Bizi Takip Edin

Avrupa

Merz: Demokrasi dersine ihtiyacımız yok

Yayınlanma

Almanya’nın yeni Şansölyesi Friedrich Merz, göreve başlamasının ardından Die Zeit gazetesine verdiği ilk kapsamlı mülakatta, ABD Başkanı Donald Trump ile Ukrayna meselesini ele aldığını belirterek transatlantik ittifakın önemine vurgu yaptı. Merz, Almanya’nın demokrasi konusunda kimseden ders almayacağını ifade ederken, iç politikada toplumsal bütünleşme ve göç konusunda Avrupa ile ortak hareket etme niyetinde olduklarını kaydetti.

Almanya’nın Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partili yeni Şansölyesi Friedrich Merz, 15 Mayıs 2025 tarihinde Die Zeit gazetesinde yayımlanan mülakatında, göreve başlamasının ardından geçen ilk haftayı değerlendirdi ve iç ve dış politikaya dair önemli mesajlar verdi.

Merz, ikinci turda şansölye seçilmesinin icraatları açısından bir sorun teşkil etmediğini belirterek, “Koalisyon istikrarlı bir meclis çoğunluğuna sahip,” dedi.

Şansölyelik görevine hızlı bir başlangıç yapan Merz, ilk olarak Paris ve Varşova’yı ziyaret etmişti.

Yeni Şansölye, ABD Başkanı Donald Trump ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini açıkladı.

Merz, Trump’ın kendisini tebrik ettiğini ve Beyaz Saray’a davet ettiğini aktardı. Görüşmede Trump’ın ailesinin Bad Dürkheim yakınlarındaki Kallstadt’tan geldiğini anlatması üzerine Merz, “Ben de o yakınlarda topçu birliğinde askerlik yaptım. Sizi davet ediyorum,” dediğini ve Trump’ın bu fikri harika bulduğunu belirtti.

Ukrayna konusunun da ele alındığını ifade eden Merz, Trump’a ertesi gün Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Polonya Başbakanı Donald Tusk ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile Kiev’e gideceğini ve transatlantik ittifak içinde birlikte kalmaya ve her şeyi ortak yapmaya çalışmaları gerektiğini söylediğini aktardı.

Merz, Trump’ın bu konuda kendisine güvence verdiğini ifade etti. Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı’na müzakere çağrısı yapması ve sözlerinin kısa yarı ömrü hakkındaki bir soruya Merz, “Uluslararası politikada farklı müzakere tarzları vardır ve ben bunlarla iyi başa çıkabilirim,” yanıtını verdi.

Merz, “Şu anda Avrupa’nın bir uyanışını yaşıyoruz. Bunu kendimiz için yapıyoruz, üçüncü bir tarafa karşı değil,” diye ekledi.

Angela Merkel’in 2017’de Münih’te “Kendi kaderimizi kendi ellerimize almalıyız,” dediğini hatırlatan Merz, bu sözlerin ardından uzun süre bir gelişme olmadığını belirtti.

‘Demokrasi konusunda derse ihtiyacımız yok’

ABD Başkanı Trump’ın yardımcısı J.D. Vance’in Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasına da değinen Merz, “Elbette ABD’den duyduğumuz gibi bir ‘tiranlığa’ doğru gitmiyoruz. Bu tür ifadeleri gerçekten reddetmemiz gerekiyor. Almanya, ABD tarafından tiranlıktan kurtarıldı; Almanya bugün istikrarlı, liberal ve demokratik. Demokrasi konusunda derse ihtiyacımız yok. Bu nedenle Vance’in Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşması, ben de dahil olmak üzere birçok kişi tarafından haddini aşan bir davranış olarak algılandı,” değerlendirmesinde bulundu.

Merz, Başkan Trump’ın da herkes gibi Ukrayna’daki ölümlerin son bulmasını istediğini ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in buna niyeti olmadığını hissettiğini düşündüğünü belirtti.

Merz ayrıca, Trump’ın bu anlaşmazlıkta Çin/Tayvan çatışmasını da göz önünde bulunduracağını ve Putin’in Avrupa’da başarılı olmasının ne anlama geleceği sorusunu kendisine soracağını ifade etti.

Rusya’nın ateşkes talebini reddetmesi durumunda devreye girecek yaptırımlar hakkında ise Merz, “Devlet ve hükümet başkanları arasında tüm imkânları sonuna kadar kullanmamız gerektiği konusunda hemfikiriz. Enerji sektöründe, bankacılık alanında daha fazla yaptırım, ayrıca mal varlıkları ve bireysel kişilere yönelik yaptırımlar hakkında konuşuyoruz. Şu anda Avrupalı ortaklarımızla bunun üzerinde çalışıyoruz,” dedi.

Rusya’nın dondurulan varlıklarına el konulması olasılığına ilişkin olarak ise, “Bunu şu anda inceliyoruz. Parayı temiz bir hukuki temelde harekete geçirme imkânı varsa, bunu yapacağız. Ancak böyle bir adımın Avrupa finans piyasası için içerdiği risklerin de farkında olmalıyız,” ifadelerini kullandı.

Merz, Kuzey Akım-2 boru hattının şu anda işletme izni olmadığını ve bunun değişmeyeceğini de vurguladı.

Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in olası görüşmesi hakkında Merz, “Zelenskiy ve Avrupalı ile Amerikalı ortaklarla yakın temas halindeyim. Türk tarafıyla da görüşüyoruz. Putin’in İstanbul’a gelip ateşkesi onaylama cesaretini gösterip göstermeyeceğinden emin değilim. Ancak bu hafta sonundan itibaren kimse bu savaşı bitirmek için yeterli diplomatik çaba göstermediğimiz suçlamasında bulunamaz,” dedi.

‘Silah tartışmalarını artık kamuoyu önünde yapmak istemiyoruz’

Muhalefet lideriyken sivil tesislere yönelik bombardımanın durmaması hâlinde Putin’i Taurus füzeleri tedarik etmekle tehdit eden ve önceki Şansölye Olaf Scholz’u bunu yapmadığı için eleştiren Merz, artık tekil silah sistemleri hakkında kamuoyu önünde konuşmak istememesinin nedenini şöyle açıkladı:

“Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısı ile artık kamuoyu önünde silah tartışması yapmak istemediğimiz konusunda hemfikirim. Bu, Alman kamuoyunu bilgilendirmek istememekle ilgili değil. Aksine, bu tartışmalarla sadece Putin’in ekmeğine yağ sürüyor ve ona değerli bilgiler veriyoruz. Verdiğimiz sözleri tutacak ve gerekli askeri desteği sağlayacağız.”

Merz, önceki hükümetin konuyu kamuoyu önünde tartışarak kendilerini bu tartışmayı yapmaya zorladığını da sözlerine ekledi.

Berlin’in Ukrayna’ya barış güvencesi sağlanmasındaki rolüne ilişkin bir soruya Merz, “Avrupalı ortaklarla birlikte Ukrayna için güvenlik garantilerine katkıda bulunmamızı ve Avrupa olarak özel bir rol üstlenmememizi istiyorum. Ukrayna silahlı kuvvetlerinin uzun vadeli güçlendirilmesi burada kilit bir rol oynayacaktır,” yanıtını verdi.

Gelecek hafta Litvanya’daki Alman tugayını ziyaret edeceğini belirten Merz, “Avrupa ve NATO çabalarının bir parçasıyız, NATO’nun doğu kanadını güçlendiriyor ve böylece Ukrayna’yı da koruyoruz,” dedi.

İç politikaya da değinen Şansölye Merz, göç politikasının önemine işaret etti. Polonya gibi komşu ülkelerle yaşanabilecek olası anlaşmazlıklar hakkında, “Avusturya veya Fransa gibi birçok ülke uzun süredir benzer önlemler alıyor. Varşova’daki hükümet kısa bir süre önce Polonya için Avrupa iltica hukukunu askıya aldı. Polonya için durum özellikle kritik, çünkü ülke aynı zamanda Belarus ve Rusya’dan gelen göç akınları yoluyla hibrit savaşın da kurbanı. Polonya sınırlarını, ki bunlar aynı zamanda bizim dış sınırlarımızdır, korumaya yardım etmeyi açıkça teklif ettim,” dedi.

Geri gönderilecek kişilerin yıllardır Almanya’da bulunanlar değil, başka bir AB ülkesinde iltica başvurusunda bulunması gereken kişiler olduğunu vurgulayan Merz, “Avrupa’ya kimin geldiğini yeniden kontrol etmeliyiz, bu konuda Avrupalı meslektaşlarımla hemfikirim,” diye konuştu.

Hükümette kendisi de dahil olmak üzere birçok bakanın deneyimsiz olmasıyla ilgili bir soruyu Merz, “Yeni bir politika yapıyoruz. Bu doğru. Hepimizin yeterli deneyimi —siyasi, girişimci ve yaşam deneyimi— var. Ayrıca iyi işleyen bir hükümet aygıtımız ve çalışan yapılarımız var. Bunun neresi riskli olabilir?” şeklinde yanıtladı.

‘Avrupa iyi olursa Almanya da iyi olur’

Ekonomi politikalarına da değinen Merz, savunma sanayii ve sağlık sektörünün bir yük olarak değil, bir fırsat olarak görülmesi gerektiğini belirtti.

“Savunma kabiliyetimizi güçlendirmek istiyorsak, örneğin ABD’ye olan bağımlılığımızı adım adım ve hızla azaltmalıyız. Paramızın sürekli olarak üçte ikisinin Amerikan savunma şirketlerine akması kabul edilemez. Bu katma değerin daha güçlü bir şekilde bize geri dönmesi gerekiyor; sadece Almanya’ya değil, Avrupa’ya,” dedi.

Sağlık sektörünün en hızlı büyüyen sektör olduğunu ifade eden Merz, BioNTech ve CureVac gibi firmaların New York borsasına gitmesinin büyük bir hata olduğunu söyledi.

Başbakan, “Devletin aktif olması gerekirdi. Bu tür şirketlerin Almanya’da kalıp büyüyebilmelerine dikkat edeceğim,” diye ekledi.

Avrupa düzeyinde bir çıkar çatışması olması durumunda “Önce Almanya” deyip demeyeceği sorusuna Merz, “Hayır, karar kriterim verimlilik ve gerekli katma değer olacak. Kim daha iyi? Avrupa içinde de bir rekabet içindeyiz. Muhtemelen Fransızlar bizden daha iyi uçak yapabilirler. Ama biz Fransızlardan kesinlikle daha iyi tanklar yapabiliriz. Ben öncelikle Alman çıkarlarına bağlıyım, ancak Alman çıkarları büyük ölçüde Avrupa çıkarlarıyla örtüşüyor. Avrupa iyi olursa Almanya da iyi olur,” yanıtını verdi.

‘Parlamentoda pragmatik çözümlere ulaşmalıyız’

Demokrasiyi güçlendirmek için güçlü ve başarılı bir şekilde yöneteceklerini belirten Merz, Almanya için Alternatif (AfD) ve Sol Parti’yi “sistem karşıtı” olarak nitelendirdi.

AfD’nin son sekiz yılda küçültülemediğini kabul eden Merz, “Artık sürekli AfD’ye bakmayı bırakalım. Kendi işimizi düzgün yapmaya bakalım,” diye konuştu.

Yeşiller ve Sol Parti’nin ikinci turda kendisine verdiği desteğe ilişkin olarak ise, “Öncelikle seçmenlerin 23 Şubat 2025’te bu parlamentoyu seçtiğine saygı duymalıyız. Bunların hepsi demokratik olarak meşrulaştırılmış milletvekilleridir. Ve parlamentoda pragmatik çözümlere ulaşmalıyız,” ifadelerini kullandı.

CDU’nun hem Sol Parti hem de AfD ile işbirliğini reddeden parti kararının geçerliliğini koruduğunu vurgulayan Merz, AfD’nin Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından aşırılıkçı sınıflandırılması sürecinden mutsuz olduğunu ve İçişleri Bakanlığı’nın değerlendirmesini bekleyeceğini söyledi. Siyasi partilerin yasaklanmasına her zaman şüpheyle yaklaştığını da ekledi.

Şansölye olarak kendisini “Landesvater” (ülkenin babası) olarak görüp görmediği sorusuna Merz, “Landesvater; kulağa sakinleştirici geliyor ama aynı zamanda biraz da hantallık içeriyor. Bu benim vizyonum değil. Bu federal hükümet, Almanya Federal Cumhuriyeti’ndeki 84 milyon insanın tamamı için çalışıyor, mesajım budur. Siyasi görüşümü Şansölyelik vestiyerine bırakmayacağım. Ama ben öncelikle arada sırada Şansölyeliğe uğrayan CDU Genel Başkanı değilim, bilakis arada sırada parti merkezine de uğrayan Almanya Federal Cumhuriyeti Şansölyesiyim,” yanıtını verdi.

Avrupa

NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Yayınlanma

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.

Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.

Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.

Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.

Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.

Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.

Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.

Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.

POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.

AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.

Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.

NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.

Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:

“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi. 

Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.

Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.

Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.

Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.

Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti. 

Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.

“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.

POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.

Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.

Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.

Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:

“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”

Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.

Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.

Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.

Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.

Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.

Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.

Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.

Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.

Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.

Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.

Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.

Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.

Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.

Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.

Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Yayınlanma

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.

Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.

Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.

Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.

Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.

Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.

Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.

Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.

Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.

Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.

Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.

Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”

Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.

Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.

Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.

Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.

Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.

Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.

Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.

Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.

Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.

Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.

Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.

Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet

Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.

Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.

Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:

“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”

Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.

Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.

Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.

Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.

Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.

Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.

Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.

Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.

Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.

2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.

Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.

Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.

Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.

Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.

Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.

İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.

Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.

Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Yayınlanma

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.

Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.

Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.

Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.

Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.

Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.

Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.

2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.

Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.

Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.

Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.

Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English