Diplomasi
Savaşa mı yoksa yeni bir rönesans mı? Schiller Enstitüsü konferansından izlenimler

7-8 Aralık tarihlerinde, 40 yıl önce Helga Zepp-LaRouche tarafından kurulan Schiller Enstitüsü, “Schiller ve Beethoven Ruhu’nda: Tüm İnsanlar Kardeş Olur!” başlıklı iki günlük uluslararası bir konferans düzenledi.
Etkinlik, diplomatlardan eski devlet başkanlarına, önde gelen akademisyenlerden savunma uzmanlarına kadar birçok önemli ismi bir araya getirdi. Amaç: Küba Füze Krizi’nden bu yana yaşanan en acil küresel tehdidi –yeni ve muhtemelen son bir dünya savaşının eşiğinde olup olmadığımızı– ele almak ve buna karşılık barış ve karşılıklı kalkınma odaklı yeni bir paradigma yaratma olasılığını tartışmaktı.
Konferansın ilk oturumu, 7 Aralık Cumartesi günü, “Stratejik Kriz: Yeni ve Son Bir Dünya Savaşı mı, Yoksa Tek İnsanlığın Yeni Bir Paradigması mı?” başlığı altında gerçekleştirildi. Bu panelde dünyanın dört bir yanından öne çıkan isimler konuştu.
Panelin moderatörlüğünü Schiller Enstitüsü’nden Dennis Speed üstlendi. Speed, Enstitü’nün kuruluş yıl dönümüne atıfta bulunarak dünyanın bugün karşı karşıya olduğu olağanüstü tehlikeye dikkat çekti. İzleyicilere, 7 Aralık tarihinin ABD açısından anlamını –Pearl Harbor Günü’nü– hatırlatarak, geçmiş savaşların getirdiği derin dönüşümleri anımsattı ve bugünkü tehlikeli küresel tırmanış ile tarihsel paralellikler kurdu.
All Men Become Brethren!@SchillerInst International Online Conference
December 7-8, 2024Registration link in 🧵
"The previously dominant unipolar world has crumbled, and the effort to prevent a multipolar world from establishing itself is futile. That is the main reason for… pic.twitter.com/qqkAxrBzfD
— Schiller Institute (@SchillerInst) December 4, 2024
Öne çıkan konuşmacılar arasında Schiller Enstitüsü kurucusu Helga Zepp-LaRouche; eski Güney Afrika Dışişleri Bakanı Naledi Pandor; emekli diplomat Chas W. Freeman, Jr. ve eski Guyana Devlet Başkanı Donald Ramotar yer aldı.
Helga Zepp-LaRouche’un açılış konuşması: Paradigmalar arasında bir tercih
Helga Zepp-LaRouche açılışta şu sözleriyle genel havayı belirledi: “Son derece tehlikeli bir dönemde bir araya geliyoruz, hatta belki de Küba Füze Krizi’nden daha tehlikeli.” NATO’nun genişlemesi ve Ukrayna’daki savaşla şekillenen küresel stratejik ortamın, nükleer silahların tekrar kullanımını tetikleyebileceğine ve insan uygarlığının sonunu getirebileceğine dikkat çekti.
Zepp-LaRouche, finansal ve jeopolitik yapıların her ne pahasına olursa olsun korunması gerektiği varsayımına meydan okudu. Merhum iktisatçı Lyndon LaRouche’un “paranın değer olmadığı” ısrarını hatırlattı. Ona göre politikalar, fiziksel ekonomi –üretkenlik, teknolojik ilerleme ve altyapı– temel alınarak şekillendirilmeliydi. 1648 Westphalia Barışı’nın ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini vurgulayarak, büyük güçleri intikam ve jeopolitik hesapları bir kenara bırakıp karşılıklı kalkınma için işbirliğine davet etti.
Zepp-LaRouche, “Çok acil tüm ulusların çıkarlarına uygun yeni bir güvenlik ve kalkınma mimarisi (Yeni Güvenlik ve Kalkınma Mimarisi) inşa etmeliyiz,” diye ekledi.
Dmitriy Trenin: Eski Soğuk Savaş anlayışını reddetmek
Moskova’dan Prof. Dmitriy Trenin, krize Rusya ‘nınperspektifinden yaklaştı: “Bu bir İkinci Soğuk Savaş değil, bu benzetme yanlış.” Dünyanın artık çok daha karmaşık olduğunu, birden fazla güç merkezinin bulunduğunu ve işleyen bir silah denetim mekanizması olmadığını belirten Trenin, eski Soğuk Savaş’ı ‘soğuk’ tutan iletişim kanalları, anlaşmalar ve nükleer silahlardan duyulan ortak korkunun yok olduğunu vurguladı.
Trenin, Batı kuralları çerçevesinde ilerleyen küreselleşmenin sona erdiğini söyledi. ABD’nin hegemonyayı her ne pahasına olursa olsun sürdürme çabasının tehlikeli ve beyhude olduğunun altını çizen Trenin, “Sovyetler Birliği’nin yaşadığı gibi, aşırı genişlemeye kalkışmak çöküşe yol açar,” değerlendirmesini yaptı.
Trenin, artık ulusların önceliklerini yeniden belirleme zamanının geldiğini ve küresel üstünlük peşinde koşmak yerine iç ekonomik sağlığa odaklanmanın daha akılcı olduğuna işaret etti.
Küresel Güney’den sesler
Diğer yandan eski Guyana Devlet Başkanı Donald Ramotar, çatışmaları körükleyen küresel eşitsizliklere dikkat çekti. Son yıllarda küresel Güney’in (Latin Amerika, Afrika, Asya’da yükselen ülkeler) dik durmaya ve kendi çıkarlarını savunmaya başladığını belirtti.
Ramotar, gelişmekte olan ülkeleri yoksullukta tutan politikalara karşı çıkarak “Transatlantik güçler savaştan muazzam kârlar elde etti,” dedi, bu çatışmaları “kâr uğruna savaşlar” olarak nitelendirerek silah üreticilerini ve finansörleri suçladı.
Ramotar, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ni ve küresel Güney ile işbirliğini bir “kazan-kazan” modeli olarak övdü. Bu modeli IMF ve Dünya Bankası’nın kalkınmayı engelleyen koşullarıyla kıyaslayan Ramotar, “Eğer Batı da bu girişimlere katılsaydı, yaşamımız boyunca yoksulluğu ortadan kaldırabilirdik,” yorumunu yaptı.
Ján Čarnogurský: Avrupa’dan bir görüş
Slovakya’nın eski Başbakanı Ján Čarnogurský ise, Avrupa ülkelerinin politikalarını keskin bir dille eleştirdi. 1990’ların başında NATO’nun doğuya genişlemeyeceğine dair verilen sözlerin tutulmadığını hatırlattı. Minsk Anlaşmaları’nın yerine getirilmemesini ve Yugoslavya krizindeki tutarsız politikaları kınadı.
Čarnogurský, ABD politikasının gerçekte kim tarafından yönlendirildiğini sorguladı ve Avrupa’nın Washington ile Londra’ya boyun eğmesini de eleştirdi.
Čarnogurský, ABD’nin dayattığı politikalar yüzünden Avrupa ülkelerinin kendi sanayilerini kaybederek Amerikan topraklarına kaptırdığını kaydetti. Rusya’nın batıya doğru ilerleme niyeti olmadığını vurgulayan eski Başbakan, Ukrayna savaşının sonsuz tırmanış yerine müzakerelerle sonlandırılması gerektiğini söyledi.
Čarnogurský, “Batı, Ukrayna’da savaşı kaybederse bu belki de sorunları basitleştirir ve istikrarlı barış görüşmelerinin önünü açar,” diye konuştu.
Chas W. Freeman: Diplomasi terk edildi
Bunun yanı sıra tecrübeli bir Amerikalı diplomat olan Büyükelçi Chas W. Freeman, nükleer sınırda dolaşmanın tehlikelerini hatırlattı.
Freeman, “İkinci Dünya Savaşı sonrası insani dünya düzeni artık öldü,” vurgusunu yaptı.
Uluslararası hukukun ağır ihlalleri cezasız kaldığını dile getiren Freeman, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın bir kez olsun Moskova’ya gitmediğine, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yıllardır Washington’a davet edilmediğine dikkat çekti.
Freeman, “İşleyen hiçbir silah kontrol anlaşması yok ve iletişim hatları da kurulamıyor,” ifadesini kullandı.
Freeman, Avusturya’nın 1955 tarihli Devlet Sözleşmesi’ne (kalıcı tarafsızlık) benzer bir çözümün Ukrayna için de gerekli olduğunu belirterek, “Böyle bir Ukrayna, bir tampon ve köprü işlevi görebilir,” dedi ve Rusya’nın güvenlik kaygıları ile Ukrayna’nın egemenliğini aynı anda karşılayabilecek bir formül önerdi.
Eski diplomat, “Düşmanlaştırma yerine diplomasiye dönmeliyiz, yoksa bir nükleer Armageddon ile karşı karşıya kalabiliriz,” değerlendirmesinde bulundu.
Büyükelçi Hossein Mousavian: İran ve nükleer ikilem
İranlı Büyükelçi Hossein Mousavian, meselenin Orta Doğu boyutuna dikkat çekti. İran’ın nükleer programına dair krizin bölgesel bir yaklaşıma duyulan ihtiyacı gösterdiğini kaydeden Mousavian, Trump döneminde ABD’nin tek taraflı olarak ayrıldığı Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP), Tahran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğini garanti altına alan güçlü tedbirleri içerdiğini anımsattı.
Mousavian, aynı ilkelerin bölge geneline yayılmasını önerdi. Orta Doğu genelinde benzer kısıtlamaların ve denetimlerin (İsrail’i de dahil ederek) uygulanmasının, kitle imha silahlarından arındırılmış bir Ortadoğu yaratabileceğini belirterek “Bir çözüm var. Tüm taraflar aynı standartlarda uzlaşırsa kalıcı kısıtlamalara sahip olabiliriz,” diye ekledi.
Prof. Zhang Weiwei: Asya’nın barışçıl kalkınma modeli
Ayrıca Çin’in Fudan Üniversitesi’nden Prof. Zhang Weiwei, Avrupa’nın kaybet-kaybet senaryolarına sürüklendiği bir dönemde, Çin-ASEAN bölgesinin yaklaşık yarım asırdır süren barış ve refah ortamına işaret etti.
Bu başarının temelinde altyapı, kalkınma ve medeniyet çeşitliliğine saygı olduğunu vurgulayan Zhang, “Çin ve ASEAN, yaklaşık 50 yıldır barış ve refah içinde yaşıyor,” diye konuştu. Bu başarıda yollar, demiryolları, limanlar inşa etmek ve Kuşak ve Yol Girişimi gibi projelerle kazan-kazan anlayışını yaymak belirleyici olmuştu.
Zhang, bu kalkınma odaklı yaklaşımı Batı’nın sıfır toplamlı stratejileriyle kıyasladı.
“Çin, böl-yönet yerine, birlik ve karşılıklı faydayı savunur,” diyen Zhang, Sun Tzu’nun kadim stratejik öğretilerine atıfta bulunarak, hedeflere savaşmadan ulaşmanın Çin kültüründe köklü bir geleneğe sahip olduğunu hatırlattı.
Zhang, “Avrupa’nın çözümü ortada; Yeni İpek Yolu’na (Kuşak ve Yol’un bir parçası) dahil olun, altyapıya yatırım yapın ve ortak kader topluluğu inşa edin,” vurgusunu yaptı.
Albay Lawrence Wilkerson: Pentagon’dan bir görüş
Emekli ABD Kara Kuvvetleri Albayı Larry Wilkerson da ABD’nin küresel gücün Doğu’ya doğru kaymasına direnç gösterdiğini vurguladı.
“ABD bugün, küresel gücün Doğu’ya kaçınılmaz kayışına karşı savaşıyor,” diyen Wilkerson, Amerikan dış politikasının kibir ve tarih cehaletine saplandığını belirterek bunu “imparatorluk zihniyetinin tezahürü” olarak nitelendirdi.
Wilkerson, konvansiyonel bir çatışmanın ABD’yi Rusya veya Çin karşısında hızla zor duruma düşürebileceğini, bu yüzden ABD’nin ilk nükleer silah kullanımına yönelme riskinin arttığını söyledi.
Emekli albay, “Konvansiyonel olarak o kadar kırılganız ki, korkunç kayıplar verirsek, ilk nükleer darbeyi biz vurabiliriz. Bu tür bir değişim tüm uygarlığı sona erdirebilir. Çözüm mü? İmparatorluk mantığını terk etmek, rasyonel diplomasiyi benimsemek ve hâlâ vakit varken bu yönde adımlar atmak,” diye ekledi.
Scott Ritter: Düşünülemez olanın ihtimali artıyor
Eski BM silah denetçisi Scott Ritter, önceden kaydedilmiş mesajında durumu daha da net ifade etti: “Bugünkü durum, Küba Füze Krizi’nden daha tehlikeli, zira iletişim yok.”
ABD’nin Ukrayna’ya gelişmiş füze sistemleri tedarik etmesi ve bazı ABD stratejistlerinin “sınırlı” nükleer savaş fikrini dillendirmesi, gezegenin kaderiyle kumar oynamak anlamına geliyor.
Ritter, ABD’deki yeni yönetimle birlikte diplomatik bir yön değişikliği umuduna değindi: “Kendimize yardım etmeliyiz ki Rusya’ya da bu çılgın politikaların süremeyeceğini anlatabilelim. Yani stratejik bir sıfırlama acilen gerekli. Aksi halde dünya yanlış hesaplar yüzünden nükleer savaşa sürüklenebilir.”
Çözüm önerileri
Oturum boyunca, katılımcılar somut çözüm önerileri sundu. Helga Zepp-LaRouche, Franklin D. Roosevelt’in Bretton Woods ruhunu yeniden canlandırmayı önererek, finansal spekülasyon yerine küresel kalkınma ve altyapıya dayalı bir sistemin inşasını savundu. Ayrıca Lyndon LaRouche’un eskiden önerdiği Stratejik Savunma Girişimi’ni (SDI) hatırlattı.
Dmitriy Trenin ve Chas Freeman, diplomatik kanalların yeniden açılmasının önemine vurgu yaptı. Trenin, silah kontrolü konusunda istikrarlı müzakerelere dönmeyi önerirken, Freeman Avrupa güvenlik mimarisinin Rusya’yı da kapsayacak şekilde yeniden düşünülmesini talep etti. Her ikisi de iftiradan uzak, gerçekçi bir diyaloğun tek mantıklı yol olduğunu vurguladı.
Donald Ramotar ve Prof. Zhang Weiwei, iktisadi kalkınmayı bir barış stratejisi olarak öne çıkardı. Kuşak ve Yol Girişimi’nin “kazan-kazan” çerçevesi, küresel Güney’i kalkındırabilir ve savaş alanlarını ticaret merkezlerine dönüştürebilir. Batı’nın sıfır toplamlı yaklaşımı terk edip işbirliği girişimlerine katılması halinde ekonomik koridorlar çatışma bölgelerinin yerini alabilir.
Ján Čarnogurský ve Hossein Mousavian, somut anlaşma modellerine dikkat çekti. Čarnogurský, Ukrayna’nın tarafsız bir devlet haline gelmesi için 1955 Avusturya Devlet Sözleşmesine atıfta bulunurken, Mousavian Orta Doğu’da kitle imha silahsız bir bölge tasavvur etti. Bu tür dikkatlice tasarlanmış anlaşmalar gerilimi azaltabilir.
Larry Wilkerson ve Scott Ritter aciliyetin altını çizdiler. ABD’nin stratejik düşüncesinde, hegemonyadan çok kutuplu dünyayı benimsemeye doğru büyük bir dönüşüm olmadan, dünya küresel bir çatışmaya sürüklenme riski altında. Uzmanlar, stratejik olarak nükleer silahlı rakipleri “yenmek” gibi gerçekçi olmayan hedeflerden vazgeçilmesini, iletişim kanallarının açılmasını ve kazara nükleer savaşı önleyecek adımlar atılmasını talep etti.
Kültürel dönüşüm çağrısı
Konferansta tekrar eden bir tema da kültürel değerlerin politik değişimlere rehberlik etmesi gerektiğiydi. “Schiller ve Beethoven Ruhu’nda: Bütün İnsanlar Kardeş Olur!” sloganı, ahlaki yükselişin ve estetik eğitimin siyaseti yönlendirebileceğini öne sürüyordu. Zepp-LaRouche, klasik bestecileri ve şairleri anarak, evrensel insanî değerlerin güç politikalarının ötesinde birleştirici bir rol oynayabileceğini vurguladı.
Schiller Enstitüsü’nün büyük sanata, klasik müziğe ve dramatik şiire verdiği önem dekoratif değil. Zepp-LaRouche’a göre Schiller, yurttaşları kültürle geliştirmeyi ve onları tüm insanlığı tek bir aile gibi düşünmeye sevk etmeyi savunmuştu. Beethoven’ın 9. Senfonisi’nden “Neşeye Övgü” (Ode to Joy) ise nükleer uçurumun kıyısında duran bugünün dünyasında, evrensel kardeşlik idealini sembolize ediyor.
Panelistler, felaketten kaçınmak için yurttaşların hükümetlerine makul davranma, uluslararası hukuka saygı ve insanlığın çıkarlarını öne koyma konusunda baskı yapmaları gerektiğini vurguladı. Helga Zepp-LaRouche, Enstitü’nün benimsediği ve egemenlik, kalkınma ile beşeriyetin ortak hedeflerine odaklanan on prensibin yaygınlaştırılması çağrısında bulundu. Carl Schmitt türü dost-düşman ayrımlarının terk edilmesi ve Tek İnsanlık ilkesinin benimsenmesi gerektiğini belirtti.
Panelde tam konuşma yapamayan ama alıntıları aktarılan Naledi Pandor, “BRICS ve küresel Güney, daha adil bir çok kutuplu düzen kurabilir,” diyerek yükselen güçlerin işbirliğiyle daha adil bir dünya inşa edilebileceğini dile getirdi.
İnsanlık adına son bir şans mı?
Devlet adamları, diplomatlar ve akademisyenler, derin bir tehlikeye işaret ettiler. Nükleer cephanelikler bekliyor, çatışmalar diyalog olmaksızın sürüyor, büyük güçler uçurumun kenarında dolaşıyor.
Buna rağmen panel umut da yansıttı. Sıfır toplamlı jeopolitiği reddeden, karşılıklı saygı, iktisadi işbirliği ve kültürel rönesans odaklı yeni bir paradigma fikri, tüm konuşmacıları birleştiren ortak payda oldu.
Helga Zepp-LaRouche, “Bir seçeneğimiz var. Ya son bir dünya savaşına giden yolda ilerlemeye devam ederiz ya da Tek İnsanlık’ın yeni paradigmasını inşa etmek için harekete geçeriz. Hayatı seçelim, ölümü değil,” diyerek sözlerini noktaladı.
Diplomasi
ABD Senatosunda Lindsey Graham’ın Rusya’ya yaptırım paketi gündemde

ABD Kongresinde, yakın zamanda hayatını kaybeden Senatör Lindsey Graham’ın anısını yaşatmak amacıyla hazırlanan Rusya karşıtı yeni yaptırım yasa tasarısı ele alınıyor. The Hill gazetesinin aktardığı ayrıntılara göre, son bir yılda sayfa sayısı iki katına çıkan “2026 Rusya Yaptırımları Yasası” başlığını taşıyan tasarı, Rusya’dan enerji satın alan ülkelere yüzde 100’e varan gümrük vergileri uygulanmasını öngörüyor.
ABD Kongresinde, yakın zamanda yaşamını yitiren Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın anısına, Rusya’ya yönelik hazırladığı yeni yaptırım yasa tasarısının kabul edilmesi yönündeki görüşmeler hız kazandı.
The Hill gazetesinin haberine göre, geçen yıl nisan ayında sunulan ancak yasalaşma süreci tıkanan tasarı, son bir yılda neredeyse iki kat genişleyerek 31 sayfadan 61 sayfaya ulaştı.
Tasarının yasalaşma ihtimalinin, Graham’ın vefatının ardından hem Beyaz Saray hem de kongre üyelerinden gelen açıklamalar doğrultusunda arttığı belirtiliyor.
Senatör Graham, ölümünden kısa süre önce Moskova’ya yönelik uzun süredir askıda bekleyen yaptırım paketi konusunda Beyaz Saray ile uzlaşmaya vardığını açıklamıştı.
Beyaz Saray sözcüsü, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu girişimi destekleyeceğini teyit ederken, Trump konuya ilişkin henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.
Nisan 2025’te sunulan tasarının yasalaşma sürecinin daha önce duraklaması, Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yürüttüğü müzakerelere bağlanıyordu.
Geçen yılın aralık ayında tasarının kabul edilmesi için yeni bir fırsat doğsa da Demokratlar, başkana tanınan geniş gümrük vergisi yetkileri ve yaptırımları hafifleten bazı maddeler nedeniyle çekincelerini dile getirmişti.
Ancak Trump’ın son haftalarda Ukrayna’ya yönelik desteğini artırması ve Patriot önleyici füzelerinin ortak üretimine izin vermesi, yasa tasarısının yeniden gündeme gelmesinde belirleyici oldu.
Yüzde 100’e varan gümrük vergisi ve ikincil yaptırımlar
“2026 Rusya Yaptırımları Yasası” adını taşıyan yeni taslak, Moskova’ya yönelik kısıtlamaların kaldırılmasından önce Kongreye zorunlu rapor sunulmasını ve ek muafiyet şartlarını içeriyor.
Tasarının en dikkat çekici maddelerinden biri, Rusya’nın yaptırımları delmesine yardımcı olan veya bu ülkeden yüksek hacimde petrol ve doğalgaz satın alan üçüncü ülkelere yönelik ikincil yaptırım yetkisi veriyor.
Daha önce yüzde 500 olarak önerilen bu gümrük vergisi oranı, yeni taslakta yüzde 100 olarak sınırlandırıldı.
Tasarıda ayrıca sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesisleri, Rusya’nın tescilsiz tankerlerden oluşan tanzim filosu (gölge filo) ve diğer finansal kuruluşlara yönelik önlemler yer alıyor.
Senato Çoğunluk Lideri John Thune, belgenin ilgili komisyonlara sevk edileceğini belirterek, bu yasanın kabul edilmesinin “Lindsey Graham’ın mirasına mükemmel bir saygı duruşu olacağını” ifade etti.
Sürecin arka planı
Senatör Lindsey Graham, 11 Temmuz’da 71 yaşında kalp ve damar rahatsızlığına bağlı komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmişti. Teksas Temsilcisi Michael McCaul, Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada, Graham’ın vefat ettiği gün kendisiyle Rusya’ya yönelik yeni yaptırımları görüştüğünü aktarmıştı.
CBS televizyonunun haberine göre de Beyaz Saray, Rus petrolü satın alan ülkelere gümrük vergisi uygulanması planına destek verdiğini bildirmişti.
Graham, 2018 yılında da Rusya’nın egemen borcuna ve siber sektörüne yönelik ağır kısıtlamalar öngören ve kamuoyunda “cehennemden gelen yaptırımlar” olarak adlandırılan yasa tasarısının eş sunuculuğunu üstlenmişti.
Diplomasi
FIFA, Çin ile yayın pazarlığında geri adım attı

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı analizde, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik yaklaşımı ile kurumun Çin devlet televizyonu CCTV karşısındaki ticari geri adımı ele alındı.
ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklığında gerçekleştirilen FIFA Dünya Kupası müsabakaları tamamlanırken, spor dünyasında turnuvanın hem ticari başarıları hem de yönetimsel krizleri tartışılıyor.
Finlandiya basınından Helsinki Times gazetesinde Bai Ruide imzasıyla yayımlanan “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı değerlendirme yazısında, futbolun küresel yönetim mekanizmasındaki güç kaymaları ele alındı.
Yazıda, seyirci rekorları ve yüksek gelirlerle tarihi bir başarı elde edildiğini savunan FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, siyasi figürlerle kurduğu ilişkiler eleştirildi.
Analist Ruide, Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump ile yakınlaşma çabalarının ve futbolun yerleşik teamüllerini esnetmesinin, kurumsal saygınlığa zarar verdiğini ve kamuoyunda alay konusu olduğunu kaydetti.
Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı görüş yazısının tamamı:
Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde düzenlenen FIFA Dünya Kupası sona yaklaşıyor. FIFA’nın yüzyıllık tarihinde hem en başarılı hem de en tartışmalı turnuva oldu. Katılan takım sayısının ve maç sayısının artmasıyla birlikte seyirci sayıları ve ticari gelirlerde de yeni rekorlar kırıldı. FIFA’nın dokuzuncu başkanı Gianni Infantino, “tarihi başarılar” olarak nitelendirdiği bir dizi gelişmeyi kutlamak için her türlü nedene sahip.
Bir başka inkâr edilemez gerçek daha ortaya çıktı: Turnuva etrafındaki kaosun ortasında insanlar büyüyen bir krizin farkına vardı. Infantino ve meslektaşları bunu kamuoyuna açıkça kabul etsin ya da etmesin, bu Dünya Kupası Infantino’nun Waterloo’su olabilir; dünya futbolundaki tartışmasız otoritesinin bir daha asla tam olarak toparlanamayacağı bir dönüm noktası hâline gelebilir.
Bay Infantino’nun motivasyonları ne olursa olsun, Başkan Donald Trump’a yaranmak için ne kadar istekli göründüğünü, hatta futbol dünyasını yöneten uzun süredir yerleşik kuralları hiçe sayacak kadar ileri gittiğini görmezden gelmek zor. Başkan Trump ise, İtalya Başbakanı ile olan etkileşimlerinde olduğu gibi, bu saygıyı tereddüt etmeden kabul etti. Bunun hemen ardından hem FIFA hem de yönetimi kamuoyu tarafından “bir sirk ve palyaçosu” olarak alay konusu oldu.
Bay Infantino’nun eylemlerinin neden gerekli veya nihayetinde faydalı olduğuna dair sayısız açıklaması olabilir. Ancak bu kendi kendine yapılan hatalar, muhteşem kendi kalesine atılan goller gibi, FIFA’nın güvenilirliğini ciddi şekilde zedeledi. Ne yazık ki bu artık sadece bir algı değil, nesnel bir gerçeklik. Hasarın ne kadar derin ve ne kadar kalıcı olacağını belirlemek ise imkânsız.
Aslında, ezici güvenin yerini güven kaybına bırakması, Dünya Kupası’nın açılış maçından önce bile belirginleşmişti. Bu durum, FIFA’nın Çin Medya Grubu’na bağlı CCTV ile yayın hakları konusunda yürüttüğü görüşmeler sırasında ortaya çıktı. Üç yıl önce FIFA, pazarlık konusu olmayacağını söylediği bir fiyat talep etmişti. Ancak turnuva yaklaştıkça sonunda CCTV’nin neredeyse tüm şartlarını kabul etti. Çin millî futbol takımının turnuvaya katılmaya hak kazanamaması alay konusu olsa da, Çin medyası başka bir savaş alanında kesin bir zafer kazanarak bir zamanlar kibirli olan FIFA’ya ve Bay Infantino’ya acı bir ders verdi.
FIFA Genel Sekreteri Mattias Grafström kameralara gülümseyerek, “CCTV ile görüşmelerimiz son derece başarılı geçti; her iki taraf için de kazançlı bir sonuçtu.” dediğinde, yüzündeki huzursuz ifade ve çeşitli uluslararası medya kuruluşlarından gelen haberler, yaygın olarak paylaşılan bir sonuca işaret ediyordu: FIFA, Çin tarafıyla yaptığı görüşmelerde nihayetinde geri adım atmıştı. Bir ay sonra Dünya Kupası başladı, ancak yayın hakları görüşmelerindeki bu yenilginin gölgesi FIFA’nın üzerinde hâlâ etkisini sürdürüyor gibiydi. Bay Infantino’nun daha sonraki birçok hatası da bu izlenimi daha da güçlendirdi.
Bay Infantino’nun son on yılda FIFA’ya yaptığı muazzam katkılar, özellikle de oyunun ticari değerini artırma konusundaki amansız çabası yadsınamaz. Başkan Trump’ın gözünde belki de üniversite mezunu bile sayılmaz; ancak Çin’in bugünkü gücünü hafife alması, dünyanın mevcut durumu hakkında yaptığı aynı yanlış değerlendirmeyi yansıtıyor.
Batı medeniyeti, öz değerlendirme ilkesi olarak sıklıkla Sokrates’in ünlü “Kendini tanı.” sözünü kullanır. Ancak FIFA yönetimi, günümüz dünyasında yaşanan derin dönüşümü fark edememiş ya da FIFA’nın bu dönüşüme nasıl yanıt vermesi gerektiğini anlayamamıştır.
İronik bir şekilde, FIFA’nın CCTV ile yeni bir yayın anlaşması imzalamaya zorlanmasından kısa bir süre sonra, Çin Medya Grubu başkanına Ligue 1 Başkanı, Paris Saint-Germain Başkanı ve hatta Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı tarafından tebrik mesajları gönderildi. Kamuoyuna açık bilgiler, bu uluslararası spor kuruluşlarının CCTV’yi Dünya Kupası yayın haklarını güvence altına aldığı için tebrik ederken, aynı zamanda Ligue 1, Paris Saint-Germain ve IOC ile daha derin bir iş birliği umutlarını dile getirmeye daha fazla önem verdiklerini gösteriyor. Bu, FIFA’nın aleyhine duyulan bir sevinç anlamına gelmeyebilir; ancak Çin medyasının etkisinin ve müzakere gücünün önemli ölçüde arttığını kesinlikle gösteriyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, FIFA’nın CCTV ile yaptığı görüşmeler tam bir yenilgi olarak nitelendirilemez; zira her iki taraf da anlaşmayı karşılıklı olarak faydalı olarak değerlendirdi. Bununla birlikte, karşı tarafı hafife almak ve müzakere ortağına tepeden bakmak yalnızca FIFA ve Bay Infantino için değil, daha geniş Batı dünyası için de ders niteliğindedir.
Çin’in elektrikli araçları küresel çapta popülerlik kazanmaya başladığında Batı’daki birçok kişi onları “şarj istasyonları olmayan hurda metalden başka bir şey değil” diyerek alaya aldı. Çin’in insansı robotları Bahar Festivali Galası’nda izleyicileri büyülediğinde ise Batılı yorumcular gösteriyi “yapay zekâ tarafından üretilen hilelerden başka bir şey değil” diyerek küçümsedi. Gerçeklik onları defalarca yanılttıktan sonra, bu kendini uzman ilan edenlerin çoğu kendi tahminlerine olan güvenlerini kaybetti, hatta bazıları endişe belirtileri göstermeye başladı.
Bir açıdan bakıldığında, FIFA’nın Dünya Kupası yayın hakları konusundaki yanlış hesaplaması, yeni dönemde Batı’nın Çin’i yanlış değerlendirmesinin bir parçası olarak da görülebilir. Batı hegemonyasının gerilemesi bir gecede olmadı. Batı toplumlarının birçoğu bunu kabul etmekte isteksiz olsa da, bu uzun zamandır devam eden bir süreçti.
Gerçekte, insanlar akılcılığa döner, Çin’in yükselişini objektif olarak değerlendirir, Çin ile eşit şartlarda ilişki kurar ve bu yeni ve bağımsız müzakere ortağına adil davranırsa, karşılıklı yarar sağlayan ve hatta çok taraflı iş birliği olanakları neredeyse sınırsız olacaktır. Çin’in geleceğine inanmak, kendi geleceğimize de inanmak anlamına gelir. Sonuçta, Dünya Kupası yayın hakları anlaşmasına eninde sonunda varılmadı.
Bu, nihayetinde yeni bir çağdır.
Diplomasi
Shell, Hindistan’daki enerji işini 1,8 milyar dolara satıyor

İngiltere merkezli çok uluslu petrol ve doğalgaz şirketi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi işini 1,8 milyar dolara satma kararı aldı. Şirket, ülkedeki iştiraki Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamını Aditya Birla Renewables firmasına devredecek. Financial Times gazetesinin haberine göre bu adım, Genel Müdür Wael Sawan liderliğinde kârlılığı yüksek doğalgaz ve petrol projelerine odaklanmayı hedefleyen strateji değişikliğinin bir parçası olarak gerçekleşiyor.
İngiltere merkezli petrol ve doğalgaz devi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi faaliyetlerini 1,8 milyar dolar karşılığında satmak üzere anlaşmaya vardı.
Şirketin internet sitesinde yayımlanan açıklamaya göre, söz konusu varlıkların yeni sahibi Hindistan merkezli Aditya Birla Renewables firması olacak.
Satış işlemi, Shell’in iştiraki Shell Overseas Investment B.V. üzerinden yürütülüyor. Anlaşma kapsamında, bünyesinde Sprng Energy şirketler grubunu barındıran Hindistan merkezli Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamı devredilecek.
Sprng Energy, Hindistan genelinde güneş ve rüzgar enerjisi projeleri geliştiriyor. Şirket portföyünde halihazırda toplam 3,3 gigavat kapasiteye sahip faal enerji santralleri yer alıyor.
Bunun yanı sıra yapım aşamasında ve sözleşmeye bağlanmış olan 1,7 gigavatlık proje kapasitesi de bulunuyor.
Düşük kârlı projelerden çıkış
Shell yönetimi, satış kararıyla birlikte kârlılık oranı daha yüksek projelere odaklanma niyetinde olduklarını bildirdi. Şirket, bu doğrultuda yatırım bütçesini elektrik ticareti gibi daha yüksek getiri sağlayan alanlara kaydırmayı hedefliyor.
Financial Times gazetesinin haberine göre, Hindistan’daki enerji faaliyetlerinin satışı Shell’in yeni küresel stratejisinin bir halkasını oluşturuyor.
Wael Sawan’ın 2023 yılında genel müdürlük koltuğuna oturmasının ardından şirket, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımları kısarak en başta petrol ve doğalgaz olmak üzere yüksek kârlılığa sahip alanlara odaklanmaya başladı. Gazete, Shell’in farklı ülkelerdeki deniz üstü rüzgar santrali projelerini de elden çıkarmaya hazırlandığını aktardı.
Sawan, geçen yıl yatırımcılarla gerçekleştirdiği toplantıda şirketin enerji işini geliştirmeyi sürdüreceğini ancak bundan böyle düşük kârlı büyük ölçekli güneş ve rüzgar santralleri inşa etmek yerine gaz yakıtlı enerji santrallerine, büyük batarya sistemlerine ve dijital teknolojilere yoğunlaşacaklarını ifade etmişti.
Hindistan’daki satış işleminin, düzenleyici kurumların onaylarının alınmasının ardından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanması öngörülüyor.
Stratejik yönelimde değişim
Shell, Solenergi Power Private Limited şirketini 2022 yılında 1,55 milyar dolar bedelle satın almıştı. Şirket o dönemde bu satın almayı yenilenebilir enerji işini büyütme yolundaki en kritik adımlardan biri olarak nitelendirmişti.
Bu hamleyle Shell, rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesini yaklaşık üç katına çıkarmayı ve Hindistan pazarındaki konumunu güçlendirmeyi planlıyordu.
Buna karşın şirket, fosil yakıt üretimini uzun vadede artırma hedefi doğrultusunda satın alma bütçesini yeniden şekillendiriyor. Shell, bu yılın nisan ayında Kanada merkezli enerji üreticisi ARC Resources Ltd şirketini 13,6 milyar dolara satın almak üzere anlaşma sağladığını duyurmuştu.
CNBC televizyonunun aktardığı verilere göre bu satın alma, Londra Borsası’nda işlem gören Shell’in günlük üretim portföyünü yaklaşık 370 bin varil petrol eşdeğerine ulaştıracak.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti










