Avrupa
İngiltere’nin yeni başbakanı Andy Burnham

İngiltere’de iktidardaki İşçi Partisi, 17 Temmuz’da düzenleyeceği özel konferansla yeni liderini ve ülkenin bir sonraki başbakanını resmen belirleyecek. Avam Kamarası milletvekili ve Büyük Manchester’ın eski belediye başkanı Andy Burnham, adaylık sürecinde tek isim olarak kalarak 20 Temmuz’da Başbakanlık Ofisi “10 Numara”ya geçmeye hak kazandı. Eski lider Keir Starmer’ın skandallar ve yerel seçim yenilgisi üzerine istifasının ardından rakipsiz kalan Burnham, ülkeyi 2029’daki olağan genel seçimlere kadar yönetmeyi planlıyor.
İngiltere’de iktidardaki İşçi Partisi, 17 Temmuz’da gerçekleştireceği özel konferansla yeni liderini tescil etmeye hazırlanıyor. Sürecin sonunda ülkenin yeni başbakanı olacak isim ise şimdiden kesinleşti.
2017 ile 2026 yılları arasında Büyük Manchester Belediye Başkanlığı görevini yürüten ve şu an Avam Kamarası milletvekili olan Andrew (Andy) Burnham, tek aday olarak girdiği sürecin ardından 20 Temmuz’da Başbakanlık Ofisi “10 Numara”nın yeni sakini olacak.
Liderlik yarışı nasıl şekillendi?
Burnham’ın parti liderliğini garantilemesi, karşısına hiçbir rakibin çıkmamasıyla sağlandı. 9 ile 15 Temmuz tarihleri arasında yürütülen adaylık başvuru sürecinde, İşçi Partili Avam Kamarası milletvekillerinin aday olabilmesi için parti grubunun en az yüzde 20’sinin desteğini alması gerekiyordu.
650 sandalyeli parlamentoda 403 milletvekiline sahip İşçi Partisi’nde bu sınır 81 milletvekiline denk geliyordu.
Kayıt işlemlerinin başladığı ilk gün 322 milletvekilinin desteğini arkasına alan Burnham, 14 Temmuz itibarıyla bu sayıyı 349’a çıkararak rakiplerinin adaylık ihtimalini tamamen ortadan kaldırdı.
Burnham, 2017 yılında Büyük Manchester Belediye Başkanlığına aday olmak amacıyla Avam Kamarası milletvekilliğinden ayrılmıştı.
Yeniden parlamentoya girebilmesi için Büyük Manchester’daki Makerfield bölgesini temsil eden İşçi Partili milletvekili Josh Simons mayıs ayında koltuğunu devretti.
Yapılan ara seçimlerde, kampanya süresince başbakanlık makamını hedeflediğini açıkça dile getiren Burnham, yüzde 54,8 oy oranıyla parlamentoya geri döndü ve başbakanlık yolunu açtı.
Süreci değerlendiren bir İşçi Partisi milletvekili, Financial Times’a (FT) yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Burnham’ı destekleyen bu milletvekillerinin bazıları, mevcut düzeni engellemek ve baltalamak için ellerinden gelen her şeyi yapan utanmaz düzenbazlardır; şimdi ise Burnham’ın önünde diz çökmek için acele ediyorlar. Bu durum tam anlamıyla ‘imparator öldü, yaşasın imparator’ anlayışına benziyor.”
İşçi Partisi’ndeki liderlik değişimi, 2020’den beri partiyi yöneten ve 2024’te başbakanlık koltuğuna oturan Keir Starmer’ın 22 Haziran’da her iki görevinden de istifa edeceğini açıklamasıyla başladı.
Starmer’ı bu karara götüren süreç, kabineyi sarsan bir dizi skandal (özellikle Jeffrey Epstein ile yakın ilişkileri ortaya çıkan Peter Mandelson’ın ABD Büyükelçisi olarak atanması) ve partinin 2026 mayıs ayındaki yerel seçimlerde uğradığı başarısızlık oldu.
