Avrupa
“Kincora”: İngiliz istihbaratı çocuk istismarı şebekesini mi yönetti?

Yaklaşık 45 yıl önce İrlanda’daki Kincora erkek yurdunda patlayan istismar skandalında İngiliz istihbaratının rol oynayıp oynamadığı konusu tekrar gündemde.
ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan, Jeffrey Epstein’in cinsel, siyasi ve istihbarat komplolarına ilişkin çok sayıda gizliliği kaldırılmış dosya, bir kez daha eski Prens Andrew’u gündeme taşıdı.
İngiliz polisinin Andrew’un geçmişteki cinsel faaliyetlerini ve Epstein ile bağlantılarını incelediği bildirilirken, İngiliz istihbarat teşkilatlarının eski prensin reşit olmayanlarla yaşadığı iddia edilen faaliyetlerinden haberdar olup olmadığına dair sorular giderek artıyor.
The Grayzone’dan Kit Klarenberg’in haberine göre en karanlık söylentiler doğru çıkarsa, bir İngiliz kraliyet mensubunun casus teşkilatının da dahil olduğu bir çocuk tecavüz komplosuna karışması ilk kez olmayacak.
1980 yılında, İrlanda’daki Kincora Erkek Yurdu’nun güçlü pedofiller tarafından işletilen gizli bir genelev olduğu ortaya çıktığı bir skandal patlak vermişti. Suçlananların başında Lord Mountbatten, yani Andrew’un büyük amcası vardı.
En başından beri, MI5 ve MI6’ın Kincora’da çocuk istismarı olduğunu bildiği ve hatta bu grubu bir istihbarat komplosu kapsamında yönettiği yönünde ipuçları ortaya çıkmaya başladı.
İngiltere’nin iç ve dış casusları İrlanda’da bir kirli savaşa girmişken ve her iki servis de Cumhuriyetçi (IRA) ve Birlikçi paramiliterlerde ajanlar çalıştırırken, Kincora potansiyel varlıkları işe almak ve tehlikeye atmak için ideal bir araç olabilirdi.
Resmi soruşturmalar, İngiliz istihbarat şeflerinin Kincora’daki istismar ağını yöneten birçok kişiyle yakın bağları olduğunu güçlü bir şekilde ima etti.
Mayıs 2025’te, BBC’nin deneyimli gazetecisi Chris Moore, Kincora: Britain’s Shame (Kincora: Britanya’nın Utancı) başlıklı, davanın adli tıp raporunu yayınladı.
Yazarın dört buçuk yıllık ilk elden araştırmasını içeren bu rapor, İngiliz ana akım medyası tarafından genel bir sessizlikle karşılandı.
Moore, kitabında yurdun, İngiliz işgali altındaki İrlanda ve ötesine yayılan daha geniş bir çocuk istismarı ağının sadece bir parçası olduğunu ve Londra’nın casusluk aygıtının bu durumdan haberdar olmakla kalmayıp, muhtemelen suç ortağı olduğunu ikna edici bir şekilde savunuyor.
2023 yılında Moore, Avustralya’da Kincora kurbanı Arthur Smyth ile şahsen görüştü. Smyth Kincora’da kısa bir süre kalmıştı ama orada yaşadığı korkunç deneyimler onda kalıcı izler bırakmıştı.
The Grayzone’a konuşan Moore şunları söyledi:
“Birçok Kincora mağduruyla röportaj yaptıktan sonra, Arthur’un hikayesinin bana tanıdık geldiğini fark ettim. 11 yaşındayken Belfast boşanma mahkemesi hakimi tarafından Boys’ Home’a [Erkek Yurdu] gönderilen Arthur, burayı yöneten pedofillerin sürekli tacizine maruz kalmış ve sessiz kalması için tehdit edilmişti. Arthur, sadece ‘Dickie’ olarak tanıdığı bir adam tarafından da defalarca acımasızca istismar edildi. Bu adam, onu masanın üzerine eğerek tecavüz etti.”
Smyth, Kincora’dan kaçtıktan iki yıl sonra, Ağustos 1979’da, ‘Dickie’nin gerçek kimliğinin, kraliyet ailesinin bir üyesi ve Kraliçe II. Elizabeth’in kuzeni olan Louis Francis Albert Victor Nicholas Mountbatten’dan başkası olmadığını öğrendi.
Mountbatten, İrlanda açıklarında balıkçı teknesinde IRA’in bombalı saldırısı sonucu öldürülmüştü.
İngiliz hükümeti onun suçlarını halktan gizlemeye kararlı görünse de, Mountbatten’ın pedofili olduğu onlarca yıldır hem İngiliz hem de ABD istihbaratı tarafından biliniyordu.
I. Dünya Savaşı’nın başlarında FBI, Mountbatten’ı “genç erkeklere saplantılı bir eşcinsel” olarak fişlemişti. Bunu ayrıntılı olarak anlatan bir FBI dosyası daha sonra tarihçi Andrew Lownie tarafından ortaya çıkarıldı.
Lownie, FBI’ın kraliyet ailesiyle ilgili diğer dosyaları talep ettikten sonra, ABD yetkilileri tarafından bu dosyaların imha edildiği bilgisini aldı.
Lownie, bir FBI yetkilisinin kendisine, dosyaların “o talep ettikten sonra” imha edildiğini söylediğini belirtiyor. Bu da, dosyaların “açıkça” İngiliz hükümetinin talebi üzerine imha edildiğini gösteriyor.
Kincora komplosu: Onlarca çocuk on yıllarca istismara uğradı
Kincora’nın 1958’de açılmasından birkaç ay sonra, tesisteki çocuklar, çevrelerindeki yetişkinlere düzenli olarak cinsel istismara uğradıklarını bildirmek için ortaya çıkmaya başladı.
Erkek Yurdu, tecavüz ve diğer kötü muamele ihbarları üzerine, takip eden on yıllar boyunca polis tarafından defalarca ziyaret edildi. Tekrarlanan soruşturmalara rağmen, şikayetler sonunda polis tarafından reddedildi.
Cinsel istismar ihbarları, 1971 yılında, William McGrath adında tanınmış birinin yöneticiliğinde dramatik bir şekilde arttı.
Moore, kurbanların McGrath tarafından iç kanama noktasına kadar sadistçe tecavüze uğradıklarını anlattıkları çok sayıda yürek burkan hikayeyi belgeledi. Çocukların sessizliği, şiddet tehditleriyle sağlanıyordu.
Moore, polisin harekete geçmemesini, Kincora’nın müdürü Joe Mains’in “ustaca manipülasyonuna” bağlıyor.
Mains, suçlamaları yöneltenlerin, personelin kendilerine yaptığı algılanan küçük düşürmelerin intikamı olarak yalan söylediklerini polislere başarıyla ikna etmişti.
İngiliz ordusunun “masonik” paramiliter ağı Tara da işin içinde
İngiliz işgali altındaki İrlanda’da, önde gelen Birlikçi politikacılar ve Protestan paramiliter gruplarla derin bağlantıları olan, son derece iyi bir ağa sahip bir figür olan McGrath, fiilen cezasız kalıyordu.
Ayrıca, İngiliz Ordusu tarafından gizlice yönetilen, fiilen bir istihbarat operasyonu olarak işlev gören silahlı Masonik bir grup olan Tara’nın da başındaydı.
Meslektaşlarıyla yaptığı sohbetlerde McGrath, İngiliz istihbaratıyla yaptığı işleri ve bunun gerektirdiği düzenli Londra seyahatlerini övünerek anlatmasıyla tanınıyordu.
Bir polis kaynağı, Moore’a MI6’in 1950’lerin sonlarından beri McGrath ile ilgilendiğini ve İngiliz istihbaratının “McGrath’ın bu noktadan sonra yaptığı her şeyi bildiğini” doğruladı.
1980’de İrlanda’yı sarsan soruşturma
Kincora’daki korkunç istismar, 1980 yılının ocak ayında, Irish Times’ın konu hakkında bir haber yayınlamasıyla nihayet ortaya çıktı ve bu haber, George Caskey adlı deneyimli bir dedektifin liderliğindeki bir polis soruşturmasını tetikledi.
Moore’a göre, Caskey’in Kincora’nın yöneticilerinin suçlu olduğuna karar vermesi sadece üç gün sürdü.
Birkaç hafta içinde Caskey’in ekibi, McGrath ve Kincora’daki diğerlerinin onlarca kurbanını tespit etti ve her biri orada maruz kaldıkları istismar hakkında ayrıntılı ifadeler verdi.
İfadelerine dayanarak, Mains, McGrath ve diğer üst düzey personel Raymond Semple erkek yurdundan uzaklaştırıldı ve bir ay sonra tutuklandı.
İlginç bir şekilde, Mains ve Semple suçlarını polise hemen itiraf ettiler, fakat McGrath agresif bir şekilde masumiyetini savundu: Sorgulamaya o kadar ustaca direndi ki, soruşturma memurları onun sorgulama için önceden prova yaptığını düşündüler.
McGrath, siyasi entrikaların kurbanı olduğunu ve kendisine yöneltilen suçlamaların, “beni yok etmek isteyen” diğer kişilerle birlikte, Britanya yanlısı “Ulster Gönüllü Gücü” paramiliter grubu tarafından uydurulduğunu iddia etti.
Kim oldukları veya neden bu şekilde kötü niyetle hedef alındığına inandığı konusunda ayrıntılı bilgi vermeyi reddetti. McGrath ayrıca “diğer hikayeler” ve “bu iddialara karşı bir cevap”ın “mahkemede ortaya çıkacağını” vaat etti, fakat yine daha fazla ayrıntı vermeyi reddetti.
İngiliz istihbaratı ile istismarcılar arasındaki bağlantı sümenaltı edildi
Aralık 1981’de Mains, McGrath, Semple ve diğer üç kişi nihayet yargılanmaya başladı. McGrath, suçsuz olduğunu iddia eden tek sanıktı.
O sırada mahkemede bulunan Moore, McGrath’ın ifadesinin “Pandora’nın kutusunu açarak Kincora hakkındaki gerçeği ortaya çıkaracağını ve İngiliz hükümeti ile Birlikçiler arasındaki rahatsız edici … ittifakı ve hatta belki de MI5’ın gizli operasyonunun ayrıntılarını ortaya çıkaracağını” bekleyen yaygın bir beklenti olduğunu hatırlıyor.
Fakat son anda McGrath’ın avukatı şok edici bir açıklama yaptı ve müvekkilinin suçunu kabul ettiğini söyledi.
McGrath’ın bu ani karar değişikliği, 30’dan fazla Kincora mağdurunun tanıklık yapmak için toplandığı mahkeme salonunda öfkeli bir havayaneden oldu.
Altı adamın tamamı Belfast’taki üç çocuk yurdunda erkek çocuklara cinsel istismarda bulunmaktan suçlu bulunsa da, nispeten hafif cezaları öfkeye neden oldu.
Sonunda Mains altı yıl, Semple beş yıl ve McGrath ise sadece dört yıl hapis cezasına çarptırıldı.
MI5, soruşturmaları sabote etmek için ‘sahte dosyalar’ oluşturmayı önermiş
Moore için, McGrath’ın fikrini değiştirmesi, birisinin ona “kendisine ne söylendiği ve bunu kimin söylediği” konusunda sessiz kalması için ikna ettiği yönünde bariz şüpheler uyandırıyor.
Polis soruşturması, altı erkeğin birbirlerini tanıdıklarını ve devletin işlettiği erkek çocuk yurdunda istismara uğrayan çocuklar hakkında bilgi paylaştıklarını ortaya çıkardı, fakat daha geniş bir pedofil çetesinin parçası olma olasılığını araştırmadı.
Kincora’ya yönelik o zamandan bu yana yapılan en önemli resmi soruşturma olan Kuzey İrlanda Tarihsel Kurumsal İstismar Soruşturması (HIA), 2013 yılında başlatıldığında bu tür bilgilerin ortaya çıkabileceği umutlarını uyandırdı.
İngiliz istihbaratından bilgi sızdıran Colin Wallace ve Fred Holroyd’un, Birleşik Krallık güvenlik güçlerinin Kincora’da sistematik çocuk tecavüzüne ortak olduğu iddialarına odaklanan bu soruşturma, MI5’ı, işgal altındaki İrlanda’da İngiliz casuslarının en karanlık sırlarının ortaya çıkma olasılığı konusunda son derece tedirgin bırakmış görünüyordu.
Fakat HIA, başarısızlığa mahkum olarak kurulmuş gibi görünüyor. MI5 veya MI6’i kayıtları sunmaya zorlama yetkisi olmayan komisyon, kurumların gönüllü olarak sağladığı, büyük ölçüde sansürlenmiş dosyaları kabul etmek zorunda kaldı.
HIA’nın denetim kapsamını sınırlama kararı, Kincora’da cinsel istismara uğrayan kurbanlar, parlamentonun içişleri komitesi ve İngiliz istihbaratının Kincora’daki istismarlara ortak olduğunu iddia eden eski askeri yetkililer gibi önde gelen isimlerin itirazlarına rağmen alındı ve soruşturma komisyonuna hassas belgeleri ve tanıkları mahkemeye çağırma yetkisi verilmesi talep edildi.
Anonim güvenlik ve istihbarat görevlileri HIA duruşmalarında video bağlantısı aracılığıyla konuşurken, Soruşturma Başkanı Yargıç Anthony Hart onların ifadelerini olduğu gibi kabul etti.
MI5’ın HIA’ya sağladığı Haziran 1982 tarihli bir belgenin içeriği, kurumun üst düzey yetkililerinin soruşturmayı nasıl engellemeyi planladıklarını gösterdiğinden, soruşturmanın bu konuyu ele alış biçimi daha da şok edici.
Kincora’daki korkunç olaylardan uzak durmak isteyen İngiliz istihbarat teşkilatı, Caskey’in izleyebileceği “öngörülen soruşturma hatlarını” engellemek için “sahte dosyalar” oluşturmayı tartıştı.
Başka bir deyişle, MI5 sahtecilik yoluyla polis müfettişlerini aktif olarak aldatmaya çalışıyordu.
Fakat HIA daha sonra önerinin uygulanmamasının memnun olduğunu açıkladı ve “sahte dosyaların” soruşturmayı yanlış yönlendirmek amacıyla oluşturulmadığı sonucuna vardı.
İngiliz istihbaratı Kincora’yı örtbas etmeye devam ediyor
2020 yılında, 1980’den 1983’e kadar Kincora soruşturmalarına ilişkin kapsamlı polis kayıtlarının, Soruşturma Kurulu’nun kurulduğu tarihlerde uygun bir şekilde imha edildiği ortaya çıktı.
Kalan dosyalar, HIA’nın MI5/6’in Kincora’daki pedofili istismarına gerçekten karıştığını gösteren bir dizi ipucu aldığını, fakat bunların önemini sürekli olarak küçümsediğini gösteriyor.
Örneğin, MI5, HIA’ya William McGrath’ın kurum için çalıştığına dair herhangi bir kayıt olmadığını söyledi.
Buna karşılık, istihbarat servisi tarafından hazırlanan belgeler, Nisan 1972’de “Tara Tugayı’nın komutanı” olan McGrath’ın sadece “küçük çocuklara saldırmakla suçlandığı” değil, aynı zamanda “bir yıl boyunca kendisine verilen paranın hesabını veremediği” de ortaya koyuyor.
HIA, McGrath’ın çocuklara yönelik saldırılarının sadece fiziksel değil, pedofilik nitelikte olup olmadığının belirsiz olduğu için bu bilginin yerel polise iletilmediğine dair MI5’ın “gülünç” açıklamasını kabul etti.
Soruşturmaya sunulan bir iç belge, “O dönemde ‘saldırı’nın [MI5] tarafından cinsel nitelikte olduğu şeklinde yorumlandığını varsaymamalıyız,” diyordu.
McGrath’ın “küçük çocuklara saldırmak”la suçlandığını belirten Kasım 1973 tarihli ayrı bir MI5 belgesine yanıt olarak, HIA, İngiliz istihbaratının böyle bir “tutuklanabilir suçu” polise bildirmekle yasal olarak yükümlü olduğunu ve bunu yapmayarak “bu bilgiye sahip MI5 görevlilerinin bu görevi ihlal ettikleri” iddia edilebileceğini belirtti.
Fakat soruşturma, “bu görüşün birkaç nedenden dolayı haksız olacağı” sonucuna vardı: esas olarak “Tara’nın kimliği belirsiz bir üyesi” bu “kanıtlanmamış iddianın” kaynağıydı.
Benzer bir çaba, “Kincora Erkek Yurdu ile ilgili çeşitli iddiaları” ayrıntılı olarak anlatan Ekim 1989 tarihli MI6 dosyasının içeriğini önemsizleştirmek için de kullanıldı.
Bu dosya, casusluk teşkilatının “kesinlikle en az bir ajanı, bu yurttaki cinsel istismarın farkında olan ve bunu amirine bildirmiş olabilecek” bir ajanı görevlendirdiğini ortaya çıkardı.
Fakat Yargıç Hart, “MI6 görevlisinin toplantıda tartışılanları yanlış yorumlamış olması oldukça olasıdır” şeklinde bir sonuca vardı.
HIA ayrıca MI5’ın McGrath’ın 1977’ye kadar Kincora’da çalıştığından habersiz olduğunu iddia etti.
Fakat bu iddia, MI5’ın Ocak 1976 tarihli belgelerinde “McGrath’ın Mart 1975’te Kincora Boys’ Hostel’in müdürü olduğu bildirildi” ifadesinin açıkça yer almasıyla, soruşturma tarafından çürütüldü.
Kasım 1973’te MI5 direktörüne gönderilen bir polis notunda da McGrath’ın Kincora’da “sosyal hizmet uzmanı” olduğu belirtiliyordu.
Kincora soruşturması MI6 şefi Oldfield’a işaret ediyor
Soruşturmanın bir parçası olarak HIA, kamuoyunda tanınmış kişiler ve kamu görevlileri tarafından çocuklara cinsel istismar yapıldığı iddiaları üzerine MI5, MI6, GCHQ ve Metropolitan Polisi’nin elindeki “belge ve kayıtların aranmasını” emretti.
Buna yanıt olarak MI5, diplomatlar, hükümet bakanları ve milletvekilleri dahil olmak üzere, İngiltere’nin iç istihbarat teşkilatının pedofili istismarına karışmış olabileceğine dair kanıtları olduğu 10 güçlü kişiyi listeleyen dosyaları yayınladı.
Bunların başında, 1970’ler boyunca işgal altındaki İrlanda’da MI6 operasyonlarını önce yardımcısı, sonra da şefi olarak denetleyen deneyimli istihbaratçı Maurice Oldfield geliyordu.
1981 yılının Nisan ayında vefat etmeden kısa bir süre önce, Oldfield’ın eşcinsel olduğu ortaya çıktı; bu durum, o dönemin işe alım kuralları gereği onun kurumda görev yapmasını engelliyordu.
Sonuç olarak, “MI5, Oldfield’ın cinsel eğilimlerinin onu şantaj veya başka baskılara maruz bırakarak ulusal güvenliğe risk oluşturup oluşturmadığını belirlemek için uzun bir soruşturma yürüttü.”
Birçok görüşme sırasında, “1940’larda Orta Doğu’da ve 1950’lerde Asya’da otel görevlileriyle yaşadığı eşcinsel ilişkiler hakkında bilgi verdi.
Oldfield’ın ölümünden önce medyada yer alan haberler, onun güvenlik ekibi tarafından iyi bilinen “kiralık erkekler ve genç serseriler”in “kompulsif” bir kullanıcısı olduğunu öne sürüyordu.
Fakat HIA, Oldfield’ı Kincora’da işlenen korkunç pedofili eylemlerine karıştığını gösteren çarpıcı kanıtlar almasına rağmen, defalarca herhangi bir suçu olmadığını ileri sürdü.
İnanılmaz bir şekilde, raporunda “kayıtlarda ‘houseboys’ teriminin sadece ev personelini tanımlamak için mi yoksa gençleri belirtmek için mi kullanıldığına dair yeterli bilgi bulunmadığından, diğer tarafların yaşları konusunda belirsizlik var” sonucuna varılmıştır.
Bu, isimsiz bir MI6 görevlisinin soruşturma komisyonuna, ajansın Oldfield’ın Kincora ile “ilişkisini”, Kincora’nın başkanı Joe Mains ile arkadaşlığını ve “erkek çocuk yurdunda işlendiği iddia edilen suçlarla” olası kişisel bağlantısını belgeleyen dört ayrı “ciltli dosya”ya sahip olduğunu söylemesine rağmen oldu.
Çocuk istismarcıları için merkez: İşgal altındaki İrlanda
HIA tarafından yayınlanan, büyük ölçüde sansürlenmiş dosyalar da MI5’ın, işgal altındaki İrlanda polisinin Oldfield’ın skandala yakından karıştığını bildiğine dair “iddiaların farkında” olduğunu gösteriyor.
Bir iç telgrafta, MI6 şefinin “1974 ile 1979 yılları arasında (işiyle bağlantılı olarak) Kuzey İrlanda’ya yaptığı ara sıra ziyaretler sırasında Kincora erkek çocuk yurdu olayına karıştığına” dair sağlam temellere dayanan şüpheler olduğu belirtiliyor.
Yine de soruşturma, bu alıntıların yalnızca “iddialara” atıfta bulunduğu gerekçesiyle, bunu MI5/6’in çocuk istismarı komplosuna karıştığının kanıtı olarak reddetti.
Kincora örtbası bugün de devam ediyor. Nisan 2021’de BBC, “Kuzey İrlanda’nın yakın tarihindeki dikkat çekici hikayelere yeni bir ışık tutacak… yeni bir dönüm noktası niteliğindeki belgesel dizisi”ni duyurdu.
Programlanan filmler arasında, Belfast’taki iç savaş sırasında çok sayıda çocuğun açıklanamayan bir şekilde ortadan kaybolmasının korkunç hikayesini anlatan Lost Boys (Kayıp Oğlanlar) da vardı.
Film, tüm vakaların Kincora’daki pedofili istismarıyla bağlantılı olduğu sonucuna varıyordu.
Röportaj yapılanlar arasında, kaybolan çocuklarla ilgili soruşturmalarının İngiliz istihbaratı tarafından sistematik olarak sabote edildiğine inanan birkaç eski polis memuru da vardı.
Yayınlanmasından bir gün önce, Lost Boys yayından kaldırıldı. BBC yöneticileri “filmin içeriğinden, özellikle de MI5’ın Kincora olayını örtbas etmeye karıştığına dair kanıtlardan şok oldular.”
Filmde danışmanlık yapan Moore, The Grayzone’a İngiliz istihbaratının belgeselin yapımcıları AlleyCats’e “büyük ilgi” gösterdiğine dair “güçlü imalar” olduğunu söyledi.
Moore, “Lost Boys’un kurgusunda çalışan bir personelin evi soyuldu. AlleyCats’in bir başka üyesi de hırsızlık şüphesi duydu, ancak tam olarak emin olamadı,” dedi.
Kincora olayı ilk kez kamuoyunun dikkatini çektiğinden beri bu konuyu araştıran Moore, İngiliz istihbaratının “bir şekilde hükümeti Kincora dosyalarını 2065 ve 2085 yıllarına kadar gizlemeye ikna ettiğini” belirtiyor.
Deneyimli muhabir, MI5/6 destekli sadık paramiliterlerin cinayet dahil diğer suç faaliyetlerini araştıran gazetecilerle yaptığı özel iletişimlerin de yoğun bir şekilde izlendiğini öğrendi:
“İngiliz devleti, ‘savunma operasyonu’ adını verdikleri bir operasyonla, Kuzey İrlanda’da yıllardır gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan insanları yasadışı olarak gözetlemiştir. Yerel polis şefleri, on yıl boyunca 320 gazeteci ve 500 avukat, ben de dahil olmak üzere, gözetim taktiklerine maruz kaldıklarını itiraf ettiler. Hükümet tarafından finanse edilen sadık katilleri soruşturduğum için telefonum dinlendi. Bu konuları araştıran birçok polis memuru gibi, yetkililerin suç soruşturmalarını nasıl engellediğinin çok iyi farkındayım.”
Avrupa
Manchester City’nin başı dertte

Bağımsız bir komisyon, Manchester City’yi, 830 milyon sterlinden fazla gizli fonu gizlemek amacıyla ticari ortaklarla “sahte sözleşmeler” düzenlemek de dahil olmak üzere, 114 başlıkta suçlu buldu.
Kulüp, herhangi bir suçu olduğunu hâlâ reddediyor ve 2 Ekim tarihine kadar temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.
City, 2009 ile 2018 yılları arasında mali kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Şubat 2023’te Premier Lig tarafından yöneltilen 115 suçlamadan 114’ü konusunda suçlu bulundu.
Bağımsız heyet, para cezasından ağır puan kesintisine, ligden ihraç edilmeye veya şampiyonlukların iptal edilmesine kadar uzanan yaptırımlar konusunda henüz bir karar vermedi.
Manchester United, Liverpool ve Arsenal gibi rakip kulüplerin, bu kararın o dönemde kaçırdıkları ödül paraları ve sıralamalar açısından ne anlama gelebileceğini şimdiden değerlendirmeye başladıkları söyleniyor.
En ciddi suçlamalar ise sponsorluk gelirleri, ilişkili taraflarla yapılan ödemeler ve işletme giderleri ile ilgili muhasebe usulsüzlüklerine odaklanıyor.
40 sayfalık raporda Manchester City, “sahte” anlaşmalar, “dürüst olmayan” tanıklar ve Abu Dhabi United Group (ADUG) için “bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” Fordham Anlaşması ile suçlanıyor.
City, ADUG’un Abu Dabili sponsorlardan gelen sponsorluk ücretlerini kısmen karşıladığı bir “Gizli Finansman Planı” uyguladı.
Sonuç olarak, kulübün mali tablolarında 2009-10 sezonundan 2017-18 sezonuna kadar Abu Dabi sponsorlarından elde edilen ticari gelirin 949,94 milyon sterlin olduğu gösterildi.
Oysa gerçekte, Abu Dabi sponsorları bu dönemde City’ye sadece 119,25 milyon sterlin ödedi; kalan 830,69 milyon sterlin ise ADUG tarafından karşılandı.
City ayrıca, gelirleri 24,5 milyon sterlin fazla, giderleri ise 49,414 milyon sterlin eksik göstermek amacıyla Fordham adlı bir üçüncü tarafı bir araç olarak kullandı.
Komisyon, “Fordham Anlaşması”ni “ADUG için bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” bir düzenleme olarak nitelendirdi.
Bu davanın boyutu, onu İngiliz futbolunun daha önce karşılaştığı hiçbir duruma benzemiyor.
Everton, 2023-24 sezonunda kâr ve sürdürülebilirlik kurallarını tek bir kez ihlal ettiği için altı puan, Nottingham Forest ise dört puan düşürüldü.
Her iki vaka da City’ye yöneltilen 115 suçlamanın yanında nispeten sınırlı kalıyor.
Chelsea, kulübün önceki yönetim döneminde yapılan usulsüz ödemeleri fiilen ihbar ettikten sonra para cezasına çarptırıldı ve ertelenmiş bir transfer yasağı aldı; ayrıca soruşturma süreci boyunca yetkililerle işbirliği yaptı.
City ise bunların hiçbirini yapmadı. Davayı takip eden hukuk uzmanlarına göre kulüp, her bir suçlamayı reddetti ve Chelsea’nin yaptığı gibi işbirliği göstermedi.
Bu durum, yaptırımlar nihayet belirlendiğinde hoşgörü gösterilme olasılığını önemli ölçüde azaltıyor.
Premier Lig’den Richard Masters, ligin uygulanması gerektiğini düşündüğü yaptırımla ilgili sunumları denetleyecek.
Bunun ardından City’nin avukatları daha hafif bir sonuç için savunma yapabilecek.
Her iki taraf da, kararı veren aynı bağımsız heyetin huzurunda argümanlarını sunacak.
Söz konusu dönemde City’nin kazandığı şampiyonlukların elinden alınıp alınmayacağı konusu henüz netleşmedi.
Kulübün yaratmakla suçlandığı mali avantajın, sonraki on yıl boyunca İngiliz futboluna hakim olan ve 2023’teki üçlü zaferle doruğa ulaşan kadronun oluşturulmasına katkıda bulunduğu gerekçesiyle, 2009 ile 2018 arasındaki tüm sonuçların geçersiz sayılması yönünde bir görüş bulunuyor.
Buna karşılık, sahada yaşananların geriye dönük olarak iptal edilemeyeceği yönünde bir görüş de mevcut.
City’nin en görkemli döneminde kulübe antrenörlük yapan Pep Guardiola, karar açıklanmadan önce, 2023 yılında bu soruyu doğrudan ele almış ve şunları söylemişti:
“Hadi ama! Karar ne olursa olsun, o anlar bize aittir. Yaptıklarımızı bir düşünün… Sergio Aguero’nun QPR’a attığı o gol; kimse onu silemez. Bilmiyorum, Steven Gerrard’ın Anfield’da kaymasından biz mi sorumluyuz?”
2018-19 ve 2021-22 sezonlarında Liverpool takımıyla City’nin ardından ikinci sırada bitiren Jürgen Klopp, karar açıklanmadan önce, kulübün suçlu bulunması halinde bira alıp eski oyuncuları için kendi arka bahçesinde bir kutlama düzenleyeceğini söylemişti.
City taraftarları açısından bakıldığında, kulübe yakın kaynakların tarif ettiği ruh hali, davanın sürdüğü üç yıl boyunca direniş ve yorgunluk arasında gidip geldi.
Başkan Khaldoon Al Mubarak, taraftarlara ve genel müdür Ferran Soriano’ya bir mektup yazarak, bir kararın açıklandığı şu anda bile sürecin sonuçlanmasının hâlâ yıllar alabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu mesaj, kulübün kendisinin de temyiz davasının hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını beklemediğini gösteriyor.
Everton taraftarı olan İngiltere Başbakanı Andy Burnham da topa girdi. Başbakan, Manchester City’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen sahiplerinin, kulübün Premier Lig’in mali kurallarını ihlal ettiği tespit edildikten sonra kulübü satması durumunda “gerçekten endişeleneceğini” söyledi.
Burnham, 2008 yılından bu yana kulübün sahibi olan ve Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan tarafından yönetilen Abu Dhabi United Group’un başarılarını övdü:
“Onları kaybetmek beni gerçekten çok endişelendirir. Modern Manchester’ın inşasında ve tabii ki Manchester City’nin bugünkü küresel güç haline gelmesinde çok büyük bir ortak oldular. Aslında City Football Group’a ve daha geniş kapsamlı sahiplik yapısına, sadece Etihad [Stadyumu] ve çevresindeki kampüse değil, aynı zamanda şehre de yatırdıkları para için teşekkür ediyorum.”
Başbakan, City’ye ceza verilmesinin Birleşik Krallık-Abu Dabi ticaret ilişkileri üzerinde önemli bir etki yaratabileceği yönündeki uyarılara rağmen, herhangi bir disiplin sürecine müdahale etmeyeceğini söyledi.
Burnham, belediye başkanı olduğu dönemde City’nin sahipleriyle kurduğu ilişkilerin “elbette” incelemeye dayanacağından emin olduğunu belirtti.
Avrupa
Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.
ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.
Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.
Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.
Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.
Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.
“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.
Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.
Papa şöyle konuştu:
“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”
Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.
Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:
“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”
Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.
Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.
Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:
“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”
Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.
Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.
Avrupa
AB, “Made in Europe” için adım atmaya hazırlanıyor

AB, “Made in Europe” düzenlemesi ile Avrupa sanayisine ivme kazandırmak için muazzam kamu harcama gücünü kullanmak istiyor.
Bununla birlikte, neyin gerçekten “Avrupa malı” sayılacağı konusundaki derin görüş ayrılıklarını var.
POLITICO’da yer alan habere göre Avrupa Parlamentosu ve üye ülke hükümetleri, Brüksel’in “Made in Europe” sloganını bir endüstriyel stratejiye dönüştürme çabasının bir parçası olan Sanayi Hızlandırıcı Yasası (IAA) konusunda tutumlarını belirlemeye çalışıyor.
Bu çaba, ihale ve sübvansiyonları kullanarak Avrupa menşeli ürünler için garantili bir pazar yaratmayı amaçlıyor.
Fakat bunu yapmak, bir ürünün bu kapsamda değerlendirilebilmesi için ne kadar “Avrupalı” olması gerektiği ve hükümetlerin ve tüketicilerin yerli ürünleri satın almak için ne kadar daha fazla ödeme yapmaya hazır olması gerektiği gibi siyasi açıdan tartışmalı nitelikteki sorulara yanıt vermek anlamına geliyor.
Anlaşmazlıklar sadece Parlamento ile Konsey arasında değil, aynı zamanda hükümetler arasında ve hatta farklı ülkelerden siyasi müttefikler arasında da yaşanıyor.
Avrupa Komisyonu tarafından Mart ayında açıklanan IAA, yeşil teknoloji, enerji yoğun sanayiler ve otomobillere yönelik kamu harcamalarını Avrupalı şirketlere yönlendirerek, bu şirketlerin hakim konumdaki Çinli ihracatçılarla rekabet etmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor.
Aradan geçen altı ayın ardından, bu hedefi uygulanabilir bir yasaya dönüştürmenin ne kadar zor olduğu giderek netleşiyor.
Karşıt taraflar, Avrupa’nın sanayi tabanını güçlendirme, izin süreçlerini hızlandırma ve stratejik bağımlılıkları azaltma gereği konusunda genel olarak hemfikir.
Fakat AB’nin Avrupa üretimini ne kadar desteklemesi gerektiği ve hükümetlerin ne kadar esneklik elde tutması gerektiği konusunda keskin bir ayrılık yaşıyor.
POLITICO, 2027’ye kadar sürecek müzakereleri domine edecek beş konu belirlemiş.
Birinci mesele, neyin “Made in Europe” sayılacağına ilişkin tartışma.
AB menşe tanımlaması müzakerelerdeki en hassas siyasi konu. Kamu alımlarının bloğun GSYİH’sinin %15’ini (yani yılda yaklaşık 3 trilyon avroyu) oluşturması nedeniyle, söz konusu meblağlar çok büyük.
Bir ürünün bu tanıma uyması için ne kadar Avrupalı olması gerektiği meselesinde sınır çok dar çizilirse Brüksel, yakın ticaret ortaklarını dışlama ve tedarik zincirlerini bozma riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Öte yandan çok geniş çizilirse “Made in Europe” tercihi anlamsız hale gelme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Parlamento, daha sıkı kaçakçılık önleme kuralları istiyor ve bir ürünün değerinin en az %50’sinin AB içinde yaratılması şartını dayatıyor.
Bu durum, üçüncü ülkelerden gelen ürün veya bileşenlerin AB menşeli mallara eşdeğer olarak kabul edilmesini de zorlaştıracak.
Yasa koyucular ayrıca, karşılıklılık, iktisadi güvenlik önlemleri, iklim taahhütleri, çalışma standartları ve insan hakları korumaları dahil olmak üzere daha katı koşullar getirmeyi hedefliyor.
Konsey, DTÖ Kamu Alımları Anlaşması veya ilgili serbest ticaret anlaşmalarının kapsadığı ülkelerden gelen içeriği, belirli koşullar altında (bazı karşılıklılık ilkeleri dahil) AB menşeli içerikle eşdeğer olarak değerlendirmeye daha açık bir tutum sergiliyor.
Fakat AB ülkeleri bu konudaki tutumlarını hâlâ tartışıyor ve birbiriyle çelişen çeşitli öneriler sunuyor.
Konsey başkanlığını yürüten İrlanda, Ekim ortasına kadar “Made in Europe” ibaresini içeren yeni bir uzlaşma önerisi sunmayı planlıyor.
Diğer bir mesele ise Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) taraması.
AP, stratejik sektörlerdeki yabancı yatırımların taranması için daha kapsamlı ve sıkı bir sistem istiyor.
Bu talebin arkasında, AB’nin stratejik endüstrileri geliştirmek için milyarlarca harcama yapmasına rağmen, sübvanse edilen ya da başka şekillerde devlet destekli yabancı yatırımcıların, AB’nin oluşturulmasına katkıda bulunduğu şirketleri ve varlıkları ele geçirebileceği endişesi yatıyor.
Milletvekilleri, inceleme eşiğini önerilen 100 milyon avroluk yatırım rakamından 50 milyon avroya indirmek, yabancı yatırımcıların bağlı şirketlerini kuralların kapsamına dahil etmek ve bildirim zorunluluğunu tetikleyecek kontrol eşiğini düşürmek istiyor.
Ayrıca, Komisyon’a daha güçlü bir rol vererek, AB fonlarının söz konusu olduğu kritik hammaddelere yönelik yatırımları engelleme yetkisini de Komisyon’a devretmek istiyorlar.
Konsey’in tutumu daha dar kapsamlı: Genel olarak Komisyon’un orijinal teklifinde öngörülen 100 milyon avroluk doğrudan yabancı yatırım eşiğini ve %30’luk kontrol eşiğini korurken, ulusal makamlara onay sürecini yönetme konusunda daha fazla esneklik tanıyor.
İki kurum, sadece incelemenin kapsamı konusunda değil, Brüksel ile ulusal başkentler arasındaki güç dengesi konusunda da anlaşamıyor.
Üçüncü mesele, ihale ve sübvansiyonların kapsamı konusunda düğümleniyor.
Her iki taraf da kamu ihaleleri ve devlet desteğinin Avrupa menşeli ve düşük karbonlu ürünlere talep yaratmasını istiyor.
Fakat kuralların ne kadar geniş bir alanda uygulanması gerektiği konusunda fikir ayrılığı var.
İşte bu noktada siyasi hedefler, kamu bütçesiyle doğrudan çatışıyor. Hükümetlerin Avrupa menşeli ürünler satın almasını zorunlu kılmak, yerli üreticiler için talep yaratabilir ama daha ucuz ithal ürünler mevcutken vergi mükelleflerinin daha fazla ödeme yapmasına da yol açabilir.
Parlamento, yeşil, sosyal veya “AB’de Üretilmiştir” gibi çeşitli gerekliliklerin devlet yardımı veya sübvansiyon programlarının %90’ına kadarını kapsamasını isterken, Konsey metninde bu oran %45.
Ayrıca daha sıkı sosyal ve çalışma koşulları, yer değiştirme kısıtlamaları ile daha katı doğrulama ve uygulama mekanizmaları öneriyor.
Konsey ise, uygun ürünlerin bulunmaması, aşırı pahalı olması veya teknik olarak uygun olmaması durumlarında daha geniş istisnaları destekliyor.
Bu tutum, hükümetlerin kamu harcamaları veya ithal bileşenlere bağlı projelerin yavaşlaması konusundaki endişelerini yansıtıyor.
Dördüncü konu ise sektörel hedefler konusundaki ayrışma.
AP genel olarak bataryalar, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, elektrolizörler, nükleer teknolojiler ve elektrikli araçlar için daha yüksek ve daha ayrıntılı Avrupa menşeli içerik şartları arıyor.
Elektrikli arabalar, “Made in Europe” kavramının pratikte ne kadar karmaşık hale gelebileceğini gösteriyor.
AB’de monte edilen bir araç, dünya çapında uzanan tedarik zincirleri aracılığıyla temin edilen bir batarya ve hammaddeler içerebilir.
AP, batarya dışındaki araç bileşenleri için gerekli AB menşeli pay oranını, Komisyon’un önerdiği %70’ten %75’e çıkarmayı planlıyor.
Ayrıca batarya malzemeleri, bağlayıcılar ve stratejik hammaddelere ilişkin şartlar da eklenecek.
Öte yandan Konsey’in tutumu daha az kuralcı olup, daha kademeli bir uygulamaya izin verecek.
Anlaşmazlık, stratejik sektörlerin destek alması gerekip gerekmediği konusunda değil, IAA’nın üreticiler ve tüketiciler için maliyetleri artırabilecek bağlayıcı içerik hedefleri getirip getirmemesi konusunda ortaya çıkıyor.
Beşinci ve son tartışma ise Sanayi Hızlandırıcı Yasası’nın taradığı alanlarla ilgili.
IAA’nın stratejik bağımlılıklara yönelik hedefli bir yanıt olarak mı kalacağı, yoksa AB sanayi politikası için daha geniş kapsamlı bir araç haline mi geleceği tartışılıyor.
AP, mevzuatı denizcilik imalatı, malzeme geri kazanımı ve inşaat sektörü için belirli plastik ürünler gibi alanları da kapsayacak şekilde genişletmek istiyor.
Ayrıca, gelecekteki gözden geçirmelerde gübre, demiryolu araçları, robotik ve havacılık gibi sektörlerin de dikkate alınmasını istiyor.
Konsey metni ise enerji yoğun sanayiler, otomotiv, net sıfır teknolojileri ve kritik hammaddeler dahil olmak üzere halihazırda belirlenmiş sektörlere daha fazla odaklanıyor.
Tartışma, AB’nin “Made in Europe” tercihlerini ne kadar genişletmesi gerektiği konusundaki daha geniş kapsamlı bir gerilimi yansıtıyor.
Bazı stratejik sektörlerde kamu alımları ve sübvansiyonlar yerli üretimi desteklemek için kullanıldığında, diğer sanayiler de bu avantajlardan yararlanabilmeleri gerektiğini savunmak için güçlü bir teşvike sahip oluyor.
POLITICO’da yer alan bir başka habere göre ise Brüksel, AB üyeliği bekleyen ülkelere, “düşman devletlere” ve endüstriyel rakiplere karşı blokla birlikte hareket etmeyi kabul etmeleri şartıyla, ortak pazarına erişim imkanı tanıyacak.
Taslak plana göre, aday ülkelere başvuruları değerlendirilme aşamasındayken, engelsiz ticaret ve araştırma programlarına erişim dahil olmak üzere, tek pazara benzeri görülmemiş bir “kademeli entegrasyon” imkânı sunulacak.
Aday ülkelere sunulacak “genişleme öncesi” avantajlara ilişkin bir değerlendirmede, “Tek pazar, iktisadi yakınlaşma için birinci önceliktir,” ifadesi yer alıyor.
Taslakta şunları yazıyor:
“Daha erken bir entegrasyon, Birlik’teki işletmeler için fırsatlar yaratacak, Avrupa değer zincirlerini güçlendirecek ve stratejik bağımlılıkları azaltacaktır. Komisyon, doğrulanmış mevzuat uyumu ve uygulama kapasitesinin araştırma, inovasyon ve endüstriyel işbirliğine daha derin katılımın yanı sıra daha geniş pazar erişimine imkân tanıdığı alanları belirleyecektir. Katılım hazırlıklarını ilerleten ve ortak iktisadi ve stratejik ihtiyaçları karşılayan fırsatlara öncelik verilmelidir.”
Von der Leyen’in başdanışmanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un eski yardımcısı Alexandre Adam’ın denetlediği bu gözden geçirme, AB’nin komşu ülkelere yönelik yaklaşımını kökten değiştirecek.
Şu anda, daha yakın işbirliğinin sağladığı neredeyse tüm iktisadi faydalar üye ülkelere ayrılmış durumda.
Fakat 2013’te Hırvatistan’ın katılımından bu yana hiçbir yeni ülke AB’ye katılmadı.
Adam’ın önlem paketinin bir parçası olarak, Ukrayna, Moldova, Arnavutluk ve Karadağ’a önümüzdeki yıllarda katılım sürecini hızlandırmak üzere tasarlanmış “yol haritaları” sunulacak.
Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Türkiye gibi diğer ülkelerde ise süreç uzamaya devam ediyor zira bu ülkelerin AB’den kopacağı ya da Rusya veya Çin’e daha fazla yakınlaşacağına dair endişeler artıyor.
Komisyon’un planına göre, aday ülkelere sunulan iktisadi avantajlar, bu ülkelerin AB’nin dış politika hedeflerine verdikleri desteğe bağlı olacak.
Tek pazara erişim ise, aday ülkelerin kilit teknolojileri düşmanca devletler ve ticari rakiplerle paylaşmamalarına bağlı olacak.
İnceleme belgesinde şöyle deniyor:
“Endüstriyel ve pazar entegrasyonu derinleştikçe, hassas sektörlere katılımın yatırım taraması, ihracat kontrolleri, yaptırımların uygulanması ve hassas teknolojilerin korunması konularında işbirliği ile birlikte gerçekleşmesi gerekir. Erişim değerlendirmelerinde stratejik uyum, kritik bağımlılıklar ve altyapı ile tedarik zincirlerine yönelik riskleri yönetme kapasitesi dikkate alınmalıdır. Bu koşulların karşılanmadığı durumlarda, katılımın kapsamı ilgili düzenleme çerçevesinde yeniden ayarlanmalıdır.”
Daha yakın işbirliği için değerlendirilen alanlar arasında yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji, yapay zeka ve uzay yer alıyor.
İncelemeye göre, aday ülkelerin nihai hedefi tam AB üyesi olmak olmalı.
Raporda, “Fakat üyelik süreci zaman alır: aday ülkeler, titiz ve liyakate dayalı bir süreci tamamlamalı ve kapsamlı ve kalıcı reformlar gerçekleştirmelidir. Bu süre, hem Birliği daha geniş bir üyelik yapısına hazırlamak hem de karşılıklı çıkar alanlarında kademeli entegrasyonu derinleştirmek için stratejik olarak tam anlamıyla değerlendirilmelidir,” deniyor.
Ne var ki elde edilecek faydalar ülkelerin üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerine bağlı olacak:
“Bu yükümlülüklerin yerine getirilmediği durumlarda, katılım geri alınabilir nitelikte olmalıdır. Gerekli görüldüğü durumlarda üyelik süreci askıya alınmalı veya geri çekilmelidir.”
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası











