Diplomasi
Mearsheimer: ABD, İran’a yönelik tek taraflı askeri müdahale seçeneğini değerlendiriyor

Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. John Mearsheimer, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin askeri boyutunu ve 2026 başındaki diplomatik manevraları değerlendirdi. Mearsheimer, İsrail’in savunma kapasitesindeki yetersizlikler nedeniyle olası bir çatışmanın dışında kalmayı tercih ettiğini ve ABD ordusunun “mutlak zafer” garantisi verememesi üzerine 14 Ocak’ta planlanan hava harekatının askıya alındığını kaydetti.
Uluslararası ilişkiler teorisinin önde gelen isimlerinden ve Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. John Mearsheimer, Andrew Napolitano’ya verdiği mülakatta, küresel güvenlik mimarisini tehdit eden üç ana fay hattı olan İran, Ukrayna ve Çin meselelerine ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.
Mearsheimer, özellikle 2026 yılı başında Ortadoğu’da yaşanan askeri hareketliliğin perde arkasını aralayarak, Washington ve Tel Aviv hattındaki stratejik anlaşmazlıkları gün yüzüne çıkardı.
Mearsheimer, ABD’nin İran’a yönelik olası bir askeri harekat senaryosunda İsrail’in doğrudan müdahil olmayacağını söyledi.
Tel Aviv yönetiminin, İran’ın balistik füze kapasitesi karşısında kendi hava savunma sistemlerinin yetersiz kalacağından endişe ettiğini belirten Mearsheimer, bu durumun operasyonel planlamayı değiştirdiğini vurguladı.
Mearsheimer, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Tüm göstergeler, İsrail’in saldırıya katılmayacağını, operasyonun ABD tarafından tek taraflı icra edileceğini ortaya koyuyor. İranlılar hem ABD’ye hem de İsrail’e net bir mesaj iletti: Eğer sadece ABD saldırırsa, İran yine de İsrail’i ve bölgedeki Amerikan askeri tesislerini hedef alacak, ayrıca Hürmüz Boğazı’nı kapatma girişiminde bulunacaktır.”
İsrail’in stratejik tercihinin çatışmanın dışında kalmak olduğunu savunan Mearsheimer, Tel Aviv’in savunma kapasitesine dair şu tespitte bulundu:
“İsraillilerin çatışmanın dışında kalmak istediğine inanıyorum çünkü İran balistik füzelerini savuşturacak savunma kapasitesine sahip olduklarını düşünmüyorum. Bu nedenle geri planda durmaya çalışıyorlar; ancak Tahran yönetimi onlara geri planda kalamayacaklarını bildiriyor.”
Siyaset bilimci, 2026 yılı başında, özellikle 28 Aralık 2025 ile 14 Ocak 2026 tarihleri arasında İran’da yaşanan protestolar sırasında Washington’ın askeri müdahalenin eşiğinden döndüğünü ifade etti.
Mearsheimer’a göre, Başkan Trump’ın hava harekatı emrini vermesini engelleyen iki temel faktör bulunuyordu.
Birinci faktörün İsrail’in talebi olduğunu belirten Mearsheimer, süreci şöyle detaylandırdı:
“14 Ocak’ta Başkan Trump’ın jetleri durdurmasına neden olan birinci etken, İsraillilerin kendisinden İran’a saldırmamasını istemesiydi. İsrailliler, savunma yeteneklerinin İran’dan gelecek kitlesel bir balistik füze saldırısını karşılamada yetersiz kalacağını idrak etmişti. Aradan geçen sürede hiçbir şey değişmedi; İsrail hala kendini savunabilecek pozisyonda değil.”
İkinci ve daha kritik faktörün ise Pentagon’un (ABD Savunma Bakanlığı) sahadaki gerçeklere dayanan raporu olduğunu kaydeden Mearsheimer, Amerikan komuta kademesinin siyasi yönetimi uyardığını dile getirdi:
“Amerikan ordusu o gün Başkan’a, protestoların sona erdiğini ve askeri güç kullanılması durumunda kesin bir zaferin garanti edilemeyeceğini bildirdi. Komutanlar, rejimi devirme veya kaosu derinleştirme hedefine ulaşılacağının taahhüdünü veremedi. Bu nedenle Trump operasyondan vazgeçti.”
Washington’ın Tahran’a yönelik nihai hedefinin nükleer programı durdurmaktan ziyade rejim değişikliği olduğunu savunan Mearsheimer, 2025 sonundaki protestoların bu stratejinin bir parçası olduğunu dile getirdi.
Prof. Mearsheimer, protestocuları “sahadaki fiili unsurlar” (boots on the ground) olarak nitelendirdi.
Analist, ABD’nin stratejik hedeflerini şu sözlerle açıkladı:
“Trump’ın talepleri -sivil nükleer programın sonlandırılması, füzelerin imhası ve vekil güçlerin desteğinin kesilmesi-kabul edilemez niteliktedir ve İran buna asla onay vermeyecektir. Asıl hedef rejim değişikliğidir. Tıpkı Suriye’de olduğu gibi kaos yaratarak İran’ı parçalamak istediler. 14 Ocak’ta yapılması planlanan, sahadaki protestocularla Amerikan ordusunun koordineli çalışarak rejimi devirmesiydi.”
Mearsheimer, protestoların sönümlenmesi ve İran devlet aygıtının kontrolü yeniden sağlamasıyla birlikte, ABD’nin elindeki askeri seçeneklerin işlevsizleştiğini belirtti.
“Tomahawk füzelerinin sayısını artırmak veya Körfez’e daha fazla güç yığmak rejimi devirmeye yetmez” diyen Mearsheimer, mevcut durumda yapılacak sınırlı bir saldırının sadece “itibar kurtarma” (saving face) amacı taşıyacağını, ancak bunun da topyekûn bir savaşı tetikleme riski barındırdığını vurguladı.
İran’daki protestolar sırasında Tahran yönetiminin iletişim altyapısını kontrol etme başarısına değinen Mearsheimer, bu süreçte Moskova ve Pekin’in kritik rol oynadığını öne sürdü. Batı blokunun İran’a soktuğu Starlink terminallerinin etkisiz hale getirilmesinde Rus ve Çin istihbaratının teknik destek sağladığına işaret edildi.
Mearsheimer konuya ilişkin şunları kaydetti:
“İran, ülke içindeki Starlink sistemini kapatmayı başardı. Hemen herkes, bunun Ruslar ve Çinlilerden alınan ciddi yardımlarla gerçekleştiğini söylüyor. Rusya ve Çin’in istihbarat ve malzeme desteği sağladığına eminim; ancak bu, doğrudan bir çatışmaya müdahil olacakları anlamına gelmiyor.”
Rusya-Ukrayna savaşına ilişkin Abu Dabi’de yürütülen müzakere süreçlerini de değerlendiren Mearsheimer, bu görüşmelerin sonuç üretmekten uzak olduğunu vurguladı.
Tarafların talepleri arasındaki mesafenin kapanamaz boyutta olduğunu belirten profesör, Batı medyasında yer alan “anlaşmaya yaklaşıldı” yönündeki haberlerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Mearsheimer’ın müzakerelere dair analizi şu şekilde:
“Abu Dabi’de gerçekleşen sözde müzakereler ciddiyetten uzaktır. Rusya’nın talepleri ile Ukrayna ve Avrupalıların teklifleri arasında ışık yılı kadar mesafe var. Rusya’nın ana taleplerinin hiçbiri üzerinde uzlaşı sağlanamadı. Zelenskiy’in toprak vermeyeceğine dair açıklamaları iç kamuoyuna yönelik olsa da, Ruslar ciddiye alsa masadan kalkardı. Bu süreç bir paravandır.”
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in “propaganda savaşını” yönetmek adına müzakere masasında makul ve uzlaşmacı bir profil çizdiğini belirten Mearsheimer, Jared Kushner gibi isimlerin yürüttüğü arka kapı diplomasisinin “boş retorikten” öteye geçmediğini kaydetti.
Biden döneminde ABD’nin Rusya ile fiilen bir savaşın eşiğine geldiğini, ancak Trump yönetiminin bu politikayı değiştirmeye çalıştığını belirten Mearsheimer, buna rağmen Washington’ın çatışmadan tamamen çekilemediğini vurguladı.
“Trump’ın iyi niyetli olması, Ruslar için bir tehdit olmadığı anlamına gelmez” diyen Mearsheimer, ABD’nin Ukrayna’ya istihbarat, lojistik ve silah desteğinin sürdüğünü, bu durumun Moskova tarafından “Soğuk Savaş”ın ötesinde, doğrudan bir tehdit olarak algılandığını belirtti.
Avrupa’nın güvenlik mimarisine dair karamsar bir tablo çizen Mearsheimer, ABD’nin NATO’dan resmen veya fiilen çekilmesi durumunda Avrupa Birliği’nin (AB) ve kıta güvenliğinin çökebileceği uyarısında bulundu.
Mearsheimer, ABD’nin çekilmesi senaryosunu şu sözlerle analiz etti:
“Eğer ABD çekilirse, NATO sona erer. Şu anda ABD’nin ‘yatıştırıcı’ (pacifier) rolüyle baskıladığı merkezkaç kuvvetleri açığa çıkar. Avrupalı devletlerin bir araya gelip Rusya’ya karşı birleşik bir caydırıcılık stratejisi oluşturması mümkün görünmüyor. Her ülke kendi başının çaresine bakmak zorunda kalacaktır.”
AB’nin başarısının büyük ölçüde NATO’nun sağladığı güvenlik şemsiyesine bağlı olduğunu hatırlatan Mearsheimer, bu şemsiyenin kalkmasının Avrupa’daki ekonomik ve siyasi entegrasyonu da olumsuz etkileyeceğini savundu.
Son olarak ABD-Çin ilişkilerine değinen Prof. Mearsheimer, iki süper güç arasındaki durumun “Soğuk Savaş” olarak tanımlanması gerektiğini yineledi.
Güvenlik rekabetinin kaçınılmaz olduğunu belirten Mearsheimer, “Tek umudumuz, 1947-1989 arasında Sovyetler Birliği ile olduğu gibi, bu soğuk savaşın sıcak bir çatışmaya dönüşmemesidir” değerlendirmesinde bulundu.
Röportaj, Mearsheimer’ın Washington’daki karar alıcıların ve medyanın İsrail’in nükleer silah kapasitesi gibi “odadaki fil” olarak nitelendirilen konuları tartışmaktan kaçındığı yönündeki eleştirisiyle son buldu.
Diplomasi
FIFA, Çin ile yayın pazarlığında geri adım attı

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı analizde, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik yaklaşımı ile kurumun Çin devlet televizyonu CCTV karşısındaki ticari geri adımı ele alındı.
ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklığında gerçekleştirilen FIFA Dünya Kupası müsabakaları tamamlanırken, spor dünyasında turnuvanın hem ticari başarıları hem de yönetimsel krizleri tartışılıyor.
Finlandiya basınından Helsinki Times gazetesinde Bai Ruide imzasıyla yayımlanan “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı değerlendirme yazısında, futbolun küresel yönetim mekanizmasındaki güç kaymaları ele alındı.
Yazıda, seyirci rekorları ve yüksek gelirlerle tarihi bir başarı elde edildiğini savunan FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, siyasi figürlerle kurduğu ilişkiler eleştirildi.
Analist Ruide, Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump ile yakınlaşma çabalarının ve futbolun yerleşik teamüllerini esnetmesinin, kurumsal saygınlığa zarar verdiğini ve kamuoyunda alay konusu olduğunu kaydetti.
Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı görüş yazısının tamamı:
Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde düzenlenen FIFA Dünya Kupası sona yaklaşıyor. FIFA’nın yüzyıllık tarihinde hem en başarılı hem de en tartışmalı turnuva oldu. Katılan takım sayısının ve maç sayısının artmasıyla birlikte seyirci sayıları ve ticari gelirlerde de yeni rekorlar kırıldı. FIFA’nın dokuzuncu başkanı Gianni Infantino, “tarihi başarılar” olarak nitelendirdiği bir dizi gelişmeyi kutlamak için her türlü nedene sahip.
Bir başka inkâr edilemez gerçek daha ortaya çıktı: Turnuva etrafındaki kaosun ortasında insanlar büyüyen bir krizin farkına vardı. Infantino ve meslektaşları bunu kamuoyuna açıkça kabul etsin ya da etmesin, bu Dünya Kupası Infantino’nun Waterloo’su olabilir; dünya futbolundaki tartışmasız otoritesinin bir daha asla tam olarak toparlanamayacağı bir dönüm noktası hâline gelebilir.
Bay Infantino’nun motivasyonları ne olursa olsun, Başkan Donald Trump’a yaranmak için ne kadar istekli göründüğünü, hatta futbol dünyasını yöneten uzun süredir yerleşik kuralları hiçe sayacak kadar ileri gittiğini görmezden gelmek zor. Başkan Trump ise, İtalya Başbakanı ile olan etkileşimlerinde olduğu gibi, bu saygıyı tereddüt etmeden kabul etti. Bunun hemen ardından hem FIFA hem de yönetimi kamuoyu tarafından “bir sirk ve palyaçosu” olarak alay konusu oldu.
Bay Infantino’nun eylemlerinin neden gerekli veya nihayetinde faydalı olduğuna dair sayısız açıklaması olabilir. Ancak bu kendi kendine yapılan hatalar, muhteşem kendi kalesine atılan goller gibi, FIFA’nın güvenilirliğini ciddi şekilde zedeledi. Ne yazık ki bu artık sadece bir algı değil, nesnel bir gerçeklik. Hasarın ne kadar derin ve ne kadar kalıcı olacağını belirlemek ise imkânsız.
Aslında, ezici güvenin yerini güven kaybına bırakması, Dünya Kupası’nın açılış maçından önce bile belirginleşmişti. Bu durum, FIFA’nın Çin Medya Grubu’na bağlı CCTV ile yayın hakları konusunda yürüttüğü görüşmeler sırasında ortaya çıktı. Üç yıl önce FIFA, pazarlık konusu olmayacağını söylediği bir fiyat talep etmişti. Ancak turnuva yaklaştıkça sonunda CCTV’nin neredeyse tüm şartlarını kabul etti. Çin millî futbol takımının turnuvaya katılmaya hak kazanamaması alay konusu olsa da, Çin medyası başka bir savaş alanında kesin bir zafer kazanarak bir zamanlar kibirli olan FIFA’ya ve Bay Infantino’ya acı bir ders verdi.
FIFA Genel Sekreteri Mattias Grafström kameralara gülümseyerek, “CCTV ile görüşmelerimiz son derece başarılı geçti; her iki taraf için de kazançlı bir sonuçtu.” dediğinde, yüzündeki huzursuz ifade ve çeşitli uluslararası medya kuruluşlarından gelen haberler, yaygın olarak paylaşılan bir sonuca işaret ediyordu: FIFA, Çin tarafıyla yaptığı görüşmelerde nihayetinde geri adım atmıştı. Bir ay sonra Dünya Kupası başladı, ancak yayın hakları görüşmelerindeki bu yenilginin gölgesi FIFA’nın üzerinde hâlâ etkisini sürdürüyor gibiydi. Bay Infantino’nun daha sonraki birçok hatası da bu izlenimi daha da güçlendirdi.
Bay Infantino’nun son on yılda FIFA’ya yaptığı muazzam katkılar, özellikle de oyunun ticari değerini artırma konusundaki amansız çabası yadsınamaz. Başkan Trump’ın gözünde belki de üniversite mezunu bile sayılmaz; ancak Çin’in bugünkü gücünü hafife alması, dünyanın mevcut durumu hakkında yaptığı aynı yanlış değerlendirmeyi yansıtıyor.
Batı medeniyeti, öz değerlendirme ilkesi olarak sıklıkla Sokrates’in ünlü “Kendini tanı.” sözünü kullanır. Ancak FIFA yönetimi, günümüz dünyasında yaşanan derin dönüşümü fark edememiş ya da FIFA’nın bu dönüşüme nasıl yanıt vermesi gerektiğini anlayamamıştır.
İronik bir şekilde, FIFA’nın CCTV ile yeni bir yayın anlaşması imzalamaya zorlanmasından kısa bir süre sonra, Çin Medya Grubu başkanına Ligue 1 Başkanı, Paris Saint-Germain Başkanı ve hatta Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı tarafından tebrik mesajları gönderildi. Kamuoyuna açık bilgiler, bu uluslararası spor kuruluşlarının CCTV’yi Dünya Kupası yayın haklarını güvence altına aldığı için tebrik ederken, aynı zamanda Ligue 1, Paris Saint-Germain ve IOC ile daha derin bir iş birliği umutlarını dile getirmeye daha fazla önem verdiklerini gösteriyor. Bu, FIFA’nın aleyhine duyulan bir sevinç anlamına gelmeyebilir; ancak Çin medyasının etkisinin ve müzakere gücünün önemli ölçüde arttığını kesinlikle gösteriyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, FIFA’nın CCTV ile yaptığı görüşmeler tam bir yenilgi olarak nitelendirilemez; zira her iki taraf da anlaşmayı karşılıklı olarak faydalı olarak değerlendirdi. Bununla birlikte, karşı tarafı hafife almak ve müzakere ortağına tepeden bakmak yalnızca FIFA ve Bay Infantino için değil, daha geniş Batı dünyası için de ders niteliğindedir.
Çin’in elektrikli araçları küresel çapta popülerlik kazanmaya başladığında Batı’daki birçok kişi onları “şarj istasyonları olmayan hurda metalden başka bir şey değil” diyerek alaya aldı. Çin’in insansı robotları Bahar Festivali Galası’nda izleyicileri büyülediğinde ise Batılı yorumcular gösteriyi “yapay zekâ tarafından üretilen hilelerden başka bir şey değil” diyerek küçümsedi. Gerçeklik onları defalarca yanılttıktan sonra, bu kendini uzman ilan edenlerin çoğu kendi tahminlerine olan güvenlerini kaybetti, hatta bazıları endişe belirtileri göstermeye başladı.
Bir açıdan bakıldığında, FIFA’nın Dünya Kupası yayın hakları konusundaki yanlış hesaplaması, yeni dönemde Batı’nın Çin’i yanlış değerlendirmesinin bir parçası olarak da görülebilir. Batı hegemonyasının gerilemesi bir gecede olmadı. Batı toplumlarının birçoğu bunu kabul etmekte isteksiz olsa da, bu uzun zamandır devam eden bir süreçti.
Gerçekte, insanlar akılcılığa döner, Çin’in yükselişini objektif olarak değerlendirir, Çin ile eşit şartlarda ilişki kurar ve bu yeni ve bağımsız müzakere ortağına adil davranırsa, karşılıklı yarar sağlayan ve hatta çok taraflı iş birliği olanakları neredeyse sınırsız olacaktır. Çin’in geleceğine inanmak, kendi geleceğimize de inanmak anlamına gelir. Sonuçta, Dünya Kupası yayın hakları anlaşmasına eninde sonunda varılmadı.
Bu, nihayetinde yeni bir çağdır.
Diplomasi
Shell, Hindistan’daki enerji işini 1,8 milyar dolara satıyor

İngiltere merkezli çok uluslu petrol ve doğalgaz şirketi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi işini 1,8 milyar dolara satma kararı aldı. Şirket, ülkedeki iştiraki Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamını Aditya Birla Renewables firmasına devredecek. Financial Times gazetesinin haberine göre bu adım, Genel Müdür Wael Sawan liderliğinde kârlılığı yüksek doğalgaz ve petrol projelerine odaklanmayı hedefleyen strateji değişikliğinin bir parçası olarak gerçekleşiyor.
İngiltere merkezli petrol ve doğalgaz devi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi faaliyetlerini 1,8 milyar dolar karşılığında satmak üzere anlaşmaya vardı.
Şirketin internet sitesinde yayımlanan açıklamaya göre, söz konusu varlıkların yeni sahibi Hindistan merkezli Aditya Birla Renewables firması olacak.
Satış işlemi, Shell’in iştiraki Shell Overseas Investment B.V. üzerinden yürütülüyor. Anlaşma kapsamında, bünyesinde Sprng Energy şirketler grubunu barındıran Hindistan merkezli Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamı devredilecek.
Sprng Energy, Hindistan genelinde güneş ve rüzgar enerjisi projeleri geliştiriyor. Şirket portföyünde halihazırda toplam 3,3 gigavat kapasiteye sahip faal enerji santralleri yer alıyor.
Bunun yanı sıra yapım aşamasında ve sözleşmeye bağlanmış olan 1,7 gigavatlık proje kapasitesi de bulunuyor.
Düşük kârlı projelerden çıkış
Shell yönetimi, satış kararıyla birlikte kârlılık oranı daha yüksek projelere odaklanma niyetinde olduklarını bildirdi. Şirket, bu doğrultuda yatırım bütçesini elektrik ticareti gibi daha yüksek getiri sağlayan alanlara kaydırmayı hedefliyor.
Financial Times gazetesinin haberine göre, Hindistan’daki enerji faaliyetlerinin satışı Shell’in yeni küresel stratejisinin bir halkasını oluşturuyor.
Wael Sawan’ın 2023 yılında genel müdürlük koltuğuna oturmasının ardından şirket, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımları kısarak en başta petrol ve doğalgaz olmak üzere yüksek kârlılığa sahip alanlara odaklanmaya başladı. Gazete, Shell’in farklı ülkelerdeki deniz üstü rüzgar santrali projelerini de elden çıkarmaya hazırlandığını aktardı.
Sawan, geçen yıl yatırımcılarla gerçekleştirdiği toplantıda şirketin enerji işini geliştirmeyi sürdüreceğini ancak bundan böyle düşük kârlı büyük ölçekli güneş ve rüzgar santralleri inşa etmek yerine gaz yakıtlı enerji santrallerine, büyük batarya sistemlerine ve dijital teknolojilere yoğunlaşacaklarını ifade etmişti.
Hindistan’daki satış işleminin, düzenleyici kurumların onaylarının alınmasının ardından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanması öngörülüyor.
Stratejik yönelimde değişim
Shell, Solenergi Power Private Limited şirketini 2022 yılında 1,55 milyar dolar bedelle satın almıştı. Şirket o dönemde bu satın almayı yenilenebilir enerji işini büyütme yolundaki en kritik adımlardan biri olarak nitelendirmişti.
Bu hamleyle Shell, rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesini yaklaşık üç katına çıkarmayı ve Hindistan pazarındaki konumunu güçlendirmeyi planlıyordu.
Buna karşın şirket, fosil yakıt üretimini uzun vadede artırma hedefi doğrultusunda satın alma bütçesini yeniden şekillendiriyor. Shell, bu yılın nisan ayında Kanada merkezli enerji üreticisi ARC Resources Ltd şirketini 13,6 milyar dolara satın almak üzere anlaşma sağladığını duyurmuştu.
CNBC televizyonunun aktardığı verilere göre bu satın alma, Londra Borsası’nda işlem gören Shell’in günlük üretim portföyünü yaklaşık 370 bin varil petrol eşdeğerine ulaştıracak.
Diplomasi
Ukrayna’da ordu ile savunma bakanı karşı karşıya

Ukrayna Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov’un, ordu içindeki tedarik krizinin ardından Genelkurmay Başkanı Oleksandr Sırskiy’yi görevden aldırmaya çalıştığı ancak Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi ikna edemediği belirtildi. The Economist dergisinin Kiev kaynaklarına dayandırdığı habere göre, 35 yaşındaki teknoloji kökenli bakan ile geleneksel askeri liderlik arasındaki gerilim, füze ve mühimmat tedariki konusundaki anlaşmazlıklarla derinleşti.
Ukrayna Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov ile Genelkurmay Başkanı Oleksandr Sırskiy arasındaki görüş ayrılıkları ve nüfuz mücadelesi derinleşiyor.
The Economist dergisinin Kiev’deki kaynaklarına dayandırdığı habere göre, Savunma Bakanı Fedorov, Genelkurmay Başkanı Sırskiy’i görevden aldırmak için girişimlerde bulundu ancak Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’den bu konuda onay almayı başaramadı.
Temmuz ayı başında yapılan savaş konseyi toplantısında taraflar arasındaki gerilim belirgin şekilde dışa vurdu. Askeri liderlerin orta ve uzun menzilli insansız hava aracı (İHA) operasyonlarındaki başarıları aktardığı toplantıda generaller, füze ve mühimmat tedariki konusundaki aksaklıkları gündeme getirerek Savunma Bakanı Fedorov’u hedef aldı.
Fedorov ise sene başında bütçeden maaşlar için ayrılan kaynakları acil İHA alımlarına aktarmamış olması halinde Kırım operasyonlarının yürütülemeyeceğini belirterek kendisini savundu.
Toplantıya tanıklık eden bir kaynak, tarafların ortak bir dil bulamadığını ve iki farklı koordinat sisteminin karşı karşıya geldiğini ifade etti.
“Sırskiy sistemi daha iyi biliyor”
Ocak ayında savunma bakanlığı görevine getirilen 35 yaşındaki Fedorov, teknoloji odaklı reformcu kimliğiyle biliniyor.
Dijital Dönüşüm Bakanlığı döneminde devlet hizmetlerini akıllı telefonlara taşıyan “Diia” uygulamasını hayata geçiren Fedorov, Rusya’nın 2022’deki askeri müdahalesinnin ardından Ukrayna’nın “İHA ordusu” projesine öncülük etti. Ancak askeri tecrübesinin olmaması, ordunun geleneksel kanadı tarafından eleştirilmesine yol açıyor.
Üst düzey bir istihbarat kaynağı, Fedorov’un askeri liderlerle doğrudan bir güç mücadelesinde şansının düşük olduğunu değerlendirerek “Sırskiy deneyimli, sistemi Misha’dan (Mihaylo Fedorov) çok daha iyi biliyor ve onu alt edecektir” dedi.
Göreve geldikten sonra Savunma Bakanlığı ve askeri tugaylarda geniş kapsamlı bir denetim başlatan Fedorov, 300 milyar grivna (yaklaşık 6,6 milyar dolar) tutarında usulsüz harcama saptandığını duyurmuştu.
Bakanlık yetkililerini yalan makinesi testine tabi tutan ve açık ihale sistemine geçerek 155 mm’lik topçu mermilerinin maliyetini yüzde 16 düşürdüğünü savunan Fedorov’un adımları, askeri hiyerarşide dirençle karşılaşıyor.
Haziran ayında yürürlüğe giren yeni reform paketiyle cephedeki piyadelerin aylık maaşlarının artırılması, yabancı asker istihdamının kolaylaştırılması ve firar eden askerlere cezasız dönüş hakkı tanınması gibi adımlar atıldı.
Fedorov’un teknoloji ve dijitalleşme alanındaki katkılarını kabul eden bazı üst düzey generaller ise bakanı askeri tecrübeden yoksun olmakla eleştiriyor. Bir general, Fedorov’u başkalarının fikirlerini sahiplenmekle suçlayarak eski ABD Savunma Bakanı Robert McNamara’ya benzetti.
Generaller, bakanın geliştirdiği “puanlama” sisteminin, lojistik ve gözlem gibi hayati ama arka planda kalan görevler yerine sadece cephedeki doğrudan imhaları teşvik ettiğini savunuyor.
Buna karşın Fedorov’un ordu içinde, özellikle teknoloji yoğunluklu birliklerde ve genç subaylar arasında destekçileri de yer alıyor.
Taarruz birliği komutanlarından Oleksandr Nastenko, Fedorov’un kaynakları askerlerin hayatını kurtaran teknolojilere yönlendirmesini olumlu karşıladıklarını belirterek “Gerçek şu ki, hantallaştık ve değişmek zorundayız” değerlendirmesini yaptı.
Silikon Vadisi’nin Ukrayna’daki ‘altın çocuğu’ savunma koltuğunda: Mihail Fedorov kimdir?
Siyasi geleceği Zelenskiy’nin kararına bağlı
Fedorov, haziran ayında Ukrayna televizyonu TSN’ye verdiği demeçte de Sırskiy ile bütçe ve kaynak dağılımı konusunda görüş ayrılıkları yaşadıklarını kabul etmiş, ancak aynı takımda çalıştıklarını vurgulamıştı.
Ukrayna ordusunun bağımsız tedarik ajansının eski başkanı Maryna Bezrukova, Fedorov’un pozisyonunu koruduğunu ancak Devlet Başkanı Zelenskiy’den tam bir siyasi destek alamadığını belirtti.
Diğer yandan ülkede geniş takipçi kitlesi bulunan bazı sosyal medya mecralarında, bakanın denetimindeki İHA ihalelerinde yolsuzluk yapıldığına dair iddialar içeren ve siyasi yıpratma kampanyası olarak yorumlanan paylaşımlar yapılmaya başlandı. Fedorov ise bu iddiaları kesin bir dille reddetti.
Devlet Başkanı Zelenskiy’nin seçim kampanyalarını da yöneten ve başkana yakınlığıyla bilinen Fedorov’un adı, yakın zamanda boşalan başbakanlık koltuğu için de geçiyor. Siyasi analistler bu adımı, bakanlık makamındaki reform projesinin sonlandırılması ve bir geri çekilme olarak okuyor.
Baskılara rağmen görevinde kalacağını belirten Fedorov, “Başkan bana vicdanıma göre hareket etmemi söyledi. Birçok insan bana saldırıyor, evet bu beni endişelendiriyor ama ne yapabilirim? Birilerine boyun eğerek bu görevden ayrılmak istemiyorum” diye konuştu.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti










