Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Politico: Savaş sonrası Gazze planında Netanyahu’nun söz hakkı olmayabilir

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD’nin Gazze savaşı bittikten sonra ne olacağı yani Gazze’yi kimin yöneteceği ile ilgili planlarına odaklanıyor. Washington’un tercihinin Filistin Yönetimi olduğu sır değil ancak hem Filistin Yönetimi, hem Gazzeliler hem de İsrail bu plana sıcak bakmıyor. Dolayısıyla ABD, Gazze’de yönetimi devralacak Filistin Yönetimi’nin “yeniden canlandırılması” gibi içeriği belli olmayan bir reform önerisi sunuyor. Makale hem bu reforma hem de toplam olarak planın karşılaşabileceği olası zorluklara mercek tutuyor. Makalenin yazarı, Netanyahu yönetiminin bu plana karşı çıksa bile nihayetinde çok fazla söz hakkı olmadığına inanıyor: 

 

Biden ekibi, savaş sonrası Gazze Şeridi için nasıl bir plan yapıyor?

NAHAL TOOSI

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bu fikirlerden hoşlanmayabilir ama söz hakkı da olmayabilir.

Biden yönetimi yetkilileri, yeniden yapılandırılmış Filistin Otoritesi’nin Gazze Şeridi’nde sonunda kontrolü ele almasını öngören çok aşamalı bir savaş sonrası planını sessizce hazırladılar.

Bu çözüm mükemmel olmasa da Amerikalı yetkililer bunu İsrail ile Hamas militanları arasındaki savaşın altyapıyı paramparça ettiği, binlerce Filistinliyi öldürdüğü ve bir milyon 500 binden fazlasını yerinden ettiği bir bölge için kötü seçeneklerin en iyisi olarak görüyor. Ayrıca, ABD’yi İsrail hükümetiyle bir çatışma rotasına sokabilir.

Biri Dışişleri Bakanlığında diğeri de yönetimde olan tartışmalara aşina iki ABD’li yetkiliye göre; Dışişleri Bakanlığı, Beyaz Saray ve ilgili diğer yetkililer, Ekim ortasından bu yana çok sayıda görüş beyanında ve kurumlar arası toplantılarda stratejinin parçalarını ortaya koyuyor.

Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve yönetimdeki diğerleri “yeniden canlandırılan” Filistin Yönetimi’nin şeridi yönetmesi gerektiğini kamuoyuna açıklamış olsalar da bunun nasıl işleyeceğine dair ayrıntıları açıklamadılar.

Ancak Filistin Yönetimi’nin Gazze’de gelecekte üstleneceği rolü fiilen dışlayan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun direnişiyle karşılaştılar bile. İsrailli yetkililer, 7 Ekim’de Hamas’ın düzenlediği ve yaklaşık bin 200 İsraillinin ölümüne neden olan saldırının yol açtığı mevcut savaşın ötesinde pek bir şey konuşmak istemiyorlar.

Yine de planları hazırlayan ABD’li stratejistler, Batı Şeria’nın bazı bölümlerini yöneten ancak uzun süredir yolsuzluk ve verimsizlik iddialarıyla karşı karşıya kalan Filistin Yönetimi’ne geri dönmeye devam ediyor. En uygun seçeneğin bu olduğunu söylüyorlar.

Dışişleri Bakanlığı yetkilisi “Sıkışmış durumdayız” dedi: “Filistin Yönetimi’nin Gazze’nin yönetiminde rol üstlenmesi yönündeki güçlü bir politik tercihe rağmen önemli meşruiyet ve kapasite sorunları var.”

İç görüşmelerden ortaya çıkan geniş vizyon, İsrail birlikleri ile Hamas militanları arasındaki yoğun çatışmalar sona erdiğinde Gazze’nin çok aşamalı olarak yeniden inşası olarak beliriyor. Bölgede hemen istikrarı sağlaman için uluslararası bir güce ihtiyaç duyulacak, ardından yeniden yapılanmış Filistin Yönetimi uzun vadede yönetimi devralacak.

Yetkililer, planın kilit bölümleri arasında Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Narkotik ve Hukuk İcra İşleri Bürosu’nun Filistin Yönetimi’ne sunduğu güvenlikle ilgili yardımın artırılması ve Filistin güvenlik güçlerine danışmanlık yapma geçmişi olan ABD Güvenlik Koordinatörü’ne daha büyük bir rol verilmesinin yer aldığını söyledi.

Biden yönetiminden üst düzey bir yetkili “Nihayetinde çatışma sonrası Gazze’de Filistinli bir güvenlik yapısına sahip olmak istiyoruz” dedi.

Tüm yetkililere son derece hassas konuyu tartışabilmeleri için isimlerinin gizli tutulmasına izin verildiği belirtildi. Ortaya atılan fikirlerin henüz ilk aşamada olduğu ve birçok öngörülemeyen değişkene tabi olduğu vurgulandı. ABD yetkilileri, yoğun çatışmanın en azından birkaç hafta daha devam etmesini bekliyor.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü yorum yapmayı reddetti.

Bölgesel oyuncular ve analistler genel olarak Washington’un savaş sonrası dönemde kritik rol oynaması gerektiği konusunda hemfikir olsalar da ABD’nin ortaya koyacağı herhangi bir strateji İsrail’in şüpheciliği ve Arapların hayal kırıklığı gibi pek çok engelle karşılaşacaktır.

ABD’li yetkililerden biri, ” Oraya nasıl ulaşılacağı ve bunu gerçekleştirmek için Gazze’de ne olduğu gerçekten zor; çünkü temiz ya da kolay bir cevap yok” dedi.

Planlama sürecine Ulusal Güvenlik Konseyi üst düzey yetkilisi Brett McGurk öncülük ediyor. McGurk’e şu anda Ulusal Güvenlik Konseyi’nde görev yapan, Savunma ve Dışişleri bakanlıklarında görev yapmış Terry Wolff yardımcı oluyor.

Diğer kilit isimler arasında Dışişleri Bakanlığı’nda Orta Doğu ile ilgili kilit görevler üstlenen Barbara Leaf, Dan Shapiro ve Hady Amr yer alıyor. Dışişleri Bakanlığı’nın Orta Doğu ve politika planlaması ile ilgilenen birimleri de planlamaya katılıyor. Ayrıca hükümetin diğer birimleri de ihtiyaç duyuldukça sürece dahil oluyor.

Belki de şu anda karşılaşılan en zorlu görev, çatışmalar sonrası ara dönemde Gazze’nin istikrara kavuşturulmasında kimin rol oynayacağını belirlemek.

İkinci ABD’li yetkili, Arap ülkelerinin Gazze’ye asker gönderme konusunda tereddüt ettiği ya da tamamen isteksiz göründüğünü, ancak son görüşmelerde bazılarının bu fikre daha açık olduğunu söyledi. Biden yönetimi, ABD askerlerinin gönderilmesini reddetti. Ortada dolaşan fikirlerden biri Birleşik Arap Emirlikleri’nden sağlık tesislerinin yeniden inşasına yardım etmesini ya da memurları eğitmesini istemek.

İkinci ABD’li yetkili, Birleşmiş Milletler’in savaş sonrası dönemde Gazze’de en azından insani yardım konusunda rol oynayabileceğini söyledi. Ancak İsrail hükümeti BM’yi İsraillilere karşı önyargılı bulduğu için pek sevmiyor.

Komşu Mısır’ın savaş sonrası Gazze’de önemli bir rol oynaması muhtemel. Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Es-Sisi’nin gelecekteki bir Filistin devletinin geçici bir uluslararası güvenlik varlığıyla askerden arındırılması önerisi Biden yönetimi çevrelerinde yankı buldu.

Biden yönetiminden üst düzey bir yetkili “En büyük bilinmeyen Gazze’de Hamas’tan geriye tam olarak ne kalacağı” dedi. Grubun sayısı düşük olsa bile, silahlara erişimleri asker göndermeyi düşünen ülkelerin hesaplarını önemli ölçüde değiştirebilir.

ABD’nin görmeyi umduğu şeylerden biri, birçoğu kendi hükümetlerine potansiyel bir tehdit olarak gördükleri İslamcı militan gruptan özel olarak nefret eden Arap yöneticilerin Hamas’ı daha açık bir şekilde kınaması. Hamas 15 yıldan uzun bir süre önce Gazze’nin kontrolünü Filistin Yönetimi’nden aldı.

Pek çok Arap liderin savaş sonrası ciddi bir planlamaya katılmasını sağlamanın anahtarı, İsrail’in yanında bir Filistin devletinin kurulmasının nihai hedef olması gibi görünüyor.

Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Amerikalı yetkililerin de büyük ölçüde aynı sonuca odaklandığını ancak şu anki planlamanın Gazze’nin istikrara kavuşturulmasına odaklandığını söyledi. Başkan Joe Biden ve yardımcılarının uzun vadeli bir ateşkes çağrısında bulunmayı reddetmelerinin bir nedeni de İsrail’in, Washington’un iki devletli bir çözümün önünde büyük bir engel olarak gördüğü Hamas’ı yok etme hedefini desteklemeleri.

Mevcut Filistin Yönetimi pek çok Filistinli tarafından sevilmiyor ve yolsuzluğa bulaşmış, halktan kopuk ve zayıf olarak görülüyor. Yıllardır seçim yapmayan ve Hamas saldırısını henüz açıkça kınamayan 88 yaşındaki Mahmud Abbas tarafından yönetiliyor.

Filistin Yönetimi’nden bir sözcüye yorum için ulaşılamadı. Abbas’ın daha önce Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi İsrail tanklarıyla girip devralmayacağını, yani bir kukla olarak görülmek istemediğini söylediği bildiriliyor.

Biden’ın kendisi de dahil ABD’li yetkililer Gazze’yi yöneten gelecekteki Filistin Yönetimi’ne dair umutlarını tanımlamak için “yeniden canlandırılmış” kelimesini kullansalar da “reforme edilmiş”, “yenilenmiş” ya da “yeniden yapılandırılmış” gibi kelimeler muhtemelen daha uygun olacaktır.

Yorum talebi üzerine İsrail hükümetinden halen incelenmekte olan konuyu tartışmak üzere isminin açıklanmasını istemeyen bir yetkili “ABD ile İsrail arasındaki uçurum göründüğünden çok daha küçük” dedi.

Yetkili, “Her iki yönetim de Filistin Yönetimi’nin mevcut haliyle Gazze’yi yönetemeyeceği konusunda hemfikir” dedi: “Yeniden canlandırılmış, reforme edilmiş bir Filistin Yönetimi bunu yapabilir. Ancak bu reformun tam olarak neye benzemesi gerektiği konusunda henüz görüşmelere başlamadık.”

Yine de Filistin Yönetimi’nde yapılacak bir değişikliğin Netanyahu’yu ya da siyasi müttefiklerini ne düzeyde tatmin edeceği belli değil.

Netanyahu zaman zaman Gazze’de yeni bir Filistin yönetim yapısı çağrısında bulunurken, İsrail’in bir tür genel güvenlik kontrolüne sahip olması gerektiğini de öne sürüyor. Netanyahu’nun yorumları her zaman tutarlı olmamakla birlikte, Gazze’de Filistin Yönetimi’nin gelecekteki yönetimine açık olduğunu da göstermiyor.

İsrailli lider uzun zamandır Filistin devletinin kurulmasını engellemek için Filistin Yönetimi’ni kasıtlı olarak zayıflatmaya çalışmakla suçlanıyor. Netanyahu, Filistin Yönetimi’nin iki devletli çözüm arayışında ciddi bir ortak olmadığında ve Yahudilere karşı nefreti teşvik ettiğinde ısrar ediyor.

Bununla birlikte Netanyahu ve sağcı koalisyonunun daha ne kadar İsrail’in başında kalacağı da belirsiz. Netanyahu hiç sevilmiyor ve pek çok İsrailli 7 Ekim’deki Hamas saldırısından onu sorumlu tutuyor. ABD’li yetkililer onun eninde sonunda sahneden çekilmesini bekliyorlar ama Netanyahu daha önce de siyasi geri dönüşler yapmıştı.

Yönetim yetkilisi, ABD’li yetkililerin İsrailli liderlerle savaş sonrası Gazze’nin neye benzeyeceğini anlamlı bir şekilde tartışma konusunda istedikleri kadar şanslı olmadıklarını söyledi. Washington’daki bazı analist ve yetkililer savaşın sonunun ne olacağını tanımlamaya çalışmanın bile zaman içinde İsrail ve ABD arasında bir anlaşmazlık konusu haline gelmesinden endişe ediyor. Sanki biri düdük çalacak ve herkes silah bırakacakmış gibi.

Yönetim yetkilisi “İsrailliler ertesi gün hakkında konuşacak durumda değiller” dedi: “Daha çok bugüne, bugünün olaylarına odaklanmış durumdalar, bu yüzden de pek bir hareketlilik yok.”

Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, buna rağmen Biden yönetiminin, Washington’da tartışılmakta olan bazı fikirleri kabul etmesi için İsrail’e baskı yapmanın bir yolu olarak ABD’nin askeri yardımını şarta bağlama konusunun neredeyse hiç konuşmadığını söyledi.

Netanyahu’nun üst düzey danışmanlarından Ron Dermer bu hafta sonu ABC News kanalında yayınlanan bir röportajında Filistin devleti fikrini küçümsedi ancak Filistinlilerle nihai bir siyasi çözüme varılabileceğini söyledi.

“Şu anda herkesin bir Filistin devleti kurmak için yarıştığını biliyorum. İsrail halkı bunu anlamıyor bile çünkü daha yeni 20 tane 11 Eylül’e eşdeğer bir acı yaşadık” dedi: “Ve bence yapmak isteyeceğiniz son şey, herhangi bir terör grubuna, bir tür hedefe ulaşmanın yolunun büyük bir terör saldırısı gerçekleştirmek olduğu mesajını vermektir.”

Biden yönetimi planlarını yaparken dışarıdan analistlere, sivil toplum aktivistlerine ve diğerlerine danışıyor ve bunlardan bazıları olası tuzaklar konusunda uyarılarda bulunuyor.

Bir kere bölgedeki Arap ülkeleri kendi aralarında bile savaş sonrası senaryosuna nasıl yaklaşacakları konusunda anlaşamıyorlar ve ABD’nin herhangi bir yeniden inşayı finanse edeceğini umduğu ülkeler de bu ülkeler.

Ayrıca 2024’teki ABD başkanlık seçimleri de var. Bir Cumhuriyetçi kazanırsa, Amerika’nın Ortadoğu’daki Arap ortaklarını kızdırsa bile, İsrail’in isteklerine daha da fazla boyun eğmeleri muhtemel.

Çeşitli senaryoların haritasını çıkaran Amerikalı yetkililer, çok sayıda değişkenin söz konusu olması nedeniyle zorlanıyorlar. Biden yönetiminin aylar öncesinden geleceğini gördüğü Rusya’nın Ukrayna’yı geniş çaplı işgalinin aksine, Hamas saldırısı ABD kurumları için bir sürpriz oldu.

Yönetim yetkilisi yaklaşık iki ay geçmesine rağmen “insanlar bitkin durumda” dedi.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi ise daha iyimser konuştu: “Olası her türlü ihtimali belirledik,” dedi: “Olaylar geliştikçe umudumuz anı yakalayabilmek.”

Washington’daki bir düşünce kuruluşu olan Ortadoğu Enstitüsü analisti Brian Katulis, ABD yetkililerini Arap ülkelerini daha iyi organize etmeye yardım etmeye çağırdı, böylece çatışmanın gidişatında daha net söz sahibi olabilirler.

On yıllardır süren İsrail-Filistin çatışmasındaki son bulmacayı çözmeye çalışan ABD’li yetkililerin hayal kırıklıklarını anladığını ifade etti.

“Bu bir nevi kendi maceranı kendin seç kitabı gibi, çünkü koşullar olasılıkların ne olduğunu belirleyecektir” dedi.

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English