Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İktisatçı Wolff: Körfez ülkeleri borçlarını ödemek için ABD varlıklarını satıyor

Yayınlanma

Amerikalı iktisat profesörü Richard Wolff, Trump yönetiminin İran’a karşı yürüttüğü “ekonomik öfke” stratejisinin ABD ekonomisi ve küresel finans sistemi üzerinde telafisi zor tahribatlar yarattığını belirtti.

Dünyaca ünlü iktisatçı Prof. Richard Wolff, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’a verdiği kapsamlı mülakatta, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik “Ekonomik Öfke” adını verdiği yaptırım ve baskı rejiminin hem bölgesel hem de küresel ölçekte nasıl bir bumerang etkisine dönüştüğünü detaylandırdı.

Wolff, Trump yönetiminin tutarsız açıklamalarından Körfez sermayesinin ABD piyasalarından kaçışına, petro-dolar sisteminin çözülmesinden ABD iç siyasetindeki büyük oy kaybına kadar uzanan geniş bir çerçevede uyarılarda bulundu.

“Hükümetin tutarsız açıklamalarını takip etmeyi bıraktık”

Mülakatın başında Glenn Diesen’ın Trump yönetiminin İran limanlarına uyguladığı abluka ve ardından piyasayı dengelemek için İran petrolüne alan açması arasındaki tutarsızlığa dair sorusunu yanıtlayan Prof. Wolff, bu durumu “akıl dışı bir zikzak” olarak tanımladı.

Wolff, “Bunu söylemek benim için zor ama artık bu tür kesik kesik, bir açılıp bir kapanan açıklamaları takip etmeyi bıraktık. Çünkü bu açıklamalar o kadar tutarsız ki, hangisinin gerçek hangisinin mübalağa olduğunu, ikincisinin birincisini düzeltmek için mi yoksa daha büyük bir hatayı gizlemek için mi yapıldığını anlamak imkansız hale geldi. Siz daha birini çözemeden üçüncü bir açıklama geliyor ve durum tam bir çılgınlığa dönüşüyor” ifadelerini kullandı.

Wolff, bu tutarsızlığın sadece diplomatik bir zayıflık değil, aynı zamanda küresel piyasalar için büyük bir belirsizlik kaynağı olduğunu vurguladı. Petrol arzının artırılıp fiyatların düşürülmek istenmesi ile arzın kısıtlanması arasında gidip gelen kararların, ekonomik mantıktan tamamen koptuğunu kaydetti.

“Körfez ülkeleri borçlarını ödemek için ABD varlıklarını satmaya zorlanıyor”

Prof. Wolff, mülakatın en dikkat çekici bölümlerinden birinde, kamuoyunda çok az konuşulan ancak küresel finans sisteminin kalbinde yer alan swap anlaşmalarına değindi.

ABD Hazine Bakanlığı veya Federal Rezerv ile yabancı merkez bankaları arasındaki bu anlaşmaların normal şartlarda haftalık yapıldığını hatırlatan Wolff, son dönemde bu işlemlerin günlük periyoda düşmesinin büyük bir krizin habercisi olduğunu söyledi.

Körfez ülkelerinin (Birleşik Arap Emirlikleri ve diğerleri) ciddi bir dolar darboğazı yaşadığını belirten Wolff, “Bu ülkeler yıllardır dünyanın dört bir yanında yatırım yapmak için dolar cinsinden büyük borçlar altına girdi. Bu borçların faizlerini ve anaparalarını, petrol ve doğalgaz satışından gelen dolarla ödemeyi planlıyorlardı. Ancak Hürmüz Boğazı’ndaki abluka ve gerginlik nedeniyle petrol akışı kesilince ellerine dolar geçmemeye başladı. Şimdi bu borçları ödeyebilmek için ellerinde tek bir seçenek kalıyor: Sahip oldukları Amerikan varlıklarını satmak” dedi.

“Tehlikeli bir faiz sıçramasının eşiğindeyiz”

Körfez sermayesinin ABD hazine tahvillerini elden çıkarmasının Amerikan ekonomisi için yıkıcı sonuçları olabileceği konusunda uyaran Wolff, “Eğer Körfez ülkeleri ellerindeki ABD hazine tahvillerini ‘yangından mal kaçırır gibi’ satmaya başlarsa, bu tahvillerin fiyatı hızla düşer. Finansın temel kuralı gereği, kağıdın fiyatı düştüğünde faiz oranı artar. Halihazırda resesyonun, yani ekonomik durgunluğun kıyısında olan ABD için bu bir felaket senaryosudur. Trump yönetimi her şeyi isteyebilir ama faizlerin bu şekilde sıçramasını asla istemez” diye konuştu.

Körfez ülkelerinin sadece hazine tahvillerini değil, Amerikan borsasındaki paylarını da satmak zorunda kalabileceğini belirten Wolff, New York borsasındaki büyük yatırımcıların bu durumdan derin endişe duyduğunu aktardı.

Wolff, “Körfez ülkeleri borsada çok önemli bir oyuncu. Borçlarını kapatmak için ellerindeki hisseleri satmaya başladıklarında bu durum tüm dünya ekonomisi için tehlikeli bir süreci tetikler. Bugün Basra Körfezi’nde yerel gibi görünen bu kriz, aslında küresel ekonomik sistemin damarlarına nüfuz ediyor” uyarısında bulundu.

“Trump kitle tabanını ve siyasi gücünü hızla kaybediyor”

Siyasi analize geçen Prof. Wolff, Donald Trump’ın kendi seçmen tabanında (MAGA) ciddi bir erime yaşadığını dile getirdi.

Bu kaybın temelinde yatan üç ana unsuru Epstein dosyaları, ekonomi ve savaş vaatleri olarak sıralayan Wolff, Trump’ın “şeffaflık” sözünü tutmamasının seçmeninde hayal kırıklığı yarattığını dile getirdi.

Ancak en büyük darbenin ekonomiden geldiğini vurgulayan Wolff, özellikle genç nüfus arasındaki istihdam krizine ve durdurulamayan enflasyona işaret etti. Kendi öğrencilerinin yaşadığı trajediyi şu sözlerle anlattı:

“Üniversitede benden ders alan, yüksek lisans ve doktora yapan öğrencilerim artık benimle somut bir hayat planı üzerine konuşamıyorlar. Hepsi bir ömür boyu Uber veya Lyft şoförü olarak kalma ihtimalinden bahsediyor. Bu insanlar sadece üzgün değil, aynı zamanda çok ciddiler. Gençler için iş yok ve enflasyon halk için bitmiş değil.”

Wolff, Trump’ın seçim kampanyasında fiyatları düşürme sözü verdiğini ancak ekonomi terminolojisindeki “enflasyon oranı” ile halkın hissettiği “fiyat seviyesi” arasındaki farkı suistimal ettiğini söyledi.

“Halk fiyatların aşağı inmesini bekliyor ama yaşam maliyeti yüzde 3 ile 4 bandında artmaya devam ediyor. Ortalama ücret artışları ise bu seviyeye bile ulaşmıyor. Demokratlar bu konuyu Trump’ın aleyhine çok iyi kullanıyor” dedi.

“Hevesleri kursaklarında kaldı: Rejim değişikliği bir hayaldi”

İran ile savaşın “sonsuz savaşları bitirme” sözü veren bir başkan için siyasi intihar olduğunu belirten Wolff, Trump yönetiminin İran planının baştan sona hatalı bir kurgu üzerine inşa edildiğini ifade etti.

Wolff, “Kendi kendilerine anlattıkları bir hikaye vardı: İran’a girip dini lideri ve üst düzey generalleri öldürecekler, yani ülkeyi ‘başsız bırakacaklardı’. Sonrasında İran’ın tüm toplumsal dokusunun çökeceğini ve ABD’nin yeni bir hükümet dikte ederek Şah dönemindeki gibi bir rejim kurabileceğini sandılar. Bu o kadar ‘güzel’ bir hikayeydi ki, Amerikan seçmenine zafer olarak sunmak için Tulsi Gabbard gibi istihbarat yetkililerinin uyarılarını dinlemediler bile” dedi.

Mevcut durumu “çaresiz bir hükümetin debelenmesi” olarak tanımlayan Wolff, hükümetin içine düştüğü açmazı şu sözlerle özetledi:

“Planları çöktü. Şimdi John Mearsheimer’ın da isabetle belirttiği gibi, minimum hasarla bu işten nasıl sıyrılacaklarını, bu bataklıktan nasıl çıkacaklarını bilemiyorlar. Zafer çığlıkları atıyorlar ama aslında sadece çıkış yolu arıyorlar.”

“Vance’in ‘eski başkanlar aptaldı’ sözü bugün ironik bir hal aldı”

Başkan Yardımcısı JD Vance’in geçmişte İran üzerine yaptığı ve sosyal medyada viral olan konuşmasına da değinen Wolff, Vance’in “Eski başkanlar İran’ın ABD için bir felaket olduğunu biliyordu ama bir şey yapamayacak kadar aptallardı; Trump ise aptal değil ve biz bunu yapacağız” şeklindeki sözlerinin bugün büyük bir ironiye dönüştüğünü söyledi.

Wolff, “Öğrencilerim bu konuşmayı dinleyince ‘Böyle bir konuşma, asıl aptal olanın onu söyleyen kişi olduğunu kanıtlar’ diyorlar. Hiçbir analiz, hiçbir derinlik yok. Oysa eski başkanların İran konusundaki o tereddütleri ve bir şey yapmamaları, bugün bakıldığında neyi yapamayacaklarını ve güçlerinin sınırlarını anlayan birer deha örneği gibi görünüyor. Trump ise bu sınırları anlamıyor ve bu da her şeyi daha kötüleştiriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Hukuk sistemi yok sayıldı, destekçileri bile ona ‘deli diyor”

Wolff, Trump yönetiminin özellikle Venezuela yakınlarında balıkçı teknelerini vurup insanları mahkeme, avukat veya yargılama olmaksızın öldürmesinin, Amerikan halkının “hukukun üstünlüğü” inancına büyük bir darbe vurduğunu kaydetti.

“ABD içinde bir uyuşturucu tacirini bile yakalasanız avukat ve yargılanma hakkı vardır. Hatta suçlu bulunsa bile idam cezası almaz. Ancak burada tüm hukuk mekanizmasının yok sayılması, Trump’ı normalde seven insanların bile ‘bu kadarı da fazla’ demesine neden oldu” dedi.

Bu noktada Tucker Carlson ve Marjorie Taylor Greene gibi Trump’ın en sadık destekçilerinin bile artık ondan uzaklaştığını hatırlatan Wolff, “Onu destekledikleri için pişman olduklarını söylüyorlar ve Trump için ‘deli’ ifadesini kullanıyorlar. Trump’ın elinde sadece en zengin yüzde 10’luk kesim kaldı. Onlar da borsa yüksek olduğu sürece memnunlar. Ama borsa düşmeye başladığında Trump’ın siyasi ömrü de bitecektir” dedi.

“İran’ı kınayan diplomatların kendi ülkeleri 700 askeri üsle dünyayı kana buluyor”

Prof. Wolff, mülakatın bir bölümünde katıldığı bir tartışma programındaki gözlemlerini aktararak, ABD’nin dış politikadaki çifte standardına işaret etti.

Bir Amerikan diplomatının İran’ın son 47 yıldaki “korkunç eylemlerinden” bahsetmesini “şaşırtıcı bir başarı” olarak nitelendiren Wolff, “İran’ı suçlayan bu diplomatın ülkesi, son 47 yıl içine Vietnam’ı, Afganistan’ı, Irak’ı sığdırdı. Dünyanın her yerinde 700 askeri üssü olan ve sürekli insan öldüren bir ülkenin temsilcisi olarak, o kadar insan bile öldürmemiş olan ‘küçük İran’ı suçlaması inanılmaz. Rakamları biliyorum, bu gerçekten büyük bir yüzsüzlük” ifadelerini kullandı.

“Vietnam Savaşı’nı ABD’nin kazandığını sanan bir nesil yetişti”

Amerikan toplumunun “her ne pahasına olursa olsun zafer” arzusuyla manipüle edildiğini belirten Wolff, bunun bir “çizgi roman hikayesi” gibi kitlelere pazarlandığını söyledi. Wolff, sınıflarında yaptığı bir deneyi paylaştı:

“Öğrencilerime 1975’te Vietnam Savaşı’nın bittiğini, ABD’nin kaybettiğini ve bugün Vietnam’ı komünistlerin yönettiğini söylüyorum. Gülüyorlar. Ama eminim ki o odadaki öğrencilerin yarısına ‘Vietnam’ı kim kazandı?’ diye sorsanız, yine ‘ABD’ cevabını verirler. Çünkü onlara göre Amerika hep kazanır, başkaları kazanmaz. Tarih dersi almadıkları için değil, Amerikan ideolojisi onlara yenilgiyi tahayyül dahi ettirmediği için böyle düşünüyorlar.”

