Dünya Basını
Riyad’ın Gazze’deki kozları

İsrail-Hamas savaşı patlak vermeden kısa bir süre önce ABD arabuluculuğunda İsrail ile normalleşme görüşmeleri yürüten Suudi Arabistan, 7 Ekim’den sonra uluslararası platformlarda İsrail’in Gazze saldırılarını diplomatik yolla durdurmak dışında pek bir varlık gösteremiyor. İslam dünyasının lideri iddiasındaki bir ülke için çelişkili görülen bu tavır Arap ve Müslüman halkların tepkisini de çekiyor.
Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale de Suudi Arabistan’ın, İslam dünyasının en önemli ve en köklü sorununda şu an durduğu yeri ve burada neden durduğunu, potansiyel kozlarını ve bu kozları hangi koşullarda kullanabileceğini açıklamaya çalışıyor.
***
Suudi Arabistan Gazze’deki Etkisini Nasıl Kullanabilir?
Riyad, İsrail ve Filistin’in geleceği üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilir, ancak gerçek ve uygulanabilir bir barış süreci bekliyor.
Aziz Alghashian
Kısa bir süre önce dünyanın çoğu ABD-Suudi-İsrail “büyük Orta Doğu anlaşmasına” odaklanmıştı. Şu anki ölüm, yıkım ve gözlerimizin önünde cereyan eden felaket ortamı, savaştan önceki haftalar ve aylardaki potansiyel Suudi-İsrail normalleşmesini çevreleyen coşkudan çok uzak.
Bazı gözlemciler Hamas’ın 7 Ekim’deki iğrenç saldırılarına ve büyük bir savaşın patlak vermesine şaşırmış olsa da diğerleri uzun zamandır böyle bir şiddet patlamasından korkuyordu. Hem İsrail hem de ABD’nin Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşması yapma konusundaki umutsuz arzuları nedeniyle, çözülmemiş ve kaynayan Filistin sorunu büyük ölçüde göz ardı edildi.
Hem İsrail hem de Amerika Birleşik Devletleri’nin normalleşmeyi zorlamak için kendilerine göre sebepleri vardı. Washington ve özellikle Joe Biden için böylesine büyük bir anlaşmaya aracılık etmek tarihteki mirasını sağlamlaştıracak ve 2024 seçim kampanyası için ihtiyaç duyulan diplomatik bir argüman sağlayacaktı.
Netanyahu için ise İslam’ın en kutsal iki mekanının koruyucusu olan Suudi Arabistan’ın İsrail’i tanıması stratejik bir zafer olacak. Suudi Arabistan İsrail’le ilişkileri normalleştirmeyi kabul ederse, Netanyahu hükümetini ya da İsrail’in gelecekteki herhangi bir hükümetini hem Filistinliler hem de İsrailliler için güvenliği sağlayan bir siyasi çözümü kolaylaştıracak önemli tavizler vermeye zorlayacak çok bir şey kalmayacak.
Savaş patlak verir vermez, insani bir felaketin ortaya çıkacağına dair uğursuz bir his vardı. Arap devletlerinin İsrail’i kınaması şüphesizdi. Daha az net olan şey, Arap devletlerinin kendi etki alanlarını nasıl kullanacaklarıydı. Enerji manzarası 1973’ten bu yana büyük ölçüde değiştiği için, “petrol kozu” bugün pek fazla etkili olmayacaktı.
Bu da Suudi Arabistan’ın bu krizde elindeki kozu nasıl kullanacağı sorusunu akla getiriyor. Petrol artık ABD ve İsrail üzerinde etkili bir baskı aracı olmasa da Riyad’ın diplomatik cephaneliğinde -doğru kullanıldığında- İsrail ve Filistin’in geleceğini şekillendirmede söz sahibi olmasını sağlayacak bazı araçlar var.
SAVAŞ SÜRDÜKÇE hem İsrail hem de ABD itibarlarını kaybediyor. Mültecileri zorla evlerinden etmek ve ardından insani yardım malzemelerini kesmek, askeri bir harekât için bırakın meşruiyet sağlamayı, destek kazanmanın bile zor bir yoludur. İnsani felaket büyüdükçe ABD, en azından Orta Doğu’da, uluslararası güvenilirliğini kaybediyor. İsrail’i Gazze’deki savaşını durdurmaya zorlayacak herhangi bir Suudi eylemi görmek gerçekçi olmasa da Suudi Arabistan İslam’ın kutsal mekanlarının koruyucusu olarak sahip olduğu sembolik konumu İsrail’e karşı kullanıyor.
Riyad, İsrail’in askeri saldırganlığının yasallığını ve kullandığı Amerikan diplomatik örtüsünü sorgulayan uluslararası bir anlatı oluşturmak için tasarlanmış diplomatik bir çabaya öncülük ediyor. Suudi yönetici eliti İsrail’in meşru müdafaa argümanını reddetmekle kalmıyor, aynı zamanda diplomatik atağa da geçiyor. Suudi Dışişleri Bakanı, Arap Birliği ve İslam Devletleri Örgütü tarafından görevlendirilen ve çeşitli başkentleri gezerek derhal ateşkes ilan edilmesini savunan bir diplomatik komiteye liderlik ediyor.
Heyetin ilk durağı Pekin, ardından da Moskova oldu. Bu, Washington’a Suudi Arabistan’ın sürekli gelişen çok kutuplu dünyada başka seçenekleri de olduğuna dair açık bir işaretti. Buna ek olarak, komitenin BM’deki varlığı ve Arap-İslam grubunun sürekli önerileri, ABD’yi ateşkesin önünde bir engel olarak öne çıkararak ABD üzerindeki diplomatik baskıyı sürdürmeyi amaçlıyor.
Suudiler aynı zamanda gözden kaçan bir diplomatik aracı da kullanıyor: sessizlik. Ateşkesten önce herhangi bir siyasi tartışmayı açıkça reddetmeleri, İsrail’e savaş sonrasında net bir siyasi ufuk bırakmayarak da baskı yaratıyor. Suudi dışişleri bakanının dediği gibi, “Her gün onlarca kişi öldürülürken konuşulacak ne gibi bir gelecek var ki?”
Suudi yönetici elitlerinin “ertesi gün” hakkında herhangi bir tartışmadan kaçınmak için başka bir nedeni daha var. Bu fikrin gündeme getirilmesinin kalıcı bir ateşkes sağlanmasına yardımcı olmayacağına ve İsrail’in meşruiyeti sorgulanan mevcut saldırılarına örtülü bir meşruiyet kazandırarak suç ortağı olarak görülebileceğine inanıyorlar. Riyad bunu daha önce de yaşadı.
2006 yılında Hizbullah-İsrail savaşı patlak verdiğinde, o zamanki Suudi yönetici eliti hem İsrail’e hem de Hizbullah’a yönelik eleştirileri dengeleyen pragmatik bir tutum sergilemişti. Suudi Dışişleri Bakanlığı pan Arap davalarını desteklediklerini ancak “meşru direniş ile [Lübnan] içindeki unsurlar ve onların arkasındakiler tarafından girişilen hesapsız maceralar arasında bir ayrım yapılması gerektiğini” belirtti.
Verilen ölçülü tepki ve İsrail’in açıkça kınanması yönündeki genel beklenti göz önüne alındığında, bu iki yönlü eleştiri İsrail’in davranışlarına hoşgörü gösterildiğinin zımni bir işareti olarak yorumlandı. Bu, Suudi yönetici elitinin bugün kaçınmak istediği bir durum. Kendisinin İsrail’in siyasi amaçları doğrultusunda siyasallaştırılmasına izin vermek istemiyor. Başka bir deyişle, Suudi yönetici elitleri “manipüle edilmekten” kaçınmak istiyor.
Netanyahu sıklıkla “manipülasyon ustası” olarak anılır. Suudiler, ertesi gün hakkında herhangi bir siyasi tartışma başlatırlarsa, hatta gelecek senaryoları hakkında varsayımlarda bulunurlarsa, bunun kesinlikle Natenayhu’nun manipülatif eğilimlerine hizmet edeceğini biliyorlar. Netanyahu’nun BAE’nin Gazze’ye tıbbi yardımı, orada ortaya çıkan korkunç tıbbi krize bir yanıt değil de sanki Netanyahu’nun talebine dayanıyormuş gibi nasıl kurguladığı ortada. Suudi Arabistan, eylemlerinin ve açıklamalarının, Suudiler ve İsraillilerin Gazze’nin ertesi günü konusunda aynı fikirde olduklarını düşündürecek şekilde nasıl çarpıtılabileceğini iyi biliyor ki bu gerçeklerden çok uzak.
RİYAD’IN GERÇEK GÜCE SAHİP olduğu konu finansman. İsrail hiçbir zaman Suudi Arabistan ve diğer KİK ülkelerinin mali kapasitesiyle boy ölçüşemeyecek. Ekonomisi zor durumda ve bir kaynağa göre bu savaş sırasında haftada 600 milyon dolar kaybediyor. Bir başka rapora göre İsrail Merkez Bankası 2023-2025 yılları arasındaki savaş maliyetinin 53 milyar dolar olacağını iddia ediyor.
Suudilere, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine ve Arap devletlerine koz veren de tam olarak bu, zira yeniden inşa çabaları İsrail’i gerçek bir barış sürecine doğru itmek için kullanılabilir. Aksi takdirde bölgenin kendini yeniden aynı durumda bulması -daha kötüsü olmasa da- an meselesi olacaktır.
Suudiler Filistinlilere mali destek vermekten hiçbir zaman kaçınmadılar. On yıllar boyunca bu desteğin büyük bir kısmını sağladılar ve yakın zamanda da bu destek azalacak gibi görünmüyor. Suudilerin karşı olduğu şey, yıkıma uğramış Gazze’yi İsrail’in güvenliği için yeniden inşa etmektir -özellikle de yıkımı gerçekleştiren tarafın İsrail olduğu düşünüldüğünde.
Şu anda İsrail ve Washington’da, İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri harekatının faturasını Suudi Arabistan ve diğer KİK ülkelerinin ödeyeceği yönünde bir düşünce hâkim. İsrail basınına sızan bir habere göre İsrail Başbakanı bir kabine toplantısında “Gazze’de atılacak ilk adım Hamas’ı yenmek olacak. Bunun ardından Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın Gazze Şeridi’nin rehabilitasyonunu destekleyeceğine inanıyorum” dedi.
Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi devletlerinin, miras kalan bir felaketin yeniden inşası için ödeme yapmayı kabul edeceklerini ve daha sonra da bu felaketin güvenliğinin sorumluluğunu üstleneceklerini varsaymak, İsrail ve Batı’daki pek çok kişinin sahip olduğu saf yanılsamaları açığa çıkarıyor.
Batılı ve İsrailli tezler genellikle KİK devletlerini önce harcayıp sonra düşünen irrasyonel aktörler olarak tasvir ediyor; sanki KİK devletlerinin dünya sistemindeki tek işlevi diğer devletlerin sorunlarına para saçmakmış gibi. Bu gerçeklerden çok uzak. Günümüzde Suudi Arabistan’da krallığın çıkarlarına hizmet ettiği düşünülmeyen hiçbir harcama yapılmıyor, Suudi dış politikasının temeli “Önce Suudi” prensibine dayanıyor.
Yeniden inşa çabaları için Suudi fonlarının toplanmasındaki zorluklardan biri de Suudi Arabistan’ın kendisinin de yeniden inşa sürecinden geçiyor olması. Suudi Arabistan şu anda devleti yeniden yapılandırmak, 2030 vizyonu için hayati önem taşıyan mega projeler inşa etmek ve nihayetinde ekonomisini petrolden uzaklaştırarak devletin gelecek nesiller boyunca ayakta kalmasını sağlamak gibi devasa bir görev üstlenmiş durumda. Suudilerin parası var ama bu para Suudi Arabistan’ın geleceğine yatırım yapmak için. Yine de bu, Suudi yönetici elitinin gelecekteki bir Filistin devletine yatırım yapmaya ve altyapısının yeniden inşasına önemli ölçüde katkıda bulunmaya istekli olmadığı anlamına gelmez.
Suudi Arabistan ve diğer Arap devletlerinin Gazze’nin yeniden inşasına katkıda bulunma teşvikleri, doğru çerçevede, doğru ufukta ve doğru hedeflerle yapıldığı takdirde artırılabilir. Bu ortak hedeflerin başında bölgesel güvenlik geliyor, zira bu savaş Filistin meselesinin artık halının altına süpürülemeyecek bir mesele olduğunu gösterdi.
Bu savaş aynı zamanda Lübnan-İsrail sınırından Yemen açıklarında Kızıldeniz’deki uluslararası gemilere yönelik Husi saldırılarına kadar yayılma riskini ve tüm bölgeyi istikrarsızlaştırma potansiyelini de ortaya koydu. Bu bölgesel risk Suudiler için İsrail’e karşı bir koz ve kalıcı barış arayışları için bir teşvik unsuru olabilir.
“Bölgesel refah” Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın söyleminde sıkça kullanılan bir terim. İşte tam da bu açıdan bakıldığında Gazze’nin yeniden yapılandırılması için Suudi yatırımları görülebilir, ancak bu yatırımlar sadece bu çatışmanın temel sorunlarını çözmeyi amaçlayan ve siyasi ufku açık bir siyasi sürecin parçası olarak yapılabilir. Normalleşmeyi Suudi Arabistan teklif etmediği için İsrail üzerinde halihazırda bir baskı gücü var, ancak Gazze’de işleyen bir altyapı olmaması İsrail’in güvenlik endişeleri artacağından, Suudi Arabistan’ın yeniden yapılandırma çabalarına öncülük etmesi Suudilerin İsrail üzerindeki siyasi nüfuzunu daha da artıracaktır.
Bu çatışmanın doğası ve karmaşıklığı göz önüne alındığında, sorumluluğu tek bir liderin üstlenmesi yerine uyumlu ve koordineli bir süreçte kendi kozlarını kullanarak durumu etkileyebilecek birkaç lider söz konusu. Suudilerin, krallığın son dönemdeki güçlü dış politikasına rağmen, kontrolü ele alacağını varsaymak pek olası değil.
Gerçek şu ki, Suudi Arabistan bu çatışmada her zaman öncü bir rol oynasa da geriden liderlik yaklaşımını tercih etti. Bu yaklaşım, siyasi cephede yer almadan ve potansiyel olarak stratejik çıkarlarını riske atmadan diplomatik ve sembolik ağırlığını kullanmasına izin verdi. Suudi yönetici elitleri, sonuçsuz bir süreç için çok fazla siyasi çaba harcadıkları sonucuna vardılar ve bu nedenle kendilerini Filistin-İsrail nihai statü müzakerelerinin karmaşıklığına asla sokmadılar.
Önceki barış süreciyle ilgili sorun, Filistinliler, İsrail ve Washington’daki ateşli savunucuları arasındaki dramatik güç asimetrisi göz önüne alındığında, yapısal olarak başarısızlığa mahkûm olduğunun kanıtlanmış olmasıdır. Riyad’ın bu konuda adım atıp daha iddialı bir tutum sergilemesinden önce, Suudi yönetici elitinin barış sürecinde net bir siyasi ufuk ve gelişmiş bir yapı görmesi gerekiyor. Bu noktada, sonucu şekillendirmek için ellerindeki hatırı sayılır mali gücü kullanabilirler.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












