Görüş
Avrupa’nın ABD ile ilişkileri stratejik bağımlılıktan stratejik özerkliğe dönüşüyor

5 Mart’ta Fransa hükümet sözcüsü Sophie Primas, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer ile birlikte ABD’yi ziyaret etmeyi düşündüklerini açıkladı ve bu ziyaretin “kısa süre içinde” gerçekleşmesi gerektiğini belirtti. Eğer bu plan hayata geçerse, bu, Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesinden sonra üç Avrupalı liderin kısa sürede ikinci kez Beyaz Saray’a gitmesi anlamına gelecek. Daha önce, Macron ve Starmer, Trump’ı transatlantik geleneksel ilişkilere önem vermeye ve Rusya-Ukrayna savaşında ABD ile Avrupa’nın aynı çizgide hareket etmesini sağlamaya ikna etmeye çalışmış ancak çok az başarı elde etmişlerdi. Zelenski’nin Beyaz Saray ziyareti ise tam anlamıyla diplomatik bir felakete dönüşmüştü; taraflar arasındaki şiddetli tartışmalar yüzünden toplantı tatsız bir şekilde sona ermiş, hatta Zelenski ve heyeti aç karnına Beyaz Saray’dan ayrılmak zorunda kalmış, ev sahibi tarafından hazırlanan zengin öğle yemeği de boşa gitmişti.
Beyaz Saray’daki üç zirve, Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa’nın “en karanlık anını” yaşamasının ardından bir diğer diplomatik “Waterloo” oldu. Münih’te Avrupalı liderler, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance tarafından kamuoyu önünde aşağılanmış ve ABD’nin Rusya ile “üst düzey diplomasi” yürüttüğünü şaşkınlıkla izlemişti. Yine de bazıları hâlâ umut besliyordu. Ancak Macron, Starmer ve Zelenski, Beyaz Saray’da Trump’ın sert tavsiyeleriyle karşılaştıktan sonra, Avrupalı liderler artık tamamen gerçekçi bir bakış açısına yönelmeye başladı. Bu nedenle, tekrar Beyaz Saray’ı ziyaret etmeye çalışmadan önce, hem Fransa hem de Birleşik Krallık, Rusya-Ukrayna savaşına ilişkin önceki tutumlarını değiştirerek ateşkes müzakerelerini desteklemeye başladı. Aynı şekilde Ukrayna da “ABD liderliğinde” savaşın barışa dönüştürülmesi konusunda anlaşmaya istekli olduğunu ve ABD ile “maden karşılığı güvenlik” anlaşması imzalamak istediğini açıkladı.
Avrupalı liderler, “Trump’ın yeni politikaları” nedeniyle ciddi şekilde zedelenen ABD-Avrupa ilişkilerini onarmaya ve “ABD’nin liderliği altındaki barışı” sürdürmeye çalışıyor. Geleneksel değerler, transatlantik siyasi ittifak ve NATO askeri ittifakı aracılığıyla ABD ile Avrupa’nın ortak bir kader, ortak çıkarlar ve ortak ahlaki değerler temelinde hareket etmesini sağlamayı amaçlıyorlar. Ancak Trump’ın ikinci döneminde Avrupalı ortaklarını daha fazla hayal kırıklığına uğratacağı kesin görünüyor. Bir anlamda, Avrupa ülkeleri artık “yüz yılda bir görülen büyük değişimler” çağında bir tarihsel dönemeçten geçtiklerinin farkına varmaya başladı. ABD’ye olan stratejik bağımlılıklarını kademeli olarak azaltmaları, stratejik bağımsızlıklarını güçlendirmeleri, diplomatik özerkliklerini artırmaları ve askeri savunmalarını sağlamlaştırmaları gerektiğini anladılar.
Avrupa’nın stratejik uyanışı, tarihte ve günümüzde reddedilemeyecek güçlü mantıksal dayanaklara sahiptir. Öncelikle, hiçbir güçlü devlet sonsuza kadar süremez, hiçbir mutlak güç merkezi değişmeden kalmaz ve hiçbir sağlam müttefik ebediyen ayakta duramaz. Bu, binlerce yıllık insanlık tarihinin bize öğrettiği bir gerçektir ve Batılı politikacıların sıkça dile getirdiği, son 1500 yılda dünya güç merkezlerinin defalarca değişmesiyle kanıtlanan bir olgudur.
Ayrıca, “Trumpizm” tarafından yönlendirilen ABD, yeni bir izolasyonculuk, merkantilizm (ticaret öncelikli politika) ve Monroe Doktrini’ne doğru geri dönüyor. ABD artık küresel liderlik rolünden yorulmuş, uluslararası sorumluluklar üstlenmekten, büyük mali yükler taşımaktan ve hatta Evanjelik Hristiyanların “Mesihçi kurtuluş” misyonunu yerine getirmekten vazgeçmiş gibi görünüyor. Avrupa, ABD-Avrupa ittifakının bir “yüz yıllık evlilikten sonra” ayrılma noktasına geldiğini kabul etmek zorunda. Daha doğrusu, ABD, kendi kurduğu ve yüz yıldır sürdürdüğü dünya düzenini ve kurallar sistemini bizzat yıkıyor ve Avrupa’nın bu durumu nasıl ele alacağıyla pek ilgilenmiyor.
Avrupa’nın artık ABD’ye olan stratejik bağımlılığı sona erdirmesi gerekiyor. ABD, Avrupa medeniyetinin Kuzey Amerika kıtasındaki bir tür “gayrimeşru çocuğu” olarak doğdu. Ancak, bu “istenmeyen çocuk”, sömürgecilik karşıtı mücadelesiyle Avrupa’nın temel dayanağına dönüşerek, Avrupa’nın giderek artan şekilde bağımlı olduğu bir “kurtarıcı” haline geldi. Birinci Dünya Savaşı’na katılıp zafer kazandıktan sonra ABD, her savaşta daha da güçlendi ve eşi benzeri görülmemiş küresel bir hegemonya kurdu. Aynı zamanda, Avrupa’nın kaderini belirleyen en önemli güç olmaya devam etti: ABD’nin güçlü liderliği ve cömert desteği olmadan Avrupa, Nazi Almanyası’nı hızla yenemezdi; savaş sonrası ekonomik ve sosyal toparlanmasını bu kadar hızlı gerçekleştiremezdi; Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ve müttefiklerini çökertemezdi; Batı’nın eğitim, bilim, teknoloji, ekonomi ve yumuşak gücünü koruması mümkün olmazdı.
Yüz yıllık bağımlılık, Avrupa’da ABD’ye karşı bir “baba kompleksi” veya “anne sevgisi” benzeri psikolojik bir bağlanma geliştirdi. Avrupa, ABD’nin sert ve baskıcı “büyük baba” rolünü zaman zaman eleştirse de, bu bağımlılık neredeyse doğasına işlemiş durumda. Ancak artık bu bağımlılıktan kurtulma ve stratejik bağımsızlığa yönelme zamanı geldi.
Stratejik Özerklik: Avrupa’nın Onuru ve Hayali
Stratejik özerklik aslında Avrupa’nın onuru ve hayalidir; aynı zamanda Avrupa’nın birlik çabalarının temel hedeflerinden biridir. Tarih boyunca Avrupa’nın bağımsız hareket edememesinin temel nedeni, iç yapısının aşırı derecede parçalanmış olmasıydı. Feodal beylerin hâkim olduğu bu yapı, Vestfalya Antlaşması’nın getirdiği düzenlemelere rağmen, Avrupa’nın iki dünya savaşına sürüklenmesini engelleyemedi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş rekabetinin içine çekildi. Zayıf bir Avrupa, ancak güçlü ABD’nin sağladığı koruma sayesinde güvenlik ve kalkınmasını sağlayabilirdi.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Sovyetler Birliği ortadan kalktı ve Avrupa’nın birlik hayali daha da gerçekçi bir hâl aldı. Avrupa, beş aşamalı genişleme süreciyle kıtanın büyük bir bölümünü kendi çatısı altına aldı. Aynı zamanda, NATO’nun doğuya genişlemesi sayesinde güvenlik sınırlarını, Rusya’nın geleneksel stratejik derinlik bölgesine kadar ileri taşıdı.
