Bizi Takip Edin

Avrupa

INSA anketi: AfD yüzde 30,5’e çıktı, Birlik partileri geriledi

Yayınlanma

Almanya’da yapılan son INSA anketi, AfD’nin oy oranını yüzde 30,5’e yükselttiğini, CDU/CSU’nun ise yüzde 17,5 seviyesine gerilediğini ortaya koydu. Sol Parti, SPD ve Yeşiller blokunun toplam oyu yüzde 40 sınırına yaklaştı.

Almanya genelinde kamuoyu araştırma şirketi INSA tarafından yapılan son anket, partilerin oy oranlarında ve siyasi dengelerde belirgin kaymalar yaşandığını ortaya koydu.

Ankete göre Almanya için Alternatif (AfD) federal düzeyde yüzde 30,5 oy oranına ulaşırken, Hristiyan Birlik (CDU/CSU) partilerinin oy oranı yüzde 17,5 seviyesine geriledi.

Araştırma verilerine göre Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile Yeşiller yüzde 14,5’er oy oranına sahipken, Sol Parti yüzde 10,5 düzeyinde ölçüldü.

Bu sonuçlarla ana muhalefetteki CDU, oy oranı bakımından SPD ve Yeşiller partisinin gerisinde kaldı.

Sol partilerin toplam oyu yüzde 40 sınırına yaklaştı

Ankette ortaya çıkan veriler, sol partilerin oy toplamında bir yükselişe işaret ediyor.

Uzun süre yüzde 36-37 bandında kalan Sol Parti, SPD ve Yeşiller blokunun toplam oy oranı, araştırmaya göre yüzde 39,5 ila yüzde 40 bandına ulaştı.

Buna karşılık daha önce toplamları yüzde 52 ila 54 seviyesini bulan Hristiyan Birlik ve AfD’nin ortak oy gücü yüzde 48’e gerileyerek nüfusun çoğunluğunu temsil etme eşiğinin altına indi.

Yeşiller Meclis Grubu Eş Başkanı Katharina Dröge federal düzeyde sol bir koalisyon ihtimalini gündeme taşırken, SPD’nin mevcut koalisyon ortaklığını sonlandırarak erken seçime gitme senaryosunu tartışabileceği iddiaları siyaset kulislerinde öne sürülüyor.

Sol partilerin erken seçim kararını olası bir AfD kapatma sürecinden önce isteyip istemeyeceği sorusu ise belirsizliğini koruyor.

Söz konusu oy geçişlerinin ilk işaretleri Brandenburg eyalet seçimlerinde görüldü. Eyalet Başbakanı Dietmar Woidke (SPD), seçim yarışını doğrudan kendisi ile AfD arasındaki bir mücadeleye dönüştürerek Yeşiller, Sol Parti ve CDU aleyhine kıl payı bir galibiyet elde etti.

Benzer bir stratejiyi Mecklenburg-Vorpommern’de deneyen Başbakan Manuela Schwesig ise seçimi kazanamasa da koltuğunu korurken, eyalette seçimi önde tamamlayan AfD hükümet kurma olanağına erişemedi; CDU ise eyalet meclisi dışında kaldı.

Anket sonuçları, Hristiyan Demokratların hem sağa hem de sola oy kaybettiğini belgeliyor. Partinin oy kayıplarının en büyük kısmı AfD’ye yönelirken, daha sınırlı bir kesim SPD ve Yeşiller tercihinde kalıyor.

Parti içinde Angela Merkel döneminin mirasına yönelik tartışmalar sürerken iki ana siyasi eğilim çatışıyor. Bir grup merkeze dönüşü ve AfD ile mesafeyi (Brandmauer) sorgulayan bir hattı savunurken, Hendrik Wüst ve Daniel Günther gibi isimler sol-yeşil partilerle pragmatik temas çizgisini sürdürüyor.

Thüringen’deki Mario Voigt ise farklı bir siyasi çizgi izliyor.

Enerji politikası ve mali harcamalar tartışma konusu

Parti içi fikir ayrılıkları ekonomi ve enerji politikalarına da yansıyor. Schleswig-Holstein Başbakanı Daniel Günther, Welt gazetesinde yer alan bilgilere göre Şansölye Friedrich Merz’e hitaben kaleme aldığı mektupta, Katharina Reiche’nin enerji politikalarına yönelik itirazlarını dile getirdi.

Günther, bu planların hem federal cumhuriyete hem de kendi eyaletine zarar verme potansiyeli taşıdığını savundu.

Öte yandan Robert Habeck dönemindeki enerji ve sanayi adımları ile batarya üreticisi Northvolt projesinin federal düzeyde 300 milyon euro, Schleswig-Holstein özelinde ise bir 300 milyon euro daha maliyet yaratacağına işaret ediliyor.

Federal bütçeden Ukrayna’ya ayrılan milyarlarca euroluk destek sürerken, SPD Eş Genel Başkanı Lars Klingbeil’ın yeni vergiler için bin yeni memur istihdamı planladığı yönündeki tartışmalar kamuoyunda eleştiriliyor.

Ayrışmalar, Hessen Başbakanı Boris Rhein ile Daniel Günther gibi farklı kanatlardan isimlerin aynı parti çatısı altında nasıl bir yol izleyeceği sorusunu gündemde tutuyor.

Avrupa

Beşinci Cumhuriyet’in coplu pedagojisi

Yayınlanma

Metz kentinde lise öğrencileri trafiğin akışını kesip asfaltın tam ortasına portatif bir sınıf kurdular. Sıralar nizami biçimde caddeye yerleştirildi, tebeşir tozu kaldırımlara saçıldı; kırık pencereleri, çalışmayan kalorifer peteklerini ve aylardır gelmeyen yedek öğretmenleri protesto etmek için yola oturdular. Fransız çevik kuvveti CRS’in bu açık hava dersine karşılığı gecikmedi: Sıraların arasına art arda göz yaşartıcı gaz kapsülleri fırlatıldı. Birkaç gün sonra Lens’te, 15 yaşındaki bir lise öğrencisinin sol eli, polisin kalabalığa doğru ateşlediği patlayıcı mühimmatın infilak etmesi sonucu bileğinden koptu.(1) Aynı saatlerde Paris’in kuzey banliyösü Blanc-Mesnil’de iki genç kız polisin müdahalesi sırasında ağır yaralanıyordu.

BFMTV ve Mediapart muhabirlerinin geçtiği kayıtlara göre bir haftalık seferberliğin ardından gözaltına alınanların sayısı 6 bini aştı ve bu kişilerin yüzde 85’i henüz reşit olmayan çocuklardan oluşuyor. Emniyet nezarethanelerinde tutulan 16 yaşındaki bir gencin “48 saatlik cehennem” olarak tarif ettiği muamele, münferit bir disiplin uygulamasını değil, sistemik bir bastırma pratiğini işaret ediyor.

Fransa çapında 3 bin 700 lisenin en az 600’ünde dersler aksamış durumda; 40’a yakın üniversite kampüsünde barikatlar kurulu. Yüz bini aşkın genç sokaklarda.

Hükümet sözcülerinin ve güvenlik bürokrasisinin tezlerini ciddiye alarak ilerleyelim. İçişleri Bakanı Laurent Nuñez, polisin kullandığı teçhizatı savunurken müdahalelerin “neredeyse tüm vakalarda orantılı” olduğunu ileri sürüyor; 715 polis memurunun yaralandığını vurguluyor ve liselerin önüne kurulan barikatların “aşırı şiddet yanlısı unsurlar” tarafından rehin alındığını iddia ediyor. Eğitim Bakanı Édouard Geffray ise meselenin sol partiler, özellikle de La France Insoumise (LFI) tarafından istismar edildiğini savunuyor. Resmi teze göre ortada eğitim sisteminin fiziki çöküşüne dair haklı bir talep yok; yalnızca sokakları terörize eden ve dışarıdan yönlendirilen bir taşkınlık dalgası mevcut.

Fakat güvenlikçi söylemin kurduğu bu paravan, sahadaki sınıfsal bileşim karşısında hızla dağılıyor. Zira bu sefer barikatlar yalnızca banliyölerin dışlanmış göçmen mahallelerinde tütmüyor. Fransa burjuvazisinin ve devlet seçkinlerinin kuluçka merkezi sayılan Latin Mahallesi’ndeki tarihi Lycée Henri-IV öğrencileri de banliyölerdeki akranlarıyla dayanışma içinde kapılarını kilitliyor. Rennes sokaklarında polis tazyikli sularla yürürken, çocuklarının önüne etten duvar ören veliler asfalta uzanıyor; Maurice-Ravel Lisesi’ndeki öğretmenler meslektaşlarıyla birlikte grev kararı alıyor. Dahası, yapılan kamuoyu araştırmaları Fransız toplumunun yüzde 62’sinin, 35 yaş altı nüfusun ise yüzde 73’ünün sokaktaki liselileri meşru gördüğünü belgeliyor. Kısacası devlet, toplumun geniş kesimlerinin onayını almış bir kuşakla çatışıyor.

Refah devleti tasfiyesinin fiziki sınırları

Olayların dış yüzeyine bakıp bunu yalnızca sertleşen polis taktikleri ile öfkeli gençliğin dönemsel bir sürtüşmesi olarak okumak pek faydalı olmaz. Gerçekte karşılaştığımız manzara, Beşinci Cumhuriyet’in idari mimarisinin post-neoliberal evrede girdiği derin krizle doğrudan alakalı.

Fransız devleti, kamu maliyesini Maastricht kriterlerinin ve borç disiplininin cenderesine soktuğundan bu yana, kamusal hizmetleri ayakta tutacak kaynakları sistematik biçimde kurutuyor. Vergi indirimleri ve teşvikler yoluyla büyük sermayeye aktarılan kaynakların faturası, doğrudan okulların tavanlarından sızan yağmur suyu, ısıtılamayan sınıflar ve iptal edilen dersler olarak geri dönüyor. Liselilerin sabah sekizden akşam altıya kadar süren yıpratıcı okul günlerine, kısaltılan öğle aralarına ve mesleki eğitim programlarına (BTS) getirilmek istenen harçlara isyan etmesi tesadüf değil. Eğitim, sınıfsal hareketliliğin bir kaldıracı olmaktan çıkarılıp gençliğin geleceksiz ve düşük ücretli emek havuzuna sevk edildiği bir tasnif merkezine dönüştürülmüş vaziyette.

Dağıtacak refah payı, sunacak toplumsal gelecek vaadi kalmayan bir iktidar formunun, rıza üretemediği yerde doğrudan kaba kuvvete başvurması bir zorunluluk. Emmanuel Macron döneminden devralınan ve Sébastien Lecornu hükümetiyle sürdürülen yarı-başkanlık rejimi, parlamentoyu baypas eden kararnameler rejimini sokakta ancak CRS dipçikleri ve şok bombalarıyla tahkim edebiliyor. Sosyal devletin yerini ceza devletinin alması, bir hükümet tercihi olmanın ötesinde, tükenmiş bir iktisadi modelin zor yoluyla idame ettirilmesi çabası.

Magdeburg’da bir kupa, Berlin’de casusluk

Fransa sokaklarında gaz kapsüllerinin patladığı saatlerde, Kıta Avrupası’nın doğu kanadında, Almanya’da yaşananlar bu tablonun diğer yarısını tamamlıyordu. Saksonya-Anhalt eyalet meclisi başkanlığına aşırı sağcı AfD’nin adayı Tobias Rausch seçildi. Savaş sonrası Almanya tarihinde ilk kez aşırı sağcı bir siyasetçi böylesi kurumsal bir makama oturuyordu.(2) Meclisteki oylama tamamlanırken AfD’li Ulrich Siegmund’un üzerinde “Solcu gözyaşları” (Leftist tears) yazan kupasından zafer edasıyla kahvesini yudumlaması, merkez sağın içine düştüğü acziyetin karikatürü gibiydi. Rausch kürsüye çıkarak “siyasi güvenlik duvarları dönemi geride kalmalıdır” derken, merkez partilerin yıllardır arkasına saklandığı o sözde tecrit hattının (Brandmauer) fiilen buharlaştığını ilan ediyordu.