İngiliz medyası, Burnham’ın göreve gelişini, Avam Kamarası İşçi Partisi grubu tarafından önünün tamamen açılması sebebiyle “taç giyme töreni” olarak nitelendiriyor.
İşçi Partisi’nde benzer bir durum son olarak 2007 yılında, Tony Blair’in istifasının ardından tek aday olarak kalan Gordon Brown’ın liderliği devralmasıyla yaşanmıştı. Brown o dönemde erken genel seçime gitmeme kararı almıştı.
İngiltere’de bir sonraki genel seçimlerin 2029 yılında yapılması planlanıyor. Burnham, bu tarihten önce erken seçime gidilmesi ihtimalini kesin bir dille reddediyor.
Burnham’ın başbakanlık vizyonu ve öncelikleri
Avam Kamarası’na seçilmesinin ardından haziran ayı sonunda siyasi stratejisini açıklayan Burnham’ın yönetim yaklaşımı, kamuoyunda gayriresmi olarak “Manchesterizm” şeklinde adlandırılıyor.
Siyasetçi, Büyük Manchester’daki yerel yönetim tecrübesini ülke geneline yaymayı hedefliyor. Bu yaklaşımın temel sütunları şu başlıklar altında toplanıyor:
- Yerelleşme: Burnham, başarılı bir yönetim için yetkilerin bölgelere devredilmesi gerektiğine inanıyor. Bölgelerin konut, kamu hizmetleri, ulaşım ve eğitim alanlarında daha fazla söz sahibi olmasını savunuyor. Ayrıca hükümet organlarının bir kısmını Manchester’a taşıyarak burada “10 Numara/Kuzey” ofisini açmayı vadediyor.
- Vergiler ve harcamalar: Özelleştirme politikalarını eleştiren Burnham, devletin vatandaşların yaşamını doğrudan etkileyen hayati sektörlerde daha aktif bir rol oynaması gerektiği görüşünde. Toplu bir kamulaştırma yerine devletin özel sektör şirketleri üzerindeki denetim ve etkisini artırmasını istiyor. Kamu borcunun hızla yükseltilmeyeceğini taahhüt ederken emekli maaşlarındaki artışın süreceğini belirtiyor.
- Erişilebilir konut: İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ülkenin en büyük sosyal konut inşaat programını başlatma sözü veren politikacıya göre konut meselesi sadece sosyal değil, aynı zamanda ekonomik bir başlık. Burnham, vatandaşların barınma kiralarına daha az bütçe ayırması durumunda diğer ekonomik sektörlere daha fazla kaynak aktarılacağını savunuyor.
- Göç: Starmer hükümetinin İçişleri Bakanı Shabana Mahmood tarafından uygulamaya konulan sert tedbirleri destekleyen Burnham, Manş Denizi üzerinden gerçekleşen yasadışı göçle mücadele etme sözü veriyor. Burnham, gerçek sığınmacılar için İngiltere’ye yasal ve güvenli geçiş yolları oluşturulacağını ifade ediyor.
- Sağlık ve sosyal bakım: 2009-2010 yıllarında Brown hükümetinde Sağlık Bakanı olarak görev yapan Burnham, Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla başta yaşlılar ve engelliler olmak üzere sosyal bakım sistemini reforme etmeyi amaçlıyor. Miras vergisinde yapılacak değişiklikle sağlık sistemine ayrılan bütçenin artırılmasını planlıyor.
İşçi Partisi, 14 yıllık muhalefet döneminin ardından Temmuz 2024’te 650 sandalyeden 411’ini kazanarak iktidara gelmiş ve Muhafazakarları muhalefete itmişti.
Politico’nun verilerine göre o dönemde İşçi Partisi’nin halk desteği yüzde 34 seviyesindeyken Muhafazakarlar yüzde 24, Nigel Farage liderliğindeki sağ popülist Reform UK ise üçüncü sırada yer alıyordu.
