Bizi Takip Edin

SÖYLEŞİ

Korkut Boratav: ‘Liberal Batı, korumacı Güney’ ayrımında roller değişti

Yayınlanma

ABD’nin küresel egemenliğinin en önemli parçalarından olan doların geleceği tartışılıyor. Başını Çin, İran ve Rusya’nın çektiği ülkeler ikili ticaretlerinde ulusal para birimlerini yaygınlaştırmaya çalışırken, ABD’nin ‘arka bahçesi’ olarak nitelendirilebilecek Körfez krallıkları bile Çin ile ticarette dolara alternatif arayışlara girmiş durumda. Dünyada merkez bankalarının dolar cinsinden varlıklarının oranı azalırken, şimdilik yeni bir ‘hegemon para birimi’ ile değil, portföy çeşitliliği ile karşı karşıyayız.

Ticarette doların egemenliği göreli olarak gerilerken, finansal akışlarda hâlâ bir ‘hegemonya’dan söz edebiliyoruz. Türkiye’nin en önemli iktisatçılarından Prof. Dr. Korkut Boratav, ticaret ve sanayi sermayesindeki ‘dolarsızlaşma’ ile finans sermayesindeki dolar egemenliği arasındaki ayrıma işaret ediyor. Sermaye ihracatı ve finans piyasalarında liderliğini koruyan ABD, bu konumunu küresel finans sermayesinin merkezi olması ile sağlıyor. Dolayısıyla, sermaye kontrolleri uygulayan ve dış yatırımları bir ‘çevre’ ülkesi gibi kullanan Çin’in, finansal piyasalarda klasik bir emperyalist bir ülke olmadan ABD’nin yerini alması pek mümkün görünmemektedir.

Bununla birlikte Boratav, ABD’nin siyasi egemenliği ile doların mali egemenliği arasında kopmaz bir bağ olduğuna da dikkat çekiyor. Çin ve Rusya’nın meydan okuması ile birlikte 2008-9 krizinin yarattığı şok, ABD hegemonyasının gerileyişinin en önemli göstergeleri olmuştur. „Güney“ ülkelerinin de buna eklenmesiyle birlikte neoliberal dönemdeki durum değişmiştir. Kuzey ülkelerine göç ve aynı ülkelerdeki sanayisizleşme nedeniyle zor bir dönemden geçen klasik mavi yaka işçilerin öfkesi, solun yokluğunda Trump ile birlikte göçmen ve Çin karşıtı bir siyasete evrilmiştir; Ukrayna savaşı da bu eğilimi körüklemektedir. İronik bir şekilde, Boratav’a göre, ‘küreselleşme’ bayrağı Çin’e geçmişken, ‘korumacılık’ ABD’nin iktisadi politikası haline gelmiştir.

ABD’nin küresel egemenliğini iki unsurun sağladığı söylenir: Dolar ve askeri güç. Bunlardan birinin, örneğin doların rezerv para birimi olma özelliğinin aşınmaya başlaması, doğrudan Amerikan egemenliğinin zayıflaması anlamına gelir mi?

ABD emperyalizminin ekonomik hegemonyası dolara da bağlıdır. Bu boyutu “dolar emperyalizmi”  diye adlandırmak yanlış değildir. Siyasal hegemonya ise askerî güç ile pekiştirilen ABD devleti ve oluşturduğu ittifaklar (başta NATO) tarafından icra edilir.

Ekonomik hegemonyanın parasal dayanağı, üretim ve dış ticaret tarafından da desteklenmelidir. 1945’i izleyen bir süre  boyunca  ABD bu üç açıdan da kapitalist dünya ekonomisinin öncüsü idi. Devlet gücü bakımından Sovyet sisteminin varlığı nedeniyle iki kutuplu bir dünyanın geçerli olduğu bir dönem söz konusudur. 1980’li yıllara kadar Sovyetler Birliği’nin desteğini alan bağlantısızlar blokunun varlığı da ABD’nin siyasal hegemonyasını frenliyordu. 1970 sonrasında ABD’nin ekonomik gücü, Batı Avrupa’nın yükselişi ile aşınmaya başlamış; ABD astronomik dış ticaret ve cari işlem açıkları veren bir konuma geçmişti.

Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin çöküşü, ABD’nin ekonomik gerilemesinin siyasete yansımasını önledi. Ekonomide olası tek rakip olan Almanya, Avrupa’nın otonom bir güç merkezi olma misyonunu sahiplenemedi. Bu dönemde neoliberalizm yaygınlaştı; sermayenin tahakkümü tek kutuplu yeni dünya düzeni ile bütünleşti.

2000 sonrasında bu yeni dönemi ABD Yüzyılı olarak tasarlayan neo-con tasarı uygulandı; ama iflas etti. Bir kere ABD ve müttefiklerinin Orta Doğu’yu rejim değiştirme  operasyonlarıyla dönüştürme girişimleri iflas etti. Askerî gücün sınırları açığa çıktı. İkinci olarak Sovyetler Birliği enkazından Yeltsin’in değil, milliyetçi bir tutumla Batı ittifakına bağımlılığı reddeden Putin’in Rusya’sı çıktı. Üçüncüsü ve en önemlisi, Batı kapitalizmi  2008-2009’da büyük buhran sonrasının en ağır ekonomik krizine sürüklendi. Kapitalizmin sistem olarak meşruiyeti ağır yaralar aldı. Aynı tarihte Çin, kapitalizmin bunalımından etkilenmeyen alternatif bir ekonomik güç olarak ABD ve Avrupa krizinin bir dünya bunalımına dönüşmesini önledi.

Bu kriz ortamında ortaya çıktı ki ABD dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna gelen Çin’e  ekonomik olarak bağımlıdır.  Çin’in yeni lideri Şi Jinping, bu yeni durumu küreselleşmeyi sahiplenerek özümsedi. Ama iki yıl sonra Trump’ın ülkesine karşı açtığı ekonomik savaş ile de yüz yüze  geldi. Trump yönetimi, kısa zamanda ekonomik savaşı Çin Komünist Partisi’ne karşı açılan bir ideolojik savaşa da dönüştürdü. Bu tutum ABD-Çin karşıtlığının bir Soğuk Savaş çizgisine taşınması anlamına geldi ve daha sonra Biden yönetimi, NATO, giderek AB organlarınca da benimsendi.

ABD egemenliğinin siyasal alanda yukarıda değindiğim tökezlemeleri ekonomik üstünlüğünün gerilemesi ile birleşti. Doların bir dünya parası konumu bu ortamda aşınmaya başladı.

Merkez bankalarının, portföylerindeki dolar oranını azalttığı ve başka araçlara yöneldikleri bir gerçek. Bununla birlikte, doların yerini başka bir ‘hegemon’ aracın aldığı bir dünyada değil, araçların çoğaldığı bir dünyaya giriş yapıyor gibi görünüyoruz. Bu durum sadece ABD’nin değil, küresel finans sermayesinin egemenliğinde bir çatlak anlamına mı geliyor?

Evet uluslararası ekonomik işlemlerde kullanılan araçlar çeşitlenmektedir. Bu çeşitlenme, finans sermayesinden çok sanayi ve ticaret sermayesinin dolara bağımlılığının gerilemesinden kaynaklanıyor.  Dünya ticaretinin önde gelen ülkesi, yüzde 15’lik payla  Çin’dir. ABD’nin açık farkla önünde yer almaktadır. Tedarik zincirlerinin başlangıç, bitim ve bazı ara-kademelerinde sanayi ürünleri ihracatçısı ve ham madde ve ara-mal ithalatçısı olarak stratejik bir konumdadır.  Rusya, Brezilya, OPEC üyeleri ve Güney coğrafyasının mineral ihracatçıları diğer uçlarda, kısmen de karma konumda yer alırlar. Dünya millî hasılasının dış ticarete konu olan üretiminin ezici çoğunluğunu bu ülkeler yürütür.  Doların dış ticarette bir mübadele aracı olarak kullanımı zorunlu değildir. Bir zamanlar petrolün dolar dışı paralarla ihraç edilmesinin imkânsız olduğu iddia edilirdi. Bu yakınlarda Suudi petrolünün Çin’e renminbi (RMB) karşılığında satılacağı duyuruldu; ABD sessiz kaldı.

ABD dolarının bir dünya parası olmasının ekonomik dayanağı uluslararası sermaye hareketlerinden, farklı bir ifadeyle uluslararası finans kapitalden kaynaklanır. “Paradan para kazanmak” diye de ifade edebileceğimiz çok çeşitli kısa vadeli finansal işlemlerle birlikte uluslararası sermaye hareketlerinin hacmi dış ticaret işlemlerini defalarca aşar. ABD sermaye ihracatında dünya lideridir. Ayrıca New York uluslararası finansal sistemin merkezidir. Doların vazgeçilmezliği bunlara bağlıdır.

Renminbinin kısa vadede doların yerini alması düşünülebilir mi? Brezilya, Suudi Arabistan, Rusya, Malezya, Singapur gibi ülkeler doların yerine renminbi ile ticaret yapmaya yönelik isteklerini bildirdiler. Öte yandan bazı yorumcular, Çin’in hâlâ sermaye kontrolleri yapıyor olmasının, yani ‘açık piyasa’ olmamasının renminbinin önündeki en büyük engel olduğunu ileri sürüyorlar.

Dış ticaret (öncelikle de “mal ticareti” olarak) metaların ülkeler-arasında el değiştirmesidir; üretimin sürdürülmesinin zorunlu koşuludur. Sadece dış ticaretin finansmanı söz konusu olsaydı dolara gereksinim olmazdı. RMB ve ruble bu işlevi birlikte üstlenebilirlerdi. Rusya’nın önde gelen petrol, tahıl, mineral ihracatçısı olması uluslararası uzmanlaşmada Çin’i tamamlayan konumu dikkat çekicidir.

ABD ise net sermaye ihracatçısı olarak uluslararası sermaye hareketlerinde zirvededir. Ayrıca, kısa vadeli (kısmen spekülatif) finansal işlemler de büyük ölçüde dolarla yapılır. Bu iki işlev nedeniyle dolara gereksinim kaçınılmazdır ve bu ayrıcalık ticaretten bağımsızdır. 1945 sonrasında da ABD dış ticaret fazlası verdiği dönemlerde dahi dünya ticaretinin işler hale gelmesi için gereken uluslararası likiditeyi dolar basarak oluşturmuştur.

Çin ise farklı bir konumdadır. Cari işlem fazlalarını sürdürmektedir ve bugün 3,3 trilyon dolara ulaşan rezerv biriktirmiştir. Ekonomik bağımsızlığın bir güvencesi olarak sermaye hareketlerini denetlemektedir. Dünya sisteminin öncü bir öğesi değil de, bağımlı bir çevre ekonomisi gibi sermaye  “kaçışını” veya ihracını denetlemekte, sınırlı tutmaktadır. Sermaye ihracının büyük bölümü, rezerv birikiminin bir bölümünün aktarıldığı, devlet mülkiyetindeki Çin Yatırım Şirketi’nden (Varlık Fonu’ndan) kaynaklanıyor. Özel Çin şirketlerinin dış dünyadaki yatırımları arka plandadır. Bazı Çin iktisatçıları Çin yönetiminin rezervlerinin dış yatırımlarla eritilmesini savunuyor. RMB’nin ancak o zaman Çin’in üretken gücünden kaynaklanan bir uluslararası para olacağı ileri sürülüyor. Bu öneri, bir anlamda Çin’in tipik emperyalist bir ülkeye dönüşümünü savunmaktadır.

Dolardan kaçışta Amerikan iç siyasetinin gerilimleri ne kadar rol oynuyor? Özellikle Joe Biden’ın ‘yeni sanayileşme’, ‘yeşil enerjiye geçiş’, ‘Enflasyonu Düşürme Yasası’ gibi adımlarının ABD’yi izolasyonist, yeni merkantilist bir siyasete ittiğini ve doların egemenliğinin bu nedenle  zayıfladığını düşünen finans çevreleri bulunuyor. Biden ile ya da Biden’sız, ABD’nin bu siyasetten geri adım atma şansı bulunuyor mu?

Bu soru Çin’e karşı başlatılan ekonomik savaşın siyasal uzantılarıyla bağlantılıdır.  Başkanlık seçimi kampanyası sırasında Trump açıkça küreselleşme karşıtı bir söylemi benimsedi; özellikle Çin’i hedefleyerek dış ticarette korumacı bir politikayı savundu. ABD şirketlerinin Çin’e ve Meksika’ya yaptıkları üretken yatırımları sürükleyen sermaye çevrelerine karşı, “istihdamı ülke dışına kaydırıyorsunuz”  suçlaması ile kampanya açtı. Çin’den ithalata miktar kısıtlamaları getirdi; bu ülkeyle “serbest ticaret ilkesi” katı merkantilist özellikleri taşıyan dış ticaret anlaşmaları imzaladı.

Biden da Trump çizgisini genişletti. Sözünü ettiğiniz “yeşil enerji, enflasyonu düşürme” yasaları AB’nin de açık tepkisine yol açtı. Çin’e karşı ekonomik savaşı ise teknoloji alanına da kaydırdı. Yüksek teknoloji içeren ürünlere ihracat yasakları getirdi; bu yasakların AB’ye, Japonya, Kore gibi müttefikler tarafından da de uygulanması doğrultusunda baskı yaptı.

Geçmişte “liberal Batı, korumacı Güney” ayrımının rolleri bugün değişmiş durumdadır. Şi Jinping  ve yardımcıları Davos’ta küreselleşmenin, özellikle serbest ticaret doktrininin fanatik savunucuları olarak öne çıkıyorlar. ABD’nin başını çektiği ekonomik yaptırımlara karşı ilkesel tavır alıyorlar. Bu ekonomik yaptırımlara muhatap olan İran, Venezuela, Küba gibi ülkelere Rusya’nın da eklenmesi, hele Rus merkez bankası rezervlerine ABD (FED), Avrupa ve İngiltere merkez bankalarınca el konması bardağı taşıran damlalardan biri oldu. Birçok ülke merkez bankalarındaki dolar varlıklarını ve bunların Batı finansal kurumlarına dağılımını bu yüzden azaltmaktadır.

Arka planda Batı’nın “yerli” işçi sınıflarının küreselleşmeden kayıplarının etkili olduğu söylenebilir.  Batı sanayi sermayesi ucuz işgücü arayarak üretimi (Çin ve Meksika gibi) çevre ekonomilerine kaydırdı. Mavi yakalı işçi sınıfının geleneksel sanayi sektörleri hızla tasfiyeye uğradı. Öte yandan neoliberal politikalar Latin Amerika’da, Afrika’da işsizliği, yoksulluğu artırdı. Emperyalizmin (örneğin Orta Doğu’daki) saldırganlığı apayrı şoklara yol açtı. Doğu ve Güney coğrafyalarından milyonlarca emekçinin Batı’ya, Kuzey’e göçmen işçiler olarak akması bu etkenlerin bileşkesi olarak arttı. Batı’daki ücretlerin göçmenleri rekabeti nedeniyle de baskı altına girmesi söz konusudur.

Geleneksel sanayi kollarının tasfiyesi ve göçmen işçiler… Sonuç, Batı emekçi sınıflarında gerilimlerin, huzursuzlukların yaygınlaşmasıdır. Sol’un zayıfladığı bir konjonktürde bu tepkiler Batı’da göçmen ve Çin karşıtlığını harmanlayan bir siyasal ortamı beslemektedir. Trump ve Cumhuriyetçi Parti örneği, merkez siyasetin neo-faşizme rahatça kayabileceğini gösterdi. Ukrayna savaşı bu eğilimi tehlikeli doğrultuda beslemektedir.

SÖYLEŞİ

Alman iktisatçı: Sanayinin askerileşmesi felakete giden yoldur

Yayınlanma

Yazar

Financial Times Deutschland’ın kurucularından, Alman iktisatçı Lucas Zeise Harici’ye konuştu: “Eğer giderek daha büyük bir bölüm savunma sanayisine harcanıyorsa, bu aslında bir kayıptır. Çünkü bu faaliyet, yalnızca yıkım için var olan bir üretimdir. Bu genel anlamda bir gerileme işaretidir ve aynı zamanda felakete giden bir yolun göstergesidir.”

Lucas Zeise, 1944 doğumlu, finans gazetecisi. Felsefe ve ekonomi (iktisat) eğitimi aldı. Meslek hayatı boyunca Japonya Ekonomi Bakanlığı, Alman alüminyum sanayisi, Frankfurt merkezli “Börsen-Zeitung” ve kurucularından biri olduğu “Financial Times Deutschland” gibi çeşitli kurum ve yayınlar için çalıştı. Son olarak, Alman Komünist Partisi’nin (DKP) haftalık gazetesi “UZ”’nin 2017 yılına kadar genel yayın yönetmenliğini yaptı. Günümüzde “Junge Welt” gazetesinde düzenli köşe yazıları yazmakta ve çeşitli yayınlar için makaleler kaleme almaktadır.

Lucas Zeise, Alman sanayisi ve ekonomisi üzerine tartışmalar ve küresel gelişmelerle ilgili Tunç Akkoç’un sorularını yanıtladı.

Öncelikle, sanayisizleşme bir gerçek mi?

Evet, bence öyle, ama elbette bu uzun süren bir gerçeklik. Sanayisizleşme, genel anlamda kapitalist gelişime denk düşen bir süreçtir. Sanayi, tüm ülkelerde kapitalizmin temel artı-değer üretim unsuru olmuştur ve bazı daha gelişmiş ülkelerde, özellikle de İngiltere’de, sanayisizleşme daha ileri seviyeye ulaşmıştır. İngiltere, tam anlamıyla gelişmiş ilk kapitalist ülke olduğu için burada bu süreç daha erken başlamıştır.

Ekonomistler, bu süreci genellikle üçüncül sektör (tertiary sector) olarak adlandırır, yani genel anlamda hizmet sektörü. Kapitalist ülkelerde hizmetlerin ekonomi içindeki payı giderek artmaktadır. Bu, her yerde gözlemlenebilen genel bir eğilimdir ve özellikle de gelişmiş ülkelerin sermaye ihracatı yaparak sanayilerini aşama aşama başka bölgelere, özellikle de Güneydoğu Asya’ya kaydırmasıyla ilgilidir. Bu bölgelerde sanayileşme yaşanırken, gelişmiş ülkelerde sanayisizleşme süreci hızlanmıştır.

Buna ek olarak, finansallaşma süreci de hız kazanmış ve finans sektörü giderek güçlenmiştir. Ancak finans sektörü de bir hizmet sektörüdür, sanayi değildir. Yine de, tüm bu hizmet sektörleri sanayinin güçlü kalmasına bağlıdır. İngiltere’yi incelediğimizde, ülkenin diğer bölgelere kıyasla göreceli bir gerileme yaşadığını görebiliriz. Örneğin, Almanya sanayileşme sürecinde İngiltere’yi geride bırakmış ve hatta Birinci Dünya Savaşı’ndan önce İngiltere’yi geçmişti. Aynı şekilde ABD de sanayi açısından İngiltere’yi geride bıraktı.

Bu, uzun vadeli bir trenddir. Ancak Almanya ve Japonya gibi iki büyük sanayi ülkesi, bu sürece uzun süre direnmeyi başarmıştır. Son dönemde yaşanan ekonomik şoklar ise Almanya’nın sanayisizleşme sürecini hızlandırmış ve bu da kaçınılmaz bir krizi beraberinde getirmiştir. İşte bütün meselenin özü budur.

Avrupa Birliği’nde Mario Draghi gibi bazı etkili kişiler, Almanya’nın otomobil endüstrisinden uzaklaşarak yapay zekâ gibi yeni teknolojilere yatırım yapması gerektiğini savunuyor. Bu tür yapısal değişiklik önerileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence bu tür yapısal değişiklik önerileri bir yandan kendiliğinden gerçekleşecektir. Yani, bu süreç zaten doğal olarak ilerlemekte. Çin, Almanya’yı otomobil endüstrisinde zaten geçmiş durumda. Dolayısıyla, Mario Draghi’nin bu konuda verdiği tavsiye aslında ucuz bir öneri. Böyle bir şey önerip, sonra “Harika iş çıkardınız!” demek kolay.

Öte yandan, ekonomiyi bu şekilde yönlendirmenin mümkün olduğunu düşünmek gülünç olur. Yani, “Tamam, şimdi yapay zekâya büyük yatırımlar yapıyoruz ve böylece bu alanda öne geçeceğiz” demekle iş bitmiyor. Üstelik yapay zekânın gerçekten büyük bir devrim mi yoksa sadece geçici bir moda mı olduğu da tartışmalı. Yapay zekâ, aslında yarı iletken sanayisinin, yani mikroelektroniğin bir alt dalı gibi düşünülebilir.

Elbette, mikroelektroniğin gelişimi önemli ve bütün ülkeler bu alanda devlet destekli yatırımlar yapıyor. Avrupa Birliği ve Almanya da bunu zaten teşvik ediyor. Ancak, bu Almanya’ya özgü veya Almanya’yı diğerlerinden farklı kılacak bir şey değil. Bu alanda büyük ilerlemeler kaydetmek mümkün olsa da, bu tek başına bir sorunun nihai çözümü değildir.

Genel olarak Almanya’nın gelecekteki enerji tedarik stratejisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası, bu konuda uzman değilim, bu yüzden gerçekten iyi bir değerlendirme yapmam zor. Ancak bana çok açık görünüyor ki, tüm devletler ekonominin bu kadar merkezi bir sektörüne dikkat etmek zorundadır.

Almanya, kendi petrol şirketlerine sahip olmamasıyla zaten farklı bir konumda bulunuyordu. Bu, tarihi bir gelenek haline geldi. Doğalgaz konusunda ise eskiden iki büyük merkez vardı: biri BASF etrafında yoğunlaşmıştı, diğeri ise Ruhrgas’tı. Bu iki yapı birbirine bağlıydı ve bir süre boyunca iyi işledi. Ancak zamanla bu sistem değişti ve enerji sektörünün diğer alanları, özellikle elektrik üretimi de yeniden yapılandırıldı.

Fakat bu durum, enerji sektörünün devlet tarafından yönlendirilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmez. Enerji politikası bütüncül bir şekilde devlet tarafından yönetilmelidir. Avrupa Birliği’nde ortak bir enerji politikası geliştirmek zaten pek mümkün görünmüyor. Oysa bu kadar büyük bir ortak pazar için böyle bir politika zorunlu olmalıydı.

Bu noktada, Türkiye örneğine bakarsak, orada enerji sektörü nispeten daha merkezi bir şekilde ele alınıyor, yönetiliyor ve koordineli bir şekilde yönlendiriliyor. Almanya’da ve genel olarak AB düzeyinde ise bu konuda büyük bir eksiklik var. Devlet, enerji meselesini gerçekten yeterince sahiplenmiyor.

Öte yandan, Alman sanayisi giderek savunma sanayisine yöneliyor. Bazıları, ekonominin militarizasyonunda bir tür “yeniden sanayileşme” potansiyeli görüyor. Ukrayna savaşından sonra, giderek daha fazla Alman şirketi savunma sanayisine malzeme sağlama konusundaki tabuyu kırıyor ve askeri teçhizat sektörüne giriyor. Bu gelişmeyi nasıl değerlendirmeliyiz?

Bu belki de çok önemli ve büyük bir soru, bu yüzden üzerine tam olarak konuşmaya cesaret edemiyorum. Bir yandan, bu durum açıkça, hâlâ gelişmekte olan ve nispeten iyi işleyen küresel ekonominin çöküşünün bir işaretidir. Eğer giderek daha büyük bir bölüm savunma sanayisine harcanıyorsa, bu aslında bir kayıptır. Çünkü bu faaliyet, yalnızca yıkım için var olan bir üretimdir. Bu genel anlamda bir gerileme işaretidir ve aynı zamanda felakete giden bir yolun göstergesidir.

Ayrıca, uluslararası arenada en iyi savunma sanayi ihalelerini almak için bir rekabet olduğu da ortada. Bu yüzden herkes, bu alana güçlü bir şekilde girmesi gerektiğini düşünüyor. Kimse sadece ABD’den uçak almak istemiyor, aksine kendi savunma sanayisini inşa etmek istiyor. Almanya da bu süreçte zaten yer alıyordu. Her zaman ön planda olmasa da, özellikle tank üretimi uzun zamandır güçlüydü. Bu sektör düşük bir hızda da olsa istikrarlı bir şekilde ilerliyordu.

Ancak bu gelişme, yaklaşan bir felaketin habercisi gibi görünüyor. Herkesin savaşa hazırlandığını gösteriyor. Bu durum, Birinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan atmosfere oldukça benziyor.

Almanya’da seçimler yaklaşıyor. Bu seçimlerden sonra Almanya’nın ekonomi politikalarının yeni bir siyasi düzenle değişeceğini düşünüyor musunuz?

Daha çok hayır, pek sanmıyorum. Ekonomik konuların biraz daha ön plana çıktığı gözlemlenebilir, ancak geçmişe bakarsak, 1969’daki Almanya Federal Meclis seçimlerinde seçim kampanyasının ana tartışma konularından birinin, o dönemde Alman Markı’nın (D-Mark) ABD Doları karşısında değer kazanıp kazanmaması gerektiği olduğunu hatırlıyorum. Yani, o dönemde Almanya için oldukça spesifik ve ekonomik açıdan kritik bir mesele seçim kampanyasının merkezine oturmuştu. Bu tartışma, Almanya’nın ABD’ye ve Avrupa’ya karşı nasıl bir pozisyon alması gerektiğiyle doğrudan ilgiliydi.

Bugün ise bu tür bir tartışma eksik. Aslında ele alınması gereken konular – enerji politikası, sanayisizleşme – tuhaf bir şekilde çarpıtılarak ele alınıyor. Görünüşe göre, herkesin hemfikir olduğu tek konu, Gerhard Schröder’in 2002 ya da 2003 yılında hayata geçirdiği Agenda 2010 programı. Bu program, ücretlerin düşürülmesi, sosyal yardımların azaltılması ve şirketler için kâr elde etme olanaklarının artırılması anlamına geliyordu.

Ancak bu yaklaşım, zaten o dönemde yanlıştı. Schröder’in bu adımı, bazı büyük şirketlerin büyük bir sıçrama yapmasını ve özellikle Avrupa iç pazarında Alman sermayesinin güçlenmesini sağladı. Bunun belirli avantajları oldu, ancak şimdi bunu tekrar etmek durumu daha da kötüleştirebilir.

Bu yüzden bence tartışmalar yanlış bir şekilde yürütülüyor ve özellikle de parti çizgileri doğrultusunda şekillenmiyor. Aksine, bu konuda çoğu siyasi aktörün fikir birliği içinde olduğu görülüyor.

Trump yönetiminin ilk uygulamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Uluslararası ilişkiler ve küresel ekonomi üzerinde etkisi ne olacaktır?

Bence, yeni bir deregülasyon (serbestleşme) dalgası söz konusu değil. ABD hükümetinin, diğer büyük güçlere veya Trump’ın deyimiyle “pislik çukurları” olarak adlandırdığı küçük devletlere karşı daha agresif bir tutum sergilemesi, onları acımasızca bastırması ve ezmesi deregülasyon anlamına gelmez. Aslında bu, esasen müttefik olan kapitalist devletler arasındaki rekabetin her türlü araçla daha da sertleşmesidir. Bu durumu net bir şekilde görebiliyoruz.

Bu, deregülasyon değil; daha çok Ronald Reagan döneminde yaşananlara benziyor. O dönemde ABD, Çin ile değil ama özellikle Japonya ve Batı Avrupa ile rekabetini yeniden canlandırmaya çalıştı. Reagan’ın kendi müttefiklerine karşı sergilediği acımasız tutum, ABD’nin küresel konumunu güçlendirmeye yönelikti. Günümüzde ise bunun daha da sertleştiğini düşünüyorum. Öyle ki, ABD Başkanı kalkıp “Ey Danimarka, bize Grönland’ı vermeniz lazım, olmazsa satın alırız” diyebiliyor. Hatta gerekirse doğrudan müdahale bile edebileceklerini ima ediyorlar.

Bu tür bir tavır, ABD’nin Panama’ya yönelik geçmiş politikalarının bir devamı aslında. Panama, ABD’nin burada bir kanal inşa etmek istemesi nedeniyle Kolombiya’dan koparılarak bağımsızlaştırılmıştı. Yani, güçsüz ülkelere karşı bu emperyalist davranış zaten bir gelenek. Ancak Almanya, Britanya, Fransa veya Japonya gibi orta ölçekli devletlere yönelik tutum da giderek daha acımasız hale geliyor. Bunu, yoğunlaşan ve daha da sertleşen bir rekabetin bir sonucu olarak görüyorum.

Özellikle ABD, askeri gücünü daha pervasızca kullanma konusunda gittikçe daha az çekimser davranıyor ve bu durum giderek daha fazla ön plana çıkıyor. Bu, yeni bir dönem değil; neoliberalizmin ve laissez-faire anlayışının (bırakınız yapsınlar politikası) daha da ileri götürülmesi anlamına geliyor. Sözde “kural temelli ekonomi politikası” söylemi ise tamamen çöpe atılmış durumda.

 

Çin ekonomisi hakkında hem aşırı iyimser hem de aşırı karamsar yorumlar görüyoruz. Devlet tahvilleri değer kaybediyor, karamsarlar alarm veriyor; ihracat rekorlar kırıyor, bu sefer de iyimserler seslerini yükseltiyor. Çin’in dünyayı ABD ile “paylaşma” niyeti veya gücü var mı?

Sizinle tamamen aynı fikirdeyim; aşırı iyimser yorumlar da aşırı karamsar yorumlar kadar abartılı. Eğer Çin Komünist Partisi’nin ve liderlerinin bakış açısından düşünmeye çalışırsam, onların geleneği Çin’i en büyük ekonomik güç olarak konumlandırmak ve kapitalist dünya içinde birinci sırayı almak olmuştur.

Şu anki durumda, eğer ikinci en güçlü ülke konumundaysam, doğal olarak hedefim birinci olanla eşit hale gelmek olur. Üstelik bunu yapmak zorundayım, çünkü ABD’nin bunu kabul edip, “Tamam, Çin ile barış içinde yaşayabiliriz” diyeceği bir senaryo neredeyse imkânsız. Bir süre boyunca sanki böyle bir anlayış vardı, yani “Çin ile iyi çalışıyoruz ve bundan memnunuz” gibi bir hava seziliyordu. Ancak artık bunun mümkün olmadığı açık.

ABD’nin resmi politikası, Çin’in eşit bir güç olmasına izin vermemek üzerine kurulu. Onlar, kuralları belirlemeye ve gerektiğinde bu kuralları kendi çıkarlarına göre ihlal etmeye devam etmek istiyor. Dolayısıyla, Çin de bir emperyal güç gibi hareket etmeye zorlanıyor.

Okumaya Devam Et

RUSYA

‘Batılı şirketlerin boşalttığı alanları Türk şirketler doldurdu’

Yayınlanma

Roscongress Başkanı Alexander Stuglev, Harici’ye konuştu: “Yaptırım rejiminin hafifletilmesi açısından, şu anda ulusal para birimleri kullanılıyor ve potansiyel olarak gelecekte BRICS tarafından geliştirilen dijital bir para birimi kullanılabilir.”

Moskova, Rusya-Ukrayna savaşı ile gelen Batı yaptırımlarının etkilerini azaltmak için stratejik araçlar olarak giderek daha fazla iş diplomasisine ve uluslararası ticaret işbirliğine yöneldi. Bu çabanın merkezinde, küresel ekonomik diyalog ve ortaklıkları teşvik etmek için Rusya’nın önde gelen vakıflarından Roscongress yer alıyor. Rusya’nın uluslararası alanda iş bağlarını güçlendirmek ve ülke kalkınmasına katkı sağlamak için kurulan Roscongress, St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu (SPIEF) ve Doğu Ekonomik Forumu (EEF) gibi yüksek profilli forumlar aracılığıyla Rus işletmelerini küresel pazarlarla bağlayan bir köprü görevi görüyor. Gelişmekte olan ekonomilerle işbirliğini vurgulayan vakıf, geleneksel ortaklarla bağları güçlendirerek ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki yeni ticaret fırsatlarını keşfederek Rusya’nın ekonomik kalkınmasında önemli bir rol oynuyor.

Roscongress, İstanbul’da, Rusya Federasyonu’nun Ankara Büyükelçiliği ve Ankara Ticaret Temsilciliği’nin desteğiyle ülkenin yatırım potansiyelini tanıtma toplantısı düzenlendi. Bu toplantıda Roscongress Başkanı Alexander Stuglev, Harici’nin sorularını yanıtladı.

Anladığımız kadarıyla Roscongress, iş diplomasisinin yanı sıra, Batı yaptırımlarının etkilerini ortadan kaldırmak için temel bir araç. Bize yapı hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz?

Evet, haklısınız. Roscongress, Rusya Federasyonu’na yatırım çekmek ve Rusya Federasyonu ekonomisini geliştirmek amacıyla Rusya’da büyük uluslararası ekonomik ve politik etkinliklerin organizasyonu ve düzenlenmesiyle ilgilenen finansal olmayan bir kalkınma kuruluşu olarak 2007 yılında kuruldu.

Aynı zamanda, etkinlikleri düzenlerken, elbette, Rusya ile belirli bir ülkeden iş insanları arasındaki etkileşimin yanı sıra, üçüncü ülkelerle de doğrudan bağlantılar kurulabileceği gerçeğinden hareket ediyoruz, ki bunu da memnuniyetle karşılıyoruz.

İş sektöründe Türk-Rus ilişkilerinde gördüğünüz fırsatlar ve riskler hakkında bize daha fazla bilgi verebilir misiniz?

Kuşkusuz, yaptırımlar bir dereceye kadar Rusya-Türkiye ilişkilerinin ve genel olarak Rusya ile iş ilişkilerinin gelişimini etkiliyor.

Bununla birlikte, bugün, bu türbülansları pragmatik bir şekilde kullanarak Rusya’da iş projelerini inşa eden herkes kazanıyor, Batı ülkelerinden boşalan nişleri dolduruyor, kendi işlerini geliştiriyorlar. Ve yaptırım rejiminin hafifletilmesi açısından, şu anda ulusal para birimleri kullanılıyor ve potansiyel olarak gelecekte BRICS birliği (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) tarafından geliştirilen dijital bir para birimi kullanılabilir.

Öncelikle, her zaman riskler vardır, pazarlama riskleri de dahil. İkincisi, Türk şirketlerinin Batılı şirketlerin boşalttığı alanları doldurmasına ek olarak, Rusya ekonomisinin yapısında Rusya içinde ürün ve hizmet yaratmaya daha fazla odaklanan genel bir değişiklik görüyoruz.

Örneğin turizm; Rusya’da ortaya çıkan turistik gezi sayısı COVID öncesine göre çok daha fazla, Rus vatandaşları tarafından Rusya içinde yılda yaklaşık 83 milyon gezi yapılıyor. Ve bu da altyapı geliştirmeyi gerektiriyor.

Rus devletinin turizm altyapısı geliştiren şirketlere yönelik çok sayıda destek programı göz önüne alındığında, yabancı şirketler için de LTD statüsünde bir Rus tüzel kişiliği organize etmeleri ve projelerini geliştirme fırsatı yakalamaları durumunda büyük şanslar var. Bu olasılıklardan biri.

Yaratıcı endüstri, bilgi teknolojileri, bilgi teknolojileri güvenliği, yazılım ürünleri; tüm bu alanlarda tamamen özgürce işbirliği yapabiliriz. Bunlar, bence yaptırımlara tabi olmanın çok zor olduğu sınır ötesi endüstriler.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ikili ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkarma hedefi koymuşlardı. 2025’te Türkiye-Rusya ticaret hacminde bir genişleme mi yoksa daralma mı görüyorsunuz?

Birincisi, bu şu an sahip olduğumuza göre neredeyse %100 büyüme demek. 2025-2026 tahminine gelince, asıl mesele, birincisi; bence, ulaştırma ve lojistik projelerinin inşası. Örneğin Karadeniz ve Hazar Denizi var. İkincisi; enerji alanındaki işbirliği. Üçüncüsü, tedarik edilen ham maddelerden, petrol ve gazdan kimya (kimyasal ürünlerin yaratılması) alanındaki işbirliğidir. Bu, Türkiye’de ilaç, tıbbi ekipman tedariki ve tıbbi hizmetler alanında gelecek vaat eden bir sektördür. Şüphesiz, turizmin gelişimi çok umut vericidir, ancak yaratıcı endüstri, BT endüstrisi, siber güvenlik de öyle. Bunlar, bence yakın gelecekte gelişecek alanlardır. Elbette, metalurji alanındaki geleneksel işbirliği, tarım ve gıda tedariki alanındaki geleneksel işbirliği de kesinlikle büyüyecektir.

Yaptırımlar ikili ilişkilere hangi zorlukları getiriyor?

Birincisi, ulusal para birimleriyle ödeme ve dijital para birimlerinin kullanımı da dahil olmak üzere yaptırım rejiminde bir eksen. İkincisi, iş dünyası, yetenekleri sayesinde, her türlü kısıtlamaya bir çözüm bulacaktır. Şimdi ayrıntılara girmek istemiyorum, şirketlerin normal bir ticaret dengesini korumak için kullanabilecekleri fırsatların ayrıntılarını ifşa etmek istemiyorum.

Afrika’daki sömürge karşıtı hareketler hem diplomatik hem de ticari açıdan Rusya’ya alan açmış gibi görünüyor. Oradaki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, yalnızca Fransa ile ilgili olarak değil, aynı zamanda diğer ülkelerle ilgili olarak da sömürge karşıtı bir harekettir. Bu, örneğin Afrika’ya haksızlık eden yeşil geçiş önerileriyle ilgili bir harekettir, çünkü Afrika işletmelerini yok edecek ve küresel şirketlere büyük avantajlar sağlayacaktır. Bence, Rusya’nın her zaman yaptığı gibi, Afrika ülkelerinin çıkarlarından hareket etmek gerekir. Bu, ekonomimizin ve politikamızın avantajıdır.

Biz ‘kazan-kazan’ ilkesiyle çalışıyoruz. Aynı şekilde, Türk tarafı da Afrika’da çalışabilir. Aynı şekilde Çinli yatırımcılar da bu pazarın beklentileri şeklinde bugüne kadar Afrika’da aktif olarak çalışmaktadır. Ancak ortak çıkarlara dayanarak, bir yandan karlı işletmelerin yaratılması söz konusudur. Diğer yandan yalnızca Afrika ekonomisinin geliştirilmesi karşılıklı büyümenin daha da ileriye gitmesi için bir fırsat sağlayacaktır. Sadece tüketici olarak sömürgelerden maddi kaynakları ihraç edersek ve karşılığında hiçbir şey vermezsek, kesinlikle iyi bir şey gelmeyecektir.

Esad yönetiminin düşmesinden sonra, Rusya’nın Suriye’nin yeniden inşasında iş yapmaya ilgisi var mı?

Rus şirketlerinin diğer uluslararası şirketler gibi bu sürece katılacağından eminim. Şimdi siyasi istikrar dönemi geçecek ve belirli bir büyüme dönemi başlayacak. Önemli olan, Suriye ve Suriye halkıyla ilgili aşırılıkçı hareketlerin ve yapıcı olmayan hareketlerin siyasette galip gelmemesidir. Yakın gelecekte siyasetin ve ekonominin düzeleceğine inanıyorum.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

E. Mısır Dışişleri Bakanı Harici’ye konuştu: Trump’ın Gazze planını desteklemeyeceğiz

Yayınlanma

Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nabil Fahmy Harici’ye konuştu: “Türkiye ve Mısır iyi yönetilen bir ilişkiye sahip olmadıkça Orta Doğu’da güvenlik ve istikrar sağlanamaz”

Mısır’ın eski Dışişleri Bakanı (2013-2014) Nabil Fahmy, Harici Youtube kanalında, Prof. Dr. Hasan Ünal’ın ‘Stratejik Pusula’ programına konuk oldu. Nabil Fahmy, ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı Gazze planı, Ortadoğu’daki gelişmeler ve Türkiye-Mısır ilişkilerine dair değerlendirmelerde bulundu.

İşte söyleşiden öne çıkan başlıklar:

‘Trump’ın Gazze planı uluslararası hukuka aykırı ve uygulanamaz’

“Bu insanlar 70 yılı aşkın bir süredir toprakları için mücadele ediyorlar. Trump, gerçekten onların barışçıl bir şekilde ayrılıp başka yerlere gideceklerini mi düşünüyor?” diye soran eski bakan, ve Filistinlilerin bu durumu kabul etmeyeceğinin altını çizdi.

Nabil Fahmy, Trump’ın tüm bunların Amerikan parası olmadan, Arapların ödemesiyle yapılacağını iddia etmesine de değinerek, Arapların uluslararası hukuka aykırı bir projeyi finanse etmeyeceğine inandığını belirtti. İnsanların topraklarından kitlesel olarak göç ettirilmesinin uluslararası hukukun ihlali olduğunu vurguladı.

Fahmy, bu plana yalnızca İsrail’deki aşırı sağcıların destek verdiğini ifade etti. İsrail’deki aşırı sağın Gazze, Batı Şeria, Mısır’ın bazı kısımları, Lübnan, Suriye, Irak ve Ürdün’ü içine alan daha büyük bir Yahudi devleti istediğini hatırlattı ve Trump’ın bu hamlesinin onlara manevra alanı sunduğunu belirtti.

“Arap dünyası bu süreci desteklemeyecek”

Mısır’ın bu sürece karşı çıktığını belirten Fehmi, “Mısır, doğrudan ya da dolaylı olarak toprakların bu Filistinsizleştirilmesine yol açacak hiçbir süreci desteklemeyecek ya da bu sürece katılmayacaktır,” ifadesini kullandı.

Eski Bakan, Arap dünyasının da bu plana karşı çıktığını ve önümüzdeki günlerde gerginliklerin aratacağını söyledi.

Arap dünyasının güçlü bir şekilde sesini yükselteceğini ve gerekirse bu sürece direnmek için harekete geçeceğini vurgulayan Fahmy, Arap dünyası ile yeni Amerikan yönetimi arasında gerginlik yaşanmasını beklediğini ifade etti.

Fahmy, İbrahim Anlaşmalarını genişletmeye yönelik her türlü girişimin sonuçları olacağını ve bu anlaşmalara bir Suudi bileşeni eklemenin mümkün olmayacağını vurguladı. Suudilerin açıkça barış ve iki devletli çözüm istediğini hatırlattı.

“Türkiye, Mısır için çok önemli”

Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilere de değinen Fahmy, bu ilişkilerin düzelmesinden memnun olduğunu ve iki ülkenin “birbirlerini çekiştirdikleri zamanların hoş olmadığını” belirtti.

Mısır için Türkiye’nin çok önemli bir ülke olduğunu ve rekabet konusunda hassas olmadıklarını söyleyen Fahmy, şöyle devam etti:

” Mısır için Türkiye çok önemli bir ülke ve rekabet konusunda hiç de hassas değiliz. Aslında ben Mısır’da yıllardır bunu söyleyenlerden biriyim, Türkiye ve Mısır iyi yönetilen bir ilişkiye sahip olmadıkça Orta Doğu’da güvenlik ve istikrarın sağlanamayacağını düşünüyorum.”

“Mısır, Türkiye-Yunanistan ihtilafında taraf olmamalı”

Mısır’ın Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan ile olan ilişkileri hakkında da konuşan Fahmy, o dönemde kendisinin tüm süreçte yer aldığını belirterek, Mısır’ın bu ihtilafta taraf olmamasını istediklerini ve her zaman böyle olduğunu söyledi:

“O zaman belirttiğim ve Yunanistan ve Kıbrıs’la yaptığımız tüm anlaşmalara da yansıyan husus, hatta Türkiye ile Mısır arasındaki gerginlikte de belirttiğim husus, Mısır’ın Türk halkını olumsuz etkileyecek ya da Türkiye’nin siyasi yapısını hassaslaştıracak hiçbir şey yapmaması gerektiğiydi; o dönemde Türkiye’deki belirli bir liderlik türüyle sorunlarımız vardı ve bunu aştık. Türkiye’nin çıkarlarıyla temelden çelişen bir şey yapmayacaktık. Dolayısıyla, Türkiye’nin özellikle komşularıyla ilgili hassas konuların hiçbirine girmedik.”

“Libya’yla ilgili ve denizcilik konularında daha doğrudan bir angajman görmek isterim”

Eski Bakan, Mısır ile Türkiye arasında, özellikle Batı sınırı ve Libya’daki durumla ilgili olarak, denizcilik konularında daha doğrudan bir angajman görmek istediğini ifade etti:

“Açıkçası Mısır ile Türkiye arasında, özellikle Batı sınırımız ve Libya’daki durumla ilgili olarak, denizcilik konularında daha doğrudan bir angajman görmek isterim. Yani, evet, bunu yaptık ve bundan sorumlu olan benim. Fakat hiçbir zaman Türkiye’nin ulusal çıkarlarını doğrudan etkileyen veya Türkiye’yi dışlayan bir şey göremezsiniz.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English