Yeni yüzyıla girildiğinde, Avrupa’nın stratejik ortamı köklü bir iyileşme yaşadı. Sadece Sovyet tehdidinin tarih sahnesinden silinmesiyle yetinmeyip, aynı zamanda ABD’nin gelişiminin duraksadığı, hatta küçülme ve gerileme belirtileri gösterdiği yeni bir döneme tanık oldu. Böylece stratejik özerklik, Avrupa’nın yeni bir ideali ve politikası hâline geldi ve çoğu ülke ve halk tarafından desteklendi. Ancak, ABD’de Demokrat Parti’nin temsil ettiği geleneksel sistem yanlıları, Avrupa’yı Beyaz Saray’ın liderliğinde tutmak için ortak değerler, geleneksel ortaklıklar ve askeri ittifaklar aracılığıyla kıtanın bağımsızlaşmasını engellemeye çalıştı. Bu doğrultuda, titizlikle tasarlanmış bir “Ukrayna tuzağı” oluşturuldu. Avrupa’yı korkutmak için “korkuluk” olarak Rusya kullanıldı; birçok küçük Avrupa ülkesi, ABD hegemonyasının kanatları altında kalmaya ve Washington’un yönlendirmesiyle hareket etmeye zorlandı.
Trump’ın yeni politikaları, Avrupa’ya bağımsız hareket etme, kendi kaderini belirleme ve özgüven kazanma yönünde eşsiz bir tarihî fırsat ve stratejik bir pencere sundu. Ancak Avrupa hâlâ yeterli stratejik güvene sahip değil ya da yeterli stratejik hazırlık yapmış değil. Bunun yerine, hâlâ ABD’ye yaslanmak ve Washington’un sağladığı güvenlik şemsiyesinden faydalanmak istiyor. Ancak bu yaklaşımın sonucu, er ya da geç büyük bir stratejik boşluk hissi yaratacaktır.
Stratejik Özerklik: İçte Bağımsız Yol, Dışta Diplomatik Özgürlük
Stratejik özerklik, iç politikada bağımsız bir yol izlemek, dış politikada ise diplomatik özgürlüğe sahip olmak anlamına gelir. Avrupa, modern uluslararası ilişkiler ve diplomasi teorilerinin doğduğu bir merkez olmasının yanı sıra, aynı zamanda ABD diplomasisinin de entelektüel beşiği ve öncüsü olmuştur. Tarih boyunca dünya siyasetiyle ustaca oynayan bir kıta olarak Avrupa, ABD’nin diplomasi anlayışının temelini oluşturdu.
Ancak diplomasi, ulusal güç—özellikle ekonomik ve askeri kapasite—ile doğrudan bağlantılıdır. Bu temel ilke, tarih boyunca ihtişamlı dönemler yaşayan Avrupa’yı çoğu zaman “topal diplomasi”ye mahkûm etmiştir. Fransa gibi bazı istisnalar dışında, çoğu Avrupa ülkesi ABD’nin belirlediği politik çizgiyi takip etmek zorunda kalmıştır. Beyaz Saray’ın yönlendirmesiyle şekillenen politikalar, transatlantik ilişkilerde ortak bir söylem yaratmaya hizmet etmiştir.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, çok kutupluluğun hızlanması ve derinleşmesi, Avrupa’ya daha geniş bir diplomatik hareket alanı sundu. Avrupa ülkeleri, kendi ulusal çıkarları veya Avrupa Birliği’nin ortak çıkarları doğrultusunda, ABD’den farklı hatta zaman zaman karşıt diplomatik yaklaşımlar geliştirdi. Stratejik özerkliğe dayalı bu diplomatik bağımsızlık, Avrupa’nın birliğe ve güce giden yolunun somut bir göstergesi haline geldi. Ancak bu durum, ABD ve Avrupa arasındaki anlaşmazlıkları, çelişkileri ve sürtüşmeleri daha da derinleştirdi.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde (Trump 1.0), ABD ve Avrupa arasındaki diplomatik farklılıklar, özellikle değerler üzerinden tartışmalara neden oldu. Ancak Joe Biden’ın başkanlığı sırasında bu farklılıklar büyük ölçüde onarıldı. Ancak Trump’ın ikinci dönemiyle (Trump 2.0) birlikte, ABD ve Avrupa arasındaki diplomatik ilişkiler, kavramsal çerçeveden paradigmatik farklılıklara kadar her alanda yeniden ayrışmaya başladı. Ticaret savaşı ve Rusya-Ukrayna savaşı gibi konular, bu ayrışmayı daha da büyüterek neredeyse iki zıt yönlü bir jeopolitik yol ayrımına dönüştürdü. Bu durum, Avrupa’nın diplomatik bağımsızlığını daha da pekiştirecektir.
Avrupa’nın En Büyük Krizi: Güvenlik Krizi
Avrupa’nın karşı karşıya olduğu en büyük kriz, güvenlik krizidir. Yani, Avrupa’nın NATO çerçevesinin dışında bağımsız ve güçlü bir askeri güç oluşturup oluşturamayacağı ve kendi güvenliğini sağlama kapasitesine ulaşıp ulaşamayacağı belirleyici olacaktır. Bu aynı zamanda, Avrupa’nın geleneksel düşmanı Rusya ile tek başına mücadele edip edemeyeceği sorusunu da beraberinde getirir.
Soğuk Savaş sona erdikten sonra Avrupa, ABD’nin merkezi olduğu NATO ittifakını benimsedi. NATO’nun temel amacı, ABD’nin askeri gücünden faydalanarak Sovyet tehdidini dengelemek, Almanya’nın yeniden yükselişini önlemek ve Avrupa’nın bir dünya savaşına yeniden sürüklenmesini engellemekti.
Son yarım yüzyılda ABD, Avrupa’da güçlü bir askeri varlık sürdü, çok sayıda üs kurdu ve NATO’nun savunma harcamalarının yarısından fazlasını karşıladı. ABD’nin savunma harcamaları, GSYİH’sinin %3’ünden fazlasına denk gelen sürekli yüksek seviyelerde kaldı. Avrupa’nın güvenliğini tamamen ABD’ye bağımlı kılan bu güvenlik alışkanlığı, Avrupa’nın kendi savunma yeteneklerini geliştirmesini engelledi ve ABD için ağır bir yük oluşturdu.
Trump’ın Dönüşüyle NATO’nun Rahat Günleri Sona Erdi
Trump’ın yeniden iktidara gelmesiyle birlikte, NATO’nun ABD’nin koruma şemsiyesi altında rahat bir şekilde güvende olduğu günler sona erdi. NATO artık kendi güvenliğini sağlama sorumluluğunu üstlenmek zorunda. Trump, ilk başkanlık döneminde NATO üyelerini savunma harcamalarını GSYİH’nin %2’sine çıkarmaya zorlamıştı. İkinci döneminde ise bu oranı iki katına çıkararak %5’e yükseltmelerini talep etti ve böylece ABD üzerindeki yükü büyük ölçüde azaltmayı amaçladı.
Avrupa için askeri bağımsızlık ve güçlenme artık ciddi bir gerçeklik haline geldi. Çünkü konvansiyonel ordu gücü, konvansiyonel silah sayısı, stratejik silah üstünlüğü ve savunma sanayisi kapasitesi açısından Avrupa kısa vadede ABD ile kıyaslanamaz durumda. Hatta Rusya’ya karşı koyma konusunda bile yetersiz kalabilir. Trump yönetimi Ukrayna’yı terk etmeyi planlarken ve Avrupa, Ukrayna’yı tek başına savunmaya hatta kendi güvenliğini sağlamaya hazırlanırken, Avrupa Birliği’nin kendi ordusunu hızla kurup kuramayacağı ve İngiltere ile Fransa’nın nükleer şemsiyesinden yararlanıp yararlanamayacağı büyük bir soru işareti haline geldi.
Avrupa’nın “Yeniden Silahlandırılması” Planı
4 Mart’ta, ABD’nin Ukrayna’ya silah ve istihbarat yardımlarını kesmesi ve hatta uydu bağlantılarını kapatma ihtimaline karşı, Avrupa Birliği yaklaşık 800 milyar avroluk bir fon oluşturmayı ve Avrupa’yı “yeniden silahlandırmayı” planladığını duyurdu. Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un liderliğinde, Almanya Rusya-Ukrayna savaşının etkisiyle 70 yıldır sürdürdüğü barışçıl politikayı terk etti ve savunma bütçesini iki katına çıkararak GSYİH’nin %2’sinin üzerine çıkardı. Yeni hükümet koalisyonu, önümüzdeki hafta Almanya Parlamentosu’na 500 milyar avroluk ek bir fon tahsis edilmesini içeren bir yasa tasarısı sunacak. Bu fon, altyapı harcamaları bahanesiyle oluşturulacak, ancak asıl amacı Almanya’nın savunma bütçesini daha da artırmak olacak.
NATO’nun kurucu üyeleri ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan İngiltere ve Fransa, Avrupa’nın doğal liderleri olarak ön plana çıkıyor. ABD ile Avrupa arasındaki kopan jeopolitik bağı onarmaya çalışırken, aynı zamanda “ABD’nin çekilmesi” sonrası Avrupa savunmasını şekillendirmeye yönelik girişimlerde bulunuyorlar. Bunlar arasında “nükleer paylaşım” tartışmaları ve Ukrayna’ya destek sağlayacak bir Avrupa “güvence gücü” oluşturma planları da yer alıyor.
Gözlemciler, Avrupa Birliği ve üye ülkelerinin önümüzdeki dönemde olağanüstü yoğun bir çok taraflı ve ikili güvenlik müzakereleri sürecine gireceğini düşünüyor. Avrupa, ABD’nin NATO’daki liderlik yükümlülüklerini terk etmesi veya tamamen NATO’dan çekilmesiyle oluşan büyük ve karmaşık bir “üç boyutlu boşluğu” (tarihsel kayıp, mevcut belirsizlik ve psikolojik panik) doldurmak için aceleyle hazırlık yapıyor.
Trump 2.0: Uzun Süreli Bir Dönüşüm mü?
Teorik olarak, Trump’ın ikinci başkanlık dönemi sekiz yıl sürebilir ve “Trumpizm” bundan da uzun bir süre devam edebilir. Trump’ın yeniden seçilmesinden sonra geçen sadece iki ay içinde aldığı kararlar—uluslararası anlaşmalardan çekilmesi, ittifakları terk etmesi, müttefikleri satması ve diplomatik güveni yok etmesi—sadece başlangıç olarak görülüyor. Dahası, bu sürecin giderek hızlanacağı ve genişleyeceği kesin gibi görünüyor.
Bu durum, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya güvenlik sistemi, uluslararası yönetim düzeni ve uluslararası ilişkiler sisteminin tamamen çökmesi anlamına geliyor. Sanki bir gecede, ABD Avrupa’nın sarsılmaz müttefikinden, her zaman güvenilir “büyük ağabeyi” olmaktan çıkıp tanıdık bir yabancıya, ticaret savaşlarını başlatan bir düşmana, değerler açısından bir rakibe ve hatta stratejik bir tehdide dönüşmüş durumda.
Öte yandan, Avrupa ise “yalnız bir gezegen” gibi hareket etmek zorunda kalıyor. Hatta, bildiğimiz “Batı dünyası” artık ABD ve Avrupa olarak ikiye bölünmüş gibi görünüyor. Avrupa, transatlantik ilişkilerde böylesine köklü ve tarihsel bir değişimi asla beklemiyordu. Avrupa Konseyi Başkanı Ursula von der Leyen, bu dönüşümü “tarihsel bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi.
ABD-Avrupa İlişkilerinde Kaçınılmaz Ayrışma
ABD-Avrupa veya daha geniş anlamda transatlantik ilişkiler şu anda sistematik bir şekilde yeniden şekillendiriliyor, değiştiriliyor ve yeniden inşa ediliyor. Avrupa Birliği’nin önde gelen liderleri, ilişkileri normale döndürmek için büyük çaba harcıyor. Ancak, ABD ve Avrupa arasındaki ideolojik ve ekonomik çıkar farklılıkları artık öylesine derinleşti ki, bu ayrışmanın giderek büyümesi ve tarafların sonunda tamamen farklı yollara gitmesi kaçınılmaz hale geliyor.
Tarihte olduğu gibi, uzun süren birlikler sonunda bölünmeye, uzun süren bölünmeler ise yeniden birleşmeye yol açar. Bu tarihsel döngü her zaman olduğu gibi tekrar ediyor.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
NATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu

Bilgisayar mühendisleri bilecektir, bir yazılımın 1.0, 2.0,3.0 gibi anılması yeni bir sürümü çıktığını ifade eder. Öncekine kıyasla doyurucu boyutta değişimler ve geliştirmeler içermelidir ki .0 takısını hak etsin. Eğer değişimler kullanıcı tarafından yeterli bulunmazsa genelde şu yorum yapılır; “Buna keşke 2.9 deseydiniz!”
İşte NATO’nun Ankara zirvesinde kurmaya çalıştığı NATO 3.0 düzeni de bu şekilde hissettirdi. Artık 2.0’dan aşina olduğumuz ABD merkezli dünya yok ancak bu yeni denklemin altı 3.0 diyecek kadar da dolu değil. NATO 3.0, ABD Savaş Bakanlığı Politikalardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Elbridge Colby tarafından ortaya atılan, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk aldığı bir NATO güvenlik mimarisi ön gören bir tanımlamaydı. Bu düzenin temelleri de Ankara’daki zirvede atılacaktı. Bu net tanımlama, ittifakın sadece ufak “yamalarla” yoluna devam etmeye çalışmadığı, tamamen yenilenerek üzerindeki “ölü toprağını” atmaya hazırlandığı anlamına geliyordu. Ancak bu yeni düzenin bir paradoksu vardı; Evin oğlu kendi geçimini sağlıyorsa baba sözü neden dinleyecekti? Avrupa ülkeleri savunma harcamaları arttırınca neden ABD’nin istediğiyle düşman olup istemediğiyle barış yapacaktı? İttifakı 77 yıl ayakta tutan Amerikan hegemonyası olmazsa bunun yerini ne alacaktı?
Dağılmakta olan bir aile
Zirveyi ben ve Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, yerinde takip ettik. İlk gün başta Genel Sekreter Mark Rutte olmak üzere “sevimli” ve “sıcak” mesajlar dinledik. Herkes aile olmaktan, bütün olmaktan bahsediyordu. İyi dilek ve temennilerin dışında NATO, ilk kez nitelik yerine niceliğe odaklanmıştı. Onlarca askeri endüstri anlaşması, artık sadece sofistike teknolojiler değil, sayısal olarak fark yaratacak üretim hatları oluşturmayı hedefliyordu. Ucuz ve yenilenebilir savaş araçları ilgi odağıydı.
Verilen mesajlar ve panellerdeki ortam NATO’nun geleceği açısından pozitif bir görüntü çiziyor denebilirdi, tabii sonra Trump gelmeseydi…
ABD Başkanı ayağının tozuyla önce Grönland arzusunu yineledi sonraysa İspanya’ya sataştı. Onları “anlaşması imkansız, konuşmaya değer olmayan bir ülke” olarak nitelendirdi ve İspanya ile ticareti askıya alabileceğini söyledi. Trump saldırgan bir şeyler söyledikçe hemen yanında oturan Rutte, dağılmakta olan bir ailenin “yeterince neşe saçarsam belki herkesi bir arada tutabilirim” diye düşünen çocuğu gibi hasar kontrolü yapmaya çalışıyordu. Basın toplantısında Rutte’ye sordum;
“İran’a operasyonlar konusunda Trump haklı buluyorsunuz, eğer çatışma ortamı tekrar başlar ve başkan Trump Avrupalılara destek için çağrı yaparsa bunu onaylayacak mısınız?”
Rutte, epey uzun ama tatmin etmeyecek bir cevap verdi. Enteresan noktası, Avrupa’nın hareketsizliği konusunda Trump’a kısmen hak veriyor oluşuydu. Bu, Rutte’ye özgü bir davranış değildi. Alman Şansölyesi Frederik Merz de benzer bir yol almıştı. “Trump’ın bize silah üretimini arttırmayı sert bir şekilde söylemesi gerekiyormuş, Trump bu konuda haklıydı” ifadesini kullandı. Trump’ı özellikle İran konusunda eleştiren çıkışları beklenen sonucu vermemiş olacak ki Merz çalıştığı ispatlı huyuna gitme stratejisine başvurmuş.
Yine de bu huyuna gitme işi yeterli olmadı. Zirvenin sonunda paylaşılan metin bir gerçeği ortaya koyuyordu; NATO eskisi gibi düşman belirleyemiyordu. Rusya konusundaki cümleler geçen yıllara nazaran daha hafifken İran için boyutu belirsiz bir “nükleer silah sahibi olamaz” tanımı kullanılmış, Çin’in adı bile geçmemişti. Metinde ne ABD Rusya’ya karşı bir taahhütte bulunuyor, ne de AB İran veya Çin konusunda Trump’a bir söz veriyordu. Ukrayna’ya destek meselesi, 70 milyar dolarlık bir yıllık destek ile belirtilmiş ancak ABD’nin bunda bir rol oynayıp oynamayacağı ortada bırakılmıştı.
Dürüst olalım, yakın zamanda ne Trump’ın Ukrayna’ya destek paketlerini kongreye getirme ne de Avrupa’nın İran konusunda ciddi bir askeri destek sağlama planı var. İki taraf da birbirine “hadi aslanım, sen halledersin” demeyi tercih ediyor. Peki neden? Avrupa daha önceden düşman olarak gördüğü İran’a neden saldırmıyor? Daha önce tehdit kabul ettiği Çin’e karşı neden tavır almıyor? ABD, neden yıllarca STK’larla ve askeri destekle dahil olduğu Ukrayna meselesine karışmak istemiyor?
NATO’nun çok kutuplu paradoksu
NATO doğası gereği büyük jeopolitik gerilimlerde tek yürek olmak zorunda olan bir yapı. Bu Soğuk Savaş ve sonrası dönemde nispeten kolaydı. Güç merkezi bir taneydi. Alternatifler imkansızdı. İdeolojik hesaplaşmalar sınırları keskin bir biçimde belirliyordu. Bugün ise ABD’nin ortak hedefler ve ortak düşmanlar belirlemesi mümkün değil. Ülkeler, ideolojik bağlardan yoksun bir şekilde birbiriyle iletişim kuruyor. Küreselleşmenin de yardımıyla endüstrilerini desentralize hale getiriyor, vazgeçmesi güç ticaret hatları oluşturuyor.
Trump’ın eleştirilerine karşı Afganistan ve Irak’ta ne kadar istekli bir şekilde çarpıştıklarını anlatan Avrupa ülkeleri, petrol piyasalarını derinden sarsma korkusuyla Hürmüz civarında savaşı uzatacak operasyonlardan kaçınıyor. (Avrupa ordularının ABD’nin yapamadığı neyi başaracağı da tartışılır tabii) Bunun yanında Trump’ın Grönland inadı Avrupalıların soluğu Pekin’de almasına yol açmıştı. Bugün nasıl olacaktı da Avrupalılar Çin’i bir tehdit olarak nitelendirecekti?
Benzer bir fikir ayrılığı ABD için de geçerli. Ukrayna’da Rusya’nın askeri kabiliyetlerinin yeterince hasar aldığını düşünen Amerikan devleti, hem nükleer savaş ihtimalini düşürmek hem de Çin’e değerli bir enerji kaynağı sunmamak adına Rusya’nın huyuna gitmeyi umuyor. Böyle bir durumda ABD, neden birkaç paragrafla zirvede Rusya’yı hedef alsın ki?
Bunun yanında Avrupa içinde bile tam bir fikirsel ortaklık yok. Son dönemde Polonya ile Ukrayna arasında patlak veren gerilimden Orban sonrası Rusya konusunda radikal bir değişim getirmeyen Magyar’a kadar Avrupa içinde de aykırı görüşler varlığını sürdürüyor. Bunlara yükselişi süren Almanya’nın AfD’sini, İngiltere’nin Reform Partisi’ni ve Fransa’da seçime girip girmeyeceği belirsiz Le Pen’i eklediğimizde bugünkü Avrupa’yı bile mumla arayabilirler.
Sonuç olarak, dünyayla ABD’den bağımsız bir şekilde (ABD’nin isteği böyle olsa bile) hareket etmeye başlayacak bir Avrupa, doğal olarak kendi çıkarlarını önceleyecek. Kaçınılmaz çıkar çatışmaları, NATO içinde bağımsız ittifaklara yol açacak. 100 yıldır gömülü baltalar parça parça yerinden çıkmaya başlayacak. Yani NATO’nun hayatta kalabilmesi için sorumluluk alan bir Avrupa’ya ihtiyacı var, ancak bu sorumluluk NATO’nun sonunu getirebilecek çıkar çatışmalarına yol açabilir. İşte NATO 3.0’ın içinden çıkamadığı paradoks budur. NATO gibi bir ittifakta “eş başkanlık” yürümez.
Neden 2.9?
İşte böylesi bir paradoksta Avrupa ülkeleri kendi yollarını belirgin bir biçimde çizmiş değiller. Daha fazla üretim yaptıkları, daha fazla sorumluluk aldıkları bir NATO öngörüyorlar ama bunun yanında kendilerine bir yol çizemiyorlar. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen de Ankara’ya gelmişti. Önceden “Türkiye, Rusya, Çin nüfuzundan kaçınmalı” diyen Von Der Leyen, Türkiye’yle yapılan savunma anlaşmalarıyla ilgili sorulara kaçamak yanıtlar verdi. Çünkü o da Avrupa’nın stratejik yolunu henüz tanımlayamıyor. Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde askeri talebe yetişemeyen Avrupa endüstrilerinin Türk şirketlerle iş yapmasını önleyemiyor. ABD’den fırça yedikçe Çin’le iletişime geçen ülkelere dur diyemiyor. Böylesi bir durumda hangi 3.0’dan söz edeceğiz? Yeni düzende Avrupa ABD’nin yanında mı olacak? Çin’e mi yakınlaşacak? Kendi başına mı duracak?
Ankara zirvesinde güçlü hissedilen tek bir kavram vardı; panik. Hızlıca bitmesi gereken İran savaşı uzadıkça Pasifik’e açılamayan ABD’nin paniği ve ABD’nin etkisinden çıkınca ortada kalmaktan korkan Avrupa’nın paniği…
Bu sırada Türkiye, bu kriz ortamında hem YPG meselesini çözdü hem de F-35 krizinde büyük ilerleme kaydetti. Yeni savunma sanayii anlaşmaları ve insiyatifler, bu kriz azalma eğilimi gösterdiğinde Türkiye’nin avantajlı bir konumda olmasını sağlayacak. Zira Avrupa, yolunu çizdiğinde tehdit algısı içine Türkiye’yi alıp almayacağını bilmiyoruz. Bugün alacağımız önlemler ve yapacağımız bağlayıcı anlaşmalar yarını daha net görmemizi sağlayacak. Bu sırada NATO, varlığını sürdürmek için ufak yamalar çıkarmaya devam edecek. 3.0 için henüz erken, daha yolda 2.9.1 ve 2.9.2 var.
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş2 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi1 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Amerika1 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Asya1 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Dünya Basını1 hafta önceABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor
Diplomasi1 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti









