Bizi Takip Edin

Diplomasi

Mearsheimer: ABD, İran’a yönelik tek taraflı askeri müdahale seçeneğini değerlendiriyor

Yayınlanma

Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. John Mearsheimer, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin askeri boyutunu ve 2026 başındaki diplomatik manevraları değerlendirdi. Mearsheimer, İsrail’in savunma kapasitesindeki yetersizlikler nedeniyle olası bir çatışmanın dışında kalmayı tercih ettiğini ve ABD ordusunun “mutlak zafer” garantisi verememesi üzerine 14 Ocak’ta planlanan hava harekatının askıya alındığını kaydetti.

Uluslararası ilişkiler teorisinin önde gelen isimlerinden ve Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. John Mearsheimer, Andrew Napolitano’ya verdiği mülakatta, küresel güvenlik mimarisini tehdit eden üç ana fay hattı olan İran, Ukrayna ve Çin meselelerine ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.

Mearsheimer, özellikle 2026 yılı başında Ortadoğu’da yaşanan askeri hareketliliğin perde arkasını aralayarak, Washington ve Tel Aviv hattındaki stratejik anlaşmazlıkları gün yüzüne çıkardı.

Mearsheimer, ABD’nin İran’a yönelik olası bir askeri harekat senaryosunda İsrail’in doğrudan müdahil olmayacağını söyledi.

Tel Aviv yönetiminin, İran’ın balistik füze kapasitesi karşısında kendi hava savunma sistemlerinin yetersiz kalacağından endişe ettiğini belirten Mearsheimer, bu durumun operasyonel planlamayı değiştirdiğini vurguladı.

Mearsheimer, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Tüm göstergeler, İsrail’in saldırıya katılmayacağını, operasyonun ABD tarafından tek taraflı icra edileceğini ortaya koyuyor. İranlılar hem ABD’ye hem de İsrail’e net bir mesaj iletti: Eğer sadece ABD saldırırsa, İran yine de İsrail’i ve bölgedeki Amerikan askeri tesislerini hedef alacak, ayrıca Hürmüz Boğazı’nı kapatma girişiminde bulunacaktır.”

İsrail’in stratejik tercihinin çatışmanın dışında kalmak olduğunu savunan Mearsheimer, Tel Aviv’in savunma kapasitesine dair şu tespitte bulundu:

“İsraillilerin çatışmanın dışında kalmak istediğine inanıyorum çünkü İran balistik füzelerini savuşturacak savunma kapasitesine sahip olduklarını düşünmüyorum. Bu nedenle geri planda durmaya çalışıyorlar; ancak Tahran yönetimi onlara geri planda kalamayacaklarını bildiriyor.”

Siyaset bilimci, 2026 yılı başında, özellikle 28 Aralık 2025 ile 14 Ocak 2026 tarihleri arasında İran’da yaşanan protestolar sırasında Washington’ın askeri müdahalenin eşiğinden döndüğünü ifade etti.

Mearsheimer’a göre, Başkan Trump’ın hava harekatı emrini vermesini engelleyen iki temel faktör bulunuyordu.

Birinci faktörün İsrail’in talebi olduğunu belirten Mearsheimer, süreci şöyle detaylandırdı:

“14 Ocak’ta Başkan Trump’ın jetleri durdurmasına neden olan birinci etken, İsraillilerin kendisinden İran’a saldırmamasını istemesiydi. İsrailliler, savunma yeteneklerinin İran’dan gelecek kitlesel bir balistik füze saldırısını karşılamada yetersiz kalacağını idrak etmişti. Aradan geçen sürede hiçbir şey değişmedi; İsrail hala kendini savunabilecek pozisyonda değil.”

İkinci ve daha kritik faktörün ise Pentagon’un (ABD Savunma Bakanlığı) sahadaki gerçeklere dayanan raporu olduğunu kaydeden Mearsheimer, Amerikan komuta kademesinin siyasi yönetimi uyardığını dile getirdi:

“Amerikan ordusu o gün Başkan’a, protestoların sona erdiğini ve askeri güç kullanılması durumunda kesin bir zaferin garanti edilemeyeceğini bildirdi. Komutanlar, rejimi devirme veya kaosu derinleştirme hedefine ulaşılacağının taahhüdünü veremedi. Bu nedenle Trump operasyondan vazgeçti.”