Ancak geçen iki yılda İşçi Partisi’nin oyları yüzde 10’dan fazla eridi ve Reform UK partisinin yükselişi 2025 ve 2026 yerel seçimlerinde de sürdü.
3 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Reform UK yüzde 25 destekle ilk sırada yer alırken İşçi Partisi yüzde 21, Muhafazakarlar ise yüzde 19 seviyesinde bulunuyor.
Son 16 yılda altıncı başbakan
İngiltere, son 16 yılda altıncı kez başbakan değişimine sahne oluyor. Bu sürenin 14 yılında Muhafazakar Parti iktidarda bulundu:
- David Cameron (2010-2016): İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasına (Brexit) yönelik referandumda halkın ayrılık yönünde oy kullanmasının ardından istifa etti.
- Theresa May (2016-2019): AB ile yürütülen Brexit müzakerelerini yönetti fakat hazırladığı anlaşma şartları parlamentoda üst üste reddedilince görevinden ayrılmak zorunda kaldı.
- Boris Johnson (2019-2022): Brexit sürecini tamamladı ancak kendi partisi içindeki skandallar ve parti içi muhalefet sebebiyle istifaya zorlandı.
- Liz Truss (2022): Sadece 45 gün görevde kalabildi. Açıkladığı ekonomi programının mali piyasalarda ve kendi partisinde güven kaybına yol açmasının ardından istifa etti.
- Rishi Sunak (2022-2024): Genel seçimlerde Muhafazakar Parti’nin yenilgiye uğraması ve Starmer liderliğindeki İşçi Partisi’nin iktidara gelmesiyle hem başbakanlıktan hem de parti liderliğinden ayrıldı.
Avrupa
İzlanda, AB referandumunda “Trump öcüsünü” kullanıyor

AB referandumuna hazırlanan İzlanda’da balıkçılık ve ulusal egemenlik konusundaki endişeler jeopolitik kargaşanın önüne geçtikçe “Hayır” kampanyası destekçileri güç kazanıyor.
İzlanda hükümeti başlangıçta en geç 2027’ye kadar referandum düzenleyeceğine söz vermişti fakat ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’ı kontrol altına alma taleplerinin durumu değiştirmesi üzerine süreci hızlandırmaya karar verdi.
Başbakan Kristrún Frostadóttir, televizyonda yayınlanan bir tartışma programında, “Son bir buçuk yıl içinde durumun büyük ölçüde değiştiği bir sır değil. ABD’nin gümrük vergilerini ticari baskı aracı ve bir silah olarak kullandığını görüyoruz,” dedi.
Frostadóttir, kampanya süresince düşük profilli bir tutum sergilemiş olsa da, seçmenleri AB üyelik müzakerelerine başlama zamanının geldiğine ikna etmek için son düzlükte çabalarını artırdı.
İzlanda, Norveç ve Lihtenştayn ile birlikte halihazırda Avrupa Ekonomik Alanı’nın (EEA) bir parçası. Bu durum, ülkeye tek pazara erişim hakkı verirken, Brüksel’de oy hakkı olmaksızın AB mevzuatının büyük bir kısmını benimsemesini gerektiriyor.
Frostadóttir, “Gerçek şu ki, EEA anlaşmasına nelerin dahil edileceğini sonsuza kadar seçip seçemeyiz,” dedi.
Son anketler, Frostadóttir’in bu iddiasında yanılabileceğini gösteriyor. Salı günü yayınlanan bir anket, Evet cephesinin az farkla önde olduğunu gösterirken, Perşembe günü yapılan son anket ise Hayır cephesinin ilk kez öne geçtiğini ortaya koydu.
Yine de yerel iş adamı Jonas Hagan Gudmundsson iyimserliğini koruyor.
Gudmundsson, “İnsanlar oy kabinine girdiklerinde, kalplerinin sesini dinleyerek oy vereceklerine ve daha büyük güçlerin etkisinde kalmayacaklarına dair iyimserim,” dedi.
Gudmundsson, İzlanda’nın AB ile mutabık kalınan şartlar üzerinden ikinci bir referandum düzenlemeden önce müzakerelere başlaması gerektiğini savunan “Yes to See” kampanyasının kurucularından biri.
İş adamı, “Şu anda ‘Evet’ diyeceklerden biriyim ama ikinci bir referanduma gidilirse o zaman ne diyeceğime henüz karar vermedim. Her şey, ne tür bir anlaşma elde edeceğimize bağlı,” dedi.
Gudmundsson için bile, Brüksel ile müzakereler tamamlandığında üyeliği destekleyebilmesi için AB balıkçılık kurallarından bir tür muafiyet sağlanması asgari şart.
Brüksel, İzlanda’nın “Evet” oyu vereceğine dair umudunu pek de gizlemiyor. Fakat Frostadóttir’in onlardan seçim kampanyasına karışmamalarını istemesinin ardından AB yetkilileri temkinli davranıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, İzlandalılar oylarını kullandıktan kısa bir süre sonra, 6 ve 7 Eylül’de komşu Grönland’da olacak.
Mart 2015’te tıkanmış müzakerelerin bir önceki turunu resmen sonlandıran İzlanda’nın eski dışişleri bakanı Gunnar Bragi Sveinsson, Perşembe günü Reykjavík’in güneşli ana meydanında düzenlenen “Hayır” kampanyası protestosuna katıldı ve dört haftalık torununu bebek arabasında gezdirdi.
Sveinsson Euractiv’e yaptığı açıklamada, “AB’nin göç ve enerji konularında izlediği yönü beğenmiyorum. AB pek çok sorunla karşı karşıya,” dedi.
Sveinsson, Frostadóttir’in “Trump kartını” kullanmasını da reddetti ve “ABD, on yıllardır iyi bir ortak olmuştur. Ve öyle olmaya da devam edecek,” dedi.
Ne Brüksel’e ne de Washington’a güvendiğini da söyleyen eski bakan, “Trump sonsuza kadar kalmayacak,” diye ekledi.
Avrupa
Alman sanayisinden Merz’e Çin baskısı

Alman sanayi kesimi, Şansölye Friedrich Merz’e Pekin’e karşı daha sert bir tutum sergilemesi yönünde baskılarını artırıyor.
Şirketler, Çinli rakiplerinden kaynaklandığını belirttikleri haksız rekabet sorununu çözmek için daha güçlü önlemler alınmasını talep ediyor.
Reuters’a göre Alman iş dünyası temsilcilerinin giderek artan kararlılığı, Çin’in misilleme yapmasından korktuğu için uzun süredir ticaret engellerine direnen ülkede bir dönüşüme işaret ediyor.
Berlin’in alacağı tutum, Ekim ayında blok ile Pekin arasında yapılması planlanan görüşmeler ışığında, Avrupa Birliği’nin Çin’e yönelik genel ticaret tutumunun şekillenmesine katkıda bulunacak.
Almanya’nın en büyük ticaret ortağıyla olan ticaret açığı, geçen yıl yaklaşık 22 milyar avro artarak 89,3 milyar avroya (104,05 milyar dolar) yükseldi.
Bu artış, Avrupa ülkesine yapılan ithalatın %8,8 artması ve ihracatın %9,7 düşmesi sonucu gerçekleşti.
Almanya Ticaret ve Sanayi Odası (DIHK) Dış Ticaret Başkanı Volker Treier, “Çin ile neler olup bittiğini görüşmemiz gerekiyor. Bunun sübvansiyonlara veya haksız rekabete atfedilebileceği teyit edilirse, o zaman bu bir sorundur,” dedi.
Bu endişe, özellikle Volkswagen gibi Alman otomobil üreticileri için oldukça acil bir hal aldı. Bu şirketler, Çin’de BYD gibi yerel markalar tarafından geride bırakıldıktan sonra, şimdi de Avrupa pazarında Çinli rakiplerinden gelen giderek artan rekabet ile karşı karşıya.
Merz’in koalisyon hükümeti, Çin konusunda daha sert bir üslup benimsemiş olsa da mesajları hâlâ çelişkili bir yapı sergiliyor.
Açıklamalarda iktisadi bağımlılığı azaltma çağrılarıyla, ülkenin önemli bir ortak olmaya devam ettiği konusundaki ısrar bir arada yer alıyor.
Koalisyonu içinde bu konuda bölünme belirtilerinin ortaya çıkmasının ardından Merz, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, kabineye Avrupa Birliği ile Çin arasındaki ticaret dengesizliklerini gidermeye yönelik öneriler üzerinde çalışmasını istediğini belirtti.
Şansölye, “Alman sanayisinin de bu küresel dengesizlikler konusunda görünüşe göre fikrini değiştirdiğini görüyoruz,” diyerek, daha önce koruyucu tedbirlere karşı çıkan ama şimdi bu tutumunu yeniden gözden geçiren otomobil üreticilerini temsil eden VDA gibi derneklere işaret etti.
Siemens Energy CEO’su Christian Bruch, Haziran ayında Çin’den gelen ithalatın Avrupa ürünleri gibi muamele görmesinin “kabul edilemez” olduğunu belirterek, düzenlemelerin yürürlüğe konması ve yerel içerik kotalarının değerlendirilmesi gerektiğini ekledi.
DIHK’dan Treier ise, Dünya Ticaret Örgütü ve AB çerçevesinde Avrupa sanayisini savunmak için yeterli araçların bulunduğunu söyledi.
Treier, “Harekete geçmeye karar verdiğimizde, karar alma süreçlerimizi basitleştirmemiz ve kısaltmamız gerekiyor,” dedi.
Almanya’nın önde gelen üreticilerini temsil eden BDI, koruma önlemleri dahil olmak üzere mevcut ticaret politikası araçlarının daha hızlı uygulanmasını ve anti-damping ile anti-sübvansiyon işlemlerinde ürün gruplarının birleştirilmesi gibi metodolojik düzenlemeleri savunuyor.
BDI yönetim kurulu üyesi Wolfgang Niedermark şunları söyledi:
“Çinli tedarikçilerden gelen muazzam fiyat baskısı nedeniyle durum giderek şiddetleniyor. Çin’in alabileceği olası karşı önlemler stratejik değerlendirmelere dahil edilmeli fakat Avrupa’nın eylemlerini belirlememeli ya da nihai olarak engellememeli.”
BDI’nın tahminlerine göre, devlet sübvansiyonları ve Deutsche Bank analistlerinin avro karşısında yaklaşık %15 oranında değerinin altında olduğunu değerlendirdiği yuan, Çin’in Alman fiyatlarını %30 ila %40 oranında alt etmesine olanak tanıyor.
Çin, sanayilerini haksız bir şekilde sübvanse ettiğini veya ihracat avantajı elde etmek için değerinin altında bir para birimi kullandığını reddediyor.
Volkswagen CEO’su Oliver Blume, yakın zamanda yapılan bir kazanç açıklamasında yatırımcılara, Avrupa’nın “eşit rekabet koşulları” yaratması gerektiğini söyledi.
Çin menşeli plug-in hibrit araçlara gümrük vergisi uygulanmamasını eleştiren CEO, araçlarda Avrupa menşeli parçaların payını artırmak amacıyla tasarlanmış “Made in Europe” kuralları getirilmesini talep etti.
Çin medyası Blume’un sözlerini korumacılık çağrısı olarak yorumladıktan sonra şirket, bu açıklamalardan geri adım attı.
Bu durum, Avrupa pazar payını kaybetmekten endişe duyan ama dünyanın en büyük otomobil pazarı olan Çin ile herhangi bir ticaret savaşından da çekinen otomobil üreticilerinin içinde bulunduğu hassas denge durumunu ortaya koydu.
Mercator Çin Araştırmaları Enstitüsü’nden Jacob Gunter, Alman otomobil üreticilerinin Çin ile olan bağlarının “çok uzun bir süre boyunca son derece kârlı bir anlaşma” olduğunu ama artık durumun böyle olmadığını söyledi.
Gunter, “Çin’de, Avrupa’da ve üçüncü pazarlarda Çinli rakipler tarafından adeta eziliyorlar,” dedi.
Volkswagen, Avrupa’da hâlâ açık ara en büyük pazar payına sahip olsa da yeni girenler güç kazanıyor.
Çinli BYD, Chery ve Leapmotor, Haziran ayında 2025 yılının aynı ayına kıyasla üç ila altı kat daha fazla araç sattı.
SAIC ve Geely’nin satışları ise sırasıyla %50’nin üzerinde ve %11’in üzerinde arttı.
2024 yılında Çin’de üretilen tamamen elektrikli araçlara uygulanan AB gümrük vergilerine karşı çıkan VDA’nın bir sözcüsü, derneğin gelişmeleri takip ettiğini ve tutumunu değiştirmenin gerekli olup olmadığını analiz ettiğini belirtti.
Almanya’daki istihdamın yarısından fazlasını oluşturan geniş küçük ve orta ölçekli işletme ağını temsil eden Alman Mittelstand Derneği’nden Matthias Bianchi, “Şirketler, Çin’in olası misilleme adımları konusunda endişeli olmaya devam ediyor. Ne var ki bu arada, hiçbir şey yapmamak da bir risk haline geldi,” dedi.
Reuters’ın eline geçen 22 Mayıs tarihli bir görüş belgesine göre, Fransa, İtalya ve İspanya, bloğun ticaret savunma önlemlerini yenilemesi için baskı yapan AB ülkeleri arasında yer alıyor.
Almanya bu girişimin bir parçası olmasa da, görüşmelere yakın iki kişi, Merz’in AB ile Çin arasında Ekim ayında yapılacak görüşmeler başarısız olursa, Brüksel’in bir önlem paketi hazırlamasına destek vereceğinin sinyalini verdiğini söyledi.
Merz, Haziran ayında, “Avrupa Birliği, dünyadaki çıkarlarını etkili bir şekilde savunmak için elinde etkili araçlara sahip olmalıdır. Dünyada bir ağırlığımız var ve bunu kullanmak istiyoruz,” demişti.
Avrupa
Le Pen, patronlara harcamaları kısma sözü verdi

Marine Le Pen, gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması halinde kamu harcamalarında kapsamlı kesintiler yapma sözü verdi.
Dün yapılan ilk cumhurbaşkanlığı münazarası sırasında yedi aday, Fransa’nın yüksek borç seviyesinin nasıl ele alınacağı ve emeklilik sisteminin nasıl finanse edileceği konusunda çatıştı.
Bu da yatırımcıları tedirgin eden iktisadi konulardaki keskin ayrılıkları ortaya çıkardı.
Fransa hükümeti, GSYİH’nin yüzde 5’inden fazlasını oluşturan ve Avro bölgesindeki en yüksek bütçe açıklarından biri olan ülkenin bütçe açığını azaltmak için çaba sarf ediyor.
Önümüzdeki ilkbaharda yapılacak seçimlerde dördüncü kez cumhurbaşkanlığı yarışına giren ve yarışın favorisi konumunda olan Le Pen, Financial Times’a göre partisinin politikalarına uzun süredir şüpheyle yaklaşan şirketleri kendi tarafına çekmeye çalışırken, partisi Ulusal Birlik’in (RN) “cömert harcama” imajını silmeye çalışıyor.
Fransız siyasetçi, Fransa’nın başlıca iş dünyası lobi grubu Medef tarafından düzenlenen forumda, “Borcumuzun gidişatı konusunda son derece endişeliyim” diyerek devletin harcamaları “radikal bir şekilde” kısması gerektiğini belirtti.
Le Pen, gelir ve harcamalar arasında yasal bir denge kuran dengeli bütçe kuralı fikrini ilk kez desteklediğini söyledi ama ayrıntılara girmedi.
RN’nin, Fransa’nın 2027 bütçesi hakkındaki parlamento tartışmaları öncesinde 125 milyar avroluk bir tasarruf planı sunacağını belirten Le Pen, bu planın göçmenlere yönelik sosyal yardım kesintilerinin yanı sıra AB’ye yapılan ödemelerde de azaltımlar içereceğini söyledi.
Bu, solcu LFI’nın cumhurbaşkanı adayı Jean-Luc Mélenchon’un bu hafta yaptığı, Avrupa Merkez Bankası’nın, elinde tuttuğu Fransız borcunu iptal edip “ateşe atması” gerektiği yönündeki önerisiyle tezat oluşturuyor.
Mélenchon, tartışma sırasında bu fikrini daha da ileri götürdü ve bütçe açığını azaltmaya yönelik diğer radikal önlemler arasında şirketlere verilen tüm sübvansiyonların sonlandırılmasının da yer alabileceğini belirtti.
Le Pen ve Mélenchon’un önerileri, Édouard Philippe ve Gabriel Attal gibi rakip cumhurbaşkanlığı adayları tarafından “uygulanamaz” veya “tehlikeli” oldukları gerekçesiyle eleştirildi.
Sosyalist Parti adayı Raphaël Glucksmann, Le Pen’in mali planlarını kınayarak tüm göçün durdurulmasının ekonomiye zarar vereceğini söylediğinde, Medef üyeleri alkışladı.
Ne var ki kamuoyu yoklamaları, Le Pen’in iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kalacağını sürekli olarak öngörüyor.
Son anketler, onun merkez sağ aday Philippe’i bile yenebileceğini gösteriyor.
Son günlerde yapılan anketler, Mélenchon’un da Le Pen’e karşı ikinci tura kalma potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor.
Fakat seçim gününe hâlâ sekiz ay var ve adaylar arasında yoğun bir rekabet bulunuyor.
Le Pen, iş dünyası liderleri nezdinde, şirketlerle görüşmeler yapan ve emeklilik yaşını yükseltme gibi RN’nin bazı kilit politikalarında daha esnek görülen RN Başkanı Jordan Bardella’ya kıyasla daha az kabul edilebilir bir isim olarak görülüyor.
Konuya yakın bir kaynağın verdiği bilgiye göre, RN’nin emeklilik konusundaki tutumunu yumuşatmak ve önde gelen şirketlerle görüşmeleri kolaylaştırmak için çalışan Bardella’nın danışmanı François Durvye, Le Pen’in seçim kampanyasından ayrıldı.
Le Pen Perşembe günü emeklilik reformu konusundaki tutumunda ısrar ederek, 20 yaşından önce çalışmaya başlamış kişiler için emeklilik yaşını 60’a indirmek, diğerleri için ise 62’de bırakmak istediğini söyledi.
Attal, tartışma sırasında, “Bazılarınız hayal kırıklığına uğrayacak, ancak [iktisat politikaları konusunda] Bardella’nın yarattığı sis perdesi kesinlikle dağıldı,” dedi.
Macron’un emeklilik yaşını 64’e çıkarma girişimi geçen yıl parlamento bütçe görüşmeleri sırasında askıya alınmıştı.
Amerika1 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını1 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Görüş2 hafta önceBüyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Görüş2 hafta önceJaponya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını3 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?