Aynı günün sabahında Federal Başsavcılığın eski dış istihbarat (BND) şefi August Hanning’i devlete ait gizli belgeleri satmak ve casusluk suçlamasıyla gözaltına aldırdığı haberi ajanslara düştü. Devlet sırlarının, özel danışmanlık şirketleri ve uluslararası müşteriler eliyle meta haline getirildiği bir rejim tablosu…

Bu iki sahne birbirine uzaktır ama aynı kriz zemininde yeşerir: Kıta Avrupası’nda kurulu düzen iki ayrı uçtan çatırdıyor. Batıda, Fransa’da kendi gençliğine karşı zırhlı araçlarını ve savaş mühimmatını sahaya süren, kamusal talepleri terörle mücadele konseptiyle bastıran bi rejim hüküm sürüyor. Doğuda, Almanya’da ise kurumların çürümesiyle birlikte protofaşist bir dalga devlet aygıtının basamaklarını adım adım tırmanıyor.

“Mücadelelerin yakınsaması”

Fransa Başbakanı Sébastien Lecornu’nun uykularını kaçıran esas gelişme, liselilerin münferit öfkesinden ibaret değil. Hükümet koridorlarında korkuyla telaffuz edilen o tarihi formül: convergence des luttes, yani mücadelelerin yakınsaması.

Fransız egemenleri, banliyö isyanlarının getto sınırlarına hapsedildiği, işçi grevlerinin ise belirli sektörlerle sınırlandırıldığı günlerin geride kalmasından endişe ediyor. Sokakta kurulan hattın tehlikesi tam da burada: Banliyödeki yoksul öğrenci ile burjuva lisesindeki öğrenci aynı barikatta buluşuyor; öğretmenler sendikalarıyla birlikte sınıfları terk ediyor; La France Insoumise milletvekilleri polis kalkanları ile liselilerin arasına kendi gövdelerini koyuyor. Hükümetin BTS mesleki eğitim harçlarını apar topar geri çekmesi veya okul saatlerini yeniden müzakere etme vaadinde bulunması, yaklaşan büyük dalgayı yatıştırma telaşından kaynaklanıyor.

Fakat bu pansuman tedbirlerin sınırları bellidir. Zira genel grev hazırlıkları şimdiden ilan edilmiş durumda. Başta CGT olmak üzere sendika konfederasyonları 5 Kasım için ülke çapında iş bırakma çağrısı yaptı.

Asfalta tebeşir tozuyla kurulan o derme çatma sınıf, Fransız devletinin içine sürüklendiği meşruiyet krizinin sınırlarını açıkça gösteriyor. Avrupa’nın yönetici elitlerinin halklarına sunabileceği hiçbir rasyonel gelecek kalmamış görünüyor. Kendi çocuklarına gaz fişeği ve polis copundan başka verecek pedagojik yanıtı olmayan bir cumhuriyetin, ömrünü uzatmak için daha kaç barikata ihtiyaç duyacağı sorusunun yanıtı ise sokakta.


(1) Fransız kolluk kuvvetlerinin toplumsal olaylarda kullandığı GM2L tipi göz yaşartıcı ve ses bombaları, 2020 yılında 25 gram TNT içerdiği için yasaklanan GLI-F4 mühimmatının yerine getirilmişti. İçinde 5 gram plastik patlayıcı barındıran GM2L, patlama anında 160 desibelin üzerinde ses çıkarıyor ve şarapnel etkisi yaratarak ağır doku ve uzuv kayıplarına yol açıyor.

(2) Saksonya-Anhalt eyalet parlamentosunda Tobias Rausch’un 48 oyla başkan seçilmesi, meclisteki aritmetik açısından dikkat çekicidir. Eyalet meclisinde AfD’nin 37, Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) 7 sandalyesi bulunuyor; toplam 44 oya karşılık Rausch’un 48 oy alması, Hıristiyan Demokrat (CDU) ya da diğer merkez partilere mensup en az 4 milletvekilinin gizli oylamada aşırı sağcı adaya destek verdiğini ortaya koyuyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Eski BND Başkanı Hanning gözaltına alındı

Yayınlanma

Almanya’da soruşturmacılar, eski Almanya Federal Haber Alma Servisi (BND) Başkanı August Hanning’i gözaltına aldı.

WDR, NDR ve Süddeutsche Zeitung’un yaptığı araştırmaya göre, bir muhbirin ona BND’ye ait gizli belgeler sağladığı iddia ediliyor. Bu bilgilerin “yabancı aktörlerin” eline geçip geçmediği sorgulanıyor.

Federal Başsavcılık, BND’nin eski başkanı August Hanning hakkında devlete karşı casusluk, devlet sırlarını ifşa etme, vatana ihanet teşebbüsü ve istihbarat ajanı olarak faaliyet gösterme suçlamalarıyla soruşturma yürütüyor.

Kurumun bir başka uzun süredir görev yapan çalışanı ise vatana ihanet teşebbüsüne yardım ve yataklık ile devlete karşı casusluğa yardım ve yataklık suçlamalarıyla karşı karşıya.

WDR, NDR ve SZ’nin araştırmalarına göre, Federal Kriminal Polis Dairesi (BKA) müfettişleri, Hanning’i sabahın erken saatlerinde Münster yakınlarındaki Nordwalde’deki evinde gözaltına aldı.

Bavyera’da yetkililer, bir başka eski üst düzey BND çalışanını da gözaltına aldı: Manfred D.’nin, Hanning’in eski ofis müdürü olduğu ve 2026 ilkbaharına kadar BND’de çalıştığı bildirildi.

D.’nin, en az 2022 yılına kadar para karşılığında Hanning’e kurumdan çok gizli bilgiler sağladığı iddia ediliyor.

Soruşturmacılar, şu anda 80 yaşında olan eski BND başkanının bu bilgileri en az bir vakada yabancı bir istihbarat servisi için bir güvenlik analizi hazırlamak amacıyla kullandığı şüphesini araştırıyor. 

Fakat WDR, NDR ve SZ’den alınan bilgilere göre, bu olay Rusya ile ilgili değil.

Başka bir vakada ise Hanning’in, bir yabancı ajanla yaptığı yazışmalarda BND’nin iç belgelerinden elde ettiği bilgileri kullandığı iddia ediliyor.

Güvenlik çevrelerindeki kaynaklara göre, Hanning geçen yılın Eylül ayında evinde ve ofislerinde yapılan arama sonrasında soruşturma kapsamına alındı.

O dönemde Hamburg Eyalet Kriminal Polis Dairesi (LKA), Block kaçırma davasıyla ilgili delil arıyordu.

Hamburg Savcılığı, “steakhouse” mirasçısı Christina Block’u, velayet anlaşmazlığı nedeniyle 2023 yılının sonlarında en küçük iki çocuğunun kaçırılmasını emretmekle suçluyor.

Soruşturmacılara göre, August Hanning’in çocukları kaçırmaya yönelik daha önceki bir girişimde rol aldığı iddia ediliyor ama kendisi bu suçlamayı reddediyor.

WDR, NDR ve SZ’nin haberlerine göre, LKA görevlileri geçen yıl Hanning’den ele geçirilen materyali incelerken, önemli bilgiler içeren bir elektronik depolama cihazına rastladı.

Bu haberlere göre, eski memur, hiçbir koşulda elinde bulundurmasına izin verilmemesi gereken, yakın geçmişe ait çok gizli BND belgelerine erişim imkânına sahipti.

Hanning’in BND’deki görevi Kasım 2005’te sona ermişti.

Toplamda, D.’den Hanning’e yaklaşık 2.000 belgenin aktarıldığı söyleniyor. Soruşturmaya göre, bunların çoğu, güvenlik kurumlarının başkanlarının haftalık olarak bilgi alışverişinde bulundukları Şansölyelik’teki “ND Durum” toplantısı için hazırlanan brifinglerdi.

Araştırmalara göre, söz konusu belgelerin İran nükleer programı veya Rus ordusu ile ilgili raporlar gibi son derece hassas içerikli olduğu belirtiliyor.

Güvenlik çevrelerindeki kaynaklara göre, bu belgeler arasında yabancı müttefik istihbarat servislerinden gelen bilgiler de yer alıyor.

Bu tür materyallerin sızdırılması, istihbarat servisleri arasında en kötü senaryo olarak değerlendiriliyor.

Müttefik istihbarat servisleri, BND’ye olan güvenlerini yitirebilir ve kurumu hayati öneme sahip bilgilerden mahrum bırakabilir.

Belgeleri inceledikten sonra, Hamburg Eyalet Kriminal Polis Dairesi (LKA), ele geçirilen belgeleri federal makamlara teslim etti.

Mayıs 2026’da Federal Savcılık, nihayet Hanning ve BND içindeki iddia edilen muhbiri hakkında gizli bir soruşturma başlattı.

Hanning’e gizli iç belgelerin ne kadar bir süre boyunca sağlandığı iddiası hâlâ belirsizliğini koruyor. Güvenlik kaynaklarına göre, bulunan en son belgelerin Haziran 2022 tarihli olduğu söyleniyor.

BND’deki söz konusu köstebeğin, bu materyali güvenli kurumdan nasıl dışarı çıkardığı da belirsizliğini koruyor. BND’den olayla ilgili acil bir açıklama istendi.

August Hanning’i temsil eden avukatlar, iddialara ilişkin son dakikada yapılan bir soruyu şu ana kadar yanıtlamadılar.

BND için bu, sadece birkaç yıl içinde yaşanan ikinci ciddi olay. Eski bir BND bölüm başkanı, 2022 yılında başka bir sanıkla birlikte Rusya adına casusluk yaptığı iddiasıyla şu anda Berlin Temyiz Mahkemesi’nde yargılanıyor.

Bu davada, kurumdan sızdırılan BND’nin siber operasyonlarına ilişkin çok gizli bilgiler söz konusuydu.

Hanning ve ikinci sanık hakkındaki şüpheler doğrulanırsa, bu tarihi boyutlarda bir istihbarat skandalı olacak.

Almanya Federal Cumhuriyeti tarihinde daha önce hiç bu kadar üst düzey bir eski yetkiliyi içeren bir vatana ihanet iddiası olmamıştı.

August Hanning, kariyeri boyunca on yıllar boyunca Almanya’nın güvenlik yapısı içinde kilit pozisyonlarda görev yaptı.

BND başkanlığı görevinden önce Hanning, Doğu Almanya’daki Batı Almanya diplomatik misyonunda güvenlik görevlisi olarak çalıştı.

Şansölyelik Ofisi’nde federal istihbarat servisleri koordinatörlüğü de dahil olmak üzere çeşitli görevlerde bulunduktan sonra, hukuk doktorası sahibi olan Hanning, 1998 yılında BND başkanlığını devraldı.

İstihbarat teşkilatındaki görev süresinin ardından Hanning, 2005 yılının sonlarında Federal İçişleri Bakanlığı’na müsteşar olarak atandı. Dört yıl sonra geçici emekliye ayrıldı.

Takip eden yıllarda Hanning, bir girişimci ve güvenlik danışmanı olarak adını duyurdu.

Geçen Mayıs ayına kadar, merkezi İsviçre’de bulunan tartışmalı bir güvenlik şirketinin yönetim ekibinde yer aldı.

Şirketin Alman iştiraki, Christina Block ile eski kocası arasındaki velayet davasında geçici olarak görevlendirilmişti.

Bu süreçte Hanning ve bir iş ortağı (eski bir LKA memuru) görünüşe göre şüpheli yöntemlere başvurdu: Savcılığa göre, ikili 2023 yılında “Block’un eski kocasını pedofiliyle ilgili asılsız suçlamalar yoluyla itibarsızlaştırmayı” planladıkları iddia ediliyor.

İddialara göre, Hanning ve suç ortağı olduğu iddia edilen kişi, Block’un çocuklarının babasına çocuk pornografisi görüntüleri ve videoları içeren bir sabit disk yerleştirmeye çalıştı.

Soruşturma halen devam ediyor. Hanning, daha önce Block davasındaki tüm suçlamaları reddetmişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İngiliz Yeşil Parti, “tek, demokratik bir Filistin devleti” çağrısı yaptı

Yayınlanma

İngiltere’de Yeşil Parti, kongresinde kendisini resmen anti-Siyonist bir parti olarak tanımlayan bir önergeyi kabul etti.

1022 lehte, 813 aleyhte oyla kabul edilen önerge, “etno-milliyetçi” bir siyasi proje olarak tanımlanan Siyonizme karşı partinin muhalefetini ortaya koyuyor ve anti-Siyonizmin antisemitizmle eşdeğer tutulmaması gerektiğini belirtiyor.

Önerge, Filistin’in kurtuluşu, geri dönüş hakkı, Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketi ile İsrail’e karşı tam bir silah ambargosu konusundaki partinin kararlılığını yeniden teyit ediyor.

Önerge ayrıca Yeşil Parti’nin kendi kaderini tayin hakkına verdiği desteği yeniden vurguluyor ve tarihi Filistin toprakları genelinde “tek bir demokratik devletin” kurulmasını talep ediyor.

Yeşil Parti Sözcüsü şunları söyledi:

“Bu, üyelerimiz arasında ciddi ve derinden hissedilen bir tartışma konusu oldu. Üyelerimiz, parti politikasını gündeme getirme ve bu konuda karar verme imkânına büyük önem veriyorlar; konferans da artık kararını verdi. Yeşil Parti, ırkçılık karşıtı bir partidir ve hem Filistin hem de Suriye topraklarının yasadışı işgaline tutarlı bir şekilde karşı çıkmış, İsrail hükümetine silah satışının sona erdirilmesi çağrısında bulunmuş ve Gazze ile Batı Şeria’daki yıkıcı durum hakkında korkusuzca sesini yükseltmiştir. Bu tutumlar, yaklaşımımızın merkezinde yer almaya devam etmektedir. Herkes için eşitlik, adalet ve insan haklarına olan derin bağlılığımız ve her türlü ırkçılığa karşı duruşumuz da öyle.”

Kendisi de bir Yahudi olan parti lideri Zack Polanski, oy kullanmadı. Polanski, önergeye yönelik bazı düzeltmeleri destekledi. Bu düzeltmeler arasında parti üyelerinin Siyonizm destekçisi sinagoglara gitmesinin engellenmemesi gibi öneriler de yer alıyor.

Partinin önergesinin, 1975 yılında BM Genel Kurulu’nda kabul edilen 3379 sayılı Karar üzerine şekillendiği görülüyor. Aralarında Sovyetler Birliği’nin de bulunduğu 25 ülke tarafından kurula sunulan 3379 sayılı Karar, “Siyonizm’in bir tür ırkçılık ve ırk ayrımcılığı olduğunu” tespit ediyordu.

Karar, 10 Kasım 1975 tarihinde 72 lehte, 35 aleyhte ve 32 çekimser oyla kabul edildi. Aynı Karar, 16 Aralık 1991 tarihinde 111 lehte, 25 aleyhte ve 13 çekimser oyla kabul edilen 46/86 sayılı Karar ile yürürlükten kaldırıldı.