Wolff, Trump’ın da bu psikolojiyi kullandığını ve İran’daki başarısızlığını bile bir “zafer” olarak sunacağını savundu. “Hürmüz Boğazı’nda bir adayı ele geçirip oraya bayrak dikebilir, birkaç köprüyü veya elektrik santralini bombalayabilir ve sonra ‘Biz kazandık, rejim değişikliğini sağladık, İranlılar barış için yalvardı ve şimdi gidiyoruz’ diyebilir. Gerçek ne olursa olsun, bu ‘çizgi roman hikayesi’ geniş kitlelere anlatılacaktır” dedi.

“Petro-dolar sistemi ve Amerikan imparatorluğu çöküyor”

Mülakatın son bölümünde “Petro-dolar sistemi kurtarılabilir mi?” sorusunu yanıtlayan Prof. Wolff, geleceğe dair kesin bir kehanette bulunmasa da “gerileyen bir imparatorluk” tablosu çizdi.

Wolff, petro-doların çöküşünü Amerikan kapitalizminin ve hegemonyasının genel gerilemesinin bir parçası olarak gördüğünü belirtti.

“Kissinger ve Suudi Arabistan’ın 1970’lerde kurduğu sistem artık parçalanıyor. Ukrayna Savaşı, Batı yaptırımlarının ne kadar etkisiz olduğunu dünyaya göstererek bu süreci hızlandırdı. Şimdi İran Savaşı ile aynı hatayı yapıyorlar. Kendi yatağındaki bir devlet başkanını (Maduro) kaçırmak kadar kolay olacağını sandıkları bu hamleler, aslında gerileyen imparatorlukların yaptığı türden büyük hatalardır. Bu hatalar gerilemeyi, gerileme de yeni hataları doğuruyor” şeklinde konuştu.

“Çin’de enflasyon yüzde 1 bile değil, ABD ise kendi üretimini yok etti”

ABD’nin son on başkandır “imalat sektörünü geri getirme” sözü verdiğini ancak hiçbirinin bunu başaramadığını hatırlatan Wolff, üretimin ölmediğini, sadece yer değiştirdiğini söyledi.

“Üretim artık Çin’de ve birkaç başka yerde. Çin her gün yeni teknolojiler ve ürünler geliştiriyor. Biz burada yüzde 4 enflasyonla uğraşırken, Çin’de enflasyon son birkaç yıldır yüzde 1’in altında seyrediyor. Bunu Amerikan medyasında okuyamazsınız çünkü işlerine gelmez” dedi.

İran’ın füzeler, dronlar ve askeri teçhizat konusunda asla sıkıntı yaşamayacağını, çünkü arkasında Rusya ve Çin gibi devasa bir üretim ve lojistik desteği olduğunu vurgulayan Wolff, “Rusya ile Çin’in bitmek bilmeyen bir sınırı var; Rusya’nın ise Hazar Denizi üzerinden İran ile doğrudan bağlantısı var. ABD’nin ‘onların ordusunu yok ettik’ şeklindeki açıklamalarının sahada hiçbir karşılığı yok. Küba veya Venezuela’nın sahip olmadığı bir desteğe sahip İran” ifadelerini kullandı.

“Gerilemeyi reddetmek, gerilemenin en net semptomudur”

Prof. Wolff, mülakatı etkileyici bir felsefi saptama ile bitirdi:

“Amerikalılar da dünyadaki herkes kadar zekidir. Ancak neden Trump gibi bir karakteri seçtiklerini, neden bir medeniyeti yok etmekten bahsettiklerini açıklamanız gerekir. Bu çocukça ama bir o kadar da çaresiz bir davranıştır. Amerikan halkı, imparatorluklarının gerilediğini hayal etmeye bile hazır değil. Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ dediği gibi, ABD’nin hep en üstte kalacağını sanıyorlar. İnsanlık tarihinin tanıdığı diğer tüm imparatorluklar çöktü ama onlar kendilerininkinin çökmeyeceğine inanıyor. Bu inkar, gerilemenin kendisinden bile daha tehlikeli bir aşamadır.”

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English