CNBC televizyonunun aktardığı verilere göre bu satın alma, Londra Borsası’nda işlem gören Shell’in günlük üretim portföyünü yaklaşık 370 bin varil petrol eşdeğerine ulaştıracak.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English