Söyleşi
“Küba halkı, kapitalizmin köleliğine dönmek istemediğini açıkça ortaya koyuyor”

1 Ocak 1959’da Batista’nın kaçmasıyla başarıya ulaşan Küba Devrimi, sosyalist karakterini soykırım seviyesine varan Amerikan ablukasına rağmen korumaya çalışıyor. Domuzlar Körfezi müdahalesi ile doruğa ulaşan emperyalist işgal girişimleri, biyolojik saldırı, suikast, iktisadi saldırganlık, karşı-devrimci faşist grupların beslenmesi gibi unsurlarla hayli “renklendirilmiş” durumda. İkinci Trump dönemi ile birlikte, Küba’nın gırtlağına çökme operasyonu, açıkça rejim değişikliği tonlarına sahip ve başını Küba’dan kaçan ve mülksüzleştirilen karşı-devrimci ebeveynlerinin hırsını taşıyan Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun çektiği Amerikan yönetimi, yalnızca Devrimi değil, bir bütün olarak Küba halkına yok etmeye ant içmiş gibi görünüyor.
Amerikan ablukası nedeniyle elektrik kesintilerinin artık olağan hale geldiği Ada’dan sorularımıza yanıt veren Kübalı tarihçi, yazar ve akademisyen Frank Josué Solar Cabrales, Küba halkının hem sosyalizmi, hem de ulusal egemenliğini kaybetmemek için Amerikan emperyalizmine direneceğini söylüyor. Ona göre, ABD’nin Küba’da gördüğü şey, 150 km uzaktaki küçük bir adanın burnunun dikine giderek başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermesi, yani başta Latin Amerika halklarına olmak üzere, tüm dünyaya “model”olması.
Küba’da sosyalist inşa sürecinin sorunlarını açık yüreklilikle kabul eden Cabrales, özellikle 2011’den sonra hızlandırılan piyasa reformlarının eşitsizlikleri görünür ölçüde artırdığına işaret ediyor. Cabrales, geri adımların meşru olduğunu, ama kapitalist alet çantasından alınan malzemelerin sosyalizmi inşa etmenin bir yolu olarak sunulmasına itiraz ediyor. Amerikan tehdidi nedeniyle “siper” mantığının akılcı olduğunu söylüyor; ama halk katılımının devamlı yenilenmesi ve canlanması için çabaların artırılması gerektiğini düşünüyor. Fidel ve Che’nin uyarılarının bugün de güncel olduğunu düşünüyor.
ABD’nin Küba’yı işgal etmesi durumunda ise, emperyalizmin, karşısında yalnızca silahlanmış Küba halkını ve “tüm halkın savaşı”nı değil, Latin Amerika halklarının kıta çapındaki karşı saldırısını bulacağının ipuçlarını veriyor.
Küba, devrimden hemen sonra ABD tarafından uygulanan korkunç bir abluka ile mücadele ediyor. Donald Trump’ın ikinci döneminde ilan edilen “Donroe Doktrini” ve Küba’nın en önemli müttefiklerinden biri olan Venezuela’ya karşı yapılan haydutça eylemler, bu ablukanın olumsuz etkilerini daha da şiddetlendirmiş görünüyor. Ablukanın tarihsel etkilerini ve Trump yönetiminin başlattığı yeni dönemin ayırt edici özelliklerini anlatabilir misiniz? Küba Devrimi ve Küba halkı bugün hangi somut tehlikelerle karşı karşıya?
1962 yılında John F. Kennedy yönetimi altında başlayan ABD’nin Küba’ya yönelik ekonomik, ticari ve finansal ablukası, ABD emperyalizminin Küba Devrimi’ne karşı 60 yılı aşkın süredir sürdürdüğü topyekûn savaşın öncüsü ve merkezi çekirdeği olmuştur. Gelecekte bu döneme ilişkin tarih kitapları yazıldığında, Küba’nın kahramanca direnişi büyük harflerle ve altın harflerle kaydedilmek zorunda kalacak. Kısıtlı iktisadi kaynaklara sahip, küçük ve az gelişmiş bir adanın, tarihin en güçlü imparatorluğunun en uzun süreli kuşatmasına direnmesinin destansı öyküsü, Davut ile Calut arasındaki efsanevi çatışmanın modern bir versiyonu.
Kıyılarından 90 mil uzaktaki bu küçük ulusa karşı, ABD elindeki neredeyse tüm araçları kullandı. Terörist sabotaj ve şahsi saldırılardan biyolojik savaşa kadar her şeyin denendiği bu geniş yıkım stratejisinde, ana koçbaşı her zaman iktisadi abluka oldu. Bu, Küba’nın sadece ABD ile değil, diğer ülkelerle de ticaret veya resmi iktisadi ilişkiler kurma olasılığını ortadan kaldırma girişimi. Küba ile iş yapmaya cesaret eden dünyadaki herhangi bir şirket veya işletme, ABD hükümetinden para cezası veya yaptırımlarla karşı karşıya kalma riskini taşır. Küba’nın ticari faaliyetlerini takip etmek için bir ordu kadar memur ve muazzam miktarda federal fon ayıran ABD’nin bu acımasızlığı, bu Karayip adasının isyan etme ve bağımsızlığını koruma cüretini affetmemesinden kaynaklanıyor.
Onlar, herkes için refah, adalet ve haysiyet içeren farklı bir toplum inşa etme devrimci deneyiminin başarısız olmasını sağlamak için, bu örnek Latin Amerika’ya yayılmasın diye, büyük çaba sarf ettiler.
Sovyetler Birliği ve sosyalist blok varken, Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi [COMECON] ile kurulan olumlu iktisadi ilişkiler, ablukanın etkilerini büyük ölçüde hafifletmiş ve Küba’nın engelleri başarıyla aşmasını sağlamıştı. Berlin Duvarı yıkılıp SSCB dağıldığında, Küba kendini çok zor bir durumda buldu; uluslararası ticaretinin neredeyse tamamını ve ürünlerini sattığı, hayati önem taşıyan malzemeleri temin ettiği pazarı kaybetti.
Küba Devrimi’nin aşırı zayıflık ve izolasyon içinde olduğu, sadece birkaç ay ömrü kalmış gibi görünen bu koşullarda, ABD emperyalizmi, iktisadi ablukayı sıkılaştırarak son darbeyi vurma zamanının geldiğine inandı. 1992’deki Torricelli Yasası ve 1996’daki Helms-Burton Yasası adlı iki yeni yasa, Küba’ya yönelik boğucu ticari baskıyı daha da artırdı.
İkinci yasa, ablukayı ancak ABD Kongresi tarafından kaldırılabilecek bir yasaya dönüştürdüğü ve bunun için Küba’nın tam teslimiyetini ve egemenliğinin kaybını gerektiren bir dizi şart koştuğu için özellikle zarar verici olmuştu.
Ayrıca, yabancı şirketlerin Küba Devrimi tarafından millileştirilen mülkler veya arazilerde iş yapmaları nedeniyle ABD mahkemelerinde dava edilebilmelerine izin vererek, ablukanın sınır ötesi niteliğini daha da belirgin hale getirmişti.
Tüm zorluklara rağmen Küba, SSCB’nin çöküşünün vurduğu ağır darbeyi atlattı. Fidel Castro’nun hâlâ ülkenin başında olmasıyla, “barış zamanındaki özel dönem” sırasında alınan, kaçınılmaz ancak geçici nitelikteki piyasa açılımı tedbirleri, Küba’nın üretim aygıtının yoğunlaşan emperyalist baskının saldırısına dayanmasını ve galip gelmesini sağladı.
Bu eğilim daha sonra Latin Amerika genelinde ilerici hükümetlerin elverişli ortamı ve Barack Obama yönetimi altında denenen kısa süreli yumuşama ve yakınlaşma dönemi ile pekiştirildi.
Donald Trump’ın iktidara gelmesi, Küba’ya karşı daha da şiddetli bir şekilde uygulanan azami baskı politikasına geri dönüşü işaret etti. Zaten ilk döneminde, ablukayı pekiştiren, ekonomimizin her sektörüne darbe vurmayı amaçlayan ve dünyanın geri kalanıyla olan her türlü ticari alışverişi hedef alan yaklaşık 240 önlem aldı.
Bu ikinci dönemde, aşırı sağcı Küba karşı-devrimci lobisinin doğrudan temsilcisi olan Marco Rubio’nun Dışişleri Bakanı olarak görev yapmasıyla, işi bitirmeyi ve ABD emperyalizminin uzun zamandır beslediği hayali, yani Küba Devrimini devirmeyi gerçekleştirmeyi amaçlıyor.
Göreve geldiği ilk gün yaptığı ilk şey, bizi sözde terörizmi destekleyen ülkeler listesine yeniden dahil etmek oldu; bu da, diğer şeylerin yanı sıra, dünyanın birçok bankasında hesap açmamızı ve finansal işlemler yapmamızı otomatik olarak engelliyor.
Bu listede yer almak, uluslararası ticarette dolar kullanımı ve kredi veya borçlara erişim konusunda ülkemize ek kısıtlamalar getiriyor. Küba, günümüzün son derece birbirine bağlı ekonomisinde tüm ulusların dayandığı uluslararası finansman mekanizmalarının hiçbirine erişemiyor.
Dünyanın önde gelen emperyalist gücünün misilleme tehditleri güçlü bir caydırıcı etki yaratıyor ve birçok şirket ile finans kurumunun Küba ile iş yapmaktan kaçınmasına neden oluyor.
ABD’nin tasvir ettiği gibi belirli mallara yönelik bir ticaret ambargosu olmaktan uzak olan abluka, son altmış yılda onu genişleten, güçlendiren ve derinleştiren çeşitli önlemlerle tam kapsamlı, geniş bir iktisadi savaş. Abluka, karşı-devrimci bir ayaklanma yoluyla rejim değişikliği sağlamak amacıyla Küba halkına mümkün olan en büyük zararı vermek üzere tasarlanmış bir siyaset.
Bu durum, ABD hükümetinin resmi belgelerinde de yansıtılıyor. Örneğin, Dışişleri Bakan Yardımcısı Lester Mallory’nin Nisan 1960 tarihli memorandumu, ablukanın amacının, açlık, yoksulluk, ıstırap ve umutsuzluk yoluyla Küba Devriminin teslim olmasını sağlamak için ülkeyi maddi ve mali kaynaklardan mahrum bırakmak olduğunu açıkça belirtiyor.
Devrimci hükümetin halkın çoğunluğunun desteğine sahip olduğu gerçeğini kabul eden belge, halk arasında hoşnutsuzluk ve muhalefet yaratacak koşullar oluşturmak için, hükümeti devirmenin en etkili yolu olarak ekonomik boğulmayı öneriyor.
Bu memoranduma ilişkin gerekçelerde, emperyalizmin alaycılığı ve egemenliğinden kurtulan halklara nasıl davrandığı tüm çıplaklığıyla görülebilir.
Teslim olmak ya da ölmek, Küba halkı gibi özgür ve onurlu olmaya cesaret eden ve kaderini kendi ellerine alan halklara ABD emperyalizminin dayattığı ikilem. Böyle bir siyaset, Küba ekonomisine muazzam bir zarar vermiştir: resmi rakamlara göre, ablukanın uygulanmaya başladığı tarihten bu yana Küba’ya maliyeti yaklaşık 164 milyar dolar. Ekonominin her sektörü –sanayi, tarım ve hizmetler– emperyalist kuşatmadan etkilendi; bu kuşatma, son zamanlarda Trump döneminde, ülkeye döviz geliri getiren her türlü faaliyete, başta turizm ve uluslararası tıbbi işbirliği olmak üzere, sistematik bir zulüm ve cerrahi bir zarar vermeyle karakterize edildi.
Rakamların ve makroiktisadi göstergelerin ötesinde, abluka tüm sertliğiyle Kübalıların günlük yaşamlarında, sağlık, eğitim, ulaşım, elektrik ve su temini gibi sosyal ve kamu hizmetlerinin sağlanmasındaki zorluklarda ve günlük yaşam için gerekli gıda, ilaç ve temel tüketim mallarındaki kıtlıklarda hissediliyor.
Kübalıların günlük yaşamı, sadece malzeme ve kaynak eksikliğinden değil, aynı zamanda ablukanın etkileriyle tüm iktisadi ve sivil altyapının bozulmasından dolayı da gerçekten çok zor ve karmaşık.
Donald Trump’ın Küba’yı ABD ulusal güvenliğine yönelik olağanüstü ve istisnai bir tehdit ilan etmesi, adaya petrol gönderen herkese gümrük vergisi uygulamakla tehdit etmesi ve Kübalıların ana ham petrol kaynağını kesmesi gibi son zamanlarda aldığı önlemler, 3 Ocak’ta Venezuela’ya yönelik silahlı saldırı ile birlikte, Küba halkının zaten içinde bulunduğu derin ekonomik krizi daha da şiddetlendirdi.
Üç aydan fazla bir süredir tek bir damla yakıt bile alamamanın etkileri, ülke sakinlerinin günlük yaşamlarında çok çeşitli şekillerde hissedilmeye başlanmış ve her şeyden önce tüm toplumu ve ekonomiyi kesen ve bunların canlılığını sağlayan iki boyutu etkiledi: ulaşım ve elektrik üretimi.
Elektrik kesintisi, günlük yirmi saatten fazla süren kesintiler ve bunun getirdiği, örneğin gıda muhafazası ve yemek pişirme gibi tüm zorluklarla sadece haneleri etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda sanayiyi ve üretici faaliyetleri de felç ediyor.
Ulaşım için yakıt eksikliği ise ülkeyi pratikte durma noktasına getiriyor ve tüm alanlarının ve yapılarının işleyişini etkiliyor. Genel olarak, gıda ve tüketim mallarının fiyatlarında zaten belirgin bir artış var ve Kübalıların maddi yaşam koşulları daha da zorlaşıyor.
Böylesine zor bir durum karşısında, halkın çoğunluğunun kararı kesin: direnmeye devam etmek ve ABD emperyalizminin bize dayatmaya çalıştığı boyun eğme durumuna boyun eğmemek.
‘KÜBA, EMPERYALİST İŞGALE KARŞI HALK SAVAŞINA HAZIRLANIYOR’
ABD hükümetinin Küba için Venezuela tarzı bir işgal operasyonu planladığını okuduk. Küba böyle bir eyleme askeri olarak nasıl yanıt vermeye hazırlanıyor? Devrimci Küba’nın savaş stratejisi nedir? Olası bir Amerikan müdahalesi durumunda Havana’nın Moskova ve Pekin’le, ve öncelikle Latin Amerika halklarıyla ilişkileri nasıl harekete geçirilecek?
Küba, savunması için düzenli birliklere ve profesyonel silahlı kuvvetlere güveniyor; burada tüm gençler askerlik hizmetleri sırasında eğitim alıyor.
Fakat dış saldırılara karşı ana kalkan, “Tüm Halkın Savaşı” olarak bilinen kapsamlı bir silahlı savunma stratejisine tüm halkın dahil olmasından kaynaklanıyor. 1980’lerde Fidel Castro tarafından tasarlanan bu yaygın halk mücadelesine dayalı askeri doktrin, her vatandaşın işgalciye direnmek için gerekli araçlara, bir yere ve bir göreve sahip olmasını sağlar ve askeri üstünlüklerinden bağımsız olarak, düşmanları dayanamayacakları siyasi ve insani maliyetlerle karşı karşıya getirerek caydırmayı ve yenilgiye uğratmayı amaçlar.
ABD yönetiminin yeniden ortaya çıkan saldırı tehditleri karşısında, biz Kübalılar, silahlı çatışmanın temel unsurlarına ilişkin periyodik eğitim tatbikatlarının sıklığını artırarak hazırlıklarımızı güçlendirdik. Modern teknolojiler veya sofistike silahlar olmadan, fakat gerilla savaşının uzun bir tarihsel geleneğine sahip olarak, bağımsızlık mücadelemizin kahramanlarından biri olan Antonio Maceo’nun sözleriyle, Küba’ya girmeye cesaret eden yabancı birliklerin “savaşta telef olmazlarsa, kanla ıslanmış toprağının tozunu toplayacakları”na dair inancı paylaşıyoruz.¹
Sovyetler Birliği veya sosyalist kamp ile olan ilişkiden, hatta sadece iktisadi değil, aynı zamanda siyasi ve ideolojik bir ittifak olan Venezuela ile olan ilişkiden farklı olarak, bugünün Rusya, Çin veya genel olarak BRICS ülkeleri söz konusu olduğunda, bunlar, ablukayı kınayan ve Küba ile normal ticari ilişkiler sürdürmek isteyen dost ülkeler.
Ne var ki kapitalist mantıkla hareket ederler ve Küba ile olan ticari ilişkileri ve çıkarları, fedakârlık veya insani amaçlarla değil, kendi kârlarını ve jeopolitik avantajlarını elde etme çabasıyla yönlendirilir.
Kapitalizmin uluslararası iktisadi krizi de BRICS’in Küba için temsil edebileceği potansiyel alternatifleri sınırlıyor. Rusya bir savaşın içinde; Çin’in büyüme rakamları artık önceki on yıllarda olduğu gibi değil ve bazı iktisadi zorluklarla karşı karşıya.
Rusya ve Çin’in desteği stratejik nitelikte oldu: Örneğin son zamanlarda, fotovoltaik panellerin kurulumu yoluyla büyük ölçekli güneş enerjisi projelerinin hayata geçirilmesinde ve ülkenin elektrik altyapısının iyileştirilmesi ve modernizasyonunda.
Rusya ve Çin’in işbirliği olmasaydı, Küba’nın petrol kıtlığı ve elektrik şebekeleri ile termik santrallerinin kötü durumunun yol açtığı mevcut elektrik üretim krizini aşması daha zor olurdu.
Fakat Küba saldırıya uğrarsa bu hükümetlerden herhangi bir askeri yardım beklemek naiflik olur. Karayip adasını savunmak için üçüncü bir dünya savaşını tetikleme riskini göze almak onların hesaplarında yok.
Ulusal egemenliğin ve Küba devriminin korunması Kübalıların kendilerine bağlı ve emperyalizmin yenilgisi nihayetinde, radikal dönüşüm ve kapitalizmden kopuş için alternatifler öneren devrimci, sosyalist süreçlerin uluslararası ilerlemesiyle garanti altına alınacak.
Küresel emperyalist bir güç olarak göreli çöküşünün ortasında, ABD hegemonyasını yeniden inşa etmeye ve tarihsel olarak kendi arka bahçesi olarak gördüğü topraklar üzerinde doğrudan kontrolü yeniden ele geçirmeye çalışıyor.
Uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele iddiasının alaycı ve kaba kisvesi altında, Monroe Doktrini ve “büyük sopa”nın bu canlanması, aslında Rio Grande’nin güneyinde, itaatsizlik veya isyan olmadan iradesini dayatabileceği bir alanda tartışmasız hakimiyetini sağlamayı amaçlıyor.
‘ABD KÜBA’YA AYAK BASARSA, LATİN AMERİKA’DA TEK BİR YANKİ ASKERİ VEYA ÜSSÜ KALMAMASI İÇİN ÇABALARIZ’
Eğer ABD emperyalizmi vatanımızın kutsal topraklarına ayak basmaya cüret ederse, halklarımızın birleşik tepkisiyle karşı karşıya kalacak. Bu cüretkarlığının bedelini ağır ödetmeliyiz ve kendimizi direnişle sınırlamamalı, karşı saldırıya geçmeliyiz.
Bolívar’ın kılıcı ve Che’nin tüfeği kıtanın bir ucundan diğer ucuna yayılsın. Latin Amerika’da tek bir Yankee askeri ya da üssü kalmasın. Halklarımız ayaklansın ve mücadelelerini sadece yabancı askeri varlığa değil, emperyalist macerada onların suç ortağı ve destekçisi olan yerel oligarşilere ve kukla hükümetlere de yöneltsin.
Devrimci dalga Wall Street’in kapılarını vursun ve orada, canavarın ağzında, milyonerlerin ve %1’in egemenliğine karşı bir isyanı ateşlesin; zira onlar, güçlülerin savaşlarında savaşmak üzere her zamanki insanları, Kuzey’in mülksüzlerini gönderiyorlar.
Emperyalist askeri saldırı karşısında, Latin Amerika’yı devrimler ve halk iktidarının bölgesi haline getirelim. Tarih, egemenliğe ve uluslararası hukuka saygı çağrısı gibi soyut çağrıların, sözde kurallara dayalı bir dünya düzenine dayanan BM ve diğer uluslararası kuruluşlara yapılan çağrıların, tek başına füzeleri durduramayacağını veya bombaların düşmesini engelleyemeyeceğini fazlasıyla gösterdi.
Emperyalist savaş makinesi, yalnızca işçi sınıfının örgütlü ve mücadeleci gücüyle, ezilenlerin birleşip özgürlük ve adalet gibi ortak davalar için mücadele ettiklerinde sergiledikleri mücadele ve direniş gücüyle durdurulabilir.
2024 yılında yazdığınız bir makalede (“Küba’nın Sosyalizmi: Kesinlikler ve Yol Ayrımları”), öncelikle iktisadi verimliliği artırmak amacıyla Küba’da yürütülen reformların kapitalist restorasyon tehdidini barındırdığını belirtmiştiniz. Eşitsizliğin arttığı ve piyasa mekanizmalarının uzun süre kök saldığını bir sistemi sürdürürken Küba ekonomisini dönüştürmek ve işçilerin maddi koşullarını iyileştirmek mümkün mü?
2011 yılında Küba Komünist Partisi’nin “Parti ve Devrimin İktisadi ve Toplumsal Siyasetine İlişkin Yönergeler”in yayınlanmasının ardından, Küba iktisadi modelinin “güncellenmesi” olarak bilinen ve bir dizi piyasa odaklı, kapitalist tarzda önlemi içeren bir reform süreci başladı; tüm bunlar sosyalist yasal, devlet ve siyasi çerçeve içinde gerçekleştirildi.
Bu önlemler, üretimi artırmak için maddi teşvikler, yabancı yatırımı teşvik etme ve önce serbest meslek ile başlayıp daha sonra küçük ve orta ölçekli işletmeleri de kapsayacak şekilde genişleyen özel sektöre daha fazla açıklık gibi, her zaman işe yaramış gibi görünen pratik yaklaşımlara dayanarak, “Özel Dönem”den bu yana adayı saran ekonomik krizi aşmaya yardımcı olabilir.
Piyasanın ve özel mülkiyetin giderek güçlendirilmesi yoluyla iktisadi sorunları çözmeyi amaçlayan ve yukarıdan sosyalist bir yasal ve devlet altyapısı tarafından sınırlandırılan bu model, Küba’nın yaşadığı gibi belirli zorunluluk koşulları altında ve sınırlı bir süre için ekonominin bazı sektörlerini canlandırmaya yardımcı olabilir.
Gelgelelim bu model, her zaman sosyalizmin varlığı için bir tehdit oluşturacak. Bir denge unsuru olmadan, gerçek ve etkili bir halk denetimi olmadan, bu model, sosyalist bir yönelime hizmet etmeyen, aksine sermaye birikimi ve toplumsal ve kolektif çıkarların üzerinde kâr peşinde koşmayı destekleyen ve nihayetinde kapitalizmin yeniden kurulmasını amaçlayan kendi mantığını üretir.
Bu, Yönergelerden bu yana izlenen yol ve bu önlemlerin çoğu daha da yoğunlaştırıldı; bu da Küba Devriminin sosyalist projesine zarar veren her türlü olumsuz olguyu doğurdu.
En acı verici ve endişe verici olanlardan biri, bugün Kübalıların günlük yaşamında da açıkça görüldüğü için muazzam bir etkiye sahip olan eşitsizlik. Bu eşitsizlik, 1990’ların krizi sırasında çok çekingen bir şekilde ortaya çıkmıştı; Fidel daha sonra Fikir Savaşı ile bu krizi ele almaya çalışmıştı, fakar reformların başlamasından bu yana eşitsizlik yoğunlaşıyor ve hızlanıyor.
Özel iktisadi faaliyetlerle bağlantılı azınlık bir kesim, önemli kârlar elde ediyor, zenginleşiyor ve yaşam standartlarında kayda değer bir artış yaşıyor; buna karşılık, nüfusun önemli bir kısmı ise ciddi maddi yoksulluk koşullarında hayatta kalmaya çalışıyor.
Bu eşitsizliğin en acı verici belirtilerinden biri, büyük şehirlerimizin sokaklarında dilencilerin ve sokaklarda dolaşan, sokaklarda yaşayan yaşlıların sayısının artması.
Kapitalist dinamiklerin ilerlemesiyle ilgili diğer zararlı olgular arasında, krizden çıkış yolu veya Küba’da bir yaşam planı görmeyen ve bunu sınırlarımızın ötesinde arayan birçok gencin yer aldığı kitlesel göç ve şeffaf olmayışın, kayırmacılığın ve bürokrasinin belirli işletmeler ve girişimlerle olan doğrudan ve dolaylı bağlarının yeşerdiği verimli bir zemin olan yolsuzluk yer alıyor.
Kapitalist reformlar, tüm adaletsizlikleri sona erdiren ve tüm insanlar için gerçek eşitliği garanti eden daha iyi bir toplum yaratmayı amaçlayan, sadece siyasi değil, kültürel bir proje olarak sosyalizme elverişli olmayan bir ilişki ve sağduyu türünü teşvik ediyor.
Bireysel çözümler ve tüketim mallarına erişimin birincil aracı olarak paraya güvenmek, Küba’daki sosyalizm için tehlikeli unsurlar.
Bana göre bu reformun en büyük hatası, onu kapitalist araçları kullanarak piyasa yoluyla sosyalizmi inşa etmenin bir yolu olarak sunmak; oysa tarih, kapitalizmin araçlarının sadece daha fazla kapitalizm üretmeye yaradığını ve sosyalizmin yaratılmasına hiçbir şekilde katkıda bulunmadığını pratikte defalarca kanıtladı.
Bu araçlar, aşırı bir kriz durumunda hayatta kalmamıza ve ülke ekonomisini canlandırmamıza yardımcı olabilir, fakat zamanla uzar ve gerçek işçi denetimi olmazsa, adalet ve kurtuluş hedeflerimize aykırı bir dizi etkiye yol açacak.
Che, 1960’ların başlarında, sosyalist geçiş analizlerinde kapitalizmin kaba silahlarını kullanmanın tehlikesine karşı uyarmıştı. Fidel de, 1980’lerde hataları ve olumsuz eğilimleri düzeltme sürecini başlattığında, Küba Devriminin ilk günlerinde yol gösterici olan, kapitalizmin iktisadi kategorilerine başvurmadan sosyalizmi inşa etme anlayışına, yani Che’nin anlayışına geri dönülmesi çağrısında bulunmuştu.
Özel Dönemde ise, bunları kullanmaktan başka alternatifi kalmadığında ve bunlarla ve etkileriyle yaşamaya mecbur olduğumuzu açıkladığında, bunları her zaman geçici, o anda gerekli, fakat uzun vadede ulaşmaya çalıştığımız ideal topluma zıt olarak sundu.
‘SOSYALİST DEVRİM, BİR HÜKÜMETTEN FAZLASI; O BİR KURTULUŞ PROJESİ’
Küba’da kapitalizmin yeniden kurulmasının sadece işçiler için yoksulluk ve sefalete dönüş anlamına gelmeyeceğini, aynı zamanda Küba ulusu için bir aşağılanma olacağını da belirtiyorsunuz. ABD emperyalizminin boğucu ablukası ile ülke içindeki kapitalist restorasyoncular arasındaki bağlantı nedir? Dahası, olası bir Amerikan işgali Küba için sınıf temelli bir iç savaş anlamına da gelir mi? Küba’da ne tür “sosyalizm dışı bölgeler” var ve bu, Küba (ulusal) egemenliğinin ulaşamadığı enklavlar olduğu anlamına gelmez mi?
Mülkiyet ilişkilerinde, iktisadi ilişkilerde ve üretim ilişkilerinde yaşadığımız gerilemenin kaçınılmaz olarak siyasi ve ideolojik bir karşılığı vardır. Üst düzey yapılar tarafından onaylanan karar ve siyasetlere yönelik her türlü eleştiri veya itirazın siyasi bir sorun olduğunu ve birliği baltaladığı için zararlı olduğunu öğretirseniz, üstten gelen görüşler ne kadar açık olursa olsun, toplumsal projemize zıt görüşlere bir yanıt çıkmasını bekleyemezsiniz.
İnsanları, temel ilkelerimiz hakkında tartışmaya girmeye ve kökeni ne olursa olsun kurtuluş projemize yönelik tehditleri tespit edebilmeye yönelik eğitmeliyiz.
Sosyalist devrim, bir hükümetten veya siyasi iktidardan çok daha fazlası; insanları, onları ezen tüm zincirlerden kurtarmayı amaçlayan geniş kapsamlı bir kurtuluş projesi. Bu projenin hayata geçirilmesi için iktidara ihtiyaç var ve bu iktidarın, gericilik ve emperyalizmin muazzam karşı güçleriyle yüzleşebilmesi için sağlam olması gerekir.
Fakat bu iktidar her zaman projenin üstün çıkarlarına hizmet etmeli. O gün, bu iktidar projeye hizmet etmeyi bırakıp özgürleştirici hedeflerin gerçekleştirilmesine engel haline geldiğinde; kurtuluşun nihai amaçlarına yanıt vermek yerine, iktidar gruplarının muhafazakâr ve dar çıkarlarına hizmet ettiğinde; hatta kurtuluş projesinin adını, sembollerini ve geleneklerini kendi çıkarları için gasp ettiğinde, onu yeniden yönlendirmek veya değiştirmek için mücadele etmeliyiz. Bu iktidarın dizginleri, yozlaşmasını önlemek için her zaman halkın elinde kalmalı.
Sosyalizm bir hareket, kalıcı bir değişimdir; toplum, devlet veya hükümetin sabit bir modeli değil. Uzun süreli direniş başarı ile eş anlamlıdır ama bu bir noktaya kadar geçerli.
Kuşatmanın bedeli yenilgiye yol açabilir. Sistematik yıpratma, sadece nesnel ve sağduyulu faktörlerin oluşumu yoluyla değil, aynı zamanda bunu arzu edilir ve tercih edilebilir gören, ona meyilli toplumsal kesimlerin yaratılması yoluyla da yavaş yavaş kapitalist restorasyonun lehine işleyebilir.
Devrim, süresiz direniş ve fedakârlık uğruna ya da bir egemenlik düzenini, doğası farklı olsa bile başka bir düzenle değiştirmek için değil, tüm halkın bilinçli seferberliği yoluyla özgürlük, adalet ve refah getirmek için yapılır.
Böylesine büyük görevleri yerine getirmek için sosyalizmin, sınırlı bir süre için, iç ve dış gericiliğin yenilgiye uğratılmasını ve tüm toplumun, üretici güçlerin eşi görülmemiş bir yükselişe ve yeni bir kültürün yaratılmasına yönelik olarak örgütlenmesini sağlayan bir zorlama, şiddet ve uzlaşma devlet aygıtına ihtiyacı var; fakat bu aygıt ilk günden itibaren ortadan kalkmaya başlamalı ve en başından itibaren işçilerin elinde olmalı.
Küba halkının ve devrimin direniş gücü, aynı devrimin ilerlemesine bağlı gibi görünüyor. Küba Komünist Partisi liderliği, sosyalist dönüşümü derinleştirmek ve emperyalizme karşı direnişi güçlendirmek için bugün hangi önlemleri alıyor? Bu önlemlerin önündeki en büyük engellerden birinin abluka olduğunu belirtiyorsunuz ve “bir yandan siper kazarken, diğer yandan bir parlamento kurmaya çalışıyorsunuz” diyorsunuz.
Cintio Vitier’in bir siperde parlamento kurma ihtiyacımızla ilgili metaforu, iktidar ile proje arasındaki sürekli gerilimi göstermeye hizmet ediyor; Fernando Martínez Heredia’ya göre bu, herhangi bir sosyalist geçiş deneyimindeki temel çelişki.
Siper gereklidir, özellikle de ABD’den 90 mil uzaklıkta bulunan Küba gibi bir süreçte; burada birlik, tarihin en güçlü imparatorluğunun neredeyse yetmiş yıldır süren saldırılarına direnmek için temel bir unsur oldu.
Fakat zaman zaman bu gereklilik, siperin parlamentoyu yutması için bir gerekçe olarak da işlev görmüş ve farklı görüşleri bölücü ya da beşinci kolcu olarak nitelendirebilen iktidardakiler için uygun bir argüman haline geldi.
Abluka ve emperyalist düşmanlığın olumsuz ve ters etkilerinin arasına, demokratik işleyişimiz üzerindeki kısıtlamaları da her zaman dahil etmeliyiz. Parlamentodan çok siperlere öncelik vermek, devrimci süreci savunmada kısa vadeli faydalar sağlayabilir; çünkü bu, iktidardakilere iç düzen üzerinde daha fazla kontrol sağlar, çatlakların oluşmasını önler ve düşmanın çalışmalarına etkili bir şekilde karşı koyar.
Fakat uzun vadede, işçi demokrasisine ve aşağıdan gelene kontrolüne, insan vücudunun işlev görmesi ve ilerlemesi için oksijene ihtiyaç duyduğu kadar ihtiyaç duyan sosyalist inşaya zararlı.
Fidel’in karizması ve tarihsel meşruiyetiyle sağladığı liderlik, bu iki kutup, iktidar ve proje arasındaki dengede önemli bir faktördü. İktisadi sıkıntılar, ablukanın ve düşman faaliyetlerinin yoğunlaşması ve artan toplumsal huzursuzluğun yaşandığı mevcut koşullarda ve artık Fidel’in fiziksel varlığının olmadığı bir ortamda, Devrimin savunulmasını ve sürekliliğini sağlamanın en etkili yolunun, farklı görüşlere şüpheyle yaklaşan ve bunları bir tehdit olarak gören en katı siyasi kontrol olduğunu düşünme ve bu tutumun yerleşmesi riski bulunuyor.
Bürokratik kontrolün ve tartışmaya yer bırakmayan siper zihniyetinin damgasını vurduğu, eleştiri ve muhalefetin tehlikeli görüldüğü kapalı bir ortamda yolsuzluk, verimsizlik ve gerici düşünce yeşerir; egemenliği ve kolektif kazanımları savunmak için yapılan birlik çağrıları ise gerçekte, güçlü grupların ayrıcalıklarını ve çıkarlarını korumak için bir maske görevi görür ve bu gruplar, tabandaki halkın sorgulayıcı ve dikkatli bakışlarından kendilerini korurlar.
‘KÜBA’DA SOSYALİZMİN HAYATTA KALMASI, DİĞER DEVRİMCİ HAREKETLERİN BAŞARISINA BAĞLI’
Küba’nın Sovyet sonrası “özel dönem”inde doğan gençlerin, bir Amerikan işgali tehdidine karşı tutumu nedir? Küba Devriminin tamamlanmış bir proje olmadığını ve bireysel bazda maddi koşulların iyileştirilmesinin Devrimin eksikliklerine bir çözüm olmadığını ısrarla vurguluyorsunuz. Devasa ve kalıcı bir işgal tehdidi karşısında, komünist ütopyanın ruhunu canlandırmak için ne yapılabilir?
Elektrik kesintileri, kıtlıklar ve yoğun baskıya rağmen, Küba halkının ezici çoğunluğu direnmeye devam etmeye karar verdi.
Küba’da sosyalizmin hayatta kalması, dünyanın diğer bölgelerindeki devrimci hareketlerin başarısına da bağlı.
Küba’da önemli doğal kaynaklar, kullanılabilir petrol rezervleri, büyük nehirler ve çıkarılmaları için doğrudan işgale yol açabilecek nadir toprak elementleri bulunmuyor; bu da direniş örneğini daha da dikkat çekici kılıyor.
11 Temmuz 2021’deki protestoların da gösterdiği gibi, iktisadi durum huzursuzluğa neden oldu. Bu olay bir “kusursuz fırtına”ydı: pandemi, ablukanın sıkılaştırılması, gıda kıtlığı ve yurtdışından federal fonlarla finanse edilen, influencer’lar ve YouTuber’lar aracılığıyla ayaklanmayı kışkırtmaya yönelik devasa bir sosyal medya propaganda kampanyası.
Fakat nüfusun çoğunluğu Devrimi savunmak için sokaklara döküldü; çünkü alternatifin, yani yeni sömürgeci kapitalizme dönüşün daha kötü olacağını anladılar.
Bu durum, abluka olmamasına rağmen elektrik kesintilerinin yaşandığı ve Küba’da görülmemiş düzeyde şiddetin yaşandığı Haiti, Porto Riko veya Dominik Cumhuriyeti örnekleriyle kanıtlandı.
Göç, ülkeyi istikrarsızlaştırmak amacıyla yasadışı göçü teşvik eden Küba Uyum Yasası aracılığıyla ABD tarafından siyasi olarak istismar ediliyor. Kübalılar, gerçekte abluka nedeniyle daha da ağırlaşan iktisadi nedenlerle göç etmelerine rağmen, diktatörlükten kaçıyormuş gibi gösterilmek amacıyla yasadışı olarak “kaçmaya” teşvik ediliyor.
Zorluklara rağmen, Küba’da halkın katılımına yönelik mekanizmalar mevcut. Belediye meclisi adayları, parti müdahalesi olmaksızın mahallelerde doğrudan oylama yoluyla seçiliyor. Yoğun bir kamuoyu tartışmasının ardından %70 destekle yakın zamanda onaylanan Aile Yasası² gibi yasalar, tüm işyerlerinde ve topluluklarda tartışılıyor.
Dış düşmana karşı birlik ihtiyacını gerekçe gösteren bürokratik sınırlamalar ve imparatorluğun yararına olacak bölünmeyi önlemek için tek partili sistem mevcut olsa da, sosyalist, doğrudan ve katılımcı bir demokrasiyi derinleştirme çabası sürüyor.
Hegemonik gücü gerçekten rahatsız eden ve Küba’ya karşı acımasız düşmanlığını açıklayan şey, bu adada dünyanın diğer bölgelerindekinden çok daha adil, insancıl ve onurlu olduğu kanıtlanmış bir yaşam tarzının uygulamaya konulmuş olması. Planlı bir ulusal ekonomi modelinin sosyalist yapısı altında, herkes için eşitlik, sağlık hizmetleri, eğitim ve barınmanın garanti edildiği bir yaşam biçimi.
Amerika Birleşik Devletleri’nden 145 km uzaklıktaki Küba’nın varlığı, imparatorluğun, Latin Amerika’nın geri kalanına ve dünyaya yayılmaması için her ne pahasına olursa olsun yok etmeye çalıştığı tehlikeli bir örnek.
Ablukanın varlığı, Küba örneğinin üstünlüğünün somut bir kanıtı; eğer sosyalizm bu kadar verimsiz olsaydı, ABD ablukayı kaldırıp devrimin kendi kendine çökmesine izin verebilirdi. Fakat bunu yapmıyorlar çünkü kıtlıkları haklı çıkarmak için ablukaya bir bahane olarak ihtiyaçları var.
Küba’nın krizden çıkmasının ana yolu, enternasyonal dayanışma ve küresel devrimci hareketin ilerlemesi. Sosyalizm, tek başına izole bir ülkede tam olarak inşa edilemez.
Bu arada Küba, imparatorluğun baskısı altında bile olsa insanı ticari çıkarların önüne koymanın mümkün olduğunu göstererek bir umut ışığı olmaya devam ediyor. Küba ütopyası, direnen ve ilerlemeye devam eden bir hakikat. Küba halkı, kapitalizmin köleliğine ve emperyalizme boyun eğmeye geri dönmek istemediğini açıkça ortaya koyuyor ve haysiyetleri, egemenlikleri ve sosyal adalet için ne pahasına olursa olsun mücadele etmeye hazır.
Frank Josué Solar Cabrales, yazar ve araştırmacı. Oriente Üniversitesi’nden Tarih Lisans derecesi (2005) ve Küba ve Karayip Çalışmaları Yüksek Lisans derecesi (2007); Tarih Bilimleri Doktora derecesi (Havana Üniversitesi, 2016) sahibi. Oriente Üniversitesi’nde tarihçi; Oriente Üniversitesi Tarih ve Üniversite Mirası Bölümü’nde tam zamanlı profesör; Oriente Üniversitesi Bilimsel Konseyi Başkan Yardımcısı. Devlet ve Hukuk Tarih Çalışmaları Leonardo Griñán Peralta Kürsüsü üyesi ve Oriente Üniversitesi’nde Fidel Castro’nun Düşünce ve Eserleri Çalışmaları Onursal Kürsüsü Başkanı. Küba Yazarlar ve Sanatçılar Ulusal Birliği (UNEAC) ve Küba Tarihçiler Birliği Ulusal Komitesi (UNHIC) üyesi. Küba Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Tarih İşleri Ofisi’nde yardımcı araştırmacı. Küba Tarih Akademisi’nin ulusal muhabir üyesi. La Tizza yayın kolektifinin üyesi. “Juan Pérez de la Riva” Tarih-Toplum Deneme Ödülü (UNEAC), 2017. “Ramiro Guerra” Ulusal Tarih Eleştirisi Ödülü (UNHIC), 2021. “Hortensia Pichardo” Ulusal Tarih Eleştirisi Ödülü (UNHIC), 2023. Bilimsel ve Teknik Eleştiri Ödülü (ICL), 2023. İsyan Küba’sında Birliğin Labirentleri (2019), Mektup ve Saldırı Arasında (2021), İsyan Öyküleri (2021) ve 26 Temmuz: Bulutları Ateşe Veren Saldırı (2023) adlı dört kitabı yayımlandı.
¹ İspanya’dan bağımsızlık ve köleliğin kaldırılması için mücadele eden Küba Kurtuluş Ordusu’nun generallerinden. Cabrales’in alıntıladığı ünlü sözünün tamamı şöyle: “Küba’yı kim ele geçirmeye çalışırsa, eğer bu mücadelede telef olmamışsa, sadece kanla sulanmış toprağın tozunu alacaktır.” (Editörün notu)
² 25 Eylül 2022 tarihinde Küba, bir referandumla yeni bir Aile Yasası’nı onaylayarak 1975’ten beri yürürlükte olan kanunu yürürlükten kaldırdı. Yeni yasaya ilişkin kamuoyu tartışmaları 2018’de başlamıştı; yeni mevzuat, kadınlara daha fazla hak tanıyor ve eşcinsel evlilikleri yasallaştırıyordu. (Editörün notu)
Söyleşi
Rusya’da İHA üreticisi TulaDron’un yöneticisi Grigoryev tutuklandı

Rusya’nın Tula kentinde TulaDron Bilimsel Üretim Merkezi Genel Müdürü Yevgeniy Grigoryev, büyük çaplı dolandırıcılık şüphesiyle gözaltına alınarak mahkemece iki ay süreyle tutuklandı. Kararın, federal bütçeden yüz milyonlarca ruble kaynak aktarılan ulusal İHA projesi kapsamındaki bir merkezle bağlantılı olduğu bildirildi.
Rusya’nın Tula kentinde insansız hava araçları geliştiren TulaDron Bilimsel Üretim Merkezi Genel Müdürü Yevgeniy Grigoryev, 14 Ağustos’ta nitelikli ve büyük çaplı dolandırıcılık şüphesiyle gözaltına alındı.
Tulskiye Novosti’nin kaynaklarına dayandırdığı habere göre mahkeme, Rusya Federasyonu Ceza Kanunu’nun 159. maddesinin 4. fıkrası uyarınca açılan ceza davası kapsamında Grigoryev’in iki ay süreyle tutuklanmasına karar verdi.
TulaDron, “İnsansız Havacılık Sistemleri” adlı ulusal proje kapsamında kuruldu. Şirket, Ocak 2025’te Rusya Federasyonu Sanayi ve Ticaret Bakanlığından İHA teknolojileri alanında bilimsel üretim ve test merkezi statüsü aldı.
Tula Bölge Valisi Dmitriy Milyayev, geçen yaz yaptığı açıklamada merkezin kuruluşu için yaklaşık 700 milyon rublesi federal bütçeden olmak üzere toplamda 1 milyar rubleden fazla kaynak aktarıldığını duyurmuştu.
Merkezin kurulmasıyla Tula bölgesinin insansız hava aracı geliştirme ve üretimi alanında ülkedeki en büyük 10 merkezden biri haline gelmesi öngörülüyordu.
İnsansız hava araçları, geçen yıl Rusya’da tam finansman sağlanan ve başlangıçtaki harcama planını aşan tek teknolojik ulusal proje oldu. Projenin hayata geçirilmesi için 32,7 milyar ruble öngörülmüşken yapılan fiili harcama 35,7 milyar rubleye ulaştı.
Diğer İHA üreticilerine yönelik soruşturmalar sürüyor
Grigoryev’in tutuklanması, insansız hava aracı üreticileri Transport Buduşçego ve Drone Solutions şirketlerine yönelik iki ayrı soruşturmanın yürütüldüğü bir dönemde gerçekleşti.
Sloboda, Altero, Oleyna ve Ideal gıda markalarının sahibi olan Efko Şirketler Grubu bünyesinde 2021 yılında kurulan Transport Buduşçego, tarım ve kargo teslimat dronları geliştirmek amacıyla faaliyete başlamıştı. Şirketin ürettiği S-80 tipi tarım dronu, Ukrayna’daki savaşta kullanılıyor.
Temmuz ayında Moskova’da yürütülen dolandırıcılık soruşturmasında Efko Yönetim Kurulu Başkanı Valeriy Kustov, Genel Müdür Yevgeniy Lyaşenko, Stratejik Geliştirme Direktörü Vladislav Romantsev ve Geliştirmeden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Yekaterina Kustova gözaltına alındı.
Aynı dava kapsamında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı İnsansız Sistemler ve Robotik Dairesi Başkan Yardımcısı Alla Polovçenya ile Samara Bölgesi Eski Vali Danışmanı Yuriy Kozarenko da tutuklu yargılanmak üzere cezaevine gönderildi. Polovçenya, büyük çaplı zimmete para geçirme şüphesiyle soruşturuluyor.
Moskova’daki Kuzminski Bölge Mahkemesi ise 9 Ağustos’ta bir diğer İHA üreticisi Drone Solutions şirketinin mevcut Genel Müdürü Vyaçeslav Barbasov ile eski Genel Müdürü İrakli Hazaliya’yı Rusya Federasyonu Ceza Kanunu’nun 159. maddesinin 4. fıkrası kapsamında büyük çaplı dolandırıcılık şüphesiyle tutukladı.
2018 yılında kurulan Drone Solutions, insansız hava araçlarının yanı sıra yazılım ve yapay sinir ağlarına dayalı bilgisayarlı görü sistemleri geliştiriyor.
Kommersant’ın aktardığına göre şirketin yüzde 40’ı Barbasov’a, yüzde 23’ü ise Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından kurulan Ulusal Teknoloji Girişimi Fonuna ait.
Nisan 2026’da Sağlık Bakanı Mihail Muraşko, Drone Solutions tarafından yük taşımacılığı, iletişim ve 500 kilometreye kadar menzilde sinyal aktarımı sağlamak amacıyla geliştirilen Aist insansız sistemini Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e tanıtmıştı.
Söyleşi
Emekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti

ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, Washington yönetiminin İran’a karşı net bir askeri stratejiden yoksun olduğunu ve çatışmada inisiyatifin Tahran’a geçtiğini belirtti.
ABD ordusundan emekli Yarbay ve askeri analist Daniel Davis, Washington’da Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç’un sorularını yanıtladı.
Daniel Davis Harici Medya’ya verdiği mülakatta ABD’nin İran’a yönelik askeri harekatını, Washington’daki stratejik karar alma mekanizmalarını, ABD-İsrail ilişkilerini, modern savaş doktrinindeki dönüşümü ve küresel güç dengelerini ele aldı.
İran savaşına ilişkin soruları yanıtlayan emekli Yarbay Daniel Davis, ABD yönetiminin sahada ulaşılabilir bir askeri stratejiye sahip olmadığını dile getirdi. Davis, “ABD’nin bir arzusu var, bir stratejisi yok diyeceğim. İran tarafına boyun eğdirmek, onları köşeye sıkıştırmak, Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmek, bölgedeki hiç kimse için tehdit oluşturmadıklarını kanıtlatmak ve nükleer silahlara asla sahip olmamalarını sağlamak istiyor. Arzumuz bu. Fakat bu hedeflerin hiçbirine ulaşmak için bir strateji bulunmuyor” dedi.
Geçmişteki askeri deneyimlerine dayanarak sahadaki coğrafi ve teknik zorlukları aktaran Davis, “Doğrudan muharebe tecrübesine sahip bir asker olarak, örneğin Afganistan ile Pakistan arasındaki bu dağların bazılarında muharebe tecrübesi edinmiş biri olarak biliyorum ki İran’ın içindeki dağların birçoğu aynı dağ kategorisindedir. Batı Avrupa’nın büyük kısmı kadar geniş olan ve batı cephesinin tamamını bu tür sıradağların kapladığı bir ülkeyi fethetmenin ne kadar zor bir askeri görev olacağını biliyordum. Bu nedenle karada hiçbir şey yapamayacağınızı biliyordum. Ancak sadece hava gücüyle de, sahip olduğu bu tür bir savunma kapasitesi bulunan ve bu nitelikteki bir ülkeye boyun eğdiremeyeceğinizi biliyordum” ifadelerini kullandı.
İran’ın savunma altyapısının uzun yıllara dayandığını belirten Davis, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Özellikle bunu yirmi yıldır öngörüp yer altı mağaraları, üretim tesisleri, depolama tesisleri inşa ederek ve insansız hava araçları ile füzelerinde üretim kabiliyetleri geliştirerek her türlü hazırlığı yapmışken bunu yapamazsınız. Bunları yenmenizin hiçbir yolu yok. Çünkü bu tür tesisler yalnızca Tomahawk, Jasmine seyir füzeleri, PSM veya ATAC gibi tüm taarruz füzelerimize karşı dayanıklı olacak şekilde değil, aynı zamanda hayatta kalacak şekilde tasarlandı. Çoğu nükleer patlamadan da sağ çıkabilecek kapasitededir. Ben burada, ABD’de bunlardan bazılarının içinde bulundum. Fiziksel olarak bir dağın altında olan bazılarında bulundum. Bunların inşa edildikleri dönemde Sovyetler Birliği’nin sahip olabileceği en büyük nükleer silahlara karşı özel olarak tasarlandığını biliyorum. Buradakiler de aynı türden şeylerdir. Bir savaşı başlatma eylemine girişmeden önce, düşmanın bu kadar büyük olduğunu, bu tür savunmalara sahip olduğunu biliyorsanız ve herkes bunların nükleer olmayan konvansiyonel mühimmatlarımıza karşı dayanıklı olduğunu biliyorken, açıkça başaramayacağınız bir şeye onları zorlamak için neden bir savaş başlatırsınız?”
Savaş kararının arkasındaki kabullere değinen Davis, “Bunun Benjamin Netanyahu tarafından körüklenen bir fantezi olduğunu düşünüyorum. ‘Liderlerine suikast düzenlersek, Venezuela’da Maduro’ya ne olduysa aynısı olur. Oraya gidip onu yakaladınız ve devre dışı bıraktınız, bunu yaptığınızda tüm hükümetin kontrolünü ele geçirdiniz, ülkeyi temelde size teslim ettiler, burada da aynısı olacak’ denildi. Venezuela’nın İran gibi olduğunu düşünen hiç kimse hiçbir şeye dikkat etmemiştir. Kültür, tarih, din, tecrübeleri, son 47 yılda gerçekleşen her şey Venezuela’dakinden kökten farklıdır ve Venezuela’da sahip olduğumuz gibi süreci kolaylaştıracak içeriden bir kişiye de sahip değilsiniz. Fakat Başkan Trump böyle düşünmüş görünüyor” diye konuştu.
“28 Şubat’ta savaşı başlattığında kaderimizi mühürledi, bu savaşı kaybettik”
ABD Başkanı Donald Trump’ın kararlarındaki tutarsızlıklara ve harekatın gidişatına işaret eden Davis, “Bu durum onun sıkışıp kaldığının kanıtıdır. Çünkü bana göre 28 Şubat’ta savaşı başlattığında kaderimizi mühürledi. Bu savaşı kaybettik. Şu anda devam ediyor olsa bile, bunu kazanmamızın mantıklı bir yolu yok. Çünkü İran tarafının sahip olduğu kozu ortadan kaldıramayız” dedi.
Askeri baskı araçlarının yetersiz kaldığını belirten Davis, “Hâlâ füzelerimiz, uçaklarımız, uçak gemilerimiz ve tüm bu tür unsurlarımız var. Bu yüzden uygulanabilir görünüyor. ‘Belki yeterince iyi bir anlaşma yaparsak ya da üzerlerinde yeterince baskı kurarsak, belki abluka uygulayıp halkı hükümetin fikrini değiştirecek kadar zor durumda bırakırsak’ diye düşünülüyor. Bu bir fantezidir. Başkan Trump’ın elindeki tek şey bu. Çünkü sadece askeri gerçekliğe, stratejik gerçekliğe, kültürel ve dini gerçekliğe dayanarak hareket etseydi, bunun akılsızca bir hareket olduğunu bilirdi ama bilmiyor” açıklamasını yaptı.
Trump’ın müzakere yaklaşımını ve varılan mutabakatın bozulmasını anlatan Davis, şu ifadeleri kullandı: “Kendisi işlem odaklı birisi ve ilişkilerin bugünden yarına çözülmesini istiyor. Örneğin mutabakat muhtırası döneminde bu süre 60 gün olacaktı. Savaşa başladıktan sonra elde edilebilir hiçbir askeri hedef kalmadı. Arzuladığınız şeyler ne olursa olsun artık onlara ulaşamazsınız çünkü gerçekle yüzleştiniz. Şimdi bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor ancak bu anlayış içinde bile rasyonel ve tutarlı bir bakış açısına ulaşamıyor. Herhangi bir rasyonel kişi, 17 Haziran’da mutabakat muhtırası imzalandığında bunun ona bir çıkış yolu sağladığını düşünürdü. Bu muhtıranın şartlarını uygularsınız, kriz çözülür, çifte abluka kaldırılır ve Hürmüz Boğazı yeniden açılabilirdi.”
Mutabakat metninin maddelerine ve sonrasındaki gelişmelere değinen Davis, “Trump’ın imzaladığı şartlarda İran’ın Hürmüz Boğazı’nın idari kontrolüne sahip olduğu ancak 60 gün boyunca hiçbir geçiş ücreti talep edemeyeceği belirtiliyordu. İran bunu kabul etti fakat sadece bir kelimeyi, ‘yalnızca 60 gün boyunca’ şartını kabul etti. Sonrasında ücret alacaklarını kamuoyuna açıkladılar ancak bu 60 gün boyunca almayacaklardı. Metinde ABD’den hiçbir şekilde bahsedilmiyordu. Bizim bir söz hakkımız olmadı. İşleyişin nasıl olacağına karar verme yetkisi Umman ile birlikte İran’a bırakıldı. Bunun planını hazırlamaları için onlara 60 günün 30 gününü verdik. Fakat dört beş gün geçtikten sonra ABD aniden Umman ile birlikte yeni bir güney koridoru ilan etti” dedi.
Kararın bozulma sürecini aktaran Davis, şunları kaydetti: “Boğazı yeniden açacak bir adım üzerinde anlaşılmışken ve trafik savaş öncesi seviyesinin yaklaşık üçte birine çıkmışken, ilk gün birçok sevkiyat doğrudan geçmişken Trump, başlayan felaketten makul bir çıkış yolu bulma yönündeki bu gelişmeyi bizzat geri çevirdi. Washington’daki bazı kaynakların aktardığına göre kendi çevresindeki savaş yanlılarının ve İsrail tarafındakilerin yoğun baskısı altında kaldı. Bu baskıya karşı geri adım attı ve beşinci paragrafa kendini dahil ederek şartları değiştirdi. İsrail’e Lübnan’ı kapsayan ve tüm cephelerde ateşkes öngören birinci paragrafı hiçbir zaman uygulatmadı. Onlara 30 gün süre dahi tanımadık, beş gün geçmeden müdahale ettik. Trump’ın bir hedefi var, ona ulaşamıyor, başka bir şart öne sürüyor ve sonra onu da geri alıyor. Çok kolay yönlendiriliyor; bir karara varıyor, sonra birisi onunla konuşuyor ve fikrini değiştiriyor.”
Benzer bir durumun Suudi Arabistan ile ilişkilerde de yaşandığını hatırlatan Davis, “Suudi Arabistan ile harika bir anlaşma yaptığını söyledi, ertesi gün ise ‘İbrahim Anlaşmaları’nı imzaladıkları sürece’ diyerek şartı değiştirdi. Suudi Arabistan ise bunun anlaşmanın bir parçası olmadığını ve hiç konuşulmadığını açıkladı. Bu durum, Başkan Trump’ın baskı gördüğünde sürekli taviz verdiğini gösteriyor. Bu temelde ABD ile nasıl herhangi bir anlaşmaya varılabilir? Bu durum hiçbir askeri ve diplomatik çıkış noktasının kalmadığı anlamına geliyor çünkü kendisi buna izin vermiyor” dedi.
“Kontrol artık ekonomik bir mesele değil, ulusal güvenlik zorunluluğudur”
Mevcut açmazdan karşılıklı bir çıkış imkanının kalıp kalmadığına yönelik soru üzerine Davis, “Mutabakat muhtırası elimizdeydi, bu anlaşmayı almıştık. Ancak Başkan Trump ve Bakanı Scott Bessent, ‘beğendiğimiz bir anlaşma olduğu sürece yeni bir anlaşma istiyoruz’ dediler. Zaten bir anlaşmanız vardı, şimdi hangi anlaşmadan bahsediyorsunuz? İran tarafı iki ay önce yaptığı bir anlaşmadan farklı yeni bir anlaşmayı neden müzakere etsin? Bu tamamen mantıksızdır. İran tarafı sahip olduğu füze şehirleri ve boğazı kontrol edebileceği diğer yarım düzine alternatif yöntemle askeri üstünlüğü elinde tutuyor. Resmi yetkililerinin sosyal medyada belirttikleri gibi, boğazın kontrolü artık sadece ekonomik bir mesele değil, askeri bakımdan çok daha güçlü olan Amerikan rakibini dengede tutabilecekleri tek araç olduğu için bir ulusal güvenlik zorunluluğudur” diye konuştu.
Petrol krizinin etkilerini değerlendiren Davis, “Stratejik Petrol Rezervleri azalıyor. Bu durum şu ana kadar bir krizi engelledi fakat jet yakıtı, dizel ve gübre gibi ürünleri karşılayamıyor. Bu şekilde devam edilir ve sorun ertelenirse, bir gün rezervler tükenecek ve petrol olmadan ekonomik faaliyet sürdürülemeyecek. Baskı Başkan Trump’ın üzerindedir ve İran tarafı bunun farkındadır. Ablukanın kendilerine zarar vereceğini biliyorlar ancak bizim tarafımızdan çok daha uzun süre ve daha derin acılara katlanabileceklerini hesaplamış durumdalar. Bu varoluşsal bir meseledir; ellerindeki tek kozu tahmin edilemez bir başkana teslim ederlerse daha sonra yeniden saldırıya uğrayacaklarını bilirler” ifadelerini kullandı.
“Toplumda refleks olarak var olan İsrail desteği kırıldı”
ABD ile İsrail arasındaki ilişkilere değinen Davis, Amerikan toplumunda belirgin bir ayrışmanın başladığını söyledi. Davis, “Eskiden toplumun tüm kesimlerinde ve tüm nesillerde refleks olarak ‘Elbette İsrail yanlısıyız, onlar bizim demokratik müttefikimiz’ denilirdi. Bu durum 7 Ekim sonrasındaki Gazze sürecine kadar devam etti. İsrail 7 Ekim’de bir saldırıya uğradı, buna karşılık vermesini kimse yadırgamadı. Ancak sonrasında olanlar sorun yarattı. İsrail bu fırsatı Gazze Şeridi’ni yok etmek, Batı Şeria’daki baskıyı artırmak, yeni yerleşimciler getirmek ve ilhakı konuşmak için kullandı” dedi.
Siyasi elitler ile halk arasındaki görüş ayrılığını aktaran Davis, “Amerika’da büyük bir bölünme var. Elitler soykırımdan, Batı Şeria ve Gazze’de kadın ve çocukların öldürülmesinden etkilenmiyor; İsrail’in müttefik olduğunu savunarak gözlerini kapatıyorlar. Ancak Amerikan halkının gözleri kapalı değil. Sosyal medyadan insani acıları görüyorlar ve geçmişteki ezberleri taşımıyorlar. Bu elitler sadece parayla satın alınmış değiller; onlarca yıl boyunca bizim çıkarlarımızla İsrail’in çıkarlarının bir olduğuna gerçekten inandılar. Onların zihninde İsrail hakkında olumsuz bir şey söylemek ABD hakkında olumsuz bir şey söylemekle eşdeğerdir. Özellikle genç nesiller ve tüm nesillerin büyüyen bir kısmı çıkarlarımızın aynı olmadığını kabul ediyor” açıklamasını yaptı.
Savaşın ABD’ye maliyetine dikkat çeken Davis, şunları kaydetti: “Başkan Trump’ı önce İsrail, önce İngiltere veya Almanya değil, önce Amerika ilkesini uygulaması için seçtik. Savaşa girerek Amerika’nın ihtiyaçlarını feda edenlere karşı bir öfke var. Kamuoyuna yansıyan rakamlara göre en az 600 Amerikalı yaralandı, duyumlarıma göre bu sayı binden fazladır. Harcanan paralar, hasar gören tesislerimiz ve tahrip edilen uçaklarımız var; 40 ila 50 civarında uçağımız zarar gördü veya yok edildi. Üslerimiz harap oldu ve muhtemelen hiçbir zaman yeniden inşa edilmeyecek. Bölgedeki jeopolitik etkimizi de kaybettik. Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt ile olan ilişkilerin eski haline dönebileceğinden şüpheliyim. Çünkü tüm bu yapının temel varsayımı onları koruyabileceğimiz yönündeydi; kendimizi bile koruyamadık.”
“Hâlâ 1992 yılındaymışız gibi yaşıyoruz”
Askeri teknolojideki değişimi değerlendiren Davis, ABD’nin geleneksel askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Davis, “Amerika’da çok sayıda insan hâlâ 1992 yılındaymışız gibi yaşıyor. Sovyetler Birliği yeni dağılmıştı, Çin askeri ve ekonomik olarak gelişmekte olan bir köylü ordusuydu ve biz Çöl Fırtınası Harekatı sonrasında mutlak bir hakimiyete sahiptik. Artık 1992 yılında değiliz. Ruslar 2022’de Ukrayna savaşındaki başlangıçtan sonra hatalarını düzelttiler; çok daha güçlü bir kara gücü, füze ve insansız hava aracı kuvveti haline geldiler. Çin ise büyük bir teknolojik ve endüstriyel kapasiteye ulaştı” dedi.
İran örneği üzerinden mevcut durumu açıklayan Davis, “İran’ı bir sinek gibi ezebileceğimizi düşündük ancak füze şehirleri ve teknolojileri nedeniyle bunu yapamadık. İran’ı saf dışı bırakamıyorsak, bunun çok daha ötesinde güce sahip olan Çin veya Rusya karşısında ne yapabiliriz? Hipersonik füzeler ve yeni Oreşnik füzesi gibi kategorilerde geride kaldık. 2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan savaşında Türklerin kullandığı Bayraktar TB2 araçlarını gördüğümde zırhlı birlik geçmişine sahip biri olarak savaşın doğasının değiştiğini anlamıştım. ABD ise 2030 yılına kadar 300 bin insansız hava aracı üretmekten bahsediyor. Ukrayna ve Rusya sahasında taktiklerin altı haftada bir değiştiği bir ortamda bizim sistemlerimiz son derece yavaş kalıyor. Geçen yıl yayımlanan tank müfreze kılavuzunu Ukraynalı askerler alaya aldı ve bu yöntemlerle sahada on dakika bile hayatta kalınamayacağını söylediler” diye konuştu.
“Çin’i çevreleme fikri bir fanteziden ibarettir”
ABD’nin Çin’e yönelik askeri yaklaşımını eleştiren Davis, “Çin’i askeri olarak çevreleme stratejisinden bahsediliyor. Kendi sınırları içindeki faaliyetlerini mi, teknolojik gelişmelerini mi yoksa ordularını büyütmelerini mi engelleyeceksiniz? Güçlü bir ekonomiye ve devasa bir nüfusa sahip bir ülkeyi durduramazsınız. Asya-Pasifik bölgesinde Çin ile savaşa girip kaybetmekten başka bir sonuç elde edemeyiz. Çin’in gemi inşa kapasitesi bizimkinin yaklaşık 200 katıdır; topçu mühimmatı, uçak ve füze üretiminde bizden katbekat üstün durumdalar. Soğuk Savaş döneminden kalma yöntemlerimiz artık çalışmıyor. Yapmamız gereken şey, kendi savunmamızı güçlü tutmak ve caydırıcılık sağlamaktır; bölgeye milyarlarca dolar harcayarak vurulacak ileri üsler kurmak değil” değerlendirmesinde bulundu.
İki ülke arasındaki diplomatik ilişki potansiyeline değinen Davis, “Başkan Trump’ın kişisel olarak Çin ile savaşa girmenin akılsızca olduğunu bildiğini düşünüyorum. Ancak Pentagon ve askeri sanayi kompleksi Çin’i sürekli bir düşman olarak görüyor ve her yıl daha fazla bütçe, daha fazla üs ve füze talep ediyor. Kimse diplomasiyi düşünmüyor. Oysa Çin ile dostane olmasa bile karşılıklı yarara dayalı, barışçıl ve istikrarlı ilişkiler geliştirebiliriz. Tayvan konusunda da liderlerin Ortadoğu’da ve Ukrayna’da yaşananları gördükten sonra yardım gelmeyeceğini anladıklarını ve bağımsızlık söylemini geri çekerek daha işbirlikçi bir tutum benimseyeceklerini düşünüyorum. Çin bir savaş başlatmak istemiyor; Hong Kong benzeri bir model arzuluyor. En kötü senaryoda bir çatışma çıksa bile bu Çin ile Tayvan arasındadır, ABD savaşa dahil olup kaybetmeyi seçmemelidir” dedi.
ABD içindeki silah lobisinin gücünü koruduğunu vurgulayan Davis, “Askeri sanayi kompleksi hâlâ son derece güçlüdür ve tüm güç kollarını elinde tutmaktadır. Kongre üyeleri, medya ve halkla ilişkiler ağları üzerinden kontrolü sürdürüyorlar; bu yapının zayıfladığına dair bir işaret görmüyorum” ifadelerini kullandı.
“İsrail’e dair doğruları söyleyecek birini istemediler”
Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi bünyesindeki görevinin iptal edilme sürecine ilişkin bilgi veren Davis, konuyu şu sözlerle aktardı: “Tulsi Gabbard bana gelip Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nde üç numaralı yönetici olmamı istediğinde, ülkeme hizmet etmekten onur duyacağımı söyledim. Ancak 7 Ekim’den bu yana İsrail’in yürüttüğü politikalara ve Gazze ile Lübnan’daki savaşa açıkça karşı çıktığımı, bu görüşlerin yönetim içinde hoş karşılanmayabileceğini belirttim. Kendisi geçmişteki isabetli analizlerimin bu durumu telafi edeceğini düşündü. Görevlerimden biri başkana günlük istihbarat brifingini sunmak olacaktı.”
Adaylığının geri çekilme aşamasını anlatan Davis, “İsrail basınında ve Amerikan medyasında aleyhimde yazılar çıktı. Ben görüşlerimi hiçbir zaman gizlemedim; Benjamin Netanyahu’nun politikalarının İsrail’e zarar verdiğini ve bizi de aşağı çekeceğini söyledim. Ben ‘Önce Amerika’ ilkesini savunuyorum ancak yönetim içinde ‘Önce İsrail’ diyen ve Netanyahu’ya yönelik hiçbir eleştiriye tahammülü olmayan çok sayıda kişi var. İsrail konusunda doğruları söyleyecek birini istemediler. Laura Loomer gibi isimlerin paylaşımları sonrasında süreç büyüdü. CIA yalan makinesi testini başarıyla geçip göreve başlayacağım gün, Susie Wiles’a Rusya-Ukrayna savaşı konusunda başkanı zor durumda bıraktığım aktarıldı. Trump ateşkes olacağını söylerken ben programımda Vladimir Putin’in mevcut avantajıyla ateşkese yanaşmayacağını ifade etmiştim. Ateşkesi desteklediğimi belirtmeme rağmen bu bir gerekçe yapıldı ve atama teklifim geri çekildi” diyerek mülakatı tamamladı.
Söyleşi
“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”

Geçtiğimiz yıllarda Yordam Kitap’tan yayımlanan ‘Uzlaşmaz Marx’ eseriyle tanıdığımız Alman filozof Michael Quante ile kitabından hareketle, Almanya’nın içinde bulunduğu krizleri ve kargaşa içindeki dünyayı anlamak için felsefenin sunabileceği imkanları konuştuk.
Michael Quante, doktorasını Hegel felsefesi üzerine Münster Westfälische Wilhelms-Universität’te tamamlamıştır. Aynı üniversitenin felsefe bölümünde öğretim üyeliği yapmakta; Centrum für Bioethik (Biyoetik Merkezi) başkanlığı ve Centre for Advanced Studies in Bioethics (İleri Biyoetik Çalışmaları Merkezi) üyeliği görevlerini yürütmektedir. Quante ayrıca Ethical Theory and Moral Practice ve Hegel Studien dergilerinde editörlük görevi üstlenmiştir. Quante’nin özellikle Alman idealizmi (Hegel ve Marx), eylem teorisi, etik ve biyomedikal etik alanlarında çok sayıda kitabı ve makalesi bulunmaktadır.

Ferhan Bayır: Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz! İnsanlar, kapitalizmin dünyanın sonunu getireceğini düşünürken, kapitalizmin sonunu düşünemiyor. Kitlelerin bilinçaltındaki politik endişe neden politik bir bilince çıkamıyor?
Michael Quante:
Benim teşhisim biraz farklı. Bence şu anda demokrasinin, Batılı demokratik toplumların derin bir krizini yaşıyoruz ve Aydınlanma’nın aşınmasına tanıklık ediyoruz. Karşı-Aydınlanma çağındayız. Bunun milliyetçilikle, kimlik politikalarıyla ve kültürel antagonizmalarla ilgisi var. Ancak kapitalizm bu gerici akımlarla da gayet iyi yaşayabiliyor; çünkü büyük finansal kaynaklar üzerinden, insanlara hizmet etmeyen, aksine şirketlerin ve küçük grupların çıkarına işleyen kâr mekanizmaları bundan etkilenmiyor. Bu kapitalizmin krizi değil; özgürlükçü toplumsal düzenin krizidir. Kapitalizmin işleyebilmek için özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur. Kapitalizmin şu anda zayıfladığına inanmıyorum. Bence kapitalizm bugün dünya çapında çirkin yüzünü gösteriyor.
F.B.: Diğer taraftan 2008 krizinden bugüne, Marx bu denli güncel tartışmaların merkezindeyken kapitalizme alternatif sistemlerin konuşulmamasını nasıl yorumluyorsunuz? Sürekli Marx’ın tartışıldığı ama ütopyasız çağda yaşamak paradoks değil mi?
Quante:
Marx, krizler sayesinde güncel bir düşünür olarak keşfedildi ya da yeniden keşfedildi. Ancak bugün eksik olan şey, Marx’ın kapitalizm eleştirisi temelinde politik olarak örgütlenen, büyük ve birleşik bir siyasal hareketin varlığıdır. Yani entelektüel düzeyde bir ilgi ve Marx’ın yaşamaya devam ettiği izole politik gruplar var. Ama toplumsal ya da dünya ölçeğinde politik olarak harekete geçme fikri yok.
Buna bir de yeni medyanın yarattığı giderek daha karmaşık iletişim ve enformasyon ağları ekleniyor. Bu durum, tartışmaların küçük, kapalı baloncuklar içinde, kendi yankı odalarında sürüp gitmesine yol açıyor. Bu tartışmalar, insanların temel sorunlar ve çatışmalar konusunda küresel bir bilinç geliştirmesini sağlamıyor. Buna eşlik eden milliyetçi dönüşle birlikte, bu süreçlerden etkilenen insanlar birbirlerine karşı konumlandırılıyor; kendilerini büyük bir hareketin parçası olarak örgütlemeyi başaramıyorlar.
Marx’ın entelektüel güncelliği, toplumun belirli kesimleri için görünür durumda. Marx’tan alıntı yapmayı seven çok; ama onu gerçekten okuyan az. Adeta bir kilise babası gibi. Ancak toplumsal süreçleri, felsefi-politik bir dünya görüşü aracılığıyla örgütleme ve bir araya getirme fikri artık işlemiyor.
“Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar”
F.B.: Kitabınız, Marksist felsefeyi Hegelci gelenek içinde eleştirel ve aynı zamanda antropolojik bir yaklaşım olarak yeniden kurma girişimi şeklinde tanımlanıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da çok sayıda düşünür Marx ile Hegel’i yeniden bir araya getirmeye çalıştı. Sizin Hegel ile Marx arasındaki ilişkiye dair yorumunuz, daha önceki yaklaşımlardan hangi yönleriyle ayrılıyor?
Quante:
Benim yapmaya çalıştığım şey, Batı Marksizmi geleneği içinde yer alıyor. Bu doğru. Benim yaklaşımımın tutarlı biçimde ileri taşıdığı nokta ise, felsefi antropoloji geleneğini çok güçlü bir şekilde merkeze almak. Marx’ın erken dönem insan anlayışını, kapitalizm eleştirisiyle bir araya getirmek ve ayrıca çağdaş sistematik felsefeden bazı teorem ve düşünce kalıplarını da bu çerçeveye dahil etmek. Sanırım daha önce var olmayan kombinasyon tam da bu.
Analitik Marksizm vardı; orada Hegel geleneği hiçbir rol oynamıyordu. Erken dönem yazılara ilgi duyan Hegelci Marksizm vardı. Daha çok geç dönem Marx’la ilgilenen yapısalcılık vardı. Bir de Ortodoks Marksist düşüncede sözde bilimsel dünya görüşü vardı. Ben ise bütün bu geleneklerin en iyi yanlarını bir araya getirmeye çalışıyorum. Burada peşinde olduğum iki farklı amaç var.
Birincisi gerçekten Marx’ı daha iyi anlamak; burada ben bir Marx araştırmacısıyım. İkincisi ise Marx’ın felsefesinin araçlarıyla bugünü daha iyi anlamak. Bunlar tamamen farklı iki hedef. Bu kitapta ikisini de sunuyorum. Marx üzerine yazdığım başka kitaplarda daha çok Marx araştırmacısı olarak çalışıyorum. Ama bu kitapta söylemek istediğim şey şu: Bu düşünürü dikkatle inceleyin; dünyayı daha iyi anlamak için ondan çok şey öğrenilebiliriz.
Her zaman şunu söylüyorum: Marx’ta hazır çözüm reçeteleri bulamazsınız; onları kendiniz geliştirmek zorundasınız. Marx bir kilise babası değil, eleştirel bir filozoftur.

F.B.: Marx ne zaman tartışmaların merkezi figürü olsa aynı zamanda Hegel’e olan ilgilinin de artmasını nasıl yorumlamak gerekir? Marx’ın fikirlerinin derinleştirmek için Hegel kaçınılmaz bir uğrak mı? Yoksa Althusser’in dediği gibi, Marx’ın radikalliğini ehlileştirmek için mi Hegel’e dönüş yapılmaktadır?
Quante:
Bunlar iki farklı soru. İlk olarak şunu söyleyeyim: Ben aynı zamanda bir Hegel araştırmacısıyım ve Hegel konusunda da Marx’ta olduğu gibi paralel bir yol izliyorum. Bir yandan Hegel araştırmacısı olarak, geleneksel Hegel yorumlarından farklı bazı yeni yönler içeren bir yorum geliştiriyorum. Öte yandan Hegelci kavramları sistematik tartışmalarda kullanıyor ve Hegel’in de birlikte düşünülebilecek, çalışılabilecek bir düşünür olduğunu söylüyorum. Yani benim için bunlar, hem araştırdığım hem de kendi felsefemi yapmak için kavramsal araçlar kullandığım iki temel referans düşünür.
Diğer soru ise Hegel ile Marx arasındaki ilişki. Marksizm-Leninizm’de Hegel bir öncü figür olarak görülür ve Hegel’i fazla öne çıkarırsanız resmî Marx yorumundan sapmış olursunuz. Ortodoks Hegel araştırmalarında ise Marx, Hegel’in temel felsefi kavrayışlarını yanlış yorumlayan biri olarak değerlendirilir. Her iki yaklaşımda da Hegel ile Marx birbirine karşıt kutuplar halinde konumlandırılır. Ama bu ikna edici değil, çünkü Marx’ın düşüncesinde çok güçlü Hegelci unsurlar bulunuyor. Aralarındaki ilişki çok daha karmaşık.
Bununla birlikte aralarında temel farklar da var. En önemli farklardan biri şu: Hegel, burjuva toplumunu — dolayısıyla kapitalizmi de — toplumsal açıdan akılcı bir düzenin içine entegre etmeye inanıyordu. Marx ise bunun ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyordu. Burada çok derin bir ayrım söz konusu. Politik açıdan bakıldığında bu, sosyal piyasa ekonomisi ile sol sosyalist fikirler arasındaki farka karşılık geliyor. Yani bu iki filozof aslında iki farklı toplumsal modelin adı haline geliyor.
Bir diğer mesele de politik aktivizmle ilgili. Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Yani taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar. Bu yüzden sol içinde her zaman iki farklı projeyi temsil ettiler; hatta bazen “sol” ile “sol olmayan” arasında bir ayrımı, yani burjuva toplum teorisi ile sol toplum teorisi arasındaki karşıtlığı simgelediler. Ama artık bu tıkanıklıklardan çıkmak gerekiyor.
Bugünün akıllı bir sol siyaseti ne yalnızca Marx’tan ne de yalnızca Hegel’den türetilebilir. Bunlar sadece ilham kaynaklarıdır. Sorumlu bir politika geliştirebilmek için başka düşünürlere, başka bilim alanlarına ve başka yönelimlere de ihtiyacımız var. Sol içindeki bütün bu tartışmalar, büyük düşünürlerin mirası üzerinden yürüyen ve sonu gelmeyen bir kavga haline geliyor. Oysa birlikte politik eylem içinde dayanışma kurmak yerine, bu durum sayısız fraksiyonun ortaya çıkmasına yol açıyor. Bence artık bundan vazgeçmek ve şu soruyu sormak gerekiyor: Felsefenin hangi argümanlarıyla iyi, toplumsal açıdan normatif olarak makul bir politika örgütleyebiliriz?
“Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil”
F.B.: Kitabınızda çarpıcı bir yorumda bulunuyorsunuz “Marx’ın ekonomi politik eleştirisi, bir adalet teorisi değildir”. Bu görüşünüzü biraz açabilir misiniz?
Quante:
Evet, bu Hegel ve Marx’ta ve genel olarak solda, sosyal demokrasi ile sosyalist tasarımlar arasındaki ayrımla çok yakından bağlantılı. Marx, 1875’te SPD’nin ilk parti programını okumuş ve onu eleştirmiştir. Sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiride, kapitalizmdeki adalet sorununu yalnızca servetin dağılımı meselesi olarak gördüklerini, dolayısıyla çözümü de yalnızca yeniden dağıtımda aradıklarını söyler. Marx’a göre bu, yeterince derin bir analiz değildir. Kapitalizmin asıl sorunu, insanın yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma hem kapitalist zengini hem de yoksulu aynı ölçüde etkiler. O, mevcut toplumsal düzen içinde bir yeniden dağıtım değil, toplumsal düzenin kendisinin dönüşmesini ister.
Böylece Hegel ve Marx üzerinden okunabilecek şey, Marksizm içinde yeniden ortaya çıkar. Analitik Marksist gelenekte, John Rawls’un da etkisiyle Marx’ın kapitalizm eleştirisini bir adalet teorisi olarak yeniden kurma fikri vardır. Ancak bu, Marx düşüncesinin antropolojik ve Hegel eleştirisi boyutları göz ardı edilmedikçe ciddi biçimde savunulamaz.
Çünkü Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil. Zengin ile fakirin arasında farklı bir yeniden dağıtım fikrine karşı çıkmazdı; ama bunun sadece bir semptom olduğunu söylerdi. Kapitalizm içinde herkes eşit olsa bile yabancılaşma devam eder. Marx’ın sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiri de, bu radikal antropolojik ütopyayı gözden kaçırmalarıdır.
F.B.: Sayısız adaletsizliklerin olduğu dönemde yaşıyoruz. Derin ekonomik eşitsizliğin neden olduğu bölüşüm adaletsizliği, diğer tarafta köklü anayasal geleneğe sahip ülkelerde dahi temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı hukuksal adaletsizlikler dönemindeyiz. En çok adalet teorisine ihtiyacımız varken, Marx’ın bu konuda bize nasıl yardımcı olabilir?
Quante:
Marx elbette adalet sorularına da yardımcı olabilir; çünkü politik ekonomi eleştirisi, sermayenin neden biriktiğini, neden tekelleştiğini ve sermayenin özel mülkiyeti nedeniyle politik müdahalenin neden artık işlevini yitirdiğini açıklar. Çünkü gerçek iktidar artık siyasi kurumlarda değildir. Bunların hepsi Marx’ın analiziyle yeniden kurulabilir.
Ancak Marx’ın başka bir boyutu daha vardır: Kapitalist dünya düzeni doğayı tahrip eder ve insanın kendi yaşamını anlamlı bir bütün olarak kavrayabilmesini engeller. Doğanın tahribi adeta “yeşil Marx”tır; bu, ekolojik sorundur. Bu artık sadece dağıtım adaletiyle ilgili değildir, aynı zamanda kaynakların doğaya zarar vermeden kullanılmasıyla ilgilidir.
Anlam sorunu ise yabancılaşma teorisidir. Burada şunu da söylemek gerekir: Daha önce kimlik politikaları, ezoterik eğilimler, yeniden yükselen milliyetçi ve dini dünya yorumlarından bahsettik. Bunlar bir eksikliğin semptomlarıdır; çünkü insanların gündelik toplumsal yaşam pratiklerinde hayatlarını anlamlı ve başarılı bir şekilde kavrayabilmeleri artık zorlaşmıştır.
Bu ise yalnızca maddi kaynaklarla ilgili bir mesele değildir. Yaşam kalitesi araştırmalarına bakarsanız, insanın hayatını “başarılı” ya da “anlamlı” görmesi zenginlikle doğrudan ilişkili değildir. Burada çok daha derin antropolojik sorular devreye girer. Marx’ta bunları başka yerlerde öğrenmek mümkündür ve bunlar dağıtım ve dağıtımın optimizasyonunun çok ötesine geçer. Sonuçta mesele, insanın kendi hayatıyla ve doğayla nasıl bir ilişki kurmak istediği ve “iyi bir yaşamı” hangi kategoriler içinde tanımladığıdır.
F.B.: Öyleyse, bazı düşünürlerin Marx’ın etik felsefesinin olmadığı görüşüne katılmıyorsunuz. Marx’ın kapitalizm eleştirisinin ahlaki boyutunu nasıl yorumluyorsunuz?
Quante:
Öncelikle şu var: Marx’ın yaşadığı dönemde Avrupa’da yükselen burjuva toplumunu eleştiren, oldukça heterojen bir akım bulunur. Bu akım kapitalizmi ahlaki kavramlarla eleştiriyordu. Marx bu yaklaşımı çeşitli nedenlerle ikna edici bulmaz. Ona göre kapitalizme yönelik eleştiri, normatif yorumlar üzerinden değil, ekonomik yapıların analizi üzerinden kurulmalıdır. Ünlü on birinci tezin anlamı da budur: “Filozoflar dünyayı yalnızca farklı şekillerde yorumladılar; asıl mesele onu değiştirmektir.”
Bununla birlikte Marx’ın ekonomi analizi üzerinden geliştirdiği kapitalizm eleştirisi örtük bir etik boyut da içerir. Yani bu eleştiri aslında etik bir yönelim taşır. Marx, kapitalizmi salt ekonomik terimlerle eleştirilebileceğini düşünmez; onun için ekonomik eleştiri nihayetinde şu soruya dayanır: İnsanlar bu kurumlar içinde iyi ve anlamlı bir yaşam sürebilir mi, süremez mi? Bu ise ekonomik değil, etik bir sorudur. Fakat Marx bunu başlangıç noktası olarak değil, ekonomik eleştirisinin örtük yönlendirici ilkesi olarak kullanır.
Hegel’le birlikte Marx, dönemin ahlak felsefesinin (özellikle Kant ve Fichte’nin) keskin bir eleştirmenidir. Kendisi Hegel üzerinden Aristotelesçi etik geleneğe daha yakındır. Bu, ödev ve adalet etiği değil, iyi yaşam etiğidir. Bu nedenle, yönelim değişimi ortaya çıkar. Marx bu anlamda Hegel gibi, Kantçı özerklik fikri ile Aristotelesçi polis fikrinin bir sentezini oluşturur.
Bu yüzden ben “ahlaki Marx”tan ziyade “etik Marx” demeyi tercih ediyorum; çünkü Hegel’de ve Marx’ta ahlak eleştirisi oldukça serttir. Burada “ahlak” ile kastedilen şey, Kantçı ve Fichteci anlamda, biçimsel, a priori, deneyimden bağımsız ve antropolojik olmayan iyi niyet anlayışıdır.
Bu ise ayrı bir konu.
FB: Bu tartışmanın diğer bir ayağı ise güncel siyasete uzanıyor. Son elli yılda sol partilerin politik ahlakı göz ardı ettiğine ve birçok özgürlük konusunu aşırı sağa bıraktığına dair yorumlar için ne söylersiniz? Özellikle pandemi döneminde sol partilerin daha çok devletin kısıtlamalarını talep ederken, sağ partilerin bireysel özgürlük adına bu uygulamalara itiraz etmesini nasıl yorumlarsınız?
Quante:
Şimdi sizin en başta yaptığınız bir yoruma geri dönerek konuşuyorum. Ben burada Marx’ın felsefesini anlatıyorum, Marksist felsefeyi değil. Konferanslarda sık kullandığım bir slogan var: “Marx’ı Marksizm’in moloz yığınından kurtarmak gerekir.” Çünkü Engels’ten itibaren Marx’ın düşüncesi belirli bir çizgide tek yönlü hale getirilmiştir.
Marksizm içinde de farklı kollar oluşur. Bunlardan biri, “artık felsefe yapmıyoruz, bilim yapıyoruz; ahlak vaaz etmiyoruz, ekonomik yasaları açıklıyoruz” diyen çizgidir. Buna göre bunu yapmayan kişi Marksist değildir, küçük burjuva entelektüelidir. Böyle bir yaklaşım, ahlaki ve etik tartışmaları reddeder ve yalnızca ekonomik çıkarlar üzerine konuşmayı yeterli görür. Bu Marx değildir, Marksizm-Leninizm içinde yer alan belirli bir pozitivist çizgidir.
Bunun yanında Troçkist ve Luxemburgcu gelenek vardır; bu çizgi kendiliğinden kitle örgütlenmesine dayanır, yani oldukça anarşizan bir yapıya sahiptir. Buna karşılık Bolşevik gelenek, merkezi ve devlet temelli planlı politik müdahaleyi esas alır. Bu nedenle bazı sol gruplar devleti siyasal etkinin tek güçlü aracı olarak görürken, anarşist sol devletin bir burjuva tahakküm aygıtı olduğunu savunur. Böylece solda “devlet yanlıları” ve “devlet karşıtları” şeklinde bir ayrım oluşur.
Sol partiler anlamlı yaşam sorusunu ne kadar az gündeme getirirse, o kadar büyük bir boşluk oluşur. Bu boşluğu din, milliyetçilik ve çeşitli ezoterik akımlar doldurarak insanlara gündelik hayatta eksik olan anlam teklifleri sunar. Bu noktada solun geniş bir eğitim ve kültür politikası üretmesi gerekir.
Sık kullandığım bir başka sloganı da söyleyeyim: “Heimat (yurt/aidiyet) kavramını sağa bırakmamalıyız.” Çünkü biz Marksist iktisatçılar olarak bu tür konular hakkında konuşmuyoruz. Bu büyük bir kültürel-politik hatadır. Gramsci veya Walter Benjamin gibi yazarlar bunu anlamıştı. Ancak klasik sol, kendi içindeki fraksiyonlara bölünmüş durumda ve her biri küçük parçalar üzerinden birbirleriyle mücadele ediyor.
Engels’ten itibaren Marksizm’de siyasi ideal çoğu zaman yukarıdan aşağıya işleyen otoriter bir modele dönüşmüştür. Bu da Marx’ın bir filozof olduğu düşüncesiyle uyumlu değildir.
“Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık”
F.B.: Kitabınızın başında merkez kapitalist ülkelerin sorunlarını artık çevre ülkelere ihraç edemediğinden bahsediyorsunuz. Bugün Almanya da derin ekonomik ve sosyal kriz içinde. Almanya nasıl bir yol izleyecek? Bu sorunlarını nasıl çözebilir?
Quante:
Almanya’da şu anda yaşanan şey, ciddi bir krizdir; hatta iki dünya savaşı arası döneme benzer, demokratik kriz söz konusudur. Büyük belirsizlikler var. Jeopolitik güç dengeleri değişiyor. Pek çok insanın siyasi kurumlara güveni yok. Yönünü kaybetmiş, kaygı içinde olan insanlar var.
Sosyal düşüş endişelerine ve genel huzursuzluğa insanlar çoğunlukla evrensel sol değerlerle değil, dışlayıcı milliyetçi tepki verirler. Asıl sorun budur. Almanya ekonomik olarak, toplum olarak sorunlar yaşıyor, ancak bu dünya çapında ilk 5 ekonomi içinde yer alan bir ülkenin sorunudur; yani bir çöküş senaryosu değildir. Asıl mesele küresel Güney’le karşılaştırmayı yapabilmektir.
Buradaki temel sorun, Almanya’daki insanların demokratik kurumlara ve açık toplum değerlerine artık sahip çıkmamalarıdır. Bunları savunulması gereken değerler olarak değil, kolayca riske atılabilecek şeyler olarak görmeye başlamışlardır. Ayrıca Almanya’da ciddi bir gelir eşitsizliği vardır; ancak çoğu insanın yaşam standardı, küresel Güney ülkeleriyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek kabul edilebilir.
Bu nedenle Almanya’daki kriz aslında ekonomik bir çöküş değil, demokrasiyle özdeşleşmenin zayıflaması ve “eski iyi günler”e dönüş umududur. İnsanlar kendilerini değiştirmeden her şeyin yeniden iyi olabileceğine inanmak isterler. Bu ise irrasyoneldir.
Buna ek olarak elbette ekolojik sorunlar vardır; fakat bunlar ulusal değil, küresel sorunlardır. Almanya’ya özgü bir durum değildir. Almanya’nın özel bir özelliği de jeopolitik olarak askeri ittifaklar meselesini ciddiye almak zorunda olmasıdır. Benim kuşağım bunun göz ardı edilebileceğini düşünüyordu; ancak artık bunun acı bir şekilde yeniden tartışılması gerekiyor.
Birçok insan belirsizlik içinde hızlı ve basit cevaplar arıyor. Oysa şu soruyu ciddiyetle düşünmek gerekiyor: saldırganlara karşı kendimizi savunmak istiyor muyuz? Avrupa ise Avrupa’da yaşanabilecek yaşam biçimini korumak istiyorsa kendini savunup savunmayacağını düşünmek zorundadır.
Almanya’nın savaş sonrası toplumu, NATO’nun korumasıyla bu meseleleri düşünmesine gerek olmadığını sanmış ve kendini pasifist bir toplum gibi görmüştür. Bu artık sürdürülebilir değildir.
İç toplumsal düzlemde ise çatışmaların çözülmesi gerekir: gelir dağılımı ve adalet sorunları vardır. Ancak bunlar sınıf savaşı değildir; bu tür metaforlar yanlıştır. Öte yandan bunların tamamı yalnızca ulus-devlet düzeyinde çözülemez. Avrupa’da sosyal politikalar ulusal düzeyde kalmaktadır ve bu tamamen yanlış bir ölçek meselesidir. Avrupa çapında sosyal politikaya ihtiyaç vardır. Aynı şekilde uluslararası adalet ve sağlık politikaları gereklidir.
Dünya şu anda çok daha agresif ve sorunlu bir hale gelmiştir. Bu nedenle Alman toplumu bir yönsüzlük içindedir. Uzun süre geçerli olan anlatılar—sosyal devlet, emek-sermaye uzlaşması, “bir daha asla Alman topraklarından savaş çıkmayacak”, ihracata dayalı ve açık toplum modeli—şu anda çökmektedir. Bu da insanları şu soruyla baş başa bırakıyor: Yaşamaya değer değerler nelerdir?
Bu soruya net cevaplar yok ve insanlar sağın verdiği basit cevaplara yöneliyor; bu cevaplar insanlık dışıdır, ancak karmaşık düşünmeyen insanlar için çekicidir. Bu çekiciliğin nedeni şudur: “Hiçbir şeyi değiştirmene gerek yok, her şeyi eski haline getirebiliriz” vaadi. Ama “eski zamanlar” iyi değildi. Bu bir romantizmdir.
F.B.: Bazı tarihçi ve düşünür, Almanya’nın uzun süredir belirsizlikler içinde kendisini arayan ve kimliğini bulmaya çalışan bir ülke olarak tarif ediyor. Alman filozofu olarak, siz Almanya’yı nasıl tanımlıyorsunuz?
Quante:
Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık. Bu, benim kuşağımın—45’ten sonra doğan ve benden biraz daha büyük olan insanların—biyografik kimliğinin derin bir parçasıdır: Almanya bir daha asla böyle bir şey yapmamalı ve asla o kadar güçlü olmamalı ki yeniden saldırganlaşmasın.
Aynı zamanda NATO, “ekonomik mucize” sayesinde, kanlı savaşları küresel Güney’de gerçekleşti ve bizzat Amerikalılar tarafından yürütüldü. Özellikle ekolojik krizler, finans krizleri ve benzeri süreçlerle birlikte 2000’lerden itibaren büyük göç hareketleri yaşandı.
Bu göçler şunu ifade ediyor: Küresel Güney’de hiçbir şansı olmayan gruplar, botlarla Avrupa’ya geliyor ve burada sistemleri zorluyor, bir tür rahatsızlık yaratıyor. 2015’te bu durum Almanya’da büyük bir yardımseverlik dalgası doğurdu; ancak üç yıl sonra bu tutum değişti.
Daha geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Biz çok uzun süre, başkalarının bizim için “rahatsız edici” sorunları çözdüğü ve bizim de “ahlaken her şeyi doğru yapan demokratlar” olduğumuz yanılsaması içinde yaşadık. Şimdi ise demokrasinin son derece kırılgan bir şey olduğu ortaya çıkıyor. Demokrasi parlamentoda değil, eğitim süreçlerinde başlar; anaokulundan itibaren başlar.
Bu yüzden ben hep şunu söylüyorum: Marx bugün yaşasaydı proletaryaya seslenmeden önce anaokullarına ve okullara giderdi. Çünkü biz gençleri yaşamlarının ilk on yılında kaybediyoruz. Onlara doğru tutumları kazandıramıyoruz. Bu, Marx’ın kapitalizm eleştirisinde değil, onun felsefi antropolojisinde bulunur.
F.B.: Alain Badiou, AB’yi eleştirdiği bir konuşmasında, “Şahsi olarak uzun süredir Fransa ile Almanya’nın birleşmesinin taraftarıyım… Tek bir ülke, tek bir federal devlet, iki egemen dil. Pekâlâ mümkün bu…böylece felsefe hakikaten Fransız-Alman felsefesi olacak ve belki de en ihtişamlı dönemini yaşayacaktır” diyor. Bunun gerçekleşme ihtimali var mı yoksa nostaljik bir özlem mi?
Quante:
20 yıl önce dokuz meslektaşımla birlikte disiplinler arası bir kitap yazdık. Bu kitapta Avrupa’nın yalnızca serbest dolaşım piyasası olmaktan çıkıp bir Avrupa refah devleti kurması gerektiğini savunduk. Şunu söyledik, Avrupa’da ortak bir sosyal devlet ve Avrupa düzeyinde sosyal kurumlar olmadan, bir süre sonra Avrupa ulusal egoizmler yüzünden dağılır.
Jürgen Habermas ile de aynı fikirdeyim: Eğer özgürlükçü bir yaşam sürmek istiyorsak, Avrupa’nın federal parçalara dönüşmesi gerekir; Avrupa Parlamentosu’nda yalnızca ulusal egoizmler temelinde stratejik ittifaklar kuran yapılarla yetinemeyiz. Ulusal egemenlik, Avrupa düzeyine devredilmelidir.
Burada asıl soru şudur: Avrupa hangi değerleri ve normları temsil ediyor? Bu hiç de açık değildir, hatta oldukça belirsizdir. Ortak bir değer konsensüsü yoktur. Ortada sadece ortak bir düşman vardır. Bu da problemdir. Ve şimdi birden fazla “düşmanımız” var: Rusya, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu durum büyük bir yönsüzlük ve aşağı doğru düşme korkusu yaratır. İnsanlar bu durumda daha agresif hale gelir. Sorun budur.
Buna karşı tek çözüm eğitim ve aydınlanmadır.
F.B.: Son olarak güncel konuyla ilgili bir soru daha. Kitabınızda Marx’ın temel kavramı olarak yabancılaşmanın altınız çiziyorsunuz. Kapitalist mübadele ilişkisinin neden olduğu yabancılaşmayı aşmak için Marx’ın insani tanınma (anerkennung) kavramını gündeme getiriyorsunuz. Bugünkü yapay zeka teknolojisi karşısında insani tanınma mücadelesi daha da zorlaştı mı? Yoksa yabancılaşmayı aşabilecek yeni imkanlar da sunmakta mı?
Quante:
Şu anda “yapay zekâ” diye bir şey yok. Sadece çok karmaşık hesaplama programları var; bunlar zeki değildir.
Her büyük teknoloji bazı potansiyeller taşır ve bunların kontrol edilmesi gerekir. Teknoloji hiçbir zaman tamamen nötr değildir; içinde riskler barındırır ve ayrıca hem insanın özgürleşmesi hem de baskı altına alınması için kullanılabilir. Bu, teknolojinin dış kullanım boyutudur.
Bence yapay zekânın mevcut imkânlarını küçümsememek gerekir, ama onu bir “şeytan” haline de getirmemek gerekir. Bu felsefi olarak yanlıştır. Ayrıca şu soru önemlidir: Bu tür küresel ağ bağlantılı bilgi teknolojilerinin üretim araçları özel mülkiyette mi olmalı, yoksa toplumsal denetim altında mı?
Bu oldukça Marxçı bir sorudur. Eğer küresel ölçekte ağ bağlantılı bilgi teknolojilerimiz varsa, bunlar teknokratların ya da “otistik” uzmanların elinde değil, kamusal egemenlik altında olmalıdır.
Teknoloji bazı amaçlar için faydalıdır; bizi yüklerden kurtarır. Ama yanlış kullanılırsa çok tehlikeli olabilir. Bu durum bir çekiç için bile geçerlidir; yani basit bir araç için de aynıdır. Her şey onun nasıl kullanıldığına bağlıdır.
Amerika1 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Dünya Basını5 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı
Ortadoğu2 hafta önceTelegraph: İran’a karşı silahlı Kürt isyanını Erdoğan engelledi
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler










