Bizi Takip Edin

Dünya Basını

‘İsrail’de sivil-asker ilişkileri ciddi şekilde sarsıldı’

Yayınlanma

İsrail’de Binyamin Netanyahu hükümetinin yargının yetkilerini kısıtlayan yasal düzenlemelerine karşı yapılan kitlesel eylemler sürerken silahlı kuvvetlerin bel kemiğini oluşturan yedek askerlerin sivil itaatsizlik tehditleri İsrail sınırlarını aşan bir tartışmayı da beraberinde getirdi.

15 yıl başbakanlık yapan ve ülkede “en uzun süreli başbakanlık görevinde bulunan siyasetçi” olma özelliğini taşıyan Netanyahu, kendisine karşı düzenlenen protestolara yabancı değil. Ancak ordu içinden gelen sivil itaatsizlik tehdit ve çağrıları Netanyahu’yu geçici de olsa geri adım atmaya zorladı. Söz konusu yasa reformu şimdilik askıda. Yedek askerlerin, yargı reformu hayata geçerse göreve gelmeyeceklerini deklare ettikleri bildiriler ve açıklamalar protesto hareketini de ikiye bölmüş durumda. Kimilerine göre askerlerin desteği eylemlerin amacına ulaşmasında kilometre taşı oldu ve bu destek önemli. Bu görüşe karşı çıkan daha soldan kesimler ise olası bir darbe tehlikesine dikkat çekiyor.

ABD dış politikasında etkili yayın organlarından Foreign Affairs de bu tartışmaya katıldı. Netanyahu ve aşırı sağ koalisyonuna karşı bir yayın çizgisi izleyen Foreign Affairs, “Sonuç ne olursa olsun, ülkenin sivil-asker ilişkileri ciddi şekilde sarsılmış durumda” tespitini yapıyor.

Marquette Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Risa Brooks ve Harvard Üniversitesi’nden Avishay ben Sasson-Gordis’in kaleme aldığı analiz, ordunun sivil otoriteye itaati ile demokrasiyi koruma yükümlülüğü arasındaki gerilimin sadece İsrail’e özgü olmadığını dolayısıyla mevcut hesaplaşmanın sonucu ve IDF’nin bu hesaplaşmadaki rolünün İsrail’in çok ötesinde bir öneme sahip olduğunu düşünüyor.

Analizin tamamı:

***

İsrail Ordusunun Demokratik İkilemi

Demokrasiyi Savunma Arzusu Emirlere Uymamayı Meşrulaştırabilir mi?

Mart ayında İsrail ordusundaki binlerce yedek asker, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun yargı reformu planlarından vazgeçmemesi halinde artık eğitimlere ve operasyonlara katılmayacaklarını açıklayarak ülkede şok dalgaları yarattı. Önerilen tekliflerden biri, İsrail Yüksek Mahkemesi’nin hükümet ve çıkardığı yasalar üzerindeki denetimini etkin bir şekilde ortadan kaldıracaktı. Yedek askerlerden gelen yüksek tonlu eleştiriler Netanyahu’nun reformu geçici olarak askıya alma kararında önemli bir faktör oldu. Ancak bu konudaki gerilim azalmadı ve İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog liderliğindeki arabuluculuk girişimi anlaşmazlığın çözümünde çok az yol alabildi.

Askerlik hizmetinin bir vatandaşlık görevi ve dönüm noktası olarak görüldüğü İsrail’de, yedek askerlerin muhalefetinin derin sembolik bir önemi var. Ayrıca, özellikle söz konusu yedek askerlerin birçoğunun hava kuvvetlerine mensup olması ve İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Suriye’de ve İsrail sınırları boyunca devam eden operasyonlarının merkezinde yer alması nedeniyle bu durumun, pratik askeri sonuçları da var. Bugüne kadar yedek askerler göreve gelmeye devam etti. Ancak reformla ilgili mücadele devam ettiği sürece, muhalefet olasılığı da sürecek.

İsrail solunda ‘postal’ tartışması

Demokratik sivil-asker ilişkilerinin geleneksel normlarına göre, yedek askerlerin hizmet etmeyi reddetme tehditleri genellikle kınanır ve kınanmalıdır. Ancak bu İsrail tarihinde sıradan bir an değil. Toplumun büyük bir kesimi hükümetin planladığı reformun İsrail demokrasisine varoluşsal bir tehdit oluşturduğuna inanıyor. Bu durum yedek askerler için kafa karıştırıcı bir ikilem yaratıyor. Sağlıklı bir demokrasinin sürdürülmesi, askerlerin siyasete müdahaleden kaçınmasını gerektirir. Aynı zamanda, seçilmiş liderler demokrasiyi ortadan kaldırırken pasif bir şekilde beklemek, bir subayın demokrasiyi destekleme ve savunma taahhüdüyle temelden çelişir. Bu koşullar altında yedek subayların direnişi anlaşılabilir ve hatta belki de haklıdır. Buna rağmen, bu muhalefet İsrail’in sivil-asker ilişkileri ve potansiyel olarak ulusal güvenliği için uzun vadeli riskler oluşturuyor.

Şu anda bu ikilemin en şiddetli olduğu yer İsrail. Ancak ordunun sivil otoriteye itaati ile demokrasiyi koruma yükümlülüğü arasındaki gerilim sadece İsrail’e özgü değil: siyasi liderler demokratik değerleri ve kurumları aşındırma tehdidinde bulunduğunda dünyanın dört bir yanındaki askeri personel benzer bir çıkmazla karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle mevcut hesaplaşmanın sonucu ve IDF’nin bu hesaplaşmadaki rolü İsrail’in çok ötesinde bir öneme sahip.

Askerler greve gittiğinde

İsrail’in yedek askerleri arasındaki muhalefetin önemini abartmak zor. Yedek askerler ülkenin ordusunda ve toplumunda benzersiz bir rol oynuyor. Nüfusun sadece küçük bir bölümünün askere gitmeyi tercih ettiği ABD’nin aksine, ülkenin Arap vatandaşları ve çoğu ultra-ortodoks Yahudi hariç tüm İsrailliler 18 yaşında otomatik olarak IDF’ye alınıyor ve kadınlar iki yıl, erkekler ise yaklaşık üç yıl askerlik yapıyor. Hizmetlerini tamamladıklarında yedeklere katılırlar ve eğitim ve gerektiğinde askeri operasyonlar için çağrılabilirler. Hizmetlerini bitirdiklerinde yedek kuvvetlere giriyorlar ve eğitime ve gerektiğinde askeri operasyonlar için çağrılabiliyorlar.

Uygulamada İsraillilerin sadece bir kısmı, nüfusun yüzde birinden biraz fazlası düzenli yedek eğitimine ve görevlerine katılıyor. Ancak bu kişiler IDF’nin işleyişinin merkezinde rol oynuyor. İsrail’in daimî ordusu nispeten küçük, bu nedenle yedekler büyük ölçekli bir savaş durumunda ihtiyacı karşılamak için vazgeçilmez. Hava kuvvetlerinde, İsrail’in Suriye’deki İran vekillerine yönelik sık sık düzenlediği saldırılar gibi sınırlı operasyonlar bile aktif görev için gönüllü olan yedeklere dayanıyor. Aynı durum bazı özel kuvvetler ve istihbarat teşkilatının bazı bölümleri için de geçerli. Bu sivil-askerler, ordunun çok ötesinde bir saygı ve prestije sahipler. Hizmeti reddetme tehditleri; savaş uçaklarının boş kalması ya da özel kuvvet mensuplarının görevleri reddetmesinin ulusal güvenlik üzerindeki etkileri bir yana, muazzam bir sembolik ağırlık taşıyor.

Yedek askerler daha önce de İsrail hükümeti aleyhinde konuşmuşlardı. 2003 yılında iki düzine yedek hava kuvvetleri pilotu, IDF’nin işgal altındaki Filistin topraklarında düzenlediği hava saldırılarında sivillerin hayatını kaybetmesini alenen kınamıştı. İsrail, 2006’da Lübnan’da Hizbullah’a karşı savaşa girdikten sonra, bazı yedek güçler, çatışmayı yönetme biçimi nedeniyle hükümeti eleştirmişti. Ancak son kargaşanın emsali yok. Geçmişteki protestolar nispeten küçüktü; bu kez muhaliflerin sayısı binlerle ifade ediliyor ve çok daha örgütlüler. Bazı durumlarda, grev tehdidi tüm birimleri felce uğratabilir.

İsrail’de sivil itaatsizlik tartışması: “İntifada arifesinde ordu parçalanmak üzere”

Prensip meselesi

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde Netanyahu kampı bu tepkiye sinirlendi. Ülkenin maliye bakanı yedekleri hükümete karşı askeri bir “isyan” başlatmakla suçladı ve sağcı bir gazete yedeklerin muhalefetinin “ders kitaplarındaki askeri darbe tanımına çok yakın” olduğunu söyledi. Buna karşın IDF’nin genelkurmay başkanı ve en üst düzey askeri yetkilisi Herzi Halevi bu tür abartılardan kaçındı. Halevi yedek asker gruplarıyla bir araya gelerek onlara hizmet etme yükümlülüklerini hatırlattı, birlik çağrısında bulundu ve siyasetten uzak durmanın önemini vurguladı. Ancak onları ya da eylemlerini doğrudan kınamadı. Bu nedenle Netanyahu yanlısı uzmanlar onu “yüz karası” olarak nitelendirdi.

Normal zamanda hükümet, sivil işlere aşırı askeri müdahaleyi kınamakta haklı olurdu. Askerlerin düzenli olarak basına konuştuğu İsrail’de bile silahlı kuvvetler devletin kanun ve politikalarını dikte etmiyor. Bu sorumluluk vatandaşlara ve onlara hizmet için seçtikleri siyasi liderlere düşüyor. Ancak mevcut koşullar bu değerlendirmeyi zorlaştırıyor. İsrail’in, yedek askerlerin bağlılık yemini edebilecekleri yazılı bir anayasası olmayabilir, ancak yine de hizmet etme kararları, demokratik kurumlarına karşı derin bir görev duygusunu yansıtıyor. Netanyahu’nun yargıya yönelik saldırısı, bu hizmetin temel ilkelerine meydan okuyor. Onlara göre kuvvetler ayrılığına balta vurmak, hizmet etmeyi kabul ettikleri toplumsal sözleşmeyi ihlal anlamına geliyor.

Bu da birçok yedek askerin neden konumlarının, parti politikaları ve politik çekişmeleri aştığına inandığını açıklıyor. Kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda, çeşitli hükümetler altında ve kişisel olarak katılmadıkları askeri misyonlarda verdikleri hizmetin altını çizdiler. Belirli bir düzene ya da hükümet politikasına itiraz etmekten ziyade, liberal demokrasinin kaderi üzerine bir kavgada taraf tutuyorlar. İstihbarat servislerindeki yedek subaylar tarafından kaleme alınan açık mektupta da ifade edildiği gibi, “vatandaşlarıyla yaptığı temel anlaşmanın şartlarını tek taraflı olarak değiştiren bir devlete” hizmet etmenin bir anlamı yok. Yedek denizaltı mürettebatı tarafından kaleme alınan bir başka mektupta ise Netanyahu’ya “İsrail demokrasisinden elini çekmesi” çağrısında bulunuluyor ve “demokrasiye verilecek her türlü zararın yıkıcı ve geri döndürülemez olacağı” belirtiliyor.

Bazı yedek askerler de ayrıca yürütme üzerindeki yargı denetiminin zayıflatılmasının askeri planlama için karar alma sürecini yozlaştırabileceğinden endişe ediyor. Bu da hükümetin onları ulusal güvenliğe değil kendi iç siyasi gündemine hizmet edecek görevlere göndermesini kolaylaştırabilir ve muhtemelen uluslararası hukuk kapsamında cezai takibata maruz bırakabilir. Hükümetin reformu gözden geçirme ya da en tartışmalı unsurlarından bazılarında uzlaşmaya varma konusundaki isteksizliği bu korkuları daha da artırıyor.

Muhalefetin vaadi ve tehlikesi

Maalesef Netanyahu’nun ordudaki muhalifleri susturma seçenekleri sınırlı. İsrail yasaları orduyu savunma bakanına ve nihayetinde bir bütün olarak kabineye tabi kıldığından, başbakan olarak başkomutan değil. Netanyahu, elbette Savunma Bakanı Yoav Gallant’ı görevden alabilir ve gerçekten de bunu Mart ayı sonlarında, Gallant’ın yargı reformu karşıtlarıyla uzlaşma çağrısından sonra yapacağını duyurdu. Ancak halkın tepkisi üzerine Netanyahu geri adım attı ve Gallant görevde kaldı. Netanyahu, Halevi’yi daha uysal bir genelkurmay başkanıyla değiştirmeye de çalışabilir, ancak bunu yapmak yasal ve siyasi açıdan sıkıntı yaratır ve muhtemelen Gallant’ı başarısız bir şekilde görevden almasına kıyasla kamuoyunda daha fazla öfkeye yol açar.

Netanyahu’nun bu tür resmi önlemlerin dışında atabileceği adımlar ise çok daha tehlikeli. Örneğin, yedek askerlerin ve daha geniş anlamda hükümet karşıtı protestoların meşruiyetini kamuoyu önünde sorgulamaları için askeri liderlere baskı yapmaya başladı bile. Bu saldırı hattı, İsrail sağındaki etkili isimlerin yedek pilotları elitist olarak yaftalama çabalarında görülebilir. Bu tür iddialar, daha üst sınıf ve sol eğilimli olarak algılanan pilotlar ile tarihsel olarak marjinalleşmiş gruplardan gelen ve sağa kayma eğiliminde olan yer ekipleri arasında uzun süredir devam eden gerilimlere dayanıyor. Bu tür taktikler, İsrail toplumunda uzun süredir birleştirici ve dengeleyici bir güç olan IDF’yi sosyal ve siyasi fay hatları boyunca, bazı birim veya personelin hükümetin yanında yer aldığı ve diğerlerinin ona karşı olduğu şeklinde bölme riski taşıyor. Neyse ki, şu anda böyle bir bölünmenin kayda değer bir işareti yok ve ortak hizmet bağları devam ediyor. Yine de protesto eden yedek askerlerin aksine, muharebe birimlerindeki rütbeli ve kıdemsiz subaylar arasında birçok dindar Siyonist ve aşırı sağcı koalisyon hükümetine sempati duyan diğerleri yer alıyor. Bu, saflarda birliğe dayanan bir kurum için sıkıntı anlamına geliyor.

Mevcut çatışma, ordu içindeki bölünmeleri artırmanın yanı sıra, silahlı kuvvetler üzerindeki sivil kontrol için de bir risk oluşturuyor. Demokrasilerde, askeri personel ülkenin gideceği yönü seçemez. Seçilmiş liderler bu kararları verir ve orduya hizaya girip onları uygulamak kalır. Tabii ki, bu, halkına giderek daha fazla hesap veremeyen içi boş bir devleti değil, işleyen liberal bir demokrasiyi varsayar. Ancak İsrail mevcut fırtınayı atlatırsa, yedek kuvvetlerin eylemleri endişe verici bir emsal teşkil edebilir. İsrailli sosyolog Yagil Levy’nin işaret ettiği gibi, yedek sağcılar veya muvazzaf askerler, gelecekteki bir hükümetin Filistinlilere topraklarının iade edilmesi çabalarını engelleyebilir ve bu tür bir müdahaleyi haklı çıkarmak için bugünün gelişmelerine atıf yapabilir.

Son olarak, protestolar, ülkenin düşmanlarına ordu ve toplumun bölünmüş ve savunmasız olduğu sinyalini vererek İsrail devletinin güvenliğine potansiyel olarak zarar veriyor. Son haftalarda İsrail, Gazze, Lübnan ve Suriye’deki militanların roket saldırıları da dahil topraklarına yönelik saldırılarda bir artış yaşadı. Hükümeti hem eleştirenler hem de destekleyenler, İsrail’in zayıflığına dair algıların düşmanları, ülkenin caydırıcı kapasitesini test etme konusunda cesaretlendirdiğine dair endişelerini dile getirdiler; ancak bu durumdan kimin sorumlu olduğu konusunda farklı görüşlere sahipler.

İsrail şimdilik tartışmaların ortasında kalmaya devam ediyor. Yargı reformu konusunda nasıl bir uzlaşmaya varılacağı belirsiz ve hükümet yedeklerin daha fazla direnişiyle karşılaşabilir. Sonuç ne olursa olsun, ülkenin sivil-asker ilişkileri ciddi şekilde sarsılmış durumda.

Bu kargaşa, demokrasi geri çekildiğinde başka yerlerdeki orduların karşılaşabileceği çalkantılara bir pencere açıyor. Sivil liderlere hizmet etmek ve liberal demokratik normları korumak arasında bir çatışma olmamalı; ancak bunun için aynı ilkeleri benimseyen liderler gerekir. Bir hükümet kendi kurumlarını ve değerlerini hedef alıp onları içeriden aşındırdığında işler karmaşıklaşır. Askeri personel, hiçbirinin yüzleşmek zorunda kalmaması gereken bir seçimle karşı karşıya kalabilir: sivil otoriteye boyun eğmek ya da hizmet etmeleri gereken demokrasinin bütünlüğünü korumak.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English