Bu karar, İngiliz Yahudi grupları tarafından da kınandı. “Yeşil Parti, antisemitizmi parti politikası haline getirmiş ve ırkçı bir parti haline gelmiştir,” diyen İlerici Yahudilik Hareketi, bazı Yahudilerin önergeye destek vermesinin, bunun diğerlerine karşı ayrımcılık yapmak için kullanılmayacağı anlamına gelmediğini de ekledi.

İsrail Dışişleri Bakanlığı da pazar günü X’te yaptığı bir paylaşımda, Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın Polanski’nin İsrail’e girişinin yasaklandığını ilan etmeye karar verdiğini duyurdu.

Bakanlık, Yeşil Parti’nin önergesinin “Yahudi halkının kendi kaderini tayin etme hakkını reddettiği için IHRA (Uluslararası Holokost Anma İttifakı) tanımına göre açıkça antisemitik bir metin oluşturduğunu” belirtti.

Yeşil Parti’nin genel başkan yardımcısı ve önergenin destekçisi Mothin Ali Sky News’e yaptığı açıklamada, Gazze’de İsrail ile Hamas arasında yaşanan çatışmada Filistinlilerin ağır kayıplar vermesinin, oylamanın temel bağlamını oluşturduğunu söyledi.

Ali, “Önerge, Siyonizmi oldukça net bir şekilde tanımlıyor. Onu etnik milliyetçi bir hareket olarak tanımlıyor. Etnik temizlik olarak tanımlıyor. Soykırım olarak tanımlıyor,” dedi.

Polanski ve Yeşil Parti’nin diğer üst düzey isimleri, “Netanyahu hükümetinin iğrenç suçlarını ifşa etmeye devam edeceklerini” ve “Filistinlilerin haklarını desteklemekle Yahudi halkının haklarını desteklemek arasında hiçbir çelişki olmadığını” belirttiler.

Öte yandan Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller’in politikası, Siyonizmi ırkçılıkla eşdeğer görmek değil. AP’deki Yeşiller Grubu’nun başkanlığı için yarışan dört adaydan üçü, Rapporteur’e yaptıkları açıklamada İngiliz Yeşil Parti ile aynı pozisyonda olmadıklarını söylediler.

Yeniden aday olan görevdeki Alman eş başkan Terry Reintke’nin de aralarında bulunduğu Avrupa Yeşiller Partisi, İngiliz Yeşiller Partisi tarafından yapılan oylamaya genel olarak mesafe koydu.

Örneğin Belçikalı Avrupa Parlamentosu Üyesi Sara Matthieu, “Avrupa genelindeki Yahudi toplulukları, nefret ve şiddetin artışıyla karşı karşıya ve antisemitizmle mücadele, benim tam anlamıyla üstlendiğim bir sorumluluk. Aynı kararlılıkla, aşırı sağcı Netanyahu hükümetini de hesap vermeye zorluyoruz,” dedi.

AP’deki Yeşiller grubunun bir başka başkan adayı olan Bir başka aday olan Romanyalı Nicolae Ștefănuță da Rapporteur’e bu önergeyi şiddetle reddettiğini söyledi.

Eşbaşkanlık için dördüncü aday olan İsveçli Isabella Lövin, Rapporteur’un sorularını yanıtlamadı; bunun yerine bir asistanı, yorum yapmak için “uygun” kişinin Reintke olduğunu belirtti.

53 kişilik grubun başkanlığı için yarışan Belçikalı Avrupa Parlamentosu üyesi Matthieu, İsrail’i Gazze’de “soykırım” yapmakla suçladı, AB-İsrail ticaret anlaşmasının askıya alınmasını talep etti ve iki devletli çözüme desteğini ifade ederek, “İsrail’in barış ve güvenlik içinde var olma hakkı vardır,” dedi.

Polanski’nin partisinin tam üye olduğu pan-Avrupa örgütü Avrupa Yeşiller, bir açıklamada, İngiltere ve Galler Yeşiller Partisi’nin sunduğu önergeye “kesin bir şekilde” mesafe koyduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English