Dünya Basını
Prof. Falk: Uluslararası hukuk güçlülerin cezasızlık aracına dönüştü

Princeton Üniversitesi Devletler Hukuku Onursal Profesörü Richard Falk, küresel güvenlik mimarisinin ve devletler hukukunun yapısal krizini değerlendirdi. Falk, 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler düzeninin büyük güçlere tanıdığı imtiyazların bugün küresel bir inanç krizine yol açtığını belirterek, sivil toplumun yürüttüğü meşruiyet savaşlarının önemine dikkat çekti.
Akademik platform Neutrality Studies YouTube kanalında program yapan uluslararası ilişkiler uzmanı Doç. Dr. Pascal Lottaz, devletler hukuku ve küresel siyaset alanında dünyanın en saygın otoritelerinden biri kabul edilen Princeton Üniversitesi Devletler Hukuku Onursal Profesörü Richard Falk ile mülakat gerçekleştirdi.
Söyleşide, küresel güvenlik mimarisinin 2026 yılı itibarıyla içinde bulunduğu yapısal krizler, Birleşmiş Milletler sisteminin tasarım hataları, ABD merkezli tek kutuplu küreselliğin çöküşü ve sivil toplumun uluslararası adalet arayışındaki rolü ayrıntılı bir biçimde masaya yatırıldı.
“Küresel güvenlik alanında devletler hukuku büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor”
Dr. Pascal Lottaz’ın küresel sistemin mevcut durumuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Prof. Dr. Richard Falk, devletler hukukunun işlevselliğini analiz ederken iki temel alan arasında net bir ayrım yapılması gerektiğini belirtti.
Falk, teknik, operasyonel ve rutin nitelikteki uluslararası ilişkiler ile yüksek güvenlik siyaseti arasındaki uçurumu şu sözlerle ifade etti:
“Uluslararası hukukun rutin etkileşimlerin gerçekleştiği çerçeve içindeki işleyişi ile küresel güvenlik bağlamındaki performansı arasında hayati bir ayrım yapmak gerekir. Deniz ve hava güvenliğinden turizme, haberleşmeden ticaret ve yatırımlara kadar her alanda devletler hukuku rutin olarak işlemekte ve burada karşılıklılık mantığı sorunsuz çalışmaktadır. Ancak maalesef, küresel güvenlik söz konusu olduğunda, gücün asimetrik dağılımı ve eşitsizlikler, etkili bir devletler hukukunun dayanması gereken o karşılıklılık ilkesini tamamen ezmektedir.”
Falk, bu durumun tesadüfi bir başarısızlık olmadığını, doğrudan 1945 yılında tasarlanan Birleşmiş Milletler Şartı’nın kurucu mimarisinden kaynaklandığını vurguladı.
İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerine tanınan imtiyazların sistemi en başından beri adaletsiz kıldığını belirten Falk, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu durum, Birleşmiş Milletler Şartı’nın bizzat tasarımında kabul edilmişti. Savaşın galiplerine, kendi stratejik çıkar alanlarına girmeyen her türlü kararı veto etme hakkı tanındı ve bu bilinçli bir tercihti. Bu durum, savaşın kazananlarına diğer tüm üye devletler karşısında ayrıcalıklı bir konum vererek güce öncelik tanıdı. Aynı jeopolitik çarpıklık, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Nürnberg ve Tokyo mahkemelerinde de kendini gösterdi. Bu yargılamalarda yalnızca kaybedenlerin işlediği suçlar soruşturulurken, kazananların gerçekleştirdiği devasa cürümler inceleme konusu dahi yapılmadı; hatta sanıkların savunmalarında bu konuları gündeme getirmelerine bile izin verilmedi.”
Bu durumun küresel güvenlik yönetimini hukuk temelli bir yapı yerine güçlü devletlerin kendi kendilerini sınırlama iradesine mahkum ettiğini dile getiren Falk, “Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerine yönelik makul bir yaptırım veya hesap verebilirlik beklentisi kurulamadı. Normatif düzenin dokusuna 1945 yılında işlenen bu istisna, son dönemde ABD’nin izlediği aşırı, sorumsuz jeopolitik hat ve İsrail’i her koşulda koruma kalkanı altına almasıyla iyice ifşa oldu. Bugün yaşanan inanç krizi, devletler hukukunun kendisinden ziyade, bu düzeni 1945’te inşa edenlerin tasarımıyla ilgilidir” ifadelerini kullandı.
“Hukukun güçlülerin çıkarlarına hizmet etmesi iç hukukta da görülen bir cezasızlık pratiğidir”
Dr. Pascal Lottaz’ın devletler hukukunun doğasına ve iç hukuk sistemleriyle olan benzerliğine dair sorusu üzerine Prof. Dr. Richard Falk, devletler hukukunun sanıldığı kadar iç hukuktan kopuk olmadığını, her iki alanda da gücü elinde bulunduran sınıfların cezasızlık ayrıcalığından yararlandığını belirtti.
Falk, toplumsal eşitsizliklerin hukukun uygulanma biçimini doğrudan belirlediğini şu çarpıcı örnekle açıkladı:
“Devletler hukukunun homojen kurallardan oluşan tek bir gövde olmadığını düşünüyorum. Bana göre uluslararası hukuk, genel algının aksine iç hukuka çok daha yakındır. Çünkü iç hukuk da sınıfsal kimliklerin son derece eşitsiz olduğu durumlarda iyi çalışmaz. Bunun en uç örneği, Jeffrey Epstein davasında karşımıza çıktı. Epstein ağının hamiliğini yapan, zengin ve nüfuzlu çevrelerin, genç kızlara yönelik işlenen ağır suçlardan dolayı neredeyse hiçbir şekilde hesap vermemiş olması toplumda adeta doğal bir veri gibi kabul edildi. İç hukukta da maddi imkanları olanların en iyi avukatları tutarak savcıları ve hakimleri dolaylı yollarla etkileyebildiğini biliyoruz. Bu durum kaba bir rüşvetten ziyade, zenginlerin sahip olduğu toplumsal nüfuzun, savunmasız yoksullar üzerindeki asimetrik üstünlüğünün bir yansımasıdır.”
Falk, bu toplumsal ve sınıfsal dinamiğin uluslararası alandaki yansımasını ise şu sözlerle özetledi:
“Hukukun çalıştığı ve çalışmadığı alanlar arasında doğrudan bir süreklilik vardır. Güç eşitsizliklerinin baskın olduğu bağlamlarda hukukun işlevsiz kaldığını görüyoruz. Bu durum özellikle uluslararası toplumda kendisini göstermektedir. Güçlü devletler büyük bir savaşı kaybetmedikleri sürece sorumsuz davranışlarından dolayı asla hesap vermezler. Örneğin Irak, ABD ve İngiltere karşısında savaşı kaybettiğinde Saddam Hüseyin savaş suçlusu olarak yargılandı; ancak bu saldırgan savaşı başlatan asıl aktörler hiçbir şekilde yargılanmadı. Dolayısıyla küresel güvenlik alanında oyun hâlâ kazananların kurallarına göre oynanmaktadır.”
Karşılıklılık ilkesinin ancak tarafların ortak çıkarları olduğunda işlediğini belirten Falk, “Örneğin Lüksemburg büyükelçisi ile bir ABD büyükelçisinin diplomatik dokunulmazlığı ve güvenliği neredeyse aynı düzeydedir. Çünkü büyük ya da küçük tüm devletlerin bu diplomatik mekanizmanın korunmasında karşılıklı ve hayati bir çıkarı vardır” dedi.
“Tek kutuplu dünya hayali küresel istikrarı yok eden bir yanılsamaydı”
Söyleşide, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışından 2022 yılına kadar geçen ve “tek kutuplu an” olarak adlandırılan dönemin devletler hukukuna etkileri de tartışıldı.
Dr. Lottaz’ın iki kutuplu Soğuk Savaş dönemi ile tek kutuplu dönem arasındaki kıyaslama sorusuna yanıt veren Prof. Dr. Richard Falk, Soğuk Savaş dönemindeki dengenin hukuktan ziyade jeopolitik uzlaşılara dayandığını kaydetti:
“Soğuk Savaş’ın iki kutuplu yapısını, Yalta ve Potsdam konferanslarında belirlenen jeopolitik fay hatlarının tampon işlevi gördüğü bir dönem olarak okuyorum. Avrupa’da Doğu ve Batı arasındaki bu kırmızı çizgiler, her iki tarafın da askeri çatışmadan kaçınma iradesiyle korundu. Bu durum hukukun bir başarısı değil, karşılıklı yıkım getirecek bir savaştan kaçınma niyetine dayalı siyasi düzenlemelerin sonucuydu. Nitekim Küba Füze Krizi’nde her iki taraf da kırmızı çizgilerin ihlal edildiğini gördüğünde, Nikita Hruşçov ve John F. Kennedy gibi sağduyulu liderlerin diplomasisi sayesinde iki kutuplu istikrar yeniden kurulabildi.”
Falk, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutupluluk döneminin ise yıkıcı sonuçlar doğurduğunu şu sözlerle aktardı:
“Tek kutuplu dünyada, güçlü devletlerin davranışlarını yumuşatacak Potsdam veya Yalta benzeri mekanizmalar kalmadı. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın yeniden jeopolitik bir aktör olarak sahneye çıkmasıyla son derece tehlikeli bir döneme girildi. Eğer bu üç ülke arasında yeni bir küresel uzlaşı sağlanamazsa, krizlerin sürekli tekrarlanacağı ve felaketlerden kaçınmak için sadece iyi şansa ya da liderlerin kişisel sağduyularına güvenmek zorunda kalacağımız son derece kırılgan bir dünyada yaşayacağız.”
ABD’nin tek kutuplu dönemi son derece kötü yönettiğini ifade eden Falk, “Joe Biden yönetimi, Ukrayna Savaşı’nın odağını Ukrayna’yı korumaktan çıkarıp, Rusya’nın kendi sınırındaki geleneksel nüfuz alanına yönelik meydan okumasını tamamen ezmeye dönüştürerek büyük bir hata yaptı. Donald Trump ise sanki hâlâ tek kutuplu dünyadaymışız gibi davranarak, kestirilemez güce dayalı sorumsuz iddialarıyla bu durumu daha da vahim bir boyuta taşıdı. Trump, artık var olmayan bir gerçekliğe dayanan yanılsamalı bir jeopolitik yürütmektedir. Bu yanılsama, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla ve ardından ABD ile Avrupa’nın 2023’ten bu yana İsrail’in yürüttüğü soykırımı açıkça korumasıyla tamamen parçalanmıştır” dedi.
“ABD militarizmi kendi halkını yoksullaştırırken Çin ekonomik karşılıklılıkla büyüyor”
Prof. Dr. Richard Falk, küresel egemenlik mücadelesinde askeri güç odaklı yaklaşımlar ile ekonomik işbirliği odaklı stratejiler arasındaki farkı ABD ve Çin örnekleri üzerinden analiz etti.
ABD’nin denizaşırı askeri üslere yaptığı yatırımların kendi iç toplumsal yapısını çürüttüğünü belirten Falk, şu ifadeleri kullandı:
“Tek kutupluluğun en büyük fiyaskolarından biri, ABD’nin devasa bütçeleri askeri harcamalara ve kapasitelere yatırması oldu. Bakımı son derece maliyetli olan 750 denizaşırı askeri üssün kurulması, ABD’deki sıradan insanların yaşam standartlarını doğrudan baltaladı. Başka bir deyişle, küresel ölçekte bu aşırı militarist jeopolitiği yürüten ülkenin ta kendisi içeriden yoksullaştı. Buna karşılık Çin, aynı dönemde askeri harcamalara aşırı odaklanmadan, karşılıklı ekonomik faydaya ve kazan-kazan ilişkilerine dayalı bir stratejiyle muazzam bir yükseliş gerçekleştirdi. Çin, zayıf ülkelerin altyapı ihtiyaçlarını karşılarken, bunun karşılığında sermaye genişlemesi sağladı. Kendi çıkarlarını daha barışçıl ve sorumlu bir yöntemle takip ettiler ve diplomasileri de bu durumu yansıtıyor.”
Falk, nükleer silahların kullanımı konusundaki küresel yaklaşımlara da değinerek, “Çin, Birleşmiş Milletler nezdinde devam eden nükleer silahların yayılmasını önleme konferansında, nükleer silahları ‘ilk kullanan taraf olmama’ taahhüdünü içeren bir anlaşma önerdi. Batılı NATO güçlerinin bu öneriyi reddedeceğinden eminim. Ancak bu hamle bile askeri odaklı jeopolitik yaklaşım ile benim iktisadi jeopolitik olarak adlandırdığım yaklaşım arasındaki derin farkı ortaya koymaktadır” değerlendirmesinde bulundu.
“Askeri üstünlüğün siyasi zafer getiremediği gerçeği Vietnam’dan beri öğrenilmedi”
Vietnam Savaşı’ndan bu yana askeri gücün siyasi hedeflere ulaşmadaki yetersizliğinin kanıtlandığını, ancak egemen güçlerin bu dersten kaçındığını ifade eden Falk, bu durumun arkasındaki ekonomik çıkarları deşifre etti:
“Sömürge karşıtı savaşlarda ve bu kapsama dahil ettiğim Vietnam Savaşı’nda, askeri açıdan mutlak üstünlüğe sahip olan taraf yenildi. Askeri üstünlüğün siyasi zafere dönüştürülememesi gerçeğinin neden hâlâ öğrenilemediğini sorgulamak gerekir. Bunun temel sebebi, ulusal milliyetçiliğin yükselişi, halkların mobilize olması ve sömürgeci ya da müdahaleci gücü tüketene kadar ağır bedeller ödemeyi göze almasıdır. Ancak bu yıkıcı çarkın durdurulamamasının asıl nedeni, militarist bürokrasi ile özel sektörün silah satışları arasındaki karşılıklı çıkar ilişkisidir. Batılı silah şirketleri savaşın kazanılmasından ya da kaybedilmesinden bağımsız olarak kârlarını sürdürmektedir. Bu nedenle, güvenlik tehditlerini sürekli abartarak krizleri barışçıl müzakereler yerine zorlayıcı askeri yöntemlerle çözme eğilimini beslerler.”
Vietnam Savaşı’ndan bu yana ABD’nin stratejik çıkarları ile dış politikasını uyumlu hale getirmesi gerektiğini savunduğunu belirten Falk, “Bu aşırı militarizm, Amerikan toplumunun kendi iç altyapısını zayıflatmış ve halkın en az yüzde 75’inin yaşam standartlarını düşürmüştür” dedi.
“Kurallara dayalı uluslararası düzen kavramı batı dünyasının kendisini hukuktan muaf tutma girişimidir”
Dr. Pascal Lottaz’ın, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davada hukuk ekibinde yer alan ünlü uluslararası hukukçu John Dugard’ın tezlerine atıfta bulunarak yönelttiyi soru üzerine Falk, “kurallara dayalı uluslararası düzen” kavramının arka planını anlattı. Batı dünyasının devletler hukuku yerine bu muğlak kavramı ikame etmeye çalıştığını belirten Falk, mülakatta şu analizi sundu:
“Eski Filistin Özel Raportörü ve yakın dostum John Dugard’ın bu konudaki tespitlerine büyük oranda katılıyorum. Ancak ondan küçük bir farkım var; ben bu durumun sonradan gelişen bir sapma olmadığını, sistemin bizzat bu şekilde tasarlandığını savunuyorum. Bu, sistemin evrimleşmiş hali değil, sistemin kendisidir. Bu adaletsiz sonucu engellemek için, hükümetlere yön veren dış politika elitlerinin çok daha farklı bir siyasi realizm anlayışına sahip olması gerekirdi. Devletler hukukuna dair diğer bir gerçek ise, Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin küresel güvenlik bağlamında hukuktan muaf olmalarının yanı sıra, bu hukuku rakiplerine karşı ikiyüzlü bir propaganda aracı ve politika enstrümanı olarak kullanmalarıdır.”
Batılı ülkelerin bu hukuki araçları çifte standartla kullandığını vurgulayan Falk, “ABD ve Batı, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığını en sert şekilde kınarken, İsrail’in 7 Ekim sonrasında gerçekleştirdiği çok daha ağır ve yıkıcı saldırıları koruma altına almakta hiçbir beis görmemiştir. Böylece devletler hukuku güçlüler için sadece bir cezasızlık alanı değil, rakipleri yıpratmak için kullanılan bir propaganda aparatına dönüşmektedir” şeklinde konuştu.
Falk, bu durumun uluslararası kurumlara olan güveni tamamen sarstığını belirterek, “Afrikalı liderler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin sadece Afrikalılar ve Slobodan Miloseviç gibi isimler için tasarlandığını duyduklarında haklı olarak bu adaletsiz yapıya ortak olmak istemiyorlar. Birçok ülkenin bu mahkemeden çekilmeyi tartışması şaşırtıcı değildir” dedi.
“Siyonist ideoloji iktidarda kaldığı sürece Filistin’de iki devletli çözüm tamamen imkansızdır”
Söyleşinin en can alıcı bölümlerinden birini de Filistin ve İsrail topraklarındaki mevcut durum ve geleceğe yönelik çözüm arayışları oluşturdu.
Dr. Lottaz’ın iki devletli çözümün bittiğini ve tek devletli ortak anayasal yapı arayışlarını sorması üzerine Prof. Dr. Richard Falk, bölgedeki ideolojik gerçekliğe dikkat çekti:
“Bölgede adil bir çözüm şu an için imkansız görünmekle birlikte, hayati bir zorunluluktur. Ben bu durumu tanımlamak için ‘imkansızın siyaseti’ kavramını kullanıyorum; yani insani ve siyasi duyarlılığa sahip kişilerin çatışmanın evrilmesini isteyeceği yegane yön budur. Ancak şu an için siyonizmin kendi karakterini değiştireceğine veya İsrail üzerindeki hegemonyasından vazgeçeceğine dair hiçbir somut gösterge bulunmamaktadır. Siyonist ideoloji devlet mekanizmasını kontrol ettiği ve vatandaşların ezici çoğunluğu tarafından desteklendiği sürece, demokratik ve eşitlikçi bir dönüşümün gerçekleştirilmesi mümkün görünmemektedir. Bu durum, ideolojilerin sonuna gelindiği yönündeki iddiaların tamamen asılsız olduğunu, ideolojinin kitleler ve egemen elitler üzerinde hâlâ en belirleyici güç olduğunu kanıtlamaktadır.”
Medya organlarının egemen ideolojilerin rıza üretimindeki payına değinen Falk, “New York Times, The Economist gibi ana akım medya kuruluşları, egemen paradigmanın dışına çıkmak istemeyen rıza üretim merkezleridir. Bu durum toplumları sistematik bir beyin yıkamaya maruz bırakmaktadır. Saldırganlık savaşı ile meşru müdafaa arasındaki farkı kendi çıkarlarına göre çerçeveleyerek gerçekliği çarpıtmaktadırlar. Örneğin Irak Savaşı’nda apaçık bir saldırganlık savaşı yürütülürken, medya bunu bir ‘tercih savaşı’ ile ‘zorunluluk savaşı’ arasındaki teknik bir ayrıma indirgeyerek meşrulaştırmıştır” ifadelerini kullandı.
“Gerçeği söylemenin suç haline geldiği yerde sistem büyük bir krizdedir”
Mülakatın sonunda devletler hukukunun ve savaş hukukunun geleceğine dair öngörülerini paylaşan Prof. Dr. Richard Falk, Birleşmiş Milletler nezdinde görev yapan bağımsız gözlemcilerin uğradığı baskılara dikkat çekerek, Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’nin yaşadığı süreci örnek gösterdi:
“Uluslararası insancıl hukukun ve savaş hukukunun bu mevcut kaos ortamından sonra nasıl bir yön alacağını kestirmek güç. Ancak liberal demokrasilerin, tarihin televizyonlarda canlı yayınlanan en şeffaf soykırımına suç ortaklığı yapacağını kimse tahmin edemezdi. Bu gerçeği örtbas etmenin tek yolu, doğruyu söyleyenleri cezalandırmaktır. Francesca Albanese gibi cesur bir hak savunucusu, sadece gördüğü doğruları dile getirdiği için dünyanın en güçlü devleti olan ABD tarafından yaptırımlara ve baskılara maruz bırakıldı. Doğruyu söylemenin suç haline geldiği bir uluslararası sistemin çok büyük bir kriz içinde olduğu açıktır.”
Falk, sömürgecilik sonrası dönemde egemen güçlerin yeni sömürü biçimleri geliştirdiğini belirterek mülakatı şu sözlerle tamamladı:
“Albanese davası kişisel bir olay değildir; küresel sistemin sömürge sonrası dönemde de zayıf halkları sömürmeye devam etme iradesinin bir göstergesidir. Nadir toprak elementlerinin aranması gibi modern ekonomik gerekçeler, sömürgeci amaçların yeni kılıfıdır. Donald Trump’ın Grönland’a, Kanada’ya, Meksika’ya ve Küba’ya yönelik tehditkar söylemleri, uluslararası sistemde çok ciddi bir gerilemeye işaret etmektedir. Küresel Güney bile bu yıkıcı gücü elinde bulunduran aktörlerin tehditleri karşısında sinmiş durumdadır. Günümüzde savaş, yıkım ve felaket yoluyla tarihi kontrol etme arayışına dönüşmüştür. Bu askeri maceralar ekonomik olarak başarısız olsa bile, silah endüstrisi ve militarist elitler için kârlı kalmaya devam ettiği sürece bu tehlikeli döngü sürecektir. Büyük bir kapandayıf ve buradan nasıl çıkacağımızı acilen bulmamız gerekiyor.” Söyleşinin sonunda Dr. Pascal Lottaz, Prof. Dr. Richard Falk’a mülakat ve ufuk açıcı değerlendirmeleri için teşekkürlerini sundu. Söyleşide atıfta bulunulan sivil toplum temelli uluslararası yayın organı Transnational Media Service platformunun, alternatif barışçıl politikaların zemin bulması açısından taşıdığı önem vurgulandı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












