Bizi Takip Edin

Diplomasi

Mearsheimer: ABD, İran’a yönelik tek taraflı askeri müdahale seçeneğini değerlendiriyor

Yayınlanma

Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. John Mearsheimer, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin askeri boyutunu ve 2026 başındaki diplomatik manevraları değerlendirdi. Mearsheimer, İsrail’in savunma kapasitesindeki yetersizlikler nedeniyle olası bir çatışmanın dışında kalmayı tercih ettiğini ve ABD ordusunun “mutlak zafer” garantisi verememesi üzerine 14 Ocak’ta planlanan hava harekatının askıya alındığını kaydetti.

Uluslararası ilişkiler teorisinin önde gelen isimlerinden ve Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. John Mearsheimer, Andrew Napolitano’ya verdiği mülakatta, küresel güvenlik mimarisini tehdit eden üç ana fay hattı olan İran, Ukrayna ve Çin meselelerine ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.

Mearsheimer, özellikle 2026 yılı başında Ortadoğu’da yaşanan askeri hareketliliğin perde arkasını aralayarak, Washington ve Tel Aviv hattındaki stratejik anlaşmazlıkları gün yüzüne çıkardı.

Mearsheimer, ABD’nin İran’a yönelik olası bir askeri harekat senaryosunda İsrail’in doğrudan müdahil olmayacağını söyledi.

Tel Aviv yönetiminin, İran’ın balistik füze kapasitesi karşısında kendi hava savunma sistemlerinin yetersiz kalacağından endişe ettiğini belirten Mearsheimer, bu durumun operasyonel planlamayı değiştirdiğini vurguladı.

Mearsheimer, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Tüm göstergeler, İsrail’in saldırıya katılmayacağını, operasyonun ABD tarafından tek taraflı icra edileceğini ortaya koyuyor. İranlılar hem ABD’ye hem de İsrail’e net bir mesaj iletti: Eğer sadece ABD saldırırsa, İran yine de İsrail’i ve bölgedeki Amerikan askeri tesislerini hedef alacak, ayrıca Hürmüz Boğazı’nı kapatma girişiminde bulunacaktır.”

İsrail’in stratejik tercihinin çatışmanın dışında kalmak olduğunu savunan Mearsheimer, Tel Aviv’in savunma kapasitesine dair şu tespitte bulundu:

“İsraillilerin çatışmanın dışında kalmak istediğine inanıyorum çünkü İran balistik füzelerini savuşturacak savunma kapasitesine sahip olduklarını düşünmüyorum. Bu nedenle geri planda durmaya çalışıyorlar; ancak Tahran yönetimi onlara geri planda kalamayacaklarını bildiriyor.”

Siyaset bilimci, 2026 yılı başında, özellikle 28 Aralık 2025 ile 14 Ocak 2026 tarihleri arasında İran’da yaşanan protestolar sırasında Washington’ın askeri müdahalenin eşiğinden döndüğünü ifade etti.

Mearsheimer’a göre, Başkan Trump’ın hava harekatı emrini vermesini engelleyen iki temel faktör bulunuyordu.

Birinci faktörün İsrail’in talebi olduğunu belirten Mearsheimer, süreci şöyle detaylandırdı:

“14 Ocak’ta Başkan Trump’ın jetleri durdurmasına neden olan birinci etken, İsraillilerin kendisinden İran’a saldırmamasını istemesiydi. İsrailliler, savunma yeteneklerinin İran’dan gelecek kitlesel bir balistik füze saldırısını karşılamada yetersiz kalacağını idrak etmişti. Aradan geçen sürede hiçbir şey değişmedi; İsrail hala kendini savunabilecek pozisyonda değil.”

İkinci ve daha kritik faktörün ise Pentagon’un (ABD Savunma Bakanlığı) sahadaki gerçeklere dayanan raporu olduğunu kaydeden Mearsheimer, Amerikan komuta kademesinin siyasi yönetimi uyardığını dile getirdi:

“Amerikan ordusu o gün Başkan’a, protestoların sona erdiğini ve askeri güç kullanılması durumunda kesin bir zaferin garanti edilemeyeceğini bildirdi. Komutanlar, rejimi devirme veya kaosu derinleştirme hedefine ulaşılacağının taahhüdünü veremedi. Bu nedenle Trump operasyondan vazgeçti.”

Washington’ın Tahran’a yönelik nihai hedefinin nükleer programı durdurmaktan ziyade rejim değişikliği olduğunu savunan Mearsheimer, 2025 sonundaki protestoların bu stratejinin bir parçası olduğunu dile getirdi.

Prof. Mearsheimer, protestocuları “sahadaki fiili unsurlar” (boots on the ground) olarak nitelendirdi.

Analist, ABD’nin stratejik hedeflerini şu sözlerle açıkladı:

“Trump’ın talepleri -sivil nükleer programın sonlandırılması, füzelerin imhası ve vekil güçlerin desteğinin kesilmesi-kabul edilemez niteliktedir ve İran buna asla onay vermeyecektir. Asıl hedef rejim değişikliğidir. Tıpkı Suriye’de olduğu gibi kaos yaratarak İran’ı parçalamak istediler. 14 Ocak’ta yapılması planlanan, sahadaki protestocularla Amerikan ordusunun koordineli çalışarak rejimi devirmesiydi.”

Mearsheimer, protestoların sönümlenmesi ve İran devlet aygıtının kontrolü yeniden sağlamasıyla birlikte, ABD’nin elindeki askeri seçeneklerin işlevsizleştiğini belirtti.

“Tomahawk füzelerinin sayısını artırmak veya Körfez’e daha fazla güç yığmak rejimi devirmeye yetmez” diyen Mearsheimer, mevcut durumda yapılacak sınırlı bir saldırının sadece “itibar kurtarma” (saving face) amacı taşıyacağını, ancak bunun da topyekûn bir savaşı tetikleme riski barındırdığını vurguladı.

İran’daki protestolar sırasında Tahran yönetiminin iletişim altyapısını kontrol etme başarısına değinen Mearsheimer, bu süreçte Moskova ve Pekin’in kritik rol oynadığını öne sürdü. Batı blokunun İran’a soktuğu Starlink terminallerinin etkisiz hale getirilmesinde Rus ve Çin istihbaratının teknik destek sağladığına işaret edildi.

Mearsheimer konuya ilişkin şunları kaydetti:

“İran, ülke içindeki Starlink sistemini kapatmayı başardı. Hemen herkes, bunun Ruslar ve Çinlilerden alınan ciddi yardımlarla gerçekleştiğini söylüyor. Rusya ve Çin’in istihbarat ve malzeme desteği sağladığına eminim; ancak bu, doğrudan bir çatışmaya müdahil olacakları anlamına gelmiyor.”

Rusya-Ukrayna savaşına ilişkin Abu Dabi’de yürütülen müzakere süreçlerini de değerlendiren Mearsheimer, bu görüşmelerin sonuç üretmekten uzak olduğunu vurguladı.

Tarafların talepleri arasındaki mesafenin kapanamaz boyutta olduğunu belirten profesör, Batı medyasında yer alan “anlaşmaya yaklaşıldı” yönündeki haberlerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Mearsheimer’ın müzakerelere dair analizi şu şekilde:

“Abu Dabi’de gerçekleşen sözde müzakereler ciddiyetten uzaktır. Rusya’nın talepleri ile Ukrayna ve Avrupalıların teklifleri arasında ışık yılı kadar mesafe var. Rusya’nın ana taleplerinin hiçbiri üzerinde uzlaşı sağlanamadı. Zelenskiy’in toprak vermeyeceğine dair açıklamaları iç kamuoyuna yönelik olsa da, Ruslar ciddiye alsa masadan kalkardı. Bu süreç bir paravandır.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in “propaganda savaşını” yönetmek adına müzakere masasında makul ve uzlaşmacı bir profil çizdiğini belirten Mearsheimer, Jared Kushner gibi isimlerin yürüttüğü arka kapı diplomasisinin “boş retorikten” öteye geçmediğini kaydetti.

Biden döneminde ABD’nin Rusya ile fiilen bir savaşın eşiğine geldiğini, ancak Trump yönetiminin bu politikayı değiştirmeye çalıştığını belirten Mearsheimer, buna rağmen Washington’ın çatışmadan tamamen çekilemediğini vurguladı.

“Trump’ın iyi niyetli olması, Ruslar için bir tehdit olmadığı anlamına gelmez” diyen Mearsheimer, ABD’nin Ukrayna’ya istihbarat, lojistik ve silah desteğinin sürdüğünü, bu durumun Moskova tarafından “Soğuk Savaş”ın ötesinde, doğrudan bir tehdit olarak algılandığını belirtti.

Avrupa’nın güvenlik mimarisine dair karamsar bir tablo çizen Mearsheimer, ABD’nin NATO’dan resmen veya fiilen çekilmesi durumunda Avrupa Birliği’nin (AB) ve kıta güvenliğinin çökebileceği uyarısında bulundu.

Mearsheimer, ABD’nin çekilmesi senaryosunu şu sözlerle analiz etti:

“Eğer ABD çekilirse, NATO sona erer. Şu anda ABD’nin ‘yatıştırıcı’ (pacifier) rolüyle baskıladığı merkezkaç kuvvetleri açığa çıkar. Avrupalı devletlerin bir araya gelip Rusya’ya karşı birleşik bir caydırıcılık stratejisi oluşturması mümkün görünmüyor. Her ülke kendi başının çaresine bakmak zorunda kalacaktır.”

AB’nin başarısının büyük ölçüde NATO’nun sağladığı güvenlik şemsiyesine bağlı olduğunu hatırlatan Mearsheimer, bu şemsiyenin kalkmasının Avrupa’daki ekonomik ve siyasi entegrasyonu da olumsuz etkileyeceğini savundu.

Son olarak ABD-Çin ilişkilerine değinen Prof. Mearsheimer, iki süper güç arasındaki durumun “Soğuk Savaş” olarak tanımlanması gerektiğini yineledi.

Güvenlik rekabetinin kaçınılmaz olduğunu belirten Mearsheimer, “Tek umudumuz, 1947-1989 arasında Sovyetler Birliği ile olduğu gibi, bu soğuk savaşın sıcak bir çatışmaya dönüşmemesidir” değerlendirmesinde bulundu.

Röportaj, Mearsheimer’ın Washington’daki karar alıcıların ve medyanın İsrail’in nükleer silah kapasitesi gibi “odadaki fil” olarak nitelendirilen konuları tartışmaktan kaçındığı yönündeki eleştirisiyle son buldu.

Diplomasi

Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Yayınlanma

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.

Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.

Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.

Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.

Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.

Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.

Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.

Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.

Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.

Sözcü şöyle devam etti:

“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”

Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.

Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.

Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.

Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.

Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.

Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.

JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.

Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.

“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

Yayınlanma

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.

Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.

Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.

Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.

Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.

Çin’de bir hafta

Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.

Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.

Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.

İstihdam, enerji ve teknoloji

Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.

Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:

“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”

Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.

Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.

Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.

Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.

“Zamanlama her şeyi anlatıyor”

Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.

Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.

Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.

Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.

Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.

Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.

Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.

Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Okumaya Devam Et

Diplomasi

UEFA ve CONCACAF 96 takımlı ortak Uluslar Ligi için masaya oturdu

Yayınlanma

UEFA ve CONCACAF, 96 ülkenin mücadele edeceği ortak bir Uluslar Ligi turnuvası kurmak amacıyla resmi müzakereler yürütüyor. Yeni turnuvanın 2028 yılındaki bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nın ardından başlaması ve iki yılda bir düzenlenmesi planlanıyor.

The Guardian gazetesinin haberine göre Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF), bünyelerindeki 96 ülkenin katılımıyla ortak bir Uluslar Ligi turnuvası düzenlemek üzere müzakereler yürütüyor.

İngiliz gazetesinin ulaştığı bilgilere göre yeni turnuvanın, bir sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası’nın hemen ardından, en erken 2028 yılında hayata geçirilmesi ve iki yılda bir organize edilmesi öngörülüyor.

Turnuvanın formatı, UEFA ve CONCACAF’ın halihazırda uyguladığı Uluslar Ligi modellerini temel alacak. Şampiyonun belirlenmesi için eleme turlarının ardından dört takımlı bir final aşaması oynanması planlanıyor.

En üst lig kategorisinde İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın en güçlü milli takımları ile Meksika, ABD ve Kanada gibi CONCACAF bölgesinin önde gelen ekipleri mücadele edecek.

Kendi bünyesinde bir Uluslar Ligi turnuvası bulunmayan Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) da gelecekte bu küresel organizasyona dahil olma yönündeki ilgisini iletti.

Karşılaşmaların daha önceden takvime bağlanmış mevcut uluslararası milli maç pencerelerinde oynanacak olması sebebiyle, yeni turnuvanın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğinin (FIFA) onayına ihtiyaç duyup duymayacağı belirsizliğini koruyor.

The Guardian, FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Kupası’nın bir hissesini dış yatırımcılara satma planı nedeniyle kurumun derin bir kriz içinde olduğunu, bu durumun onay meselesini ikincil plana itebileceğini aktardı.

FIFA, “FIFA Forward Enterprise” (FFE) adıyla bir iştirak şirketi kurmayı ve bu şirketin dörtte birini 4,2 milyar dolar karşılığında dış yatırımcılara satmayı planlıyordu.

Söz konusu girişim üzerine UEFA ve bünyesindeki 55 üye ülke federasyonunun tamamı, FIFA çatısı altındaki organizasyonları boykot edeceklerini duyurmuştu.

Infantino’ya yönelik tutumda ortak hareket eden UEFA, CONCACAF ve AFC, yayımladıkları ortak bildiride FIFA Başkanı’nın eylemlerine yönelik bağımsız bir inceleme başlatılması çağrısında bulunarak hazırlanan planı FIFA kurumlarına karşı “güvenin temelden sarsılması” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English