Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“İsrail-Suudi normalleşmesinin önündeki en büyük engel Filistin değil Tel Aviv”

Yayınlanma

New York Times köşe yazarı Thomas L. Friedman’ın 7 Temmuz’da yazdığı ABD Başkanı Joe Biden’ın İsrail ve Suudi Arabistan arasında olası normalleşme için taraflara baskı yapmayı düşündüğü ile ilgili makale sonrası ABD basınında Tel Aviv-Riyad normalleşmesinin “an meselesi” olduğuna dair üst üstte haberler yapıldı. Friedman’a göre, ABD’li üst düzey yetkililerin Riyad’a yaptıkları son ziyaretler, ABD’nin bölgedeki en önemli iki askeri ortağını resmi bir mutabakat içine sokmak için tüm tarafların önemli tavizler vereceği bir düzenleme olasılığını araştırmakla ilgili. Ve böyle bir anlaşmada Suudi Arabistan İsrail ile ilişkilerini normalleştirecek ve Çin ile güçlü ilişkilerinden geri adım atacak, ABD ise Suudi Arabistan için güvenlik garantilerini resmileştirecek, Suudi sivil nükleer programının geliştirilmesine yardımcı olacak ve daha sofistike füze önleme sistemleri sağlayacak. Ancak İsrail’in işgal altındaki topraklarda Filistinlilere “anlamlı tavizler” vermesi ve muhtemelen sonsuza kadar ilhaktan vazgeçmesi gerekecek.

Friedman’ın makalesi sonrası üst üstte yapılan ve anlaşmanın yakın olduğu ile ilgili haberler Beyaz Saray tarafından “abartılı” bulundu. Ancak bu süreçte Suudi Arabistan’ın Filistin’e ilk kez temsilci ataması Riyad’ın kamuoyunu “normalleşmeye” hazırlama adımı olarak değerlendirildi. İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen de bu atamanın, Riyad ile Tel Aviv arasındaki normalleşme görüşmelerinde kaydedilen ilerleme sonrası Filistinlilere verilen “sizi unutmadık” mesajı olduğunu savundu. Cohen’e göre Filistin meselesi normalleşmenin önündeki engellerden biri değil ve İbrahim Anlaşmaları da bunu kanıtlıyor: “Filistinlilerin barışın önünde bir engel olmadığını kanıtladık.”

Cohen haklı. Görünürde bir sorun olmasına rağmen normalleşmenin önündeki asıl engel Filistin meselesi değil. İsrail’in kendisi.

Washington merkezli Arap Körfez Ülkeleri Enstitüsü’nün (AGSIW) kıdemli araştırmacısı Hüseyin İbiş aşağıda çevirisini okuyacağınız makalede İsrail’in bu normalleşmenin önündeki nasıl en büyük engel olduğunu açıklıyor.

İbiş’e göre ABD arabuluculuğunda yapılacak üçlü formattaki anlaşmanın temeli üç ülkenin de belli tavizler ve garantiler vermesine dayanıyor. Verilecek tavizler her ülke için belli oranda sorun teşkil ediyor ancak aşılamayacak nitelikte değiller. Aşılamayacak sorun ise böyle bir anlaşmadan en kazançlı çıkacak ülke olan İsrail tarafındaki engeller:

***

ABD-Suudi Arabistan-İsrail Büyük Anlaşması Her Taraftan Engellerle Karşı Karşıya

İsrail sonunda en etkili Arap ve Müslüman ülkeden olumlu bir yanıt bile alamayacak durumda olabilir.

Hüseyin İbiş 

New York Times köşe yazarı Thomas L. Friedman’ın 27 Temmuz tarihli bomba gibi yorumuyla başlayan süreçte, Beyaz Saray’ın İsrail ve Suudi Arabistan ile Ortadoğu’nun stratejik ve siyasi gerçeklerini önemli ölçüde yeniden şekillendirecek büyük üçlü pazarlık için ciddi bir şekilde çalıştığına dair haberler gelmeye devam etti. The Wall Street Journal ve The Washington Post’un haberlerinde Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ve Beyaz Saray Orta Doğu politikaları şefi Brett McGurk’ün Suudi Arabistan’a yaptıkları son ziyaretlerde olası şartlar hakkında detaylı görüşmeler yapıldığı doğruladı. The Wall Street Journal ABD’li yetkililerin detayların “önümüzdeki 9 ila 12 ay içinde” belli olabileceğine dair “ihtiyatlı bir iyimserlik” içinde olduklarını bildirdi.

Ancak, bu iyimserliğe rağmen, böyle bir anlaşma olasılığına dair yoğun şüphe var. AGSIW’in 3 Ağustos’ta düzenlediği bir web seminerinde Friedman, Beyaz Saray’ın Başkan Joe Biden’ın yeniden seçilme kampanyasıyla tamamen meşgul olması bir yana, bu doğrultuda bir anlaşmanın tamamlanabileceğine dair şüphelerin tamamen haklı olduğunu kabul etti. Beyaz Saray da görüşmelerin erken bir aşamada olduğunu ve bazı haberlerde ima edildiği kadar ileri düzeyde olmadığını vurguluyor. Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkilerini normalleştirme karşılığında ABD’den resmi güvenlik garantileri, sivil nükleer program için yardım, daha gelişmiş ABD silahlarına erişim ve işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilere yönelik önemli tavizler istiyor. Böylesine önemli ve karmaşık bir üçlü anlaşmanın önündeki engeller, her üç tarafa da sağlayacağı büyük potansiyel faydalara rağmen oldukça önemli.

Suudi Tarafındaki Engeller

Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkilerini normalleştirirken Körfez İşbirliği Konseyi müttefikleri Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in Eylül 2020’de İbrahim Anlaşmalarını imzalarken yaptıklarından çok daha karmaşık ve riskli bir dizi hesapla karşı karşıya. Çok daha karmaşık ve kırılgan iç siyasete ve böyle bir anlaşmaya karşı içeride oluşabilecek tepkilere ek olarak, son anketlere göre İbrahim Anlaşmaları Arap dünyasında daha az rağbet gördüğünden Riyad; Arap ve İslam dünyasının liderliği rolü üzerindeki olası olumsuz etkileri de dikkatle tartmak zorunda. İran ve Lübnan’daki Hizbullah’ın başını çektiği komşu Arap ülkelerindeki silahlı milis grupları ağı ya da El Kaide ve Irak Şam İslam Devleti gibi Selefi-cihatçı gruplar gibi Suudi Arabistan’ın düşmanları, bazı Araplar ve Müslümanlar arasında ortaya çıkan popülist memnuniyetsizlikten muhtemelen azami ölçüde faydalanacaktır.

Bununla birlikte, Suudi Arabistan’ın ABD ile, büyük olasılıkla NATO dışı önemli müttefiklere sunulanlardan daha güçlü ancak NATO ortaklarına sunulan taahhütler kadar olmayan güvenceleri kapsayan resmi bir güvenlik ilişkisi kurma konusundaki isteği, Suudi Arabistan’ı muhtemelen üç potansiyel ortak arasında en az sorunlu olanı yapıyor. Gerçekten de eğer garantiler yeterince güçlü ve resmi olursa, Suudi Arabistan’ın Washington’dan istediği diğer iki büyük talep olan nükleer yardım ve en gelişmiş ABD silahlarına erişimin kolaylaştırılması konularında ilerleme kaydedilmese bile üstesinden gelmek için yeterli olabilir. Her iki konu da ABD açısından zorluklar içeriyor ancak güvenlik güvenceleri yeterince sağlam olursa Suudi Arabistan nükleer destek ve gelişmiş silahlara erişim konusunda esnek davranabilir.

Ancak Suudi Arabistan son yıllarda, Filistin Yönetimi’nin güçlendirilmesi ve kontrolündeki alanların genişletilmesi, yerleşim faaliyetlerinin sınırlandırılması ya da işgal altındaki Filistin topraklarının ilhak edilmeyeceğinin taahhüt edilmesi gibi iki devletli bir çözüme yönelik beklentileri güçlendirecek, İsrailliler tarafından atılacak önemli ancak (ne olduğu) açıklanmayan adımlar olmaksızın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeyeceğini açıkça ifade etti. Ancak ABD ve Suudi Arabistan’ın bu tür tavizleri mevcut İsrail hükümetinden alması son derece zor olabilir.

ABD Tarafındaki Engeller

Washington’daki en büyük zorluk muhtemelen, kapsamına bağlı olarak Suudi Arabistan’ın istediği resmi güvenlik ortaklığını onaylaması gereken Senato’da yaşanacaktır. Her ikisi de güçlü neo-izolasyonist dürtüler taşıyan Demokratlar arasındaki ilerici sol ve sert sağcı Cumhuriyetçi fraksiyondan önemli bir muhalefet beklenebilir. Her iki eğilimin de iyi temsil edildiği Temsilciler Meclisi’nin onayı gerekmeyecek olsa da bu meclisten geçmesi çok daha zor olacaktır. Ancak Senato’da, çoğu Biden gibi Soğuk Savaş’ın şekillendirdiği görüşlere sahip hem sol hem de sağ kanat dış politika merkezcileri hakimiyetini sürdürüyor.

Washington’un Orta Doğu’daki elini ve Suudi Arabistan’la ilişkilerini büyük ölçüde güçlendiren bir anlaşmanın, Riyad’ın İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesiyle birlikte Senato’dan geçmesi muhtemeldir. Gerçekten de senatörler bazı çekincelerini dile getirerek kendilerini siyasi olarak koruduktan sonra, süper çoğunluk bile elde edilebilir. Bu, Biden yönetiminin Demokratların desteğini toplamak için büyük bir çaba sarf ettiği ve böyle bir anlaşmanın ABD ve ortaklarının stratejik duruşunu muazzam ölçüde güçlendireceği ve İran’ın kısa vadeli ve Çin’in Orta Doğu’daki uzun vadeli emellerine önemli bir darbe teşkil edeceği varsayımına dayanıyor.

Senato’daki en büyük problem muhtemelen Suudi sivil nükleer programına verilecek destekle ilgili olacaktır. Washington, bu tür bir destek karşılığında nükleer olmayan güçlerden, nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasının katı kurallarının çok ötesine geçen bir “123” anlaşmasını talep etmeye alışkındır. Suudi Arabistan söz konusu olduğunda bu normdan sapılmasını eleştirenler BAE’nin 2009’da benzer kısıtlamaları kabul ettiğine işaret edeceklerdir. Ancak Suudi Arabistan’ın nükleer gelişimi söz konusu olduğunda bu tür bir düzenleme pek mantıklı değil.

Ekonomik nedenlerle büyük ölçekte sivil nükleer enerji üretimi geliştirmek isteyen nükleer olmayan güçler arasında Suudi Arabistan benzersiz bir şekilde kendi uranyumuna sahip ve bu uranyumu çıkarma niyetinde. 123 süreci kapsamında, esasen bu uranyumu çıkarması, kullanılabilir çubuklar halinde işlenmek üzere ihraç etmesi, Suudi reaktörlerinde kullanılmak üzere çubukları yeniden ithal etmesi ve ardından kullanılmış çubukları imha edilmek üzere yeniden ihraç etmesi gerekecek. Bu kârlı olmayacak ve Suudiler açısından da pek mantıklı değil. Bu nedenle, Suudi ham ve zenginleştirilmiş uranyumunun veya kullanılmış çubukların pinball tarzı hareketini gözetlemeyi içermeyen bir denetim düzenlemesi daha makuldür. 123 anlaşmaya ilişkin normatif beklenti ve Suudi Arabistan’ın sözde nükleer silah emellerine ilişkin şüpheler nedeniyle bu, Senato’da rağbet görmeyebilir. Dolayısıyla Riyad’ın denetim ve diğer kısıtlamalar konusunda önemli tavizler vermesi ve Washington ile güvenlik anlaşması yürürlükte kaldığı sürece kendi nükleer silah programını asla geliştirmeyeceğini taahhüt etmesi gerekecek. ABD’nin Suudi Arabistan’ın nükleer programıyla ilgili yardım taleplerini karşılamak için ne kadar ileri gitmesi gerektiği konusunda İsrail’in görüşleri de muhtemelen çok önemli olacak.

Benzer bir dinamik Senato’da Suudilerin gelişmiş ABD silahlarına erişimi konusunda da yaşanabilir. Son zamanlardaki itirazlar büyük ölçüde Yemen savaşına dayanıyordu, ancak Suudi Arabistan şu anda ülkeden uygun bir çıkış yolu arıyor. Bazı senatörlerin Suudi Arabistan’ın insan hakları sicili ve 2018’deki Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın suikastı nedeniyle itiraz edeceği kesin ancak ABD-Suudi güvenlik işbirliğine dayanan anlaşmanın mantığı, özellikle İsrail’in ve Yahudi Amerikalı ve Evanjelik Hıristiyan destekçilerinin güçlü desteğiyle, silah bileşeninin Senato tarafından ezici bir çoğunlukla onaylanacağı anlamına geliyor.

İsrail Tarafındaki Engeller

Açık ara en büyük engel İsrail tarafında bulunuyor. Washington ve Riyad’ın karşı karşıya olduğu muamma, böyle bir anlaşmanın özellikle ABD açısından ancak üçgen bir formda mantıklı olması. İki taraflı bir ABD-Suudi güvenlik anlaşmasının Washington’da siyasi olarak kabul görmesi son derece zor olacak ve üçlü bir anlaşmanın sağlayacağı gibi dönüşümsel, nesiller boyu ABD’nin stratejik konumunu güçlendirmesini sağlamayacak.

Soyut olarak bakıldığında, İsrail üçü arasında en hafif yük ile karşı karşıya. Muhtemelen istenen tek şey, işgal altındaki Filistin toprakları ile ilgili uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına daha uygun bir şekilde hareket etmesi olacak. Filistin sorununu çözmesi veya işgali sona erdirmesi beklenmeyecek, sadece uluslararası hukuka aykırı olan yerleşim faaliyetlerini sınırlaması, ki bu uluslararası hukuk tarafından yasaklanmıştı veya ilhak edilmemiş toprakların hukuka aykırı işgaline girişmemeyi taahhüt etmesi istenecek. Buna ek, tartışmasız en çok kazanan İsrail olacak. Bu, en azından 1979’da Mısır ile yapılan barış anlaşmasından ve BM Genel Kurulu’na kabul edilmesinden bu yana en büyük diplomatik atılım olacak çünkü Suudi Arabistan ile ilişkilerin normalleşmesi, İsrail’in daha geniş Arap ve İslam dünyasıyla ilişkilerinin diplomatik ve ticari açıdan normalleşmesini neredeyse garanti altına alacak.

Ancak, Başbakan Binyamin Netanyahu ve büyük ölçüde ilhak yanlısı Likud ve birkaç küçük aşırılık yanlısı partinin liderliğindeki mevcut İsrail Hükümeti’nin işgal konusunda veya Filistinlilere karşı önemli tavizler vermesi pek olası görünmüyor. Bazı üst düzey İsrailli yetkililer işgal konusunda atılabilecek adımların asgari düzeyde kalacağını söylerken, bazıları da bu adımların kesinlikle söz konusu olmayacağını öne sürüyor. Wall Street Journal’da yayınlanan ve Washington’un Güney Kore ile yaptığına benzer bir ABD-Suudi güvenlik anlaşmasını savunan bir yorumda, İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen Filistinlilerden ya da işgalden hiç bahsetmedi.

Friedman, her ne kadar geleceği konusunda ikna olmamış olsa da bu girişim konusunda hevesli olmasının ana nedenlerinden birinin, mevcut radikal İsrail Hükümeti’ni parçalayacak ve iki devletli bir anlaşma için azalan umutları yeşertecek olması olduğunu defalarca vurguladı. Mevcut koalisyonun Suudi Arabistan’ın işgal ya da Filistinliler konusunda talep edeceği tavizleri vermesi mümkün görünmüyor. Netanyahu’nun muhtemelen merkezci siyasetçi Benny Gantz ile ittifak yaparak yeni bir kabine kurması umut ediliyor.

Ancak Netanyahu hâlâ bir yolsuzluk davasıyla karşı karşıya ve mevcut koalisyonu kendisini olası bir hapis cezasından koruyabilecek sözde yargı reformu girişimlerini destekliyor. Bu tür adli değişikliklerin yeni ve daha ılımlı bir hükümet ile mümkün olmayacağı neredeyse kesin. Dolayısıyla, bu anlaşmanın uygulanabilir, makul ve hayati bir ulusal çıkar olduğu sonucuna varsa bile, böyle bir manevrayı engelleyebilecek kişisel ve siyasi mülahazalarla karşı karşıya. Yine de aşırılık yanlısı küçük partilerin olmadığı alternatif bir koalisyonun, birçok İsraillinin düşman olarak gördüğü Filistinlilere, İsrail üzerinde pratik bir etkisi olmayan, anlamlı tavizler vereceği kesin değil. Bugünün İsrail’inde ulusal moral, ülkenin işgal altındaki Batı Şeria’nın büyük bölümündeki emellerine yönelik herhangi bir büyük kısıtlamayı kaldırabilir mi? Knesset’te, ülke tarihindeki en önemli diplomatik başarılardan birini elde etmek için bile olsa, bunu yapmaya hazır, muktedir ve istekli herhangi bir potansiyel iktidar koalisyonu olduğu şüpheli.

Yine de Riyad’ın istediği güvenlik garantileri ve Washington’un istediği stratejik faydaların her ikisi de pratikte İsrail’in Filistinlilere ve işgale karşı esnekliğine bağlı ki olası herhangi bir koalisyon hükümeti altında bunların hiçbiri olmayabilir. Böyle bir anlaşma imkânsız değil çünkü Friedman’ın 27 Temmuz tarihli köşe yazısında da belirttiği gibi üç taraf için de büyük faydalar sağlayacak. Bu faydalar girişime önemli bir ivme kazandırıyor ve Biden yönetiminin bu girişim için neden karanlığa doğru cesur bir adım attığını açıklıyor. En büyük problem Riyad ya da Washington’da değil. Kuşkusuz en etkili Arap ve Müslüman ülkeden alınacak eveti bile yanıt olarak kabul etmekten aciz ilhakçı hırslara kapılmış olan İsrail’de.

Ortadoğu

Kuveyt iki İranlı diplomatı istenmeyen kişi ilan etti

Yayınlanma

Kuveyt, gece saatlerinde ülke topraklarını hedef alan İran İHA ve balistik füze saldırılarının ardından iki İranlı büyükelçilik personelini “istenmeyen kişi” ilan etti ve ülkeyi terk etmeleri için 24 saat süre verdi. İran ise ABD’nin son saldırılarında Kuveyt ve Bahreyn topraklarının kullanıldığını belirterek iki ülkenin siyasi liderliğini doğrudan sorumlu tuttu.

Kuveyt Dışişleri Bakanlığı, gece saatlerinde ülke topraklarını hedef alan İran İHA ve balistik füze saldırılarına tepki olarak iki İranlı büyükelçilik personelini “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilan etti. Diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 24 saat süre verildi.

Bakanlık, iki İranlı diplomatik personelin görevine son verildiğini ve sınır dışı edilmelerine karar verildiğini açıkladı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Hamad Süleyman el-Maşan, İran’ın Kuveyt Maslahatgüzarı Hamid Yakubi Far’ı bakanlığa çağırdı ve saldırıları kınayan resmi protesto notasını kendisine iletti.

Kuveyt yönetimi, füze saldırılarının ülkenin egemenlik haklarını ihlal ettiğini belirtti. Yetkililer, Kuveyt’in kendisini savunma konusunda “tam ve doğal bir hakka” sahip olduğunu vurguladı.

İran tarafı ise operasyonun, kendisine yönelik düşmanca eylemlerde kullanılan yabancı askeri unsurlara ev sahipliği yapan Kuveyt’e karşı “meşru bir yanıt” olduğunu ifade etti.

Saldırılar havalimanı ve askeri tesislerin yakınlarını vurdu

İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından düzenlenen saldırıların, batılı güçlerin lojistik merkezi olarak değerlendirilen Kuveyt Uluslararası Havalimanı çevresi dahil kritik stratejik tesisleri hedef aldığı bildirildi.

Kuveytli yetkililer, havalimanındaki Terminal 1’in füze saldırıları nedeniyle ağır hasar gördüğünü açıkladı. Yetkililer, saldırılarda 1 kişinin hayatını kaybettiğini, 63 kişinin yaralandığını bildirdi.

İran füzelerinin asıl hedefinin ise İran’a yönelik hava saldırılarında kullanıldığı belirtilen Ali el-Salem ve Arifcan hava üsleri olduğu kaydedildi.

Bu nedenle, sivil havalimanında meydana gelen ağır hasarın, İran füzelerini önlemeye çalışırken başarısız olan Kuveyt hava savunma sistemine ait bir önleme füzesinden kaynaklanmış olabileceği ihtimali gündeme geldi.

Aynı gece İran Devrim Muhafızları’nın Kuveyt ile eş zamanlı olarak Bahreyn’deki hedeflere de füze fırlattığı aktarıldı.

İran Kuveyt ve Bahreyn’i sorumlu tuttu

İran Dışişleri Bakanlığı, ABD ordusunun Keşm Adası’ndaki bir telekomünikasyon kulesi ile Hürmüz Boğazı’ndaki bir petrol tankerini hedef alan son bombardımanlarına tepki gösterdi.

Bakanlık, ABD uçakları ile füzelerinin Bahreyn ve Kuveyt topraklarından çıkış yaptığını tespit ettiklerini açıkladı. İran, her iki ülkenin siyasi liderliğini bu saldırılardan doğrudan sorumlu tuttuğunu bildirdi.

İran Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin söz konusu eylemlerinin 8 Nisan’da sağlanan ateşkesi açık biçimde ihlal ettiğini belirtti. Bakanlık ayrıca bu saldırıların Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ulusal egemenliği güvence altına alan 2. Maddesinin 4. Fıkrasına aykırı olduğunu ifade etti.

Tahran yönetimi, gelecekte yaşanabilecek herhangi bir saldırganlığa karşı, saldırının çıkış noktası olan ülkeleri doğrudan hedef alacak şekilde tüm savunma kapasitesini seferber edeceği uyarısında bulundu.

Şubat ayı sonlarında İran’a karşı başlayan ABD-İsrail savaşı bölgedeki gerilimi yüksek seviyede tutmayı sürdürüyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail’in Lübnan saldırılarında can kayıpları artıyor

Yayınlanma

ABD’nin tek taraflı ateşkes ilan etmesinin üçüncü gününde, İsrail ordusu Lübnan genelindeki hava saldırılarını ve zorunlu tahliye emirlerini artırdı. Ülkenin güneyindeki bombardımanlarda aralarında bir ilkyardım görevlisinin de bulunduğu çok sayıda sivil hayatını kaybederken, Washington’da yürütülen diplomatik görüşmelerde askeri hareket özgürlüğü dayatması pürüz yaratmaya devam ediyor.

İsrail ordusu, Washington’ın tek taraflı ateşkes ilanının ardından Lübnan genelindeki hava saldırılarını ve zorunlu tahliye emirlerini artırdı.

Son olarak başkent Beyrut’un hemen güneyindeki Halde otoyolunda seyir halindeki bir araç insansız hava aracı (İHA) tarafından vurulurken, ülkenin güneyindeki bombardımanlarda en az yedi kişi öldü, onlarca kişi de yaralandı.

İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri tırmanışı, ABD’nin tek taraflı ateşkes açıklamasına rağmen 3 Haziran’da da hız kesmeden devam etti. Tel Aviv yönetimi, ülkenin güneyi başta olmak üzere birçok bölgede düzenlediği bombardımanları ve yoğun hava saldırılarını artırdı.

Çarşamba günü öğle saatlerinde, başkent Beyrut’un hemen güneyinde yer alan Halde otoyolundaki bir araç, İsrail İHA’sı tarafından hedef alındı. Saldırıda bir kişinin yaralandığı bildirildi.

Ülkenin güneyindeki el-Huş kasabasına düzenlenen İsrail saldırısında ise en az altı sivil hayatını kaybetti. Ayrıca, Arabsalim köyüne yönelik bir başka İHA saldırısında, er-Risale İzciler Derneği’ne bağlı ilkyardım görevlisi Ali Selman Nasr öldü.

Bu son kayıpla birlikte, 2 Mart’tan bu yana İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Lübnanlı ilkyardım ve arama kurtarma görevlisi sayısının en az 134’e yükseldiği belirtildi.

Güneydeki Kevseriyet el-Riz ve Zirariye kasabaları da gün içinde düzenlenen iki ayrı hava saldırısının hedefi oldu. Halde otoyolundaki saldırı öncesinde, güney bölgelerinde en az beş aracın daha İsrail İHA’ları tarafından vurulduğu aktarıldı. Sur, Nebatiye ve güneyin diğer bölgelerinde yıkıcı hava saldırıları ile yoğun topçu atışları gün boyu kesintisiz sürdü.

Tel Aviv yönetimi, çarşamba sabahından itibaren Lübnan’ın güneyindeki Arzi, Kevseriyet el-Riz, Zirariye, Cbaa, Humin el-Fevka, İrkay ve Harayeb’in bir kısmını kapsayan üç yeni zorunlu tahliye emri yayımladı.

Bölge sakinlerine, planlanan hava saldırıları öncesinde evlerini derhal terk etmeleri yönünde uyarılarda bulunuldu.

İsrail’in bu aralıksız saldırıları, Lübnan ile İsrail arasında Washington’da yürütülen doğrudan görüşmelerin ikinci gününde meydana geldi.

Söz konusu doğrudan müzakerelerin yürütülmesi, Lübnan yasalarına aykırı olması gerekçesiyle iç kamuoyunda tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Diğer taraftan Hizbullah, Lübnan’ın güneyindeki İsrail askeri birliklerine karşı eylemlerini sürdürüyor.

Bununla birlikte direniş güçlerinin sınır ötesi operasyonlarını büyük ölçüde azalttığı, son iki günde ise yalnızca Kiryat Şimona bölgesine yönelik birkaç şüpheli İHA sızması gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Diplomatik temaslar ve hareket özgürlüğü şartı

ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi geç saatlerde Lübnan’da tek taraflı bir ateşkes ilan etmişti. Bu ilan, İsrail’in Beyrut’un güney banliyölerinin tamamı için tahliye emri çıkararak başkente yönelik büyük bir bombardıman dalgası tehdidinde bulunmasından birkaç saat sonra gelmişti.

Ancak Tel Aviv’in, İran’ın Washington ile görüşmeleri sonlandırma ve İsrail’i yeniden vurma tehditleri üzerine ABD’den gelen baskıyla bu planlanan büyük saldırıdan geri adım atmak durumunda kaldığı ifade ediliyor.

Washington yönetimi ve Lübnan’ın ABD Büyükelçiliği, Hizbullah’ın karşılıklı saldırıların durdurulmasını öngören ABD teklifini kabul ettiğini öne sürdü.

Bu teklife göre İsrail sadece başkent Beyrut’a saldırmaktan kaçınacak, buna karşılık Hizbullah da İsrail topraklarına yönelik eylemlerine son verecekti.

Ancak Hizbullah yönetimi ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri bu kısmi teklifi reddederek, tüm Lübnan topraklarını kapsayacak eksiksiz ve topyekûn bir ateşkes talebini yineledi.

İsrail ise Hizbullah’ın operasyonları tamamen durmadığı takdirde Beyrut’a yönelik askeri harekat planını devreye sokacağını belirtiyor.

Tel Aviv ayrıca, varılacak herhangi bir ateşkes anlaşmasında Lübnan topraklarında askeri açıdan “hareket özgürlüğü” talep ediyor. Bu şart, egemenlik ihlali oluşturduğu gerekçesiyle Lübnan tarafınca tamamen reddediliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Hürmüz’de gizli taktiğe geçti

Yayınlanma

ABD ordusunun, Hürmüz Boğazı’nda gemilere refakat etmeyi öngören “Özgürlük Projesi” askıya alınmasına rağmen bölgedeki ticari gemilere yardım etmeyi sürdürdüğü ancak bu faaliyetleri artık gizli tuttuğu bildirildi. Bloomberg’in askeri kaynaklara dayandırdığı habere göre, ABD güçleri doğrudan eşlik etmek yerine bölgede uzaktan koordinasyon, gözetleme ve anlık müdahale taktiklerini devreye soktu.

ABD Deniz Kuvvetleri, Washington’ın Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemilere eşlik etmeyi öngören “Özgürlük Projesi” adlı girişimi durdurma kararının ardından, bölgeden geçen gemilere yardım etmeye devam ediyor.

Bloomberg’ün kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Amerikan ordusu bu faaliyetlerini artık kamuoyuna duyurmaktan kaçınıyor.

Bloomberg’in verileri ve ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) açıklamalarından derlenen bilgilere göre, boğazdan geçen ticari gemiler İran mayınlarından kaçınmak için transponder cihazlarını kapatıyor ve güneye, Umman kıyılarına daha yakın rotalar izliyor. Amerikan askeri unsurları ise bu süreçte gemilere destek sağlıyor.

CENTCOM Halkla İlişkiler Direktörü Deniz Albay Tim Hawkins pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Amerikan kuvvetleri gemilere doğrudan refakat etmese de bölgesel ve küresel ekonomi için hayati bir uluslararası koridor olan Hürmüz Boğazı’ndan engelsiz ve güvenli bir şekilde geçmek isteyen ticari gemilerle iletişim kurmaya ve koordinasyon sağlamaya devam ediyoruz” dedi.

Bloomberg, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin bölgedeki adımları sayesinde Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin eninde sonunda normale döneceğini belirttiğine dikkat çekti.

Hudson Enstitüsü Kıdemli Uzmanı Bryan Clark, Amerikan kuvvetlerinin bölgedeki güncel taktiğini şu sözlerle açıkladı:

“Eğer ticari gemiler İran’ın karşı kıyısı boyunca ilerler ve transponderlarını kapatırlarsa, İran güçlerinin bu hareketliliği tespit etmek ve insansız hava araçları veya füzelerle saldırı düzenlemek için radarlar ya da gözlemciler kullanması gerekir. ABD Deniz Kuvvetleri ise bu faaliyetleri tespit edebilir ve İran ünitelerine misilleme saldırısı düzenleyebilir.”

Nitekim iki taşımacılık şirketi, boğazdan geçiş yaptıkları sırada gemilerinden birine İran’a ait hızlı hücum botlarının yaklaştığını, bu sırada helikopterlerin ortaya çıkarak botları bölgeden uzaklaştırdığını bildirdi.

Şirket yetkilileri, geçiş sürecinde ABD ordusuyla iletişim halinde olduklarını teyit etti.

CENTCOM’un salı akşamı yaptığı açıklama da ABD’nin bölgedeki aktif varlığının sürdüğüne işaret ediyor. Komutanlık, bölge sularında yasal olarak seyreden sivil denizcileri hedef alan İran insansız hava araçlarının imha edildiğini duyurdu.

Denizcilik Ligi Deniz Stratejileri Merkezi uzmanı Steve Wills, ABD ordusunun hava ve füze savunmasını entegre eden modern AEGIS komuta kontrol sistemiyle donatılmış savaş gemilerini ve E-2D erken uyarı uçaklarını kullanarak gemi koruma faaliyetlerini koordine edebileceğini ekledi.

Wills, bu sistemlerin bölgede kapsamlı bir görüş sağladığını ve Hürmüz Boğazı üzerinde bir tür uzaktan fakat doğrudan gözetleme imkanı sunduğunu ifade etti.

Bloomberg, ABD Deniz Kuvvetlerinin mevcut aşamadaki adımlarının, Tahran’ın sert direnişiyle karşılaşan “Özgürlük Projesi”ne kıyasla taktiksel bir değişiklik gösterdiğini belirtiyor.

“Özgürlük Projesi” askıya alınmıştı

ABD Başkanı Donald Trump, 4 Mayıs gecesi yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından Basra Körfezi’nde mahsur kalan ticari gemilerin geçiş özgürlüğünü güvence altına alacaklarını duyurmuştu.

Trump, Ortadoğu’daki çatışmalara doğrudan dahil olmayan birçok ülkenin ABD’den bu yönde talepte bulunduğunu belirtmişti. “Özgürlük Projesi” adı verilen operasyon, bu açıklamanın ertesi sabahı başlatılmıştı.

Ancak Trump, 6 Mayıs’ta operasyonu askıya aldı. Kararını Pakistan ve diğer ülkelerden gelen taleplere bağlayan Trump, İran’a karşı yürütülen kampanyadaki “büyük askeri başarıları” ve Tahran ile nihai bir anlaşmaya varılması konusundaki “önemli ilerlemeyi” gerekçe gösterdi.

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ise 18 Mayıs’ta Hürmüz Boğazı’nı yönetmek üzere devlet düzeyinde yeni bir kurum kurulduğunu açıkladı.

Bu kurumun, boğazdaki operasyonlara ilişkin gerçek zamanlı güncel bilgiler paylaşacağı belirtildi. İran parlamentosundan yapılan açıklamada ise Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer trafiğini yönetmek için profesyonel bir mekanizma hazırlandığı ve bu rotanın “Özgürlük Projesi”ne katılan ülkelere kapatılacağı vurgulandı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English