Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Ramazan’a günler kala Gazze’de ateşkes için umutlar tükeniyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz, İsrail’in köklü yayın organlarından Haaretz’de yayınlandı. İsrail ile Hamas arasındaki olası bir ateşkes için umutlar tükenirken anlaşmaya varılmayan bir senaryoda İsrail’in ne yapabileceğine değinen analiz, ABD-İsrail ve İsrail savaş kabinesinin kendi içindeki anlaşmazlıklara ve olası çatışma noktalarına da mercek tutuyor:

***

İsrail Gazze’de Uluslararası Tepkilere Hazırlanırken Rehine Anlaşması İhtimali Düşük

Dönemin Savunma Bakanı Ehud Barak, 2011 yılında İsrail’i bekleyen “diplomatik tsunami”ye karşı uyarıda bulunmuştu. Bu gerçekleşmeyince, uyarıları Netanyahu’nun sadık adamları tarafından alaya alındı. Ancak Gazze’deki uzun süreli savaş göz önüne alındığında, İsrail’in şu anda karşı karşıya olduğu şey bu gibi görünüyor.

Amos Harel

Önümüzdeki hafta başında başlayacak olan Ramazan ayına yaklaştıkça, yakın zamanda yeni bir rehine anlaşması yapılacağına dair karamsarlık da artıyor.

Teorik olarak, Müslüman dünyasında şafaktan gün batımına kadar süren oruç ayı başladıktan sonra bile bir anlaşma yapılabilir ancak ABD yönetimi tarafından belirlenen hedef tarih buydu ve şu an itibariyle herhangi bir ilerleme görünmüyor. Görünüşe bakılırsa burada klasik bir müzakere dinamiği işliyor. Neredeyse her zaman, şans zayıf görünür ve arabulucular son dakikaya kadar iyimserlik yansıtmazlar.

Yine de ilerleme kaydedilmesini ummalıyız, ancak bu durumda İsrail ve Hamas’ın pozisyonları arasındaki farklılıklar hâlâ oldukça büyük ve şu anda her iki tarafta da bir anlaşmaya varmak için gerçek bir istek olup olmadığı şüpheli.

ABD Başkanı Joe Biden bu hafta asıl sorumluluğu Hamas’a yükledi. Biden’a göre İsrail; ABD, Mısır ve Katar tarafından ortaya konan plana olumlu yanıt verdi; şimdi Hamas’tan olumlu bir yanıt bekleniyor.

Ve bilindiği kadarıyla bu yanıt henüz gelmedi. Paris ve Kahire’de yapılan çok sayıda toplantı sırasında sunulan temel formül artık çok iyi biliniyor. İlk aşamada Hamas’ın 7 Ekim’de kaçırılan kadın, yaşlı, hasta ya da yaralı 35 kadar İsrailliyi serbest bırakması gerekiyor.

Bunun karşılığında İsrail’de tutuklu bulunan birkaç yüz Filistinli mahkûm serbest bırakılacak ve yaklaşık altı haftalık bir ateşkes ilan edilecek, bu süre zarfında kalan İsrailli rehinelerin serbest bırakılması için görüşmeler yapılacak (134 İsrailli Gazze Şeridi’nde tutuluyor; İsrail ordusu bunlardan 33’ünün öldüğünü açıkladı, ancak ölenlerin gerçek sayısı muhtemelen daha yüksek).

Taraflar arasında üç ana anlaşmazlık noktası var: İsrail’in serbest bırakacağı “ağır sıklet” mahkûmların sayısı, kalıcı ateşkese geçişin ve savaşın sona ermesinin niteliği ve Gazze’nin kuzeyine dönecek Filistinlilerin sayısı.

Müzakereler hakkında bilgi sahibi kaynaklara göre Hamas ilk aşamada eli kanlı 100 kadar mahkûmun -İsraillileri öldürmüş teröristler- serbest bırakılmasını talep ediyor.

Hamas daha sonra, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Gazze Şeridinden tamamen çekilmesi (yani savaşın fiilen sona ermesi ve Hamas hükümetinin ayakta kalması) karşılığında, kaçırılan onlarca İsraillinin cesediyle birlikte hâlâ hayatta olan rehinelerin geri dönüşünü içeren ikinci aşamaya geçmek istiyor. Ancak İsrail savaşın sonlanacağını taahhüt etmiyor.

Örgüt ayrıca Gazze’nin kuzeyinde yaşayan herkesin -çoğu IDF tarafından savaşta yok edilen- yaşadıkları bölgelere geri dönmesini talep ederken İsrail sadece kadın ve çocukların geri dönmesine izin vermeye hazır.

En ciddi sorun çatışmaların devam etmesiyle ilgili. Hamas, rehinelerin serbest bırakılmasının daha sonra savaş durumundan çıkmayı mümkün kılacak bir basamak ve aynı zamanda liderlerinin hayatları için bir sigorta poliçesi olduğuna inanıyor. İsrail bunu sağlamaya isteksiz.

Dahası, yeni bir anlaşmada ilk aşama kabul edilse bile, binlerce Filistinli tutsak karşılığında kaçırılan askerlerin, 50 yaşın altındaki erkeklerin ve cesetlerin iadesinin görüşüleceği ikinci aşamada müzakereler kopabilir.

Bu hafta IDF, Han Yunus’taki faaliyet alanını genişletti ve şehrin kuzeybatısında Katar hükümeti tarafından inşa edilen Hamad Towers mahallesine girdi.

Bu bölge, Nukhba güçlerinden çok sayıda teröristin orada bulunduğuna dair istihbarat bilgileri ışığında yeni bir hedef olarak belirlendi.

Gerçekten de bölgede onlarca Hamas mensubu tutuklandı ve onlarcası da IDF tarafından öldürüldü. Oradaki organize direniş çökmüş durumda. Han Yunus’ta Hamas’ın düzenli taburları kalmadı, sadece bağımsız hareket eden küçük gerilla birlikleri var.

Bununla birlikte, ordu yeni emirleri beklerken geçici işler için elinden geleni yapıyor gibi görünüyor. Savunma teşkilatı, Hamas’ın liderleri Yahya Sinvar ve Muhammed Deif’i bulma çabalarından vazgeçmiş değil. Han Yunus bölgesinde yer altında saklanacak yeni bir yer bulmuş olmaları ihtimali göz ardı edilemez.

Daha sonraki aşamada, bir anlaşma olmazsa, Ramazan ayının sonuna doğru kara operasyonunun nerede devam edeceği sorusu ortaya çıkacak: Şeridin merkezinde kalan mülteci kamplarında (Nuseyrat ve Deir el-Balah) ya da Refah’ta.

İkincisiyle ilgili zorluklar iyi biliniyor: sivil nüfusun yoğunluğu ve uluslararası toplumun sivillerin barışçıl bir şekilde ayrılmalarına izin verilmesi talebi. Yine de örgütün Refah’ta sahip olduğu dört taburun güçlü olduğu düşünülmüyor ve yıllar geçtikçe üst komuta kademelerinde yolsuzluk belirtileri var.

Refah’ı ele geçirmenin Sinvar ve Deif’in peşine düşmekle ortak bir yanı var: Hamas’ı yok etmeden ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun durmadan vaat ettiği “tam zafer” olmadan İsrail bir zafer görüntüsü arıyor.

Hamas’ın önde gelen isimlerine suikast düzenlenmesi, yenilgiye uğratmanın yerine geçebilir. Refah’ta yapılacak bir operasyon uzun, masraflı ve karmaşık olacak ama operasyon tamamlandıktan sonra İsrail, Hamas’ın askeri altyapısını Gazze Şeridi’nin tamamında çökerttiğini iddia edebilecek.

Ancak bir anlaşma ve ateşkes olmazsa Rusya ile Ukrayna arasındaki bitmek bilmeyen savaşın küçültülmüş bir versiyonu burada yaşanabilir.

İsrail iki cephede (Lübnan ve Gazze) bir yıpratma senaryosuyla karşı karşıya ve şu anda düşmanlıklara son verebilecek durumda değil. Hasımları büyük kayıplar verse ve somut yeni kazanımlar elde etmese de inatla savaşmaya devam ediyor.

Gecikmiş tsunami

İsrailli üst düzey yetkililerin ABD yönetimi yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde öne çıkan husus, Washington’un özellikle Gazze’nin kuzeyinde geniş çaplı bir insani felakete sürüklenmekten duyduğu endişe.

Gazze’de bir yardım konvoyuna açılan ateş sonucu yüzden fazla Filistinlinin (bazıları IDF ateşiyle) öldüğü yardım kamyonları faciasından bu yana geçen bir hafta içinde, ABD’nin talebi üzerine Gazze’ye giren yardım miktarı artırıldı. Yardımların bir kısmı havadan atılıyor ve kısa süre içinde Batı’nın gözetiminde (Güney) Kıbrıs’tan bir deniz ikmal rotasının başlatılması bekleniyor.

ABD Başkanı Joe Biden, Gazze sahilinde her gün yüzlerce insani yardım sevkiyatının yapılmasına olanak sağlayacak bir limanın kurulacağını duyurmaya hazırlanıyordu.

Mısır’ın Refah sınırını ziyaret eden ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Mike Kurilla, kamyon şoförleriyle yaptığı görüşmelerde bazı kamyonların haftalarca geciktiğini öğrendi. Amerikalılar İsrail’e bu gecikmelere bir son vermesi ve yardımların düzenli ve hızlı bir şekilde ulaştırılmasını sağlaması için baskı yapıyor.

2011 yılında o dönem savunma bakanı olan Ehud Barak, İsrail’i bekleyen “diplomatik tsunami”ye karşı uyarıda bulunmuştu. Bu gerçekleşmeyince uyarıları Netanyahu’nun sadık adamları tarafından alaya alındı. Ancak Gazze’deki uzun süreli savaş göz önüne alındığında, İsrail, şu anda ABD’deki Demokratlar ve bazıları bir Filistin devletinin tanınmasını teşvik etmek için sembolik eylemler düşünen Avrupa’daki sempatizan hükümetlerle karşı karşıya.

Hollanda ve son zamanlarda İngiltere de savaşın yürütülme biçimine yönelik iç eleştiriler ışığında, savaş sırasında İsrail’e savaş malzemesi ihracatına kısıtlamalar getirilmesini tartışmaya başladı.

Ayrıca savaş suçu iddiaları karşısında Avrupa’nın üst düzey IDF subaylarına karşı yasal işlem başlatma girişimlerine ilişkin endişeler de artıyor. Batı’daki liberal kamuoyunun çoğunluğu açısından 7 Ekim vahşeti bir süre önce unutulmuş gibi görünüyor; şu anda Gazze’deki açlık tehlikesi ve Refah’ta dolaşan bir milyon mülteci konuşuluyor.

Biden’ın da belirttiği gibi arka planda Ramazan ayının yarattığı tehlike var. Bir anlaşma yapılmaz ve savaşa ara verilmezse, Tapınak Tepesi’nde ve belki de tüm Arap dünyasında tansiyon yükselebilir ve savaşın başlangıcında olduğu gibi Arap başkentlerinde Filistinlilerle dayanışma için yeni bir gösteri dalgası tetiklenebilir.

Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nün web sitesinde bu hafta yayınlanan bir makalede, Şin Bet’in eski araştırma müdürü Neomi Neumann, İsrailli yetkililerin ihtiyatlı davranmaması halinde, Ramazan ayında durumun ciddi şekilde kötüleşebileceğini belirtti.

Hamas son zamanlarda savaş alanlarını genişletmek amacıyla Tapınak Tepesi’ndeki camiye atıfta bulunarak “El Aksa tehlikede” kampanyasını hızlandırdı.

Neumann’a göre, Batı Şeria’da daha fazla sayıda Filistinli gencin Hamas tarafından çizilen şiddet yolunu benimsediği bir durumda, İsrail’in ABD’nin önerilerine karşı biraz esneklik göstererek Filistin arenasında alternatif, olumlu bir formülasyon olduğu fikrini yansıtması önemli.

Kamuoyunun ilgisizliği

Netanyahu’nun hükümetinin aşırı sağcı kanadıyla ittifakını koruma arzusu göz önüne alındığında bunun yakın gelecekte gerçekleşmesi pek olası değil.

İsrail’deki güvenlik kaynakları Washington ile anlaşmalar için olası bir açılımın varlığını seziyor. Onlara göre İsrail’in, iki devlet vizyonunu dışlamayan genel bir açıklaması, Washington’un Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde düşmanca kararları veto etmeye ve İsrail’e mühimmat ve yedek parça tedarik etmeye devam etmeye hazır olmasını sağlamak için yeterli olacak.

Savunma teşkilatı mühimmat stoklarını yakından takip ediyor ve savaş sırasında daha fazla askeri yardımın gelmesini sağlamak için Pentagon ile sürekli bağlantıyı sürdürmek için büyük çaba sarf ediyor. Bu endişe esas olarak kuzeye yönelik.

Birincisi, Hizbullah güçlerini bu hattan uzaklaştıracak diplomatik bir düzenleme bulunamazsa Lübnan sınırında daha ciddi bir kötüleşme hâlâ mümkün.

İkincisi, Biden yönetiminin İsrail-Suudi normalleşme anlaşmasını sağlamayı başardığı en iyimser senaryoda bile, İran’ın Lübnan arenasını alevlendirerek bunu engelleme girişimini hesaba katmak gerekiyor. (Hamas bunu daha önce iki kez yaptı: 1993’te Oslo Anlaşmalarını bozmak ve 7 Ekim’de İsrail-Suudi yakınlaşmasını engellemek için).

İsrail Amerikalılara kuzeyde siyasi bir çözümün aciliyetine dair yeterli anlayışı aşılamak için çaba sarf ediyor. Üst düzey bir Amerikalı, geçen günlerde bir düzine İsrailli tanıdığının kendisine Abu Ali Express isimli İsrailli bir blog yazarı tarafından yayınlanan ve İsrail’in Hizbullah’a karşı geniş çaplı bir savaş başlatmak zorunda kalacağı uyarısında bulunan bir yazı gönderdiğini anlattı.

Beyaz Saray’ın Netanyahu üzerinde baskı kurma çabalarının bir parçası olarak bu hafta Washington’a (ve ardından Londra’ya) çağrılan Savaş Kabinesi Bakanı Benny Gantz, yönetim yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde İsrail’in tutumu, özellikle de insani yardımın ihmal edilmesi ve Refah’a girme planı nedeniyle eleştirilere maruz kaldı.

Washington sevkiyatın hızından rahatsız, Gazze’nin kuzeyindeki kaostan endişeli ve İsrail’in Ramazan’dan sonra sivil halkın güvenli tahliyesini sağlayacak düzenli bir plan olmaksızın Refah’ı işgal etmesinden korkuyor.

Washington Post’un askeri yorumcusu David Ignatius’un perşembe günkü haberine göre yönetim ilk kez İsrail’in Refah’ta koordinasyon olmaksızın operasyon yapması halinde elindeki bazı Amerikan silahlarını kullanmasını yasaklama olasılığını değerlendiriyor.

Amerikalılar İsrail’in nankörlüğü olarak algıladıkları şeye rağmen şimdiye kadar mühimmat tedarikinde somut kısıtlamalar getirmediler. Dünyada tank mermisi ve 155 mm top mermisi sıkıntısı (Ukrayna’daki savaş nedeniyle) ve Kongre’de Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında Ukrayna, Tayvan ve İsrail’e yönelik muazzam bir savunma yardım paketinin onaylanmasını geciktiren felç edici anlaşmazlıktan kaynaklanan nesnel zorluklar vardı.

Amerikalılar ayrıca Gazze’deki savaşın, İran’ın Orta Doğu’da kendilerine karşı yürüttüğü gölge savaşın derinleşmesine yol açacak sonuçlarından da tedirgin.

New York Times köşe yazarı Thomas Friedman bu hafta General Kurilla ile Ürdün ve Suriye’deki ABD üslerine yaptığı iki günlük turdan izlenimlerini yazdı. Geçen birkaç ay içinde Irak’taki Şiilerden Yemen’deki Husilere kadar İran yanlısı milisler Amerikan ve diğer hedeflere yüzlerce insansız hava aracı, hassas füze ve balistik füze fırlattı.

Bugüne kadar üç ABD askeri öldürüldü ve 180’den fazla asker yaralandı (Husilerin Kızıldeniz bölgesindeki ticari gemilere yönelik saldırıları bu rakama dahil değil). Askerlerin ölümünün ardından ABD güçleri 40 kadar milis savaşçısını öldürdü ve ardından Irak’taki bir Şii milis liderine suikast düzenlendi.

Friedman, Gazze’de savaşın başlamasından 10 gün sonra İran’ın, ABD ordusunu Orta Doğu’dan çıkmaya zorlamak için vekilleri aracılığıyla Amerikalılara karşı koordineli bir saldırı başlatmaya karar verdiğini yazıyor. Saldırıya uğrayan üslerden bazıları Obama yönetiminin 2014 yılında ilan ettiği IŞİD’e karşı savaş çerçevesinde kurulmuştu. Friedman’a göre mevcut kampanya kontrolden çıkmaya meyilli. “Bu… bugün gezegenin herhangi bir yerindeki en tehlikeli oyun” diye yazıyor.

Arka planda ise İranlılar nükleer projelerini geliştirme yolunda adım adım ilerlemeye devam ediyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın son raporuna göre İran, bir hafta içinde bir nükleer silah üretebilecek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum ve yaklaşık bir ay içinde de yedi bomba (İsrail istihbaratının geçmişte iki yıla kadar sürebileceğini tahmin ettiği, bombanın nükleer savaş başlığına takılması süreci de gerekecek) biriktirme kapasitesine sahip.

Geçmişte hemen hemen her konuşmasında İran’ın nükleer tehdidinden bahseden Netanyahu, artık İran’ın hamlelerine neredeyse hiç değinmiyor ki Biden yönetimi de bu konuda büyük bir kararlılık sergilemiyor.

Başbakan Gazze konusunda da pasif, yavaş ve inisiyatifsiz davranıyor gibi görünüyor. Bu hafta esas olarak Berliner-Naor soruşturma komisyonunun 2021’deki Meron Dağı faciasındaki kişisel sorumluluğuyla ilgili raporuna yönelik eleştirileri püskürtmekle meşguldü.

Raporun yayınlanması ve Netanyahu ailesinin (“Likud’un açıklaması” kılıfı altında) şiddetli tepkisi, bir sonraki mücadele olan 7 Ekim olaylarıyla ilgili soruşturmalar öncesinde bir test olarak görülmeli.

Netanyahu’nun ne kendi inisiyatifiyle ne de dış baskı altında istifa etmeye niyeti yok. Soruşturmanın düzenini kontrol etmeyi başarırsa, sonuçlarını da etkileyecek. Sorumluluğun ve suçun başkalarının üzerine atılacağı uzun bir siyasi ve hukuki mücadeleye hazırlanıyor gibi görünüyor.

Tüm bunlar kamuoyunda kayıtsızlıkla karşılanıyor. Medya dikkatleri başka yöne çekme taktiklerine kapılmış durumda ve sorumluluğun özünden ziyade duyurunun tarzı üzerinde duruyor.

Şaşırtıcı bir şekilde, belki de felaketin boyutları göz önüne alındığında, henüz kitleleri sokaklara dökecek büyük bir bilinç patlaması yaşanmadı. Bu da Gantz ve savaş kabinesindeki meslektaşı Gadi Eisenkot’un içine düştüğü tuzağı derinleştiriyor.

Şimdilik, tüm çekincelerine rağmen, Ramazan’dan kaynaklanan tehditler ve Lübnan’da bir alevlenme tehlikesi ışığında varlıklarına ihtiyaç duyulduğu inancıyla koalisyondan istifa etmiyorlar.

Son zamanlarda savaş kabinesi toplantılarında Netanyahu’ya karşı daha aykırı bir çizgi izliyorlar. Bir sonraki patlama noktası muhtemelen rehinelerle ilgili müzakerelere bağlı. Anlaşmayı ilerletecek önemli bir olasılık ortaya çıkarsa, Gantz ve Eisenkot ile başbakan arasında kamuoyu önünde bir çatışma görebiliriz.

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English