Washington’ın Tahran’a yönelik nihai hedefinin nükleer programı durdurmaktan ziyade rejim değişikliği olduğunu savunan Mearsheimer, 2025 sonundaki protestoların bu stratejinin bir parçası olduğunu dile getirdi.

Prof. Mearsheimer, protestocuları “sahadaki fiili unsurlar” (boots on the ground) olarak nitelendirdi.

Analist, ABD’nin stratejik hedeflerini şu sözlerle açıkladı:

“Trump’ın talepleri -sivil nükleer programın sonlandırılması, füzelerin imhası ve vekil güçlerin desteğinin kesilmesi-kabul edilemez niteliktedir ve İran buna asla onay vermeyecektir. Asıl hedef rejim değişikliğidir. Tıpkı Suriye’de olduğu gibi kaos yaratarak İran’ı parçalamak istediler. 14 Ocak’ta yapılması planlanan, sahadaki protestocularla Amerikan ordusunun koordineli çalışarak rejimi devirmesiydi.”

Mearsheimer, protestoların sönümlenmesi ve İran devlet aygıtının kontrolü yeniden sağlamasıyla birlikte, ABD’nin elindeki askeri seçeneklerin işlevsizleştiğini belirtti.

“Tomahawk füzelerinin sayısını artırmak veya Körfez’e daha fazla güç yığmak rejimi devirmeye yetmez” diyen Mearsheimer, mevcut durumda yapılacak sınırlı bir saldırının sadece “itibar kurtarma” (saving face) amacı taşıyacağını, ancak bunun da topyekûn bir savaşı tetikleme riski barındırdığını vurguladı.

İran’daki protestolar sırasında Tahran yönetiminin iletişim altyapısını kontrol etme başarısına değinen Mearsheimer, bu süreçte Moskova ve Pekin’in kritik rol oynadığını öne sürdü. Batı blokunun İran’a soktuğu Starlink terminallerinin etkisiz hale getirilmesinde Rus ve Çin istihbaratının teknik destek sağladığına işaret edildi.

Mearsheimer konuya ilişkin şunları kaydetti:

“İran, ülke içindeki Starlink sistemini kapatmayı başardı. Hemen herkes, bunun Ruslar ve Çinlilerden alınan ciddi yardımlarla gerçekleştiğini söylüyor. Rusya ve Çin’in istihbarat ve malzeme desteği sağladığına eminim; ancak bu, doğrudan bir çatışmaya müdahil olacakları anlamına gelmiyor.”

Rusya-Ukrayna savaşına ilişkin Abu Dabi’de yürütülen müzakere süreçlerini de değerlendiren Mearsheimer, bu görüşmelerin sonuç üretmekten uzak olduğunu vurguladı.

Tarafların talepleri arasındaki mesafenin kapanamaz boyutta olduğunu belirten profesör, Batı medyasında yer alan “anlaşmaya yaklaşıldı” yönündeki haberlerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Mearsheimer’ın müzakerelere dair analizi şu şekilde:

“Abu Dabi’de gerçekleşen sözde müzakereler ciddiyetten uzaktır. Rusya’nın talepleri ile Ukrayna ve Avrupalıların teklifleri arasında ışık yılı kadar mesafe var. Rusya’nın ana taleplerinin hiçbiri üzerinde uzlaşı sağlanamadı. Zelenskiy’in toprak vermeyeceğine dair açıklamaları iç kamuoyuna yönelik olsa da, Ruslar ciddiye alsa masadan kalkardı. Bu süreç bir paravandır.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in “propaganda savaşını” yönetmek adına müzakere masasında makul ve uzlaşmacı bir profil çizdiğini belirten Mearsheimer, Jared Kushner gibi isimlerin yürüttüğü arka kapı diplomasisinin “boş retorikten” öteye geçmediğini kaydetti.

Biden döneminde ABD’nin Rusya ile fiilen bir savaşın eşiğine geldiğini, ancak Trump yönetiminin bu politikayı değiştirmeye çalıştığını belirten Mearsheimer, buna rağmen Washington’ın çatışmadan tamamen çekilemediğini vurguladı.

“Trump’ın iyi niyetli olması, Ruslar için bir tehdit olmadığı anlamına gelmez” diyen Mearsheimer, ABD’nin Ukrayna’ya istihbarat, lojistik ve silah desteğinin sürdüğünü, bu durumun Moskova tarafından “Soğuk Savaş”ın ötesinde, doğrudan bir tehdit olarak algılandığını belirtti.

Avrupa’nın güvenlik mimarisine dair karamsar bir tablo çizen Mearsheimer, ABD’nin NATO’dan resmen veya fiilen çekilmesi durumunda Avrupa Birliği’nin (AB) ve kıta güvenliğinin çökebileceği uyarısında bulundu.

Mearsheimer, ABD’nin çekilmesi senaryosunu şu sözlerle analiz etti:

“Eğer ABD çekilirse, NATO sona erer. Şu anda ABD’nin ‘yatıştırıcı’ (pacifier) rolüyle baskıladığı merkezkaç kuvvetleri açığa çıkar. Avrupalı devletlerin bir araya gelip Rusya’ya karşı birleşik bir caydırıcılık stratejisi oluşturması mümkün görünmüyor. Her ülke kendi başının çaresine bakmak zorunda kalacaktır.”

AB’nin başarısının büyük ölçüde NATO’nun sağladığı güvenlik şemsiyesine bağlı olduğunu hatırlatan Mearsheimer, bu şemsiyenin kalkmasının Avrupa’daki ekonomik ve siyasi entegrasyonu da olumsuz etkileyeceğini savundu.

Son olarak ABD-Çin ilişkilerine değinen Prof. Mearsheimer, iki süper güç arasındaki durumun “Soğuk Savaş” olarak tanımlanması gerektiğini yineledi.

Güvenlik rekabetinin kaçınılmaz olduğunu belirten Mearsheimer, “Tek umudumuz, 1947-1989 arasında Sovyetler Birliği ile olduğu gibi, bu soğuk savaşın sıcak bir çatışmaya dönüşmemesidir” değerlendirmesinde bulundu.

Röportaj, Mearsheimer’ın Washington’daki karar alıcıların ve medyanın İsrail’in nükleer silah kapasitesi gibi “odadaki fil” olarak nitelendirilen konuları tartışmaktan kaçındığı yönündeki eleştirisiyle son buldu.

Diplomasi

Five Eyes, gelişmiş yapay zeka için acil önlem çağrısı yaptı

Yayınlanma

ABD, Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan oluşan Five Eyes istihbarat ittifakı, hükümetlerin ve şirketlerin savunmalarını aşabilecek yapay zeka modellerinin yıllar değil, aylar içinde ortaya çıkabileceği uyarısında bulundu. İttifak, hükümetler ile şirket yöneticilerini “hemen harekete geçmeye” çağırdı.

ABD, Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın oluşturduğu Five Eyes (FVEY) istihbarat ittifakı, geniş ölçekli siber saldırılar gerçekleştirebilen ve hükümetler ile şirketlerin savunmalarını aşabilen yapay zeka modellerinin yıllar içinde değil, birkaç ay içinde ortaya çıkmasının beklendiğini açıkladı.

İttifakın ortak açıklamasında, hükümetler ve şirket yöneticileri “hemen harekete geçmeye” çağrılırken, “Gelişmiş yapay zeka modellerinin mevcut sektör beklentilerini aşması bekleniyor. Bu sürecin zaman çizelgesi yıllar değil, aylardır” ifadelerine yer verildi.

ABD yönetimi haziran ayının başında, ulusal güvenliğe yönelik olası tehditler nedeniyle Anthropic tarafından geliştirilen Mythos modeline yabancı ülke vatandaşlarının erişiminin durdurulmasını istemişti.

ABD makamlarının talebinin ardından şirket, en güçlü yapay zeka modelleri olarak tanımlanan Mythos 5 ve Fable 5’i tüm kullanıcılar için devre dışı bıraktı.

The New York Post’un haberine göre Anthropic, ABD makamlarıyla işbirliği yapmayı kabul etti.

ABD Senatosu İstihbarat Komisyonu Başkan Yardımcısı Mark Warner da haziran ayında yaptığı açıklamada, Mythos’un ABD Ulusal Güvenlik Ajansının (NSA) gizli sistemlerinin neredeyse tamamını “haftalar içinde değil, saatler içinde” aştığını söyledi.

Daha önce Financial Times, kaynaklarına dayandırdığı haberinde NSA’nın siber operasyonlarda Claude Mythos’u kullanabileceğini yazmıştı.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, bu teknolojinin Çin ve İran gibi ülkelerin ağlarına sızmak için kullanılabileceğini belirtmişti.

OpenAI ise mayıs ayında, yapay zekanın yönetimi ve düzenlenmesi için ABD liderliğinde, Çin’in de katılımıyla küresel bir yapı oluşturulmasını savundu.

Şirket, söz konusu yapının işleyiş ve amaç bakımından, nükleer silahların yayılmasını önlemek amacıyla küresel güvenlik standartları belirleyen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansına (UAEA) benzer şekilde tasarlanabileceğini ifade etmişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

NATO yeni bir ‘Baltık Muharebesi’ne hazırlanıyor

Yayınlanma

The Telegraph, ABD ve NATO ülkelerinin Baltık bölgesinde olası bir Rusya çatışmasına karşı lojistik hazırlıklarını yoğunlaştırdığını yazdı. Gazeteye göre BALTOPS tatbikatı kapsamında ABD birlikleri hızlı üs konuşlandırma ve ikmal altyapısı kurma kabiliyetlerini test etti.

The Telegraph gazetesi, ABD ve diğer NATO ülkelerinin Baltık bölgesinde olası bir çatışmaya yönelik lojistik hazırlıklar yürüttüğünü ve bölgenin Rusya ile yaşanabilecek yeni bir küresel karşılaşmanın merkezlerinden biri olarak değerlendirildiğini yazdı.

Gazetenin aktardığına göre, 4-19 Haziran tarihleri arasında düzenlenen BALTOPS tatbikatı kapsamında ABD Deniz Kuvvetleri’nin mühendis birlikleri Seabees, Baltık kıyısında tekne rampaları ve çeşitli yapılar inşa ederek üslerin hızlı şekilde konuşlandırılmasına yönelik çalışmalar gerçekleştirdi.

ABD’li Teğmen Cody Robertson, “Belirlenen bir bölgeye ulaşma, kamp kurma ve bu merkezi savaş gücümüzü yansıtabileceğimiz bir nokta olarak kullanma kabiliyetimizi test ediyoruz” dedi.

The Telegraph, 1942 yılında kurulan Seabees birliğinin, eski ABD Başkanı ve General Dwight Eisenhower’ın “Muharebeler, harekatlar ve hatta savaşlar öncelikle lojistik nedeniyle kazanıldı ya da kaybedildi” sözüyle özetlenen anlayış doğrultusunda faaliyet gösterdiğini belirtti.

Haberde, Baltık Denizi’nin sekiz NATO ülkesi ile Rusya tarafından çevrelendiği ve İsveç’e bağlı Gotland ile Danimarka’ya bağlı Bornholm gibi stratejik öneme sahip adalarla çevrili olduğu kaydedildi.

Gazeteye göre NATO, bu adaları olası bir saldırının püskürtülmesinde ve karşı harekatlar için ileri üs olarak kullanmayı planlıyor.

Baltık’ın doğu kıyısında ise Rusya Baltık Filosu’nun konuşlu bulunduğu Kaliningrad bölgesi yer alıyor.

The Telegraph, Finlandiya ve İsveç’in 2023 ve 2024 yıllarında NATO’ya katılmasının ardından bölgenin kolektif savunmasının daha da öncelikli hale geldiğini yazdı.

Robertson da gazeteye yaptığı açıklamada, “Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılması, buradaki koşulları iyi tanımamızı daha da önemli hale getiriyor” ifadelerini kullandı.

Bununla birlikte gazetenin aktardığına göre, Letonya Güvenlik Kurumu’nun (SAB) eski başkanı Janis Kazocins, Rusya ile NATO arasında tam ölçekli bir çatışma yaşanma ihtimaline kuşkuyla yaklaştı.

Kazocins, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşının henüz sona ermediğine işaret etti ancak Baltık ülkelerinin enerji altyapısına yönelik olası sabotajlara karşı kırılgan olmaya devam ettiği uyarısında bulundu.

Baltık Denizi’nde Kasım 2024 ile Şubat 2026 arasında bir dizi denizaltı kablosu arızası ve hasarı meydana geldi. Finlandiya ile Almanya arasındaki C-Lion1 kablosu Kasım 2024, Aralık 2024 ve Şubat 2026’da olmak üzere üç kez koptu. EstLink 2 enerji kablosu Ocak ve Aralık 2025’te devre dışı kaldı.

Litvanya ile İsveç arasındaki BCS East-West Interlink Kasım 2024’te, Letonya ile İsveç arasındaki fiber optik kablo Ocak 2025’te ve Rusya’ya ait Baltika kablosu ise Şubat 2026’da zarar gördü. Avrupa’daki bazı yetkililer bu olaylarda Rusya’dan şüphelendiklerini açıklamıştı.

Rus yetkililer ise kablo kopmaları ve NATO ülkelerindeki diğer sabotaj eylemleriyle bağlantılı oldukları yönündeki tüm suçlamaları reddediyor. Kremlin, Rusya’nın başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmediğini belirtiyor.

Washington Post, 19 Ocak’ta yayımladığı haberinde ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin istihbarat servislerinin, Moskova’nın söz konusu olaylarla bağlantılı olmadığı yönündeki değerlendirmeye eğilim gösterdiğini yazmıştı.

Letonya Dışişleri Bakanı Bayba Braze de gazeteye yaptığı açıklamada, Baltık’taki tatbikatların ABD’nin müttefiklerine bağlılığını ortaya koyduğunu belirterek, “BALTOPS-26’nın ölçeği her şeyi anlatıyor. Güçlü transatlantik işbirliği NATO’nun kolektif savunmasının temelini oluşturuyor ve mevcut güvenlik ortamında her zamankinden daha önemli” dedi.

Daha önce The Economist de Baltık Denizi’nin Rusya ile NATO arasında yaşanabilecek olası bir karşılaşmanın kilit alanlarından biri haline geldiğini yazmış, denizaltı altyapısının kırılganlığına ve bunun korunmasının ittifak açısından yarattığı zorluklara dikkat çekmişti.

Politico ise İsveç’in Gotland Adası’nı güçlendirerek adayı bir savunma merkezine dönüştürmeye çalıştığını aktarmıştı.

Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı ve Denizcilik Kurulu Başkanı Nikolay Patruşev, Baltık bölgesinde çok uluslu NATO grubunun ortaya çıkmasının ardından bölgede “karmaşık bir durum” oluştuğunu söylemişti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise birçok kez Rusya’nın NATO ile savaşmak için herhangi bir nedeni ya da çıkarı bulunmadığını ifade etti.

Putin, “Rusya’nın NATO’ya saldırmak istediğini uydurdular. Aklınızı mı kaçırdınız? Şu masa kadar bile akıllı değil misiniz?” sözlerini kullanmıştı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Hindistan, Rusya’dan petrol alımında rekor kırdı

Yayınlanma

Kpler verilerine göre Hindistan’ın Rusya’dan petrol ve kömür ithalatı, Ortadoğu’daki savaş ve sevkiyat aksaklıkları nedeniyle haziran ayında rekor seviyelere ulaştı. Rusya’dan yapılan günlük petrol sevkiyatının haziranda 2,55 milyon varile çıkması beklenirken, Moskova Avustralya’yı geride bırakarak Hindistan’ın ikinci en büyük kömür tedarikçisi konumuna yükseliyor.

Hindistan, İran’da yaşanan gerilim nedeniyle tedarik zincirinde meydana gelen aksamalar ve yükselen fiyatlar karşısında Rusya’dan petrol ve kömür ithalatını artırıyor.

Reuters haber ajansının uluslararası analiz şirketi Kpler verilerine dayandırdığı habere göre, Rusya’dan Hindistan’a yapılan sevkiyatlar haziran ayında rekor düzeylere ulaştı.

Kpler tahminlerine göre, Rusya’nın Hindistan’a petrol sevkiyatı haziran ayında günlük 2,55 milyon varille rekor düzeye yükselecek.

Bu miktar, mayıs ayındaki günlük 2,13 milyon varillik sevkiyatı ve Mayıs 2023’teki günlük 2,16 milyon varillik düzeyi geride bırakıyor.

Rusya’nın Hindistan’ın haziran ayındaki toplam ithalatı içindeki payı ise yüzde 50’nin hemen altında gerçekleşecek. Bu oran, Ortadoğu’daki çatışmanın başladığı 28 Şubat öncesindeki üç aylık dönemde ortalama yüzde 23 seviyesindeydi.

Hindistan’ın Rus petrolüne yönelmesi, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatmasının ardından piyasadaki arzı artırmak amacıyla ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin alımlara yönelik yaptırımları geçici olarak kaldırmasını izledi.

Ancak yaptırımlardan muafiyet süresi 17 Haziran’da sona erdi ve ABD Hazine Bakanlığı tarafından uzatılmadı.

Reuters, bu durumun Rus petrolü alımlarında azalmaya yol açabileceğini, ancak sürecin gidişatının Hindistan rafinerilerinin ve yetkililerinin Ortadoğu ülkelerinden sevkiyatlara dönme konusundaki istekliliğine bağlı olacağını belirtiyor.

Kpler öngörülerine göre, Suudi Arabistan’dan yapılan ithalatın haziran ayında günlük 349 bin varil seviyesinde kalması bekleniyor. Bu miktar, savaş öncesindeki üç aylık dönemde günlük ortalama 832 bin varil düzeyindeydi.

İthalat artışı Rus kömüründe de gözleniyor. Haziran ayında tüm kalitelerde Rus kömürü ithalatının, mayıs ayındaki 3,27 milyon tona kıyasla 3,16 milyon ton olarak gerçekleşmesi bekleniyor.

Her iki ay da geçen yılın mayıs ayında kaydedilen 3,76 milyon tonluk zirvenin ardından sırasıyla tarihin en yüksek ikinci ve üçüncü değerleri olarak kayda geçecek.

Rusya’nın haziran ayında Avustralya’yı geride bırakarak, Çin’den sonra dünyanın en büyük ikinci kömür ithalatçısı olan Hindistan’a en çok kömür sağlayan ikinci ülke konumuna geleceği tahmin ediliyor.

Ajansın değerlendirmesine göre Rusya, Hindistan’ın temel kömür tedarikçisi olma rolünü korumaya devam edecek; ancak Rus petrolünün gelecekteki alımları, ABD’nin Moskova’ya yönelik yaptırım politikasını olası sıkılaştırma adımlarına bağlı olacak.

Yeni Delhi petrol sevkiyatının yaptırımlardan etkilenmeyeceğini açıkladı

Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, haziran ayı ortasında yaptığı açıklamada, ülkesinin 2022 yılından bu yana küresel fiyatları dizginlemek amacıyla ABD’nin talebi doğrultusunda Rus petrolü alımlarını artırdığını belirtmişti.

Jaishankar, Rus hammaddesine yönelik Amerikan kısıtlamalarını eleştirerek, bu önlemlere büyük ilkeler süsü verilmemesi çağrısında bulunmuştu.

Hindistan Petrol ve Doğalgaz Bakanlığı Temsilcisi Sujata Sharma da mayıs ayında yaptığı açıklamada, Rusya’dan sevkiyatların devam ettiğini ve ABD’nin yaptırım muafiyetlerine ilişkin kararlarından bağımsız olarak süreceğini kaydetmişti.

Hindistan rafinerileri, 2025 yılında ABD baskısı ve Hindistan mallarına yönelik yüzde 25’lik gümrük tarifesi tehdidi nedeniyle Rusya’dan yaptıkları ithalatı azaltarak Suudi Arabistan ve Irak’a yönelmişti.

Ancak Reuters’ın verilerine göre, Ortadoğu’daki savaşın ve Hürmüz Boğazı’ndaki ablukanın ardından Hindistan firmaları mart ayı başında Rus petrolü alımlarını yeniden artırdı.

Rusya’nın Yeni Delhi Büyükelçisi Denis Alipov nisan ayı sonunda yaptığı açıklamada, Hindistan’ın kabul etmeye hazır olduğu miktarda hammaddeyi tedarik etmeye hazır olduklarını duyurmuştu.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da daha sonra yaptığı açıklamada, Moskova’nın Hindistan’a enerji taşıyıcıları sevkiyatına ilişkin anlaşmalara bağlı kaldığını doğrulamıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English