Amerika
Jake Sullivan’dan kritik konuşma: Küresel ekonomide yeni bir dönemin ilanı

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı (NSA) Jake Sullivan, Brookings Institute’ta önemli bir konuşma yaptı.
‘Amerikan İktisadi Liderliğini Tazelemek’ başlıklı konuşması, Amerikan yönetiminin küresel ekonomiye ve bu ekonomide ABD’nin rolüne ilişkin bakış açısını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
Sullivan’ın konuşması, bir süre önce Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde’ın konuşması ile birlikte değerlendirilebilir. Lagarde da Soğuk Savaş sonrası dünyanın sonunun geldiğini söylüyor, çok kutupluluğun artabileceğine işaret ediyor ve neoliberal dönemde tu kaka ilan edilen maliye politikalarının yeni dönemde üst sıralara geçeceğine işaret ediyordu.
Sarsılan düzen
Sullivan, ülkesinin geniş uluslararası iktisadi siyasetine ve bunun Joe Biden’ın ‘iç ve dış siyaseti birbirine derin bir biçimde bağlama’ isteğine değineceğini vurgulayarak söze başlıyor.
NSA Sullivan’a göre ABD, İkinci Dünya Savaşından sonra bölünmüş bir dünyaya liderlik ederek yeni bir uluslararası iktisadi düzen inşa etti. Bu düzen, yüz milyonlarca insanı yoksulluktan kurtardı, heyecan verici teknolojik devrimleri sürdürdü ve ABD ile dünyadaki diğer birçok ülkenin yeni refah seviyelerine ulaşmasına yardımcı oldu.
Fakat bu düzen son birkaç on yılda çatlamaya başladı. Sullivan’a göre şu unsurlar verili düzeni sarstı: Değişen küresel ekonomi ve Amerikalı işçilerin zor durumda kalması; mali krizin orta sınıfları sarsması; pandeminin tedarik zincirlerinin kırılganlığını ortaya çıkarması; iklim değişikliğinin yaşam ve geçim kaynaklarını tehdit etmesi ve Rusya-Ukrayna savaşı ile birlikte görünür hale gelen aşırı bağımlılığının yarattığı riskler.
Yeni konsensüs zamanı
Sullivan, eski konsensüsü sarsan nedenleri sıraladıktan sonra, yeni bir konsensüs oluşturmanın zamanının geldiğine işaret ediyor.
Danışmana göre, Başkan Biden yönetimindeki ABD’nin, hem kendi ülkesinde hem de dünyanın dört bir yanındaki ortaklarıyla birlikte modern bir sanayi ve inovasyon stratejisi izlemesinin nedeni de bu.
Bazılarının buna, neoliberal dönemi ‘müjdeleyen’ eskisine atıfla, ‘yeni Washington uzlaşısı’ dediğini belirten Jake Sullivan, bu stratejinin ‘Amerika’ya ya da diğerlerini dışlayan Amerika ve Batıya ait olduğu’ fikrine itiraz ediyor, “Bu strateji, kendimizin ve her yerdeki insanların yararı için daha adil, daha dayanıklı bir küresel ekonomik düzen inşa edecektir,” diyor.
ABD’nin karşılaştığı 4 meydan okuma
Sullivan, bu yeni konsensüs arayışının nedenlerini incelemeye başlıyor. Biden iktidara geldiğinde, dünyanın ve ABD’nin Beyaz Saray’dan nasıl göründüğünü anlatarak işe başlıyor.
Danışmana göre bundan iki sene önce ABD’nin önünde 4 zorluk, 4 meydan okuma bulunuyordu.
Birincisi, ABD’nin sanayi altyapısının içi boşaltılmıştı.
Savaş sonrası yıllarda ‘Amerikan projesine’ enerji veren kamu yatırımı vizyonu, Sullivan’a göre, ortadan kalkmıştı. Bu vizyon yerini vergi indirimi ve deregülasyon, kamusal faaliyetler yerine özelleştirme ve kendi içinde bir amaç olarak ticari liberalleşmeyi savunan bir dizi fikre bırakmıştı.
Bundan sonra, Sullivan büyük bir açık yüreklilikle, neoliberal amentüye görünüşte büyük bir saldırı düzenliyor ve şöyle diyor: “Tüm bu politikaların temelinde tek bir varsayım vardı: Rakiplerimiz ne yaparsa yapsın, ortak zorluklarımız ne kadar büyürse büyüsün ve ne kadar çok parmaklık yıkarsak yıkalım, piyasalar sermayeyi her zaman verimli ve etkin bir şekilde tahsis eder.”
Sullivan, kendisi de dahil olmak üzere hiç kimsenin piyasaların gücünü küçümsemediğini hatırlatıyor. “Fakat,” diyor, “Aşırı basitleştirilmiş piyasa verimliliği adına, stratejik malların tüm tedarik zincirleri –bunları üreten endüstriler ve işlerle birlikte– denizaşırı ülkelere taşındı.”
NSA burada da kalmıyor ve derinleşmiş ticaret liberalizasyonunun ABD’nin iş ve kapasite değil mal ihraç etmesine yardımcı olacağı varsayımını ‘verilen ama tutulmayan bir söz’ olarak bir kenara bırakıyor.
Sullivan’a göre bir başka varsayım, her büyümenin iyi büyüme olacağı varsayımıydı ve bu da hatalıydı. Danışman, burada da özellikle 2008-9 krizinden sonra neoliberalizm karşıtı kimi iktisatçıların dile getirdiği bir şeyi tekrar ediyor ve ekonominin finans gibi bazı sektörlerine ayrıcalık tanınırken, yarı iletkenler ve altyapı gibi diğer temel sektörlerin göz ardı edildiğini savunuyor. Ona göre, bu nedenle, yani finansa aşırı önem verilmesi nedeniyle, “Her ülkenin inovasyona devam edebilmesi için çok önemli olan endüstriyel kapasitemiz gerçek bir darbe aldı.”
NSA’e göre ikinci büyük meydan okuma, önemli iktisadi etkileri olan, jeopolitik ve güvenlik rekabetiyle tanımlanan yeni bir ortama uyum sağlamaktı.
Sullivan, son birkaç on yılın uluslararası iktisadi siyasetindeki bir başka temel varsayımın, iktisadi entegrasyonun ulusları ‘daha sorumlu ve açık hale getireceği ve küresel düzenin daha barışçıl ve işbirlikçi yapacağı’ olduğuna dikkat çekiyor.
Söylemeye bile gerek yok ki, Sullivan bu varsayımın da yanlış çıktığını düşünüyor. Danışman Çin’i kastederek, “Piyasa dışı büyük bir ekonominin uluslararası iktisadi düzene önemli zorluklar yaratacak şekilde entegre olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldık,” diyor.
“Çin Halk Cumhuriyeti hem çelik gibi geleneksel sanayi sektörlerini hem de temiz enerji, dijital altyapı ve gelişmiş biyoteknolojiler gibi geleceğin kilit sektörlerini büyük ölçekte sübvanse etmeye devam etti,” diyen Sullivan, ABD’nin hem geleneksel üretim altyapısını kaybettiğini, hem de geleceği belirleyecek kritik teknolojilerdeki rekabet gücünü erozyona uğrattığını söylüyor.
İktisadi bütünleşmenin Çin ve Rusya’yı ‘askeri hırslarından’ uzaklaştırmadığını savunurken, on yıllardır devam eden liberalleşmenin yarattığı iktisadi bağımlılığı görmezden gelmenin de ‘çok vahim’ olduğunu belirtiyor: “Avrupa’daki enerji belirsizliğinden tıbbi ekipman, yarı iletkenler ve kritik minerallerdeki tedarik zinciri zayıflıklarına kadar. Bunlar iktisadi ya da jeopolitik kaldıraç olarak kullanılabilecek türden bağımlılıklardı.”
ABD’nin karşılaştığı üçüncü meydan okuma, hızlanan iklim krizi ve adil ve verimli bir enerji dönüşümüne duyulan acil ihtiyaçtı.
Biden göreve geldiğinde, diye konuşuyor Sullivan, ABD iklim hedeflerinin önemli ölçüde gerisinde kalıyordu. İnsanlar iktisadi büyüme ile iklim hedeflerine ulaşma arasında bir seçim yapılması gerektiğine inanıyordu.
Biden ise durumu ‘tamamen farklı bir şekilde’ görüyordu; ‘iklim’ denince onun aklına ‘istihdam’ geliyordu: “Yirmi birinci yüzyılın temiz enerji ekonomisini inşa etmenin, yirmi birinci yüzyılın en önemli büyüme fırsatlarından biri olduğuna inanıyor; fakat bu fırsattan yararlanmak için Amerika’nın inovasyonu öne çıkaracak, maliyetleri düşürecek ve iyi işler yaratacak bilinçli ve uygulamalı bir yatırım stratejisine ihtiyacı var.”
Biden yönetiminin karşılaştığı dördüncü zorluk ise, eşitsizlik ve onun demokrasiye yarattığı tehditti.
Sullivan’a göre, burada da hakim olan varsayım, ticarete dayalı büyümenin kapsayıcı bir büyüme olacağı, yani ticaretten elde edilen kazanımların uluslar arasında geniş bir şekilde paylaşılacağı yönündeydi.
Danışman, bu varsayımın da doğru çıkmadığına işaret ediyor. Zenginler her zamankinden daha zengin olurken Amerikan orta sınıfı geriledi. Son teknoloji endüstriler metropollere taşınırken Amerikan imalat toplulukları zemin kaybetti. Sullivan, ‘Trump’vari’ bir çıkış yaparak, küreselleşme döneminde Amerikan işçi sınıfının ve orta sınıfların kaybettiğinin altını çiziyor.
Ama Sullivan’ın buna neden olan unsurlara ilişkin analizi farklı: Regresif vergi indirimleri, kamu yatırımlarında kesintiler, kontrolsüz şirket temerküzü ve başlangıçta Amerikan orta sınıfını inşa eden emek hareketinin altını oymaya yönelik tedbirler. ‘Amerikan rüyası’, bugünün Beyaz Saray’ına göre, bu nedenle yara almıştır.
Çabalar ve engeller
Obama döneminde bu sorunları aşmaya yönelik adımlar atılmıştı. İklim değişikliğini ele alan, altyapıya yatırım yapan, sosyal güvenlik ağını genişleten ve işçilerin örgütlenme haklarını koruyan politikaları hayata geçirme çabaları, Sullivan’ın anlatımına göre, Cumhuriyetçi muhalefet tarafından akamete uğratılmıştı.
Obama döneminde içerideki iktisat siyasetiyle dışarıdaki iktisat siyaseti arasında da bir uyumsuzluk olduğunu kabul eden Sullivan, ABD’nin iamalat sanayisini sert vuran ‘Çin şoku’nun yeterince tahmin edilemediğine ve uygun cevapların verilemediğine dikkat çekiyor.
İktisadi zihniyet değişimi: Orta sınıflar için dış siyaset
Bu sorunlar, Sullivan’a göre, ABD’ye has değildi; hatta bazı ülkelerde daha şiddetli yaşanmıştı ve Biden göreve geldiğinde, bu meydan okumaların her birine cevap verilebilmesi için ‘iktisadi zihniyet’te bir değişim gerektiğini biliyordu.
Bu iktisadi zihniyet, ‘inşa etmeyi’ ön plana alacaktı ve Biden yönetiminin iktisadi yaklaşımının temelinde de bu yatıyordu: “İnşa etmek. Yurtiçinde ve yurtdışındaki ortaklarla kapasite inşa etmek, dayanıklılık inşa etmek, kapsayıcılık inşa etmek. Güçlü fiziksel ve dijital altyapı ve temiz enerji gibi kamu mallarını üretme ve yenilik yapma kapasitesi. Doğal afetlere ve jeopolitik şoklara karşı dayanıklılık. Ve güçlü, canlı bir Amerikan orta sınıfı ve dünya çapında çalışan insanlar için daha fazla fırsat sağlamak için kapsayıcılık.”
Sullivan’a göre tüm bunlar, Beyaz Saray’ın ‘orta sınıf için dış siyaset’ olarak adlandırdığı şeyin bir parçası.
Bunun ilk adımı, içeride modern bir Amerikan sanayi stratejisi oluşturmak. Sullivan ‘modern Amerikan sanayi stratejisi’ni de açıklıyor: Modern bir Amerikan sanayi stratejisi, ekonomik büyümenin temelini oluşturan, ulusal güvenlik açısından stratejik olan ve özel sektörün kendi başına ulusal hedeflerimizi güvence altına almak için gereken yatırımları yapmaya hazır olmadığı belirli sektörleri tanımlar.
Sullivan stratejiyi açıklamaya şöyle devam ediyor: “Uzun vadeli büyümenin temelini atmak için özel piyasaların, kapitalizmin ve rekabetin gücünü ve maharetini ortaya çıkaran bu alanlara hedefe yönelik kamu yatırımları yapar. Amerikan iş dünyasının en iyi yaptığı şeyi, yani inovasyon yapmasını, ölçeklendirmesini ve rekabet etmesini sağlamaya yardımcı olur.”
Amaçlarının özel sektörün yerine almak değil, onu ‘iteklemek’ olduğunu söylüyor Sullivan. Kullandığı ‘crowding in’ terimi, iktisatta devletin yatırım harcamalarını artırarak büyümeyi teşvik etmesini ve karşılığında da özel sektörün kendi sermaye yatırımlarını ve istihdamını artırması anlamına geliyor: “Bu, ulusal refahımız için hayati önem taşıyan sektörlere uzun vadeli yatırımlar yapmakla ilgilidir; kazananları ve kaybedenleri seçmekle değil.”
Sullivan, devletin bu yol göstericiliğinin Amerikan tarihinde de önemli yeri olduğuna işaret ediyor. DARPA ve internetten NASA ve ticari uydulara kadar birçok ürün, Amerikan ‘sanayi siyasetinin’ bir sonucudur.
Ara bilanço
Sullivan, Biden yönetiminin bu yeni yöneliminin bir bilançosunu da çıkarıyor ve başarıların ‘kayda değer’ olduğunu öne sürüyor.
Sullivan’ın aktardığına göre Financial Times, yarı iletken ve temiz enerji üretimine yönelik büyük ölçekli yatırımların 2019’dan bu yana 20 kat arttığını ve Ağustos ayından bu yana açıklanan yatırımların üçte birinin ABD’de yatırım yapan yabancı bir yatırımcıyı içerdiğini bildiriyor.
Sullivan, Biden’ın gündemindeki toplam kamu sermayesi ve özel yatırımın önümüzdeki on yıl içinde yaklaşık 3,5 trilyon dolara ulaşacağını tahmin ettiklerini de aktarıyor.
ABD’nin şu anda dünyadaki yarı iletkenlerin sadece yüzde 10’unu ürettiğini hatırlatan danışman, bu durumun kritik bir iktisadi risk ve ulusal güvenlik zafiyeti yarattığını düşünüyor.
CHIPS ve Bilim Yasasının bu nedenle çıkarıldığına işaret eden NSA, Amerika’nın yarı iletken endüstrisine yapılan yatırımlarda şimdiden büyük bir artış gördüklerini öne sürüyor.
Temiz enerji için hayati önemdeki kritik minerallerin üretiminde de çok geride olduklarını kabul eden Sullivan, kritik minerallerin yüzde 80’inden fazlasının Çin tarafından işlendiğinin altını çiziyor.
Beyaz Saray’a göre, temiz enerji tedarik zincirleri, tıpkı 1970’lerde petrolün ya da 2022’de Avrupa’da doğalgazın olduğu gibi silah haline getirilme riski altındadır. Enflasyon Düşürme Yasası (IRA) ve Altyapı Yasasında öngörülen yatırımlar, ABD için ‘hücum borusu’ anlamına geliyor.
Danışman, her şeyi yurt içinde inşa etmenin mümkün ya da arzu edilir olmadığını da kabul ediyor ve “Hedefimiz otarşi değil, tedarik zincirlerimizde esneklik ve güvenliktir,” diyor.
İç siyasetten dış siyasete
Sullivan, bu ‘iç iktisadi siyaset’in dışarıda da uygulanması gerektiğini vurguluyor. Bunun için ‘ortaklar ve müttefikler’ önemlidir.
“Özür dilemeksizin sanayi stratejimizi kendi ülkemizde uygulayacağız,” diyen Sullivan, bununla birlikte ‘dostlarını geride bırakmamaya da kesin kararlı’ olduklarını belirtiyor: “Bize katılmalarını istiyoruz. Aslında, bize katılmalarına ihtiyacımız var.”
İktisadi ve jeopolitik gerçekler karşısında ‘güvenli ve sürdürülebilir bir ekonomi yaratmak’ için ABD’nin tüm müttefiklerinin daha fazlasını yapmasına ihtiyaç duyacağını söyleyen Sullivan, kaybedecek zamanın da olmadığını düşünüyor ve ekliyor: “Nihayetinde hedefimiz, ABD ve onun gibi düşünen ortaklarının, hem yerleşik hem de gelişmekte olan ekonomilerin birlikte yatırım yapabileceği ve güvenebileceği güçlü, dayanıklı ve öncü bir tekno-endüstriyel temeldir.”
Dönüşüm için ‘kamu yatırımları’
Sullivan, geçen ay Joe Biden ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in görüşmesinden sonra yapılan ortak açıklamaya da özel bir önem atfediyor.
Açıklamanın özünde ‘enerji dönüşümünün merkezinde sanayi kapasitesine yönelik cesur kamu yatırımlarının yer alması gerektiği’ yer alıyor. Leyen ve Biden, geleceğin tedarik zincirlerinin ‘dayanıklı, güvenli ve emek de dahil olmak üzere değerlerimizi yansıtan bir yapıda olmasını’ sağlamak üzere birlikte çalışma taahhüdünde bulundular.
Açıklamada bu hedeflere ulaşmak için Atlantik’in her iki yakasındaki ilgili temiz enerji teşviklerinin uyumlaştırılması ve kritik mineraller ve piller için tedarik zincirleri konusunda bir müzakere başlatılması gibi pratik adımlar ortaya konuldu.
Daha sonra Kanada’ya giden Biden burada da benzer bir girişimde bulundu ve sonuç aldı: temiz enerji tedarikini sağlamak ve sınırın her iki tarafında da ‘orta sınıf istihdamı’ yaratmak. Bunun ardından ABD ile Japonya arasında kritik mineraller tedarik zincirleri üzerine bir anlaşma imzalandı.
Sullivan’a göre Avrupa, Güney Kore, Hindistan, Japonya ve Tayvan ile yarı iletkenler üzerine yürütülen müzakereler de bu stratejinin bir parçası.
Sullivan, bu çabalarınn yalnızca gelişmiş ekonomilerle sınırlı olmadığını, Brezilya, Hindistan ve Angola gibi ülkelerle de hidrojen, yarı iletkenler, karbon sıfır güneş enerjisi, ‘iklim dostu’ büyüme gibi alanlarda işbirliklerine gittiklerini hatırlatıyor.
Geleneksel ticaret anlaşmalarının ötesinde
Sullivan, bu stratejide önemli olan bir diğer unsurun ‘geleneksel ticaret anlaşmalarının ötesine geçerek çağımızın temel sorunlarına odaklanan yenilikçi yeni uluslararası iktisadi ortaklıklara yönelmek’ olduğunu söylüyor.
Danışman, 1990’lar ticaretinin en önemli hususunun gümrük vergilerini düşürmek olduğunu hatırlatıyor. Fakat ona göre, tüm ticaret siyasetini gümrük vergisi indirimine dayalı olarak tanımlamak ya da ölçmek önemli bir şeyi gözden kaçırmak demek.
Sullivan şöyle diyor: “Şu anda ticaret politikamızın –gümrükleri daha da düşürme planları olarak dar bir çerçevede– ne olduğunu sormak basitçe yanlış bir sorudur. Doğru soru şudur: Ticaret, uluslararası iktisadi siyasetimize nasıl uyum sağlıyor ve hangi sorunları çözmeye çalışıyor?”
“2020’li ve 2030’lu yılların projesi 1990’lı yılların projesinden farklıdır,” diyor Sullivan. Temel hedef, çeşitlendirilmiş ve dirençli tedarik zincirlerinin oluşturulması ve temiz enerjiye geçiş ve sürdürülebilir iktisadi büyüme için kamu ve özel sektör yatırımlarının harekete geçirilmesidir.
Diğer hedefler ise şunlardır: “Süreç boyunca iyi işler, aile destekli işler yaratmak. Dijital altyapımızda güven, emniyet ve açıklığın sağlanması. Kurumsal vergilendirmede dibe doğru yarışı durdurmak. İşgücü ve çevre için korumaları arttırmak. Yolsuzlukla mücadele.”
Sullivan, Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi, Ekonomik Refah İçin Amerikalar Ortaklığı, ABD-AB Ticaret ve Teknoloji Konseyi ve ABD-Japonya-Güney Kore üçlü diyalog mekanizmasının bu yeni iktisadi stratejide birlik için, devlet-özel sektör birlikteliğini uluslararası düzeyde güçlendirmek için kurgulandığını vurguluyor.
Bu girişimlerin bazıları tarafından ‘geleneksel serbest ticaret anlaşmalarına benzemediği’ şeklinde eleştirildiğini hatırlatan Sullivan, “Mesele de tam olarak bu. Bugün çözmeye çalıştığımız sorunlar için geleneksel model yeterli değil,” diyor ve ekliyor: “Sonradan yapılan politika yamaları ve muğlak yeniden dağıtım vaatleri dönemi sona ermiştir. Yeni bir yaklaşıma ihtiyacımız var.”
Sullivan şöyle devam ediyor: “Basitçe ifade etmek gerekirse: Günümüz dünyasında ticaret politikasının gümrük tarifelerinin azaltılmasından daha fazlasını içermesi ve ticaret politikasının hem yurtiçinde hem de yurtdışında ekonomik stratejimize tam olarak entegre edilmesi gerekmektedir.”
Yeni bir küresel emek siyaseti
Sullivan, Biden yönetiminin yalnızca ABD’de değil, küresel çapta yeni bir işgücü rejimi için de kolları sıvadığını öne sürüyor.
Bu strateji, ABD-Meksika-Kanada Anlaşmasında (USMCA) yer alan ve işçilerin örgütlenme ve toplu pazarlık haklarını güçlendiren hızlı müdahale mekanizması gibi araçlara dayanacak.
ABD bu kapsamda, şirketlere yönelik vergi indirimlerinin sona erdirilmesi için de 136 ülke ile anlaşmaya öncülük etmeye çalışıyor.
Oyun, eski oyun değil
Sullivan, Dünya Ticaret Örgütünün (DTÖ) temel kurallarına hâlâ bağlı olduklarını söylüyor ama ekliyor: Başta piyasa dışı iktisadi uygulamalar ve politikalar olmak üzere ciddi zorluklar bu temel değerleri tehdit etmektedir. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma ve temiz enerjiye geçiş gibi DTÖ mevzuatına henüz iliştirilmemiş konularda diğer DTÖ üyesi ülkelerle çok taraflı ticaret sisteminde reform hedeflenmektedir.
Özetle, diyor Sullivan, temiz enerjiye geçiş, dinamik gelişmekte olan ekonomiler, tedarik zinciri esnekliği arayışı, dijitalleşme, yapay zeka ve biyoteknoloji devrimi ile dönüşen bir dünyada oyun aynı değil. Bu nedenle ABD, istediği dünyayı inşa edebilmek için uluslararası iktisadi siyasetinin de dünyaya uyum sağlamasına ihtiyaç duymaktadır.
Bu kapsamda, Sullivan stratejinin bir başka unsuruna geliyor: gelişmekte olan ekonomilere trilyonlarca yatırımın seferber edilmesi.
Başta Dünya Bankası olmak üzere bölgesel kalkınma bankalarının işletme modellerini güncellemek gerektiğini düşünen Sullivan şöyle devam ediyor: “Bilançolarını iklim değişikliği, salgın hastalıklar, kırılganlık ve çatışma konularını ele alacak şekilde genişletmemiz gerekiyor. Ayrıca tek bir ülkenin sınırlarını aşan zorluklarla mücadele eden düşük gelirli ve orta gelirli ülkelerin imtiyazlı ve yüksek kaliteli finansmana erişimini genişletmeliyiz.”
Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı (PGII) kapsamında, 2020’lerin sonuna kadar enerji, fiziksel ve dijital altyapı finansmanında yüz milyarlarca doları harekete geçirmeyi planladıklarını kaydeden danışman, düşük ve orta gelirli ülkelerdeki altyapı açığını kapatmak istediklerini vurguluyor.
Sullivan, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında sağlanan finansmanın aksine PGII kapsamındaki projelerin ‘şeffaf ve yüksek standartlı olup uzun vadeli, kapsayıcı ve sürdürülebilir büyümeye hizmet ettiğini’ öne sürüyor.
Sullivan, gelişmekte olan ülkelerin borçluluğuna da değiniyor ve yine Çin’i eleştirerek, “Gerçek bir rahatlama görmeliyiz, sadece ‘uzatma ve rol yapma’ değil. Ve tüm iki taraflı resmi ve özel alacaklıların yükü paylaştığını görmemiz gerekiyor,” diyor.
Çin ile ilişkiler
Sullivan, Çin’e yapılan yarı iletken kısıtlamalarının da ‘ulusal güvenlik kaygılarına’ dayandığını savunuyor, ABD’nin müttefiklerinin de benzer bir değerlendirme ile aynı yolu izlediklerini ileri sürüyor.
Sullivan, Çin söz konusu olduğunda, ‘Çin ile ayrıştırma’ değil, riskleri azaltma ve çeşitlendirme taraftarı olduklarını düşünüyor. Dirençli tedarik zincirlerine yatırım yapmayı sürdüreceklerini kaydeden Sullivan, Amerikan işçileri ve şirketleri için ‘eşit bir oyun alanı sağlamaya ve suistimallere karşı onları savunmaya’ devam edeceklerini sözlerine ekliyor.
İhracat kontrollerinin askeri dengeyi değiştirebilecek teknolojilere odaklanmaya devam edeceğini öne süren Sullivan, “Biz sadece ABD ve müttefik teknolojisinin bize karşı kullanılmamasını sağlıyoruz. Ticareti kesmiyoruz,” diyor.
ABD’nin Çin ile çok önemli bir ticaret ve yatırım ilişkisine sahip olmaya devam ettiğinin altını çizen danışman, iki ülke arasındaki ikili ticaretin geçen yıl yeni bir rekor kırdığını da hatırlatıyor.
Çin ile birçok boyutta rekabet ettiklerini fakat çatışma ya da karşı karşıya gelme arayışında olmadıklarını ileri süren Sullivan, “ Rekabeti sorumlu bir şekilde yönetmeye ve yapabildiğimiz yerlerde Çin ile birlikte çalışmaya çalışıyoruz. Başkan Biden, ABD ve Çin’in iklim, makroekonomik istikrar, sağlık güvenliği ve gıda güvenliği gibi küresel sorunlarda birlikte çalışabileceğini ve çalışması gerektiğini açıkça ifade etti,” diyor.
Başarının kriterleri
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, “Başarı neye benziyor?” diye soruyor ve cevap veriyor: “Dünyanın, ücretli çalışanlarımız için çalışan, endüstrilerimiz için çalışan, iklimimiz için çalışan, ulusal güvenliğimiz için çalışan ve dünyanın en yoksul ve en savunmasız ülkeleri için çalışan uluslararası bir ekonomik sisteme ihtiyacı var.”
Sullivan, basit yaklaşımlardan uzaklaşarak, piyasaların ve iktisadi entegrasyonun gücünden yararlanmaya devam ederken, piyasaların yetmediği yerlerde hedefe odaklı yatırımları teşvik eden bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini söylüyor.
Sullivan, bu sayede dünyanın dört bir yanındaki ortaklarına, ‘hükümetler ile seçmenleri ve çalışanları arasındaki sözleşmeleri yeniden tesis etmeleri için alan sağlanacağını’ ileri sürüyor.
Yeni yaklaşım, ABD ve ortaklarının yatırımlarının karşılıklı olarak güçlendirici ve faydalı olmasını sağlamak için ‘derin bir işbirliği ve şeffaflık temeline oturtulması’ anlamına geliyor.
Başarılı olabilmek için ABD Kongresindeki iki partinin de tam ortaklığına ihtiyaç duyduklarına dikkat çeken danışman, “Amerika’nın dünyanın dört bir yanından en parlak yetenekleri çekme ve elinde tutma konusundaki eşsiz kapasitesini yeniden canlandırmak için Kongre’nin desteğine ihtiyacımız var,” diye konuşuyor.
‘Aynı gemideyiz’
Sullivan, konuşmasının sonunda eski ABD Başkanı John F. Kennedy’nin sözlerine atıf yapıyor.
Kennedy’nin “Yükselen dalga tüm tekneleri yükseltir,” sözünün geçen yıllarda ‘damlama ekonomisini’ savunanlar tarafından istismar edildiğini savunan Sullivan, eski başkanın devamında şunları söylediğini aktarıyor: “Eğer ülkenin bir bölümü hareketsiz duruyorsa, er ya da geç gelgit tüm tekneleri alabora edecektir.”
Sullivan’a göre Başkan Kennedy zenginler için iyi olanın işçi sınıfı için de iyi olduğunu söylemiyordu. O, bu işte hep birlikte olduğumuzu söylüyordu.
Sullivan, “İktisadi, zaman içinde, ya birlikte çıkacağız ya birlikte batacağız,” diyor.
Danışman, sözlerini şöyle noktalıyor: “Ve bu, sadece hükümet olarak değil, ABD’nin her unsuruyla ve hem hükümet içindeki hem de hükümet dışındaki ortaklarımızın desteği ve yardımıyla dünya çapında yapacağımız bir iştir.”
Amerika
Florida Valisi DeSantis ara seçim kaybı sonrası Vance ve Trump’ı hedef aldı

ABD’de ara seçimlerin ardından Cumhuriyetçi Parti İran savaşı kaynaklı oy kaybıyla yüzleşirken Florida Valisi Ron DeSantis 2028 başkan adaylığı yarışında öne çıkmaya çalışıyor. DeSantis’in Polymarket üzerindeki adaylık ihtimali yüzde 4’ten yüzde 12,7’ye yükselirken Başkan Yardımcısı JD Vance yönetim sicilini savunma baskısıyla karşı karşıya kaldı.
ABD’de salı günü yapılan ara seçimlerin ardından Washington’daki Cumhuriyetçiler ağır bir yenilginin faturasıyla yüzleşirken, Florida Valisi Ron DeSantis ortaya çıkan tabloyu avantaja dönüştürüyor.
Cumhuriyetçi seçmenin yüksek benzin, dizel ve gıda fiyatlarından sorumlu tuttuğu İran savaşının damga vurduğu seçim sonuçları, Başkan Yardımcısı JD Vance gibi 2028 başkanlık yarışındaki olası rakipleri zora sokarken, görev süresi kısıtlaması nedeniyle son dönemini geçiren DeSantis ise oluşan bu alanı kendi hanesine yazmaya odaklanıyor.
DeSantis, seçim sonrasında Polymarket platformundaki 2028 Cumhuriyetçi Parti başkan adaylığı ihtimallerinde de yukarı yönlü bir ivme yakaladı.
Sonuçlar açıklanmadan önce yaklaşık yüzde 4 seviyesinde seyreden kazanma şansı, perşembe akşamı itibarıyla yüzde 12,7’ye çıktı.
Seçim gecesi oranı kısa süreliğine yüzde 30’un altına gerileyen Vance ise perşembe günü yüzde 37,8 seviyesine toparlanarak seçim öncesindeki oranının bir yüzde puan gerisinde kaldı.
Söz konusu boşluğu kendi icraatlarını savunmak için bir fırsata çeviren DeSantis, eyaletinin göç konusundaki uygulamalarını öne çıkarırken Florida’nın seçim gecesinde Cumhuriyetçilerin mevzilerini koruduğu tek yer olduğuna işaret etti.
Çarşamba günü düzenlenen basın toplantısında açıklamalarda bulunan DeSantis, “Bunu bir ‘dalga’ olarak nitelendirmenin tam olarak doğru olacağını düşünmüyorum. Bu, ABD genelinde mavi eyaletler, kırmızı eyaletler ve aradaki her yeri kapsayacak şekilde meydana gelmiş bir meteor çarpmasının siyasi karşılığıdır” dedi.
Florida Valisi, partisinin eyalette “mevzileri korumayı” başardığını ve Cumhuriyetçi Parti denetimini sürdürdüğünü iddia etti.
Öte yandan eyaletin yeni seçilen valisi olan Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Byron Donalds, DeSantis’in 2022 yılındaki 19,4 puanlık farkının oldukça gerisinde kalarak yarışı yalnızca 1,3 yüzde puan farkla önde tamamladı.
Bunun yanı sıra Cumhuriyetçilerin lehine olacak şekilde yeniden çizilen seçim bölgelerine rağmen Demokratlar Florida’da Temsilciler Meclisindeki birkaç sandalyeyi kazandı.
DeSantis değerlendirmelerine, “Bu Birliğin en büyük 10 eyaleti arasında yalnızca bir tanesinde yönetim Cumhuriyetçilerin elinde olacak, o da Florida eyaletidir” sözleriyle devam etti.
DeSantis, 2024 yılındaki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçimindeki eski rakibi ve Vance’in müttefiki olan Vivek Ramaswamy’yi de hedef aldı.
Salı günü Ohio Valiliği yarışında Demokrat Amy Acton’ın “Vivek’i bozguna uğrattığını” savunan DeSantis, Trump’ın ekibinin Ramaswamy’yi neden yarışa soktuğunu sorguladı.
Çarşamba günü Sage Steele’in podcast programına katılan DeSantis, “Bilirsiniz, Vivek teknoloji dünyasından bir isim gibi; şu Alzheimer ilacını yaptı ve ülkeye vizeli yabancı işçiler getirmek istiyor. Bu, seçmene karşılık bulacak bir profil türü değil” diye konuştu.
DeSantis, salı günü sandıklar kapanmadan önce de İran savaşının Cumhuriyetçilere zarar verdiğine dair uyarılarda bulunmuş ve çatışmanın, Başkan Donald Trump’ın yeni savaşlardan uzak durma vaadiyle çeliştiğini dile getirmişti.
Bu hafta CNN televizyonuna verdiği mülakatta DeSantis, “Trump sahneye çıktığından bu yana Cumhuriyetçilerin benimsediği temel ilke, bu tür ucu açık çatışmalara girmemekti ve gelinen nokta tam da bu oldu. Kuşkusuz Irak’tan biraz farklı ama insanların cüzdanlarını doğrudan etkilediği için çok önemliydi” ifadelerini kullandı.
Cumhuriyetçilerin yüksek fiyatların faturasını savaşa değil de eski Başkan Joe Biden’a kesme çabalarını da eleştiren DeSantis, “İnsanları gerçekleri çarpıtarak yanılttığınızda, diğer hiçbir konuda size güven duymazlar” dedi.
2024 yılındaki çekişmeli ön seçimde Trump’a rakip olan DeSantis, Washington’da alınan ve kamuoyunda tepki çeken kararlardan uzakta kalarak Florida’yı Trump’ın ikinci döneminin neredeyse iki yılı boyunca yönettiği için yönetimi eleştirme konusunda 2028 için adı geçen diğer başkan adaylarına kıyasla daha geniş bir hareket alanına sahip.
Buna karşın Başkan Yardımcısı Vance çok daha zorlu bir denge arayışıyla karşı karşıya bulunuyor.
Vance, Cumhuriyetçi Parti’nin seçim kayıplarını İran savaşına bağlayıp harcamaların maliyetini sorgulasa da doğrudan savaşa girme kararını eleştirmekten kaçındı.
Vance, 2028’de başkanlığa aday olma kararı verirse, 2024’te Trump’ı iktidara taşıyan koalisyonu bir arada tutmaya çabalarken aynı zamanda mevcut yönetimin sicilinin hesabını vermek durumunda kalacak ve bu denklem her zamankinden daha güç görünüyor.
The Hill gazetesinden Amie Parnes’ın analizine göre, 2028 Cumhuriyetçi Parti ön seçim yarışı yeni bir şekil alıyor.
Trump’ın halefi olma yarışında uzun süredir önde giden Vance’i Dışişleri Bakanı Marco Rubio hemen arkasından takip ederken, Parnes’ın aktardığına göre Cumhuriyetçiler artık doğrudan mevcut yönetimle bağı bulunmayan bir adayın daha güçlü bir seçenek olup olmayacağını tartışıyor.
Amerika
Mavi dalga, Demokratik Sosyalizm veya laciverdin tonları

Grup [Amerikan Demokratik Sosyalistleri -eç] onu desteklemiş olsa da, 2018’deki ön seçim başarısında ikincil bir rol oynadığı düşünülüyordu. O dönem verdiği mülakatlarda Ocasio-Cortez, kendini bir kalıba sokmaktan kaçınıyordu. Demokratik sosyalizmi [bir yandan] ‘kimliğimin bir parçası’ olarak nitelendirirken [diğer yandan] ‘kimliğimin tamamı değil’ diyor ve (geleceği öngörürcesine) ‘pek çok sosyalist benim sosyalist olmadığımı söylerdi’ diye ekliyordu.
O Temmuz ayında Hot 97’ye verdiği mülakatta ‘Bir kitap okuyup sonra ne olduğuma karar vermiyorum’ diyen Ocasio-Cortez, siyasi etiketlerden çok ‘Herkes için Medicare’ ve ücretsiz üniversite eğitimi gibi politikaları önemsediğini ifade etmişti: ‘Eğer bu beni bir sosyalist yapıyorsa, peki, o zaman sanırım ben bir sosyalistim. Sanırım ben bir demokratik sosyalistim.’”
“Woke 1.0”ın poster çocuğu, Amerikan solunun Rüstem Batum’u Hasan Piker’in 2028 seçimlerindeki Demokrat başkan adayı Alexandria Ocasio-Cortez (AOC) üzerine yazılmış sitayiş dolu New York Times haberinden aktardım. Ara seçimlerden hemen önce yayınlanan bu habere geri döneceğiz; fakat “ABD’de bu kadarı bile solculuk sayılır”dan “Senato’da sosyalist inkılap yaşandı” sayıklamalarına kadar uzanan yorumlar yayılırken, Amerikan siyasetindeki zarfın mazruftan daha önemli oluşu ile popülizmin tipik “kitapsızlık” vaazının nasıl iç içe geçebildiğine dikkat çekmek istiyorum. Türkiye’nin yeni, kolejli ve her nasılsa kamuoyuna “yurtdışılı sosyalist” satmaya başlayan Yunus Emre Erdölen gibi cep yakan temiz yüzlü Amerikan siyaseti yorumcularının pek grift olduğuna inandıkları bu siyaset yapma biçimi, AOC tipi “ilericilerin” alamet-i farikası. Tezgahta her meşrebe göre malın bulunması karmaşıklık işareti sayılıyor.
Bu bakımdan, mavi dalgaya tutunarak Kongre’ye kapağı atan Demokratların önemli bir kısmının yalan söylediğini, “samimi” olanların da vaatlerinin tam tersini yapmak zorunda kalacağını şimdiden söyleyebiliriz. Teksas’ın yeni “solcu vaizi” James Talarico, gümrük vergilerini düşürerek ve rekabeti artırarak market fiyatlarını düşürmeyi vaat ediyormuş; Kuzey Carolina’dan Roy Cooper, “ürünlerin fiyatlarını düşürmeyi” taahhüt ederken, Güney Carolina’da göreve başlayacak olan Annie Andrews ise federal benzin vergisinin askıya alınmasını öneriyormuş… Hem federal düzeyde, hem eyalet düzeyinde borç meselesi en önemli gündemken, üstelik iktisadi büyüme neredeyse tamamen AI balonuna yaslanıyorken, en hafif tabirle olmayacak duaya amin demekten, daha ağırından ise hayal satıcılığından bahsediyoruz.
Ama belki de bu sol gösterip sağ vurma konusundaki en bariz örneği, Electronic Intifada’nın emektarlarından Ali Abunimah verdi: Bir yandan Gazze’de yaşananları “soykırım” olarak nitelendiren El-Sayed, diğer yandan Amerikan emperyalizminin en sinsi katillerinden Barack Obama¹ ile çoktan tarihin çöplüğüne gitmesi gereken Kamala Harris’in şefaatçiliğine soyunabiliyordu. “Bu sözde ilerici adayların, bu savaş suçlusu canavarları aklamaya çalıştığını görüyoruz,” diyordu Abunimah: “Buna ilerleme demek ya da bunu olumlu karşılamak benim için çok zor.”
Yahut, DSA üyesi Zohran Mamdani’nin “en önemli Yahudi müttefiklerinden” biri olarak gösterilen Brad Lander’ı ele alalım. Cumhuriyetçi rakibini rahatça yenerek Temsilci seçilen Lander da Gazze’de bir soykırım olduğunu söylüyor ve Batı Şeria’da İsrail’in etnik temizlik yaptığını düşünüyor. Hatta geçen ay, Batı Şeria’da Filistinli çiftçiler ve “İnsan Hakları için Hahamlar” adlı insan hakları örgütüyle birlikte zeytin hasadına katılırken işgal güçleri tarafından kısa süreliğine gözaltına alındı. Üstelik Yair Lapid ile X’te tartışmaya girecek kadar da ilkeli görünüyor. Fakat o da nesi? Lander kendisini liberal siyonist olarak tanımlıyor. İsrail soykırım yapıyor ama bu devlet bir şekilde “demokratik” ve “insan haklarına saygılı” olabilir! Aynı Lander, Demokratların çoğunluğu ele aldığı Temsilciler Meclisi başkanlığı yarışında, pankart taşıyan cinsten İsrail yanlısı Hakeem Jeffries’i destekleyeceğini de söyledi.
Şu İsrail meselesi: Soykırım demesi bedava
ABD’de her iki partide de İsrail konusunda yeni bir arayış olduğuna şüphe yok. Ama bu arayışın, Leopar’daki ünlü replikte olduğu gibi, “Eğer her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, bazı şeylerin değişmesi gerekecek” düşüncesi ile ilgisi var.
Hillary Clinton bile Netanyahu’dan nefret ediyor. Obama döneminde Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü olarak görev yapmış azılı siyonist Rahm Emanuel, Tel Aviv’de İsraillilerin yüzüne baka baka değişmeleri gerektiğini söylüyor. Daha acayibi de var: Britanya’dan yayın yapan solcu ve Filistin dostu bir yayınevi, Sabri Jiryis’in siyonizmin kökeni hakkındaki mitleri parçaladığı Foundations of Zionism [Siyonizmin Temelleri] kitabını basıyor. Yazarın kızı da olan ve kitabı Arapçadan İngilizceye çeviren Fida Jiryis, “Çevirmenin notu”nda çeviri projesinin Açık Toplum Vakfı ve Rockefeller Brothers Fund’dan fonlandığını yazabiliyor!
Bu nasıl olabiliyor? İsrail’de, özellikle kurucu önderlerin bağlı bulunduğu İşçi Siyonizmi’nin böyle bir “güleryüzlü” tarafı hep vardır. Bugün de, Netanyahu hükümetini Amerikan ve Avrupa kamuoyu ile İsrail’in arasını bozduğu için eleştirenler bolca mevcut. Batı Şeria’daki yerleşimci terörünü durdurmak, Gazze’den mümkünse çekilmek, Suriye’nin yeni kayyumu ile “güvenlik” anlaşmasına varmak bu programın bazı unsurları arasında. Lander’ın bağlı bulunduğu liberal siyonist akım da bunun içine yerleşiyor. Likud ve etrafındaki çerçöp onlar için Trump ve Avrupa sağı ile eşit. Üstelik tersten bakınca da öyle: Netanyahu çetesi, Batıdaki kendilerine karşı çıkanları Demokrat Parti çevresi ile, Soros ile, “Batı medeniyetini çökertmek isteyen woke-solcu-islamcı” ittifakı ile eşitliyor. ABD’nin bölgeden çekilme ihtimali bir kez daha gündemdeyken, boşluğun Likudlaşmış İsrail tarafından mı, yoksa Demokratların (ve Katar parasının) on yıllardır yatırım yaptığı “ılımlılaştırılmış Sünni ekseni” tarafından mı yönetileceğine dair bir kavga bu. Yeni “Demokratik Sosyalistlere” Suriye’nin yeni hükümeti veya Katar hakkında ne düşündüklerini bir sorun bakalım!
Burada Britanya’dan Vatikan’a kadar uzanan bir ittifaktan bahsediyorum. İngilizlerin, Trump yönetiminin gözaltına alması üzerine “Yahu bu bizim adamımız!” diye feryat ettiği “Filistin dostu, Esad düşmanı” Mahmud Halil, Haaretz gazetesine yaptığı açıklamada “İsrail’in var olma hakkını” teyit edebiliyordu mesela. Aynı Halil, “ilerici” Demokratların da gözdelerinden. Öyle ki, Hasan Piker, Mahmud Halil ve Mehdi Hasan’ı Mamdani’nin zafer partisinde yan yana görebilirdiniz. Papa Leo da JD Vance ve Donald Trump’a karşı ilan ettiği seferde başarılı olmuş görünüyor. Papa’nın medyadaki “ilerici” yüzü Christian Hale, seçimlerden sonra manidar bir başlık attığı haberinde (“Trump ve Vance, Papa XIV. Leo’ya saldırdı. Seçmenler yanıt verdi”) açıkça yazıyordu: “Bir Metodist papaz, bir Presbiteryen ilahiyat öğrencisi, bir Müslüman doktor ve Katolik bir Ojibwe kadını Senato’ya giriyor. Demokratlar artık alçakgönüllülükle yönetmek zorundalar ve biz de onların bu ilkeye sadık kalmalarını sağlamalıyız.”
Zaten burada İran öcüsü partiler üstü konumda. El-Sayed’in, Ali Hamaney’in katli hakkında söyledikleri buna işaret ediyor. Önce, sızan bir ses kaydında, Michigan’daki seçmenlerin “üzgün” olduğu için bu meseleye değinmeyeceğini, hatta bunun konuşmaya değer bir mesele bile olmadığını söyleyen yeni senatör, daha sonra Hamaney’in “kötü bir adam” olduğunu ve “İran rejimini savunmayacağını” söyleyecek ama elbette bunun “uluslararası hukuku delmeye neden olmadığı” kaydını da ekleyecekti.
İsrail’in Likudlaşıp nativistleşmesi ile evrenselleşmesinin paralel ilerlediğini, bunun çelişki gibi görünse de günümüzde etno-milliyetçiliğinin evrenselleşmesinin maddi zemininin bulunduğuna daha önce işaret etmiştim. Madalyonun diğer yüzünde ise, İsrail’in varlığının sorgulanması ile siyonizmin normalleşmesi yer alıyor.
Dahası, bu anti-İsrail tutum, özellikle New York gibi şehirlerde ne yazık ki gitgide orta-üst sınıfın sinyallemesi haline geliyor. Örneğin Mamdani’nin desteklediği ve “en radikal” solcu olarak görülen yeni temsilci Darializa Avila Chevalier, Manhattan-Bronx’ta en yüksek desteği elde ederken, düşük gelirlilerinin yaşadığı bölgelerde aynı başarıyı gösteremedi. Bu da bizi diğer meseleye getiriyor.
Sınıfın zengin çocukları
Avila Chevalier ile Haziran ayında yapılan Demokratik ön seçimlerde yendiği Adriano Espaillat arasındaki fark bize çok şey anlatıyor. Her ikisi de kentteki Dominik göçmenlerini temsil ediyor. Espaillat, daha çocukken bu kente gelen ve uzun yıllar yasal bir statüsü bile olmadan yaşayan tipik bir göçmen evladıydı. Onun Kongre’ye kadar yükselişi, Amerikan rüyasının hâlâ işler göründüğü bir döneme işaret ediyor: Sıfırdan en tepeye kadar çıkan bir yabancının öyküsü bu. Nitekim ön seçimlerde Espaillat, düşük gelirli mahallelerde yüzde 40 oyla rakibini epey geride bırakıyordu.
Chevalier ise Espaillat’nın temsil ettiği değerlerin tam zıddı gibi görünüyor. Dominikli bir ailenin çocuğu olarak Florida’da doğup büyüyen bu genç, daha sonra Columbia Üniversitesi’nde okumak üzere Upper Manhattan’a taşındı ve orada kaldı.
2010 ile 2020 yılları arasında bu bölge, şehirde nüfus kaybı yaşayan sadece iki mahalleden biriydi. 17.000’den fazla Hispanik sakin bölgeyi terk etti ve bunların yerini çoğunluğu beyaz olan birkaç bin yeni gelen aldı. 2010’ların ortasına gelindiğinde, CUNY’nin yaptığı bir araştırmaya göre, bölgedeki beyaz hane halklarının medyan geliri yıllık 80.000 dolara yaklaşırken, Dominikli hane halklarının medyan geliri ise yaklaşık 31.000 dolardı. İşçi sınıfından birçok Dominikli, soylulaştırılan bu bölgedeki yüksek konut fiyatları nedeniyle ayrılmak zorunda kaldı.
The Free Press için manidar bir yazı yazan (“Sosyalizmi yoksullar değil, zenginler alevlendiriyor”) ve kendisi de Dominik kökenli olan Rafael A. Mangual bu konuda şunları söylüyor:
“Bu durum bana tamamen yabancı değil. Dominikli bir göçmenin oğlu olarak, Chicago’daki hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra eşimle birlikte East Harlem’deki bir daireye taşındım. Ben bu şehirde doğup büyüdüm; hem ben hem de eşim Latin Amerika’dan gelen göçmenlerin çocuklarıyız; fakat her ikimiz de yüksek lisans derecesine sahip, gelecek vaat eden profesyoneller olarak, birçok açıdan bu mahalleyi on yıllardır evleri olarak gören sakinlerden çok, mahalleyi soylulaştıranlara benziyorduk. Ve bu konuda yalnız değildik.”
Yazara göre, DSA’de bile “radikal” bulunan Chevalier’nin “anti-Amerikan” politikası, uzun süredir bu bölgenin sakinleri olan göçmenlerden ziyade, üniversite eğitimi almış ve “soylulaştırıcı” beyaz yeni sakinler arasında daha fazla yankı buldu.
Benzer bir eğilimin Zohran Mamdani için de geçerli olduğunu daha önce yazmıştım (bakınız ve bakınız). AOC de “solculuğu” paraya dönüştürme yeteneği gösterdiği için önemli: babası memur, annesi öğretmen, kendisi garsonluktan tuvalet temizlemeye kadar çeşitli işler yaptığını söyleyen genç temsilci, zamanla yorumculuk, konuşmacılık ve yazarlık dünyasında “ilerici” değerlerin satışını yapmayı öğrendi. Seçim kampanyasından daha sonra kovduğu Silikon Vadisi’nin “ilerici Demokrat” çocuğu Saikat Chakrabarti’nin şirketlerine aktarılan paralar şimdi unutulmuş durumda. 2021’de, “ilerici” örgüt (onun da kurucusu Chakrabarti) Brand New Congress’ten aldığı yüklü paralar gündem olmuştu.
El-Sayed: Arap Obama ve çoban köpekleri
Yakıştırma bana ait değil. Black Agenda Report’tan Margaret Kimberley, El-Sayed geçen yaz Demokratik rakibini ön seçimlerde yendikten sonra “El-Sayed, Arap Obama’dır” başlıklı bir yazı yazmıştı.
Kimberley önemli bir şey söylüyor:
“Bu ülkede siyaset son 50 yıldır sağa doğru kayıyor ve söylem o kadar daralmış durumda ki, şüphe duyulması gereken durumlarda haksız bir mutluluk yaşanıyor.”
Bunu, El-Sayed’in dikkatle tartarak yaptığı İsrail karşıtı açıklamalara istinaden söylüyor. Türkiye’deki Amerikan solcularından sık sık duyduğumuz “Hiç mi sevinmeyelim?” serzenişine cevap veriyor sanki. Şüphe duymaya hakkımız vardır diyor, üstelik “Demokratik Sosyalist dalga” ezip geçmeye başlamışken.
Kimberley, yazının başında Amerikan siyasetinde görünen ile altta yatan arasındaki farka değindiğimiz bölümle uyumlu bir şekilde yazıyor:
“Bu sözleriyle [Filistin’i kastediyor – eç] seçmenlerin duygularını tam isabetle ölçmüştü; fakat daha yakından bakıldığında, El-Sayed’in seçim kampanyasında tanıtıldığı gibi ilerici bir savaşçı olmadığı ortaya çıkıyor. El-Sayed, diğer dış politika konularında Demokrat Parti oligarşisiyle tam bir uyum içindedir. Şu anda 195 milyar dolar tutarındaki Ukrayna’ya, daha doğrusu askeri-sanayi kompleksine yönelik yardımın sürdürülmesinden yanadır. Bu konuda diğer diğer tüm müesses nizam Demokratları gibi konuşuyor.”
Kimberley, ironik bir şekilde, “Rusya’ya karşı yürütülen tehlikeli bir vekalet savaşı için harcanan kamu kaynaklarının dipsiz kuyusu”nun, El-Sayed’in desteklediğini söylediği “Herkes İçin Medicare” programının masraflarını karşılayabileceğine işaret ediyor.
Aynı siyasetçi, Amerikan ordusunun kaçırdığı Nicolas Maduro için de, “uluslararası hukuka aykırılık” türü beylik lafları ettikten sonra, “halkını ezip geçen korkunç bir diktatör” demekten sıkılmıyordu.
Kimberley, kendisini sosyalist değil, kapitalist olarak nitelendiren El-Sayed’in Kamala Harris’e destek verdiğini, hatta onun İsrail politikası hakkında da alenen yalan söylediğini hatırlatıyor: El-Sayed’e göre Joe Biden Netanyahu’yu kucaklarken, Harris boykot etmişti! Yalan ve El-Sayed’in büyük bir mutlulukla sahip çıktığı Amerikan tipi ikili siyaset yapma biçimi şuydu: Harris, Netanyahu’nun Kongre’de yaptığı konuşmaya gerçekten katılmamıştı; fakat konuşmasından sonra Beyaz Saray’da onunla gizli bir görüşme yapmıştı!
Obama ve diğer Demokratik müesses nizamın desteğini saymıyorum bile. Kimberley partideki durumu özetliyor:
“Demokratlar ve onların oligarkları aptal değiller. Mesajlarını yeniden ayarlamaları gerektiğini biliyorlar. Hâlâ neoliberal ve hâlâ emperyalistler; fakat seçmenlerinin öyle olmadığını da biliyorlar. El-Sayed, farklı bir siyaset değil, anlatıdaki bir rota değişikliğini zorluyor.”
Bir başka Black Agenda Report yazarı Bruce Dixon, El-Sayed’i destekleyen Bernie Sanders için “çoban köpeği” diyor. Neden? Cevabı alıntılıyorum:
“Çoban köpekleri sürüyü güder; çoban köpeği adayı ise, aksi takdirde sola kayarak Demokrat Parti’nin dışına çıkabilecek, ya oy kullanmayabilecek ya da iki partili sistemin dışında bir şey inşa etmeye çalışabilecek aktivistleri ve seçmenleri yeniden Demokrat Parti’nin çatısı altına toplamakla görevlidir.”
Çoban köpeklerinin önde gelen adayı AOC, geçen ay Detroit’te El-Sayed’in destekçilerine, “Bu ülkede milyarderlerden daha fazla çalışan insan var,” derken de sürüsünü gütmek için kolları sıvamıştı. Florida’da, taze DSA’li Angie Nixon ile birlikte yaptığı mitingde, “İyi okullar komünizm değildir. Devlet tarafından finanse edilen hastaneler komünizm değildir,” deyip
“halkın taleplerine duyarlı” bir hükümetin “ne aşırı, ne tuhaf, ne de aşırı sol” olduğunu sözlerine eklerken de aynı bilinçle hareket ediyordu.
Sosyalizmin başı bir kez daha dertte
Nitekim DSA ile AOC arasındaki gönüllü ittifakın işe yaradığı görülüyor. Senato’ya bu kış komünizmin geldiği masalını sıkılmadan okuyan Cihan Tuğal gibi ayran gönüllülerin sandığının aksine “radikal” isim sayısı “ılımlılardan” hayli az olsa da, bir “demokratik sosyalizm” rüzgarı estiği kesin.
En baştaki New York Times haberine bakacak olursak AOC, özel görüşmelerde, “Gazze’deki savaş gibi konularda kendisinin bile bazen onların saflık odaklı turnusol testlerini geçemediğinin farkında olarak”, demokratik sosyalist arkadaşlarını “kucaklayıcı bir kültür” oluşturmaya çağırıyormuş. Hem Bernie Sanders tipi bir “popülizm”e, hem de Barack Obama tipi bir birleştiriciliğe oynuyormuş.
DSA’de karşılık bulduğu anlaşılıyor. Bu “solcu” gevşek koalisyonun küresel beyin öğütücü yayınlarından Jacobin için podcast yapan Daniel Denvir, “AOC’nin önündeki imkânların ve zorlukların”, daha geniş kapsamlı sosyalist hareketin durumunu “gerçekten de somut bir şekilde yansıttığını” savunuyor. Ona göre AOC’nin hem “sosyalist soldaki” desteğini canlandırıp pekiştirmesi, hem de daha geniş bir “liberal” seçmen kitlesine hitap etmesi gerekiyordu. Denvir, solda “hiçbir gerekçe olmaksızın” AOC’yi “satılmış” ilan edenlere de çatıyordu.
Ocasio-Cortez’in hâlâ yakın ilişkide olduğu, NYT’nin “Washington’daki ilk akıl hocalarından biri” saydığı New York’lu temsilci Nydia Velázquez, “O artık olgunlaştı. DSA’in de ondan bir şeyler öğrenmesi gerekiyor,” diyor. “Woke 1.0 çılgınlıktı” diyerek olgunlaşan AOC, DSA’i de kanatları altına alıyorsa, DSA neden karşılık vermesin?
AOC’nin Biden ve Harris’e desteği DSA’de kaşların kalkmasını sebep olabilir. Harris’in Gazze konusundaki tutumunu tıpkı El-Sayed gibi yalanlarla örtüyor olabilir. DSA’in “çelik çekirdek” federal merkezi AOC’den memnuniyetsizlik duyuyor olabilir. Ama New York’ta, çevrimiçi bir destek toplantısında, Filistin bayraklı emojiler eşliğinde, gevşek örgütün aynı gevşeklikteki üyelerinden “kendisine güvenmelerini ve yoldaşları gibi görmelerini” istemesine engel değil. Esnek ile geniş, demokratik sosyalizmi iktidara taşıyacak!
El-Sayed DSA’li değil, Mamdani DSA’li, AOC ise yıllardır aidatlarını ödemiyor. Ama NYT’ye göre AOC’den daha solcu olan Mamdani, Michael Bloomberg gibi zenginlerle al takke ver külah görüşebiliyor.
Bu yaz, kendisini “Marksist-Leninist-Maoist” olarak tanımlayan bir DSA grubu, Ocasio-Cortez’in bir sosyalist değil, “herhangi bir ilkeye sahip olmayan oportünist bir amatör” olduğunu söylemişti. DSA sözcüsü Cara Tobe hemen devreye girdi ve “Onlar örgüt içinde çok küçük bir grup ve ulusal ve yerel liderlik adına karar alma yetkisi neredeyse hiç yok,” dedi.
Dahası, bu pek demokratik sosyalizmde, yukarıda El-Sayed örneğinde gördüğümüz gibi, Ukrayna gevşekliği de demokrasinin gereği. Koalisyonun 2022’de savaş başladıktan sonraki açıklamalarını biraz arkeolojiyle ancak bulabilirsiniz. Rusya’yı da ABD’nin NATO genişlemesini de kınayan beylik bir açıklama. Sonra derin bir sessizlik. Üstelik, gevşek koalisyonun içinde bazı “sert” troçkistlerden “Rusya’yı az kınadık” yollu itirazlar bile görebilirsiniz. Örneğin Netanyahu’yu tutuklayamayan Mamdani, Putin’i de UCM kararları doğrultusunda tutuklayacağını söylüyordu.
Geçim sıkıntısına çözüm: Para dağıtmak
ABD’de “sanayi politikaları”nın devlet düzeyinde dönüşü Obama döneminde oldu. Bugün unutuluyor ama “jeopolitik” mülahazaların iktisadi bağlama oturması da aynı dönemde Çin’e karşı yeni arayışlarla birlikte gündeme geldi. “Yeşil Mutabakat” ve temiz enerji dönüşümü de bunun ürünüdür. AOC, DSA ve Chakrabarti, hatta Elon Musk gibi kurumlar ve figürler, açılan bu kapıdan girdiler.
Dolayısıyla bu endişeden geri dönüş mümkün değil. Joe Biden’ın, kendinden önceki Trump döneminde atılan Çin karşıtı adımları aynen devam ettirmesi bu yüzdendi. Çin’e karşı rekabet edemedikçe esnek çalışma modellerinin, “gig” ekonomisinin, otomasyonun yaygınlaşmasında da Obama-Biden döneminin damgası var. Öyle ki, “barışın başkanı” Obama, askeri faaliyetleri hızlı insansızlaştırmış ve kendi dönemini İHA-SİHA’ların en çok insan öldürdüğü yıllar olarak bitirmişti.
Her neyse… Artık nüfusa ne yapılacağı meselesi, yapay zeka ve veri merkezleri üzerinden dönen kavganın da temellerinden biri. Buradan da geri dönüş yok. Silikon Vadisi peygamberleri, yeni otomasyon tekniklerinin artık nüfusu gereksizleştireceğini ileri sürerken, istihdam korkusu yaşayan ve Demokratların kitlesini kemikleştirenler “temel vatandaşlık geliri”ne daha yatkın görünüyor.
Mesela Teksas’a vali seçilen Demokrat Gina Hinojosa, Teksaslılara tek seferlik olmak üzere 1.500 dolarlık bir geri ödeme çeki göndermek istediğini söylüyor (Aynı Hinojosa, 2023’te veri merkezlerine vergi istisnası tanımayı desteklerken, şimdi tam tersi bir pozisyonda!). Üstelik her nasıl oluyorsa, federal düzeyde emek üretkenliğinin arttığı ve bunun yapay zeka uygulamaları ile ilgisinin de pek az olduğu bir dönemde bunlar öneriliyor. Bu üretkenlik trendinde sıfır noktasının pandemi dönemi olduğunu da hatırlatalım. Sert kapanmaları ve hanelere para dağıtımını hararetle savunan Demokratlar, emeğin ulusal gelirden aldığı payı, üretkenlik artarken azaltmaya katkıda bulunmuş gibi görünüyor. Hanelere çek dağıtmak da aynı siyasetin bir uzantısı.
Michael Roberts aktarıyor: Biden ve Trump dönemlerinde, en zengin %10’luk hane halkı grubunun medyan net serveti, 2022’den 2025’e kadar 2,8 milyon dolardan 3,67 milyon dolara sıçradı; bu, yaklaşık 872 bin dolarlık ya da %30’luk bir artışa tekabül ediyor. Gelir açısından en alt %40’lık kesim ise geriledi.
Nitekim hiçbir Demokrat, “odadaki fil”i, yani AI balonu dışında büyüyemeyen Amerikan ekonomisini açıklamaya çalışmıyor. Bu, “sıfır toplamlı oyun” anlamına geliyor. Bu durumda Demokratik ve Cumhuriyetçi ittifaklar, seçimden seçime salıncak gibi sallanacak ara katmanların, büyümeyen pastadan pay kapmaya çalışırken sergiledikleri kaprislerle belirlenecek. Dolayısıyla, “Woke 1.0 çılgınlıktı” diyen AOC’yi de, bir anda “kimlik-kültür-cinsiyet siyaseti”nin kötülüğü ile “sınıf siyaseti”nin iyiliğini keşfeden kimi solcuları da ciddiye almak mümkün değil.
Zaten yine Roberts, Demokratların korkunç “savunma” harcamalarını kısmaya yönelik hiçbir önerisinin olmadığına işaret ederken, “Görünüşe göre Demokratlar, hızlanan enflasyonu nasıl kontrol edecekleri konusunda hiçbir fikir sahibi değiller; tek çare olarak Federal Rezerv’in faiz oranlarını yükseltmesine güvenmekten başka bir yol bulamıyorlar ki bu politika, resesyon olasılığını yalnızca artıracaktır. Ayrıca, hızlanan eşitsizliği tersine çevirecek hiçbir öneri de bulunmuyor,” deme ihtiyacı hissediyor.
Görünen o ki, yapay zeka balonu patlayana kadar, Demokratlar gemiyi yüzdürmek istiyor. İşin ironik yanı, balonu patlatacak olan da aynı Demokrat politikalar olabilir. Kapitalist “yarıtıcı yıkım”dan kaçarken yıkılan yapı: Tam da Janus yüzlü Amerikan siyasetine uygun bir Demokrat son değil mi?
¹ Black Agenda Report‘tan Ajamu Baraka önemli bir noktayı hatırlatıyor:
“Yurt içinde Obama, rekor düzeyde sınır dışı işlemlerine öncülük etti ve ulusal güvenlik devletinin siyasi muhalifleri gözetleme, yargılama ve cezalandırma kapasitesini genişletti. Yönetimi, modern ABD tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir sıklıkta, Casusluk Yasası kapsamında ihbarcıları yargıladı. Ayrıca, insansız hava aracı savaşları yoluyla hedefli suikastları kurumsallaştırdı; buna, 2011 yılında Yemen’de en az üç ABD vatandaşının yargısız infaz edilmesi de dahil.”
Obama’nın siciline, Minnesota ve New York’ta ICE eliyle yapan barbarlıklara “ilerici” Demokratların ne kadar karşı koyduğu eklenince gelecek için pek de umutlu olmaya hacet yok.
Amerika
Tesla, Teksas’ta Cybertruck üretimini 2027 ortasında sonlandıracak

Tesla, Teksas fabrikasındaki Cybertruck üretimini robotaksi modeli Cybercab’e kapasite açmak amacıyla 2027 yılı ortasında sonlandırma kararı aldı. Şirketin “Diğer modeller” kategorisindeki teslimatları 2026’nın üçüncü çeyreğinde 8 bin 295 adede geriledi.
Elektrikli araç üreticisi Tesla, Teksas’taki Gigafactory fabrikasında Cybertruck model pikapların üretimini 2027 yılının ortalarında sonlandırmayı planlıyor.
Reuters’ın aktardığına göre şirketin CEO’su Elon Musk, üretim bantlarının kapatılma kararını, robotaksi ve otonom ulaşım ağı planlarının kilit modeli olarak konumlandırılan insansız Cybercab üretimini artırma gereksinimiyle açıkladı.
Modelin üretiminin başka bir tesise taşınıp taşınmayacağı yoksa tamamen mi durdurulacağı henüz bilinmiyor.
Teksas’taki fabrika, Cybertruck parçalarını üretmeye yarayan donanıma sahip olduğu bilinen tek Tesla tesisi olma özelliğini koruyor.
Musk, Cybertruck üretiminin durmasıyla boşa çıkacak kapasitenin, yakın zamanda tanıtılan sürücüsüz Cybercab modelinin üretimine aktarılacağını ifade etti.
Pikap modelinin başmühendisi Wes Morrill, X platformunda paylaştığı mesajda, “Cybertruck teknolojilerin geliştirilmesi için inanılmaz bir platformdu ve varlığını Cybercab sayesinde sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.
Tesla’nın geleneksel General Motors ve Ford pikaplarına fütüristik bir alternatif iddiasıyla 2023 yılında piyasaya sürdüğü Cybertruck, beklenen satış başarısını yakalayamadı.
Aracın paslanmaz çelikten üretilen köşeli gövdesi, modelin ABD dışındaki pazar potansiyelini kısıtladı.
Bazı Avrupa ülkelerinde aracın satışı için resmi izinlerin alınması zorlu bir sürece dönüştü.
Model çok sayıda geri çağırma kararıyla gündeme gelirken şirket de kalite kontrol sorunlarıyla karşılaştı ve fiyatları defalarca revize etti.
Cybertruck satışlarını bilançoda bağımsız bir kalem olarak paylaşmayan Tesla, bu teslimatları “Diğer modeller” kategorisi altında raporluyor.
Şirket verilerine göre “Diğer modeller” sınıfında 2026’nın ikinci çeyreğinde 12 bin 364 olan teslimat sayısı, üçüncü çeyrekte 8 bin 295 seviyesine geriledi.
Tesla, daha önce uçma kabiliyetine sahip yeni Roadster modelini de tanıtmıştı.
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Asya2 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Dünya Basını2 hafta önceGünah keçisi olarak Netanyahu
Ortadoğu2 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Avrupa2 hafta önceSırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz
Asya2 hafta önceÇin, ticari sırlarını ‘yabancı kuruluşlara’ karşı korumak için yeni kurallar hazırladı
Ortadoğu2 hafta önceRiyadh Air seferleri durdurdu: Uçaklar Riyad yerine El-Kasım’a inecek










