Bizi Takip Edin

Diplomasi

Suriye’de rejim değişikliği ve büyük güçlerin sorumluluğu

Yayınlanma

Moskova’nın Suriye’de yaşananlara dönük resmi görüşüne dair elde detaylı pek veri olmasa da Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Araştırma Direktörü Andrey Kortunov’un, ilk olarak Çin’in Guancha portalında yayımlanan ve kuruluşun internet sitesinde İngilizce tercümesine yer verilen, uzun ama vakit ayırmaya değer makalesi faydalı olabilir. Rusya, Tartus ve Hmeymim üsleri gibi kritik askeri varlıklarına ve 20 milyar doları aşan yatırımlarına rağmen, Suriye’deki gelişmeler karşısında stratejik zorluklarla karşı karşıya. İran, İsrail, Türkiye ve diğer bölgesel aktörler de Suriye’nin geleceğini şekillendirmek için yoğun çaba sarf ediyor. Kortunov’a göre büyük güçler, “Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, insani yardımın sağlanması ve terörün önlenmesi” gibi ortak çıkarlar doğrultusunda hareket etme gerekliliğiyle karşı karşıya.


Suriye’de Beşar Esad yönetiminin aniden çökmesi, görünen o ki Moskova da dahil olmak üzere tüm dış aktörler için tam bir sürpriz oldu. Elbette, uzun bir süre boyunca pek çok Rus bölge uzmanı, Suriye’deki artan iktisadi ve sosyal sorunlara, inanılmaz boyutlara ulaşmış yolsuzluklara ve devlet yönetimindeki etkisizliğe dikkat çekmişti. Ayrıca, hükümetin silahlı kuvvetlerinin savaş kabiliyeti ve motivasyonu sorgulanmış, özellikle İdlib gibi kopmuş bir vilayetteki radikal İslamcı grupların büyüyen askeri potansiyeline vurgu yapılmıştı. Rus uzman topluluğu, aynı zamanda Şam’ın muhalif güçlerin en azından bir kısmını anlamlı bir ulusal uzlaşı sürecine dahil etmedeki belirgin yetersizliği konusundaki hayal kırıklığını da dile getiriyordu. Anayasal reformlara düzenli bir şekilde geçişi hedefleyen sözde Cenevre süreci, büyük ölçüde Şam’ın aldığı katı tutumlar nedeniyle tıkanmıştı.

Ancak, özellikle Suriye ordusunun neredeyse çeyrek yüzyıldır iktidarda olan ulusal liderini savunmayı tamamen reddettiği kasım sonu ve aralık başındaki dramatik olayları kimse öngörememişti. Esad ailesinin 1970’ten beri ülkeyi yönettiği düşünüldüğünde, bu tür kişisel rejimlerin bir özelliği göze çarpıyor: Bu rejimler, hızlı ve kontrolsüz bir şekilde dağılmaya başlamadan hemen önce çok güçlü ve neredeyse dokunulmaz görünür.

Suriye’de yaşananların yarattığı şok, eğer daha büyük değilse, geçen yıl 7 Ekim’de Hamas’ın güney İsrail’e düzenlediği saldırının duygusal etkisiyle karşılaştırılabilir. Bölgesel krizin iki aşaması yakından bağlantılı; hatta 2024 aralık ayının, 2023 ekim ayının doğrudan bir devamı olduğu bile söylenebilir. İsrail’in, Lübnan Hizbullah’ını ve İran İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmaya yönelik başarılı çabaları olmasaydı, Suriye rejiminin bu denli hızlı çöküşü mümkün olamazdı. Ancak, Şam’daki rejim değişikliğinin olası etkilerinin, yalnızca İsrail ile İran arasındaki güç dengesi değişiminin ötesine geçerek çok daha geniş kapsamlı sonuçlar doğuracağı kesin.

Moskova’da bugünlerde, Suriye’ye yapılan geniş çaplı siyasi, mali ve askeri yatırımlar hakkında büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Bu yatırımlar arasında Suriye’deki iki askeri üs de yer alıyor. Tartus Deniz Üssü, Rusya’nın Akdeniz’deki tek tam teşekküllü deniz tesisi olup, deniz operasyonları ve lojistik açısından kritik bir erişim noktası sunuyor. Bu üs, Rus gemilerinin Karadeniz limanlarına dönmek zorunda kalmadan yakıt ikmali ve bakım yapmasını sağlar ki bu durum, özellikle Ukrayna ile süregelen çatışma nedeniyle Karadeniz’in bazı bölgelerine erişimin sınırlı olduğu bugünlerde daha da önem kazandı. Tesis, nükleer denizaltıları barındırabilmekte ve 2011’de Suriye savaşının başlangıcından bu yana kapsamlı bir şekilde modernize edildi. 2017 yılında imzalanan bir anlaşma ile Rusya, bu üssü 49 yıl boyunca süresiz kullanma hakkı kazandı.

2015 yılında kurulan Hmeymim Hava Üssü ise, Rusya’nın Suriye’deki operasyonları açısından önemli bir hava üssü olarak hizmet veriyor. Bu üs, savaş uçakları ve helikopterler dahil olmak üzere çeşitli hava araçlarına ev sahipliği yapıyor. Ayrıca, altyapısı oldukça güçlü olan bu üs, iç savaş boyunca radikal muhalif güçlere karşı düzenlenen hava operasyonlarında hayati bir rol oynadı. Dahası, bu hava üssü, Rusya’nın Afrika’daki çeşitli ülkelerdeki operasyonlarını destekleyen personel ve kargo transit merkezi olarak da hizmet verdi. Her iki üs şu an için güvenli ve Rusya’nın tam kontrolü altında kalmaya devam etse de bu tesislerin akıbeti belirsiz ve Moskova’nın bu tesisleri uzun vadede, en azından mevcut şartlarda elinde tutabileceğine dair makul şüpheler bulunuyor.

Rusya’nın Suriye’deki diğer değerli varlıkları arasında bu ülkenin başlıca ticaret ortaklarından biri olması yer alıyor. Enerji, ulaşım ve lojistik alanlarındaki projeleri de içeren toplam birikimli yatırımları 20 milyar doları aşıyor. Ayrıca, eski Sovyetler Birliği’nde veya Rusya’da eğitim almış ve Moskova’ya siyasi ve kültürel olarak bağlı kalan pek çok Suriyeli var. Rusya, küçük fakat iktisadi açıdan başarılı ve toplumsal olarak aktif bir Suriye diasporasına da sahip. Rus ve Suriyeli üniformalı personel arasında yıllar süren askeri kardeşlik bağlarının yarattığı derin bağlantılar göz ardı edilemez. Kısacası, Kremlin’in Suriye’de pek çok somut çıkarı söz konusu ve bunların yanı sıra, Rusya’nın güvenilir bir güvenlik sağlayıcı olarak uluslararası imajı üzerindeki potansiyel etkileri de göz önünde bulundurulmalı.

Elbette, Rusya’nın Suriye’deki müdahalesinin her zaman oldukça sınırlı olduğu ve esasen Şam’a hava desteği sağlamaya odaklandığı söylenebilir. İran ve Tahran destekli yerel Şii milisler ise kara desteği açısından daha kritik bir rol oynadı. Bazıları, siyasi esnekliği olmayan ve reformlara karşı direnişiyle bilinen Beşar Esad’ın Kremlin için bir varlıktan çok bir yük olduğunu, bu nedenle Esad’ın Suriye siyaset sahnesinden çekilmesinin tarihi bir trajedi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini savunabilir. Esasen, eski Suriye lideri ile Vladimir Putin arasında hiçbir kişisel uyum olmadığı da bir gerçek. Ancak, Suriye’deki rejim değişikliği Kremlin için yeni bir stratejik meydan okuma anlamına geliyor ve Moskova’nın şu an Suriye ve genel olarak Orta Doğu’da oynaması gereken oyun, hasar kontrolü üzerine odaklanmaktan başka bir şey değil.

Suriye’ye dönük yeni bir yaklaşımı tanımlamak, büyük ölçüde şu anda tamamen iktidarda olan eski siyasi muhalefetin olası evrimine bağlı. Bu son derece amorf koalisyon, İslamcı köktencilerden ve şeriat hukukunun tavizsiz savunucularından, Batılı neoliberal siyasi modellerin şampiyonlarına kadar pek çok farklı grubu içeriyor. Gruplar arasındaki kırılgan denge, tahmin edilmesi zor bir yönde kelimenin tam anlamıyla bir gecede değişebilir. Bugün Suriye’de zafer kazanan grupların hiçbiri Rusya’nın stratejik ortakları veya destekçileri olarak değerlendirilemez, ancak hepsi de Rusya’nın sürekli düşmanları değil. Bu grupların çoğu, İran’a karşı Rusya’ya olduğundan çok daha fazla düşman; bunun temel sebebi, sahada Ruslardan çok İranlıların daha görünür olması.

Bu durum, Rusya için bazı fırsat pencereleri sunuyor. Örneğin, Moskova, el-Kaide’ye dayanan kökleriyle, Beşar Esad sonrası en radikal siyasi gündeme sahip olan Heyet Tahrir eş-Şam’a (HTŞ) karşı mücadelesinde Beşar Esad’ı desteklemişti. Fakat şimdi, Rusya HTŞ ile Suriye’deki gelecekteki varlığı hakkında müzakereler yürütüyor. Rusya’nın, Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu ve Kürt temelli Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere Suriye’deki diğer etkili gruplarla da temasları bulunuyor. Ayrıca, Rusya’nın ülkenin batısındaki Alevi topluluğu ile olan derin bağları küçümsenmemeli.

Elbette, Suriye’nin kaderi nihayetinde Suriyelilerin kendilerine bağlı ve ne Türkiye ne İran ne Rusya ne de Amerika Birleşik Devletleri bu geleceği belirleme konusunda mutlak bir söz sahibi olabilir. Ancak gerçek şu ki, ülke uzun yıllardır güçlü yabancı ortakların ve sponsorların her bir siyasi ve askeri grup arkasında yer aldığı uluslararası bir çatışma odağı oldu. Bu nedenle, Esad sonrası siyasi geçiş sürecindeki dış aktörlerin rolü göz ardı edilemez ve Kremlin’deki karar mercileri, diğer bölgesel ve bölge dışı etkili aktörleri yakından izleyerek belirsiz siyasi sularda yol almak zorunda.

Komşu ülkeler söz konusu olduğunda, durum daha net görünüyor. Hiçbirinin, Suriye devletinin geleceği için gerekli olan askeri ve iktisadi kaynaklara veya siyasi taahhüde sahip olmadığı açık. Bu nedenle, komşu ülkelerin eylemleri büyük ölçüde mevcut fırsatçı çıkarlarına bağlı olarak belirlenecek ve Suriye’deki olayların dinamiklerine bağlı olarak değişime açık olacak. Bu ülkeler, Suriye krizinin belirli boyutlarına çözüm getirmek için birbirleriyle çeşitli ittifaklar ve koalisyonlar oluşturacaklar; ancak çıkarları uzun vadeli stratejik ortaklıklar kurmak için fazla farklı.

Türkiye için, Şam’daki yeni liderlik üzerinde maksimum etkiyi sürdürmek ve şu anda Türkiye’de bulunan milyonlarca Suriyeli mülteciden en azından bir kısmını memleketlerine geri göndermek önemli. Aynı zamanda Ankara, mümkün olduğu ölçüde, Türk sınırlarında radikal İslamcı bir devletin ortaya çıkmasını önlemeye çalışacak. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan, Şam’ın kontrolünün Hayet Tahrir eş-Şam militanlarından ziyade Suriye Milli Ordusu birimlerinin elinde olmasını tercih ederdi ama Şam’da şu an için üstünlük radikal unsurlarda.

İsrail’in önceliği, Suriye’nin kalan askeri potansiyeline onarılamaz zarar veriyor ve İsrail hava kuvvetleri şu anda ülke genelindeki Suriye askeri teçhizatını hedef alarak aktif bir şekilde bunu yapıyor. Ayrıca, Binyamin Netanyahu’nun hedefleri arasında İran’ın tamamen Suriye’den çıkarılması (eğer bu mümkünse) ve daha önce işgal edilen Suriye Golan Tepelerinin Yahudi devletinin organik bir parçası olarak tam anlamıyla pekiştirilmesi yer alıyor.

Öte yandan İran, Şii azınlığın zafer kazanan Sünni gruplar tarafından daha da tehdit edileceği bir ortamda hem kendi çıkarlarına hem de Suriye’deki Şii toplumunun çıkarlarına verilen zararı en aza indirme görevini üstlenmek zorunda. İranlıların Suriye’de geniş bir mülk portföyü bulunuyor ve bu mülklerin geleceği şimdilik belirsiz. İran liderleri (özellikle İran Devrim Muhafızları Komutanları), bir yandan İsrail’in sürekli olarak yok ettiği Lübnan’a giden kara köprüsü gibi stratejik unsurları korumaya çalışırken, diğer yandan Tahran’ın müttefiki Hizbullah’a desteği sürdürmenin yollarını bulmak zorunda.

Irak ise Suriye’deki olayların doğudaki bölgeleri üzerindeki potansiyel istikrarsızlaştırıcı etkisinden endişe duymalı. İki ülke arasındaki yaklaşık 600 kilometrelik ortak sınırdan, eski Suriye ordusuna mensup çok sayıda üniformalı kişi de dahil olmak üzere mülteci akışı gerçekleşiyor.

Benzer bir şekilde, Suriye’deki istikrarsızlığın sınır ötesine taşma ihtimali hem Lübnan Başbakanı’nın hem de Ürdün Kralı’nın geceleri rahat uyumasını engellemeli. Mısır’da ise rejim değişikliğinin, özellikle 2013’te ordu tarafından iktidardan uzaklaştırılan Müslüman Kardeşler gibi yeraltı radikal grupları üzerindeki muhtemel etkisi konusunda endişeler olmalı.

Bir kez daha vurgulamak gerekir ki, bölgesel aktörlerin Suriye’deki siyasi geçiş sürecindeki rolü son derece önemli olacaktır ve bu aktörlerin birbirleriyle aktif bir şekilde iletişim kuracakları, güvenlik ve kalkınma gibi belirli meseleler etrafında geçici ittifaklar ve koalisyonlar oluşturacakları açık. Fakat kaynak kısıtları, çelişen çıkarlar ve karşılıklı güven eksikliği nedeniyle savaşın yıktığı bu ülkenin temel sorunlarına kalıcı çözümler bulma konusunda pek yeterli olmayacaklar. Bu noktada, denizaşırı büyük güçlerin müdahil olması neredeyse kaçınılmaz.

Sonuçta, büyük güçler “büyük” olarak adlandırılmalarının sebebi, birçok başka uluslararası aktör için tipik olan saf fırsatçılığı göze alamamaları. Tanımları gereği, yalnızca kısa vadeli sonuçları değil, aynı zamanda eylemlerinin uzun vadeli yankılarını da göz önünde bulundurarak stratejik düşünmek ve hareket etmek zorundadırlar. Ayrıca, büyük güçlerin sadece kendi çıkar ve tercihlerine değil, aynı zamanda küresel ve bölgesel kamu yararına da odaklanması gerekiyor. Bu durum, Suriye’deki mevcut kriz için de tamamen geçerli.

Tabi ki şu anda büyük güçler arasında bir uzlaşma arayışı için en uygun zaman değil; dünya şiddetli bir jeopolitik çatışma içinde. Durumu daha da karmaşıklaştıran bir diğer etken ise, Washington’da bir ay içinde gerçekleşecek olan siyasi değişim; bu durumun ardından, ABD’nin Orta Doğu politikasında bazı kaymaların yaşanması muhtemel. Ancak, siyasi retoriği bir kenara bırakırsak, büyük güçlerin Esad sonrası Suriye konusundaki çıkarları büyük ölçüde örtüşüyor.

Birincisi, hiç kimse Suriye’nin birden fazla mini devlete bölünmesinden yana değil. Bu durum sadece bu mini devletlerin sürdürülebilir olmama ihtimali nedeniyle değil, aynı zamanda Orta Doğu’daki sınırların yeniden çizilmesi zincirleme bir reaksiyon başlatabileceği ve öngörülemez ancak son derece tehlikeli sonuçlar doğurabileceği için de istenmiyor.

İkincisi, hiç kimse Suriye’nin, Arap dünyasının kalbinde yeni bir siyasi aşırılık ve uluslararası terör yuvasına dönüşmesinden fayda sağlayamaz. 2003 baharında Washington ve müttefikleri tarafından Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak’ın yaşadığı trajik akıbet, herkes için bir uyarı işareti olmalı. Irak’ta yaşananların Suriye’de tekrarlanması, sadece Şam’ın en yakın komşularını değil, aynı zamanda denizaşırı büyük güçleri de etkiler.

Üçüncüsü, Suriye’nin bir zamanlar sahip olduğu kimyasal silah potansiyelinin yeniden inşası büyük oranda önemli. Bu potansiyele yeniden ulaşma ihtimali belirsiz olsa da bu seçeneğin tamamen dışlanması gerekiyor.

Dördüncüsü, Suriye’deki uzun süredir devam eden savaşta birikmiş olan geniş ve çeşitli konvansiyonel silah cephaneliklerinin, ülke içinde veya dışında sorumsuz aşırılıkçı grupların eline geçmemesi ortak bir çıkar doğrultusunda. İsrail şu anda bu sorunun bir kısmını güç kullanarak çözüyor, ancak İsrail hava saldırıları, ülkenin dört bir yanındaki küçük ve taşınabilir silahların bolluğundan kaynaklanan sorunu çözmek için yeterli değil.

Beşincisi, Suriye’de, yiyecek, yakıt ve temel ilaçların yetersizliği; devlet ve belediye sistemlerinin çöküşü, silahlı şiddet odaklarının varlığını sürdürmesi, suç örgütlerinin artan faaliyetleri gibi faktörlerin neden olduğu büyük çaplı bir insani felaketin önlenmesi herkesin yararına. Batı tarafından Suriye’ye uygulanan tek taraflı yaptırımların bir an önce kaldırılması ve uluslararası insani yardımların önündeki mevcut tüm kısıtlamaların ortadan kaldırılması gerekiyor.

Altıncısı, herkes yeni siyasi rejimin kapsayıcı olmasını, Suriye’nin modern bir anayasa kazanmasını ve yeni siyasi sistemde ülkenin karmaşık toplumsal yapısını oluşturan tüm çeşitli etnik ve dini gruplara yer verilmesini arzu ediyor. Kimse, Suriye’nin Orta Çağ’daki gibi cinsiyet ayrımcılığı ve toplumsal eşitsizlik dönemine dönmesini istemiyor. Suriye, Taliban’ın Ağustos 2021’de Kabil’de iktidara gelmesinden sonra Afganistan’ın düştüğü duruma kıyasla çok daha iyi bir tablo çizebilir ve çizmeli ama bu yönde ilerlemeleri teşvik etmek için büyük güçlerin ortak bir duruş sergilemesi gerekiyor.

Yedincisi, Suriye’den yeni bir göç dalgasının başlaması kimsenin yararına değil. Bu durum, komşu ülkeleri alt üst edebilir ve diğer bölgelere de ulaşabilir. Dahası, şu anda Orta Doğu’da, Avrupa’da ve başka yerlerde yaşayan sekiz milyon Suriyeli mültecinin en azından bir kısmının evlerine dönmesi ve iç savaşın harap ettiği ülkenin yeniden inşasına katılması arzu ediliyor. Dünyanın dört bir yanına dağılmış geniş Suriye diasporası, ülkenin yeniden inşasında kritik bir rol oynayabilir ve oynamalı.

Sekizincisi, Esad sonrası Suriye’nin birkaç yıl önce başladığı Arap ailesine geri dönüş sürecini sürdürmesi, Arap dünyasının pek çok sorunundan biri olmaktan çıkıp bölgesel güvenlik ve kalkınma için yeni bir sistem oluşturmaya katkıda bulunan yapıcı bir katılımcı haline gelmesi ortak bir çıkar doğrultusunda.

Bu ortak çıkarlar, Suriye meselesini olumsuz küresel jeopolitik bağlamdan yalıtmak için yeterli mi? Şüpheciler, elbette, bunun yeterli olmadığını ve Suriye’deki gelişmelerin Brüksel’de, Moskova’da, Washington’da ve Pekin’de kaçınılmaz olarak bir “sıfır toplamlı oyun” olarak algılanacağını söyleyeceklerdir. Sahiden de mevcut koşullarda, savaş sonrası yeniden yapılanma için uzun vadeli çok taraflı programların benimsenmesi veya en azından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından devlet inşasını teşvik etmek için bir yol haritasının onaylanması pek muhtemel değil. Yaklaşık yirmi yıl önce, büyük güçler İsrail-Filistin çatışmasının zorluklarını ortaklaşa ele almak için sözde Orta Doğu Dörtlüsü’nü (Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler) oluşturmayı başarmışlardı. Sonunda bu dörtlü, sorunu kalıcı bir çözüme ulaştırmada başarısız oldu. Bugün, Suriye için bir dörtlü, beşli veya benzer bir grup oluşturmak, jeopolitik gerçeklerle tamamen uyuşmaz görünüyor.

Fakat aceleci sonuçlara varmamalıyız; 9 Aralık’ta kapalı kapılar ardında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantısı, Suriye’deki olaylarla ilgili olarak büyük güçlerin nadiren görülen ortak bir yaklaşım sergilediğini göstermişti! Rusya’nın Daimî Temsilcisi Vasiliy Nebenzya, bu ortak duruşun “Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve birliğinin korunması, sivillerin korunmasının sağlanması ve ihtiyaç sahibi nüfusa insani yardım ulaştırılması” konularını içerdiğini vurgulamıştı.

Elbette, bu büyük güçlerin birliği kırılgan ve kısa ömürlü olabilir. Suriye ihtilafındaki başlıca dış aktörlerin, ulusal uzlaşı çabalarında doğal bir lider olarak hareket etmelerini engelleyen uzun bir karşılıklı şikayetler, kuşkular ve anlaşmazlıklar geçmişi bulunuyor. Öte yandan, büyük güçlerin Suriye sorunundan tamamen “geri çekilmesi” ve Donald Trump’ın formülüne uygun olarak (“Bu bizim savaşımız değil, bu durumun kendi kendine çözülmesine izin vermeliyiz”) hareket etmesi, büyük güçlerin dünya politikasında önde gelen ve sorumlu oyuncular olarak meşruiyetini kaybetmesi anlamına gelecektir. Eğer büyük güçler, temel çıkarları paylaştıkları ve benzer endişelere sahip oldukları bir durumda sırtlarını dönerse, nasıl büyük güç olduklarını iddia edebilirler?

Bu koşullar altında, Suriye’deki olayların olumsuz bir gelişme senaryosunu önlemeye dönük ortak çaba girişimi, doğrudan askeri çatışmaya dahil olmayan ve dürüst arabulucular olarak hareket edebilecek ülkelerden gelebilir. Örneğin, Çin veya Hindistan, Suriye’de savaş sonrası yeniden yapılanma projeleri için çok taraflı bir platform oluşturma önerisi sunabilir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından böyle bir formatın onaylanması, sadece ulusal iktisadi yardım programlarını değil, aynı zamanda Avrupa Birliği, Doğu Asya ve Körfez ülkelerinden özel yatırımcıları da teşvik etmek için önemli bir adım olacaktır. İdeal olarak, 2025’in başlarında Suriye gündemiyle ilgili bir P5 (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimî üyeleri) zirvesi yapılmalı; ancak daha düşük düzeyde bir toplantı bile mevcut koşullarda büyük bir ilerleme anlamına gelebilir.

Suriye’deki mevcut durum son derece değişken ve akışkan. Ilımlılar ve radikaller, pragmatistler ve ideologlar, hoşgörü ve hoşgörüsüzlük, düzen ve kaos, sivil barış ve iç savaş arasındaki denge her an değişebilir. Önümüzdeki aylar, haftalar, hatta günler, ülkenin gelecekteki yıllar boyunca izleyeceği rotayı belirlemede kritik bir rol oynayabilir. Tarihin dönüm noktalarında, büyük güçlerin dünya siyasetindeki özel statüsü sınanır. Tarih, pek çok büyük gücün bu testi birden fazla kez başarısızlıkla sonuçlandırdığını gösterir. Umarız bu kez, karşılaştıkları zorlukların üstesinden gelirler.

Diplomasi

Zelenskiy ile gerilim yaşayan Kliçko görevden alma ihtimaline rest çekti

Yayınlanma

Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko, Ukrayna yönetiminin kendisini görevden alma girişimlerine karşı mücadele edeceğini belirterek çatışma sürecinde yaklaşık 300 belediye başkanının uzaklaştırıldığını hatırlattı.

Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko, Ukrayna yönetiminin kendisini herhangi bir şekilde görevden alma girişimine boyun eğmeyeceğini ve böyle bir durumda mücadele edeceğini söyledi.

BBC’ye mülakat veren Kliçko, “Beni görevden alırlarsa mücadele ederim” ifadesini kullandı.

Kiev yönetiminin Ukrayna yasalarına bağlı kaldığını belirten Kliçko, yerel topluluğun temsilcisi sıfatıyla başkent sakinlerinin çıkarlarını savunacağını dile getirdi.

Gelecekteki seçimlere işaret eden Kliçko, “Gelecek seçimler yapılır, başka insanlar gelir, buyursunlar. Buna topluluğun kendisi karar verir. Her kent sakininin, kendi çıkarlarını kimin savunacağını kendisinin belirlemek istediğine inanıyorum; yukarıdan birilerinin topluluğu yönetmesi için paraşütle birini atamasını değil. Demokrasi tam da budur” dedi.

Kliçko’nun bu çıkışının öncesinde, 17 Ekim günü yüzlerce Kievli belediye başkanının istifasını talep eden bir gösteri düzenledi.

Kamu yayıncısı Suspilne Kiev tarafından paylaşılan görüntülerde, belediye binası önünde toplanan protestocuların iki saat boyunca istifa sloganları attığı görüldü.

Eylemi “kurgulanmış” ve “sipariş üzerine yapılmış” olarak nitelendiren Kliçko, çatışma süreci boyunca görevden alınan yaklaşık 300 diğer belediye başkanı gibi kendisinin de bu yolla makamından uzaklaştırılmak istendiğini savundu.

Kliçko, Haziran 2014’ten bu yana Kiev Belediye Başkanlığı görevini yürütüyor; 2015 ve 2020 yıllarındaki seçimlerde de yeniden bu göreve seçildi.

Zelenskiy ile enerji altyapısı üzerinden başlayan gerginlik sürüyor

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile Kliçko arasındaki anlaşmazlık son günlerde kamuoyu önünde karşılıklı suçlamalarla görünür hale geldi.

Fransız Le Monde gazetesinin 14 Ekim tarihli haberine göre iki lider, başkentin enerji altyapısının kış mevsimine hazırlanması konusunda açıkça karşı karşıya geldi.

Zelenskiy, enerji tesislerinin korunmasına dönük adımların hayata geçirilmesinde geç kalındığı gerekçesiyle Kiev yönetimini eleştirdi.

Ukrayna Devlet Başkanı, başkentin kışa hazırlık seviyesinin sınır ve cephe hattındaki bölgelerden bile daha kötü durumda olduğunu savundu.

Bu eleştirileri “temelsiz” olarak tanımlayan Kliçko ise Devlet Başkanlığı Ofisi’nin yerel özyönetimi ortadan kaldırmayı ve kendisini şehir yönetiminden uzaklaştırmayı amaçladığını öne sürdü.

Ekim ayı başında kış mevsimi öncesinde Kiev’in hayatta kalma moduna geçtiğini duyuran Kliçko, kentin su şebekesindeki olası bir aksamanın son derece büyük ölçekli bir krize yol açabileceği uyarısını yapmıştı.

Kliçko, kışa hazırlık kapsamında başkentte yedek ısıtma sistemlerinin kurulduğunu; yakıt, gıda ve içme suyu stoklarının oluşturulduğunu aktardı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Trump, Musk’tan Ukrayna için Starshield sınırlamasını kaldırmasını istedi

Yayınlanma

Wall Street Journal’ın haberine göre ABD Başkanı Trump’ın SpaceX yöneticisi Elon Musk’ı arayarak askeri Starshield sistemindeki yavaşlatmayı kaldırmasını istemesinin ardından, Ukrayna ordusunun uydu iletişiminde toparlanma görüldü. Terminallerin saatte 60 kilometre hıza ulaştığında dahi kesilmesiyle insansız hava aracı operasyonlarında aksamalar yaşandı.

ABD Başkanı Donald Trump, SpaceX’in kurucusu Elon Musk ile bir telefon görüşmesi yaparak uydu internet ağı Starlink’in askeri sürümü Starshield üzerindeki kısıtlamaların Ukrayna için kaldırılmasını istedi.

The Wall Street Journal’ın (WSJ) haberine göre ABD’li ve Ukraynalı yetkililer, telefon görüşmesinden kısa bir süre sonra, 22 Ekim’de sistemin daha kararlı çalışmaya başladığını aktardı.

Ukraynalı bazı temsilciler altyapının henüz tam kapasiteye ulaşmadığını, ancak bağlantının terminallerin daha yüksek hareket hızlarında kısıtlama dönemine kıyasla daha verimli çalıştığını kaydetti.

Yetkililerin paylaştığı bilgilere göre Trump, görüşmede hız sınırının sürmesinden duyduğu rahatsızlığı Musk’a iletti.

Gazete, söz konusu yavaşlatma yüzünden Ukrayna ordusuna ait bazı insansız hava araçlarının görevlerini eksiksiz yerine getiremediğini yazdı.

ABD’li yetkililer ayrıca Trump’ın bir hafta boyunca yardımcılarına ve müttefiklerine Starlink’teki hız kesintisini sonlandırmak istediğini söylediğini aktardı.

Terminal hızı sınırlandırılınca cephedeki İHA operasyonları aksadı

İletişim kısıtlamalarına dair ilk haberler 14 Ekim gecesi gündeme geldi. Ukrayna Savunma Bakanının eski danışmanı Serhiy Sternenko, terminaller saatte 160 kilometreden daha hızlı hareket ettiğinde bağlantının koptuğunu açıkladı.

Sternenko daha sonra kısıtlamaların sertleştiğini duyurarak ordudan gelen verilere göre bağlantının artık saatte 60 ila 70 kilometre hızda dahi kesildiğini belirtti.

Financial Times’ın Ukraynalı yetkililer ve askerlere dayandırdığı haberine göre yaşanan aksaklıklar; insansız hava araçlarının yönetimini, cephedeki birliklerin ikmalini ve geri hatlardaki hedeflere yönelik saldırıları zorlaştırdı.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, 16 Ekim’de Starlink altyapısının kısmen toparlandığını duyurdu.

Brüksel’deki basın toplantısında konuşan Zelenskiy, eski hız parametrelerine kademeli olarak dönüldüğünü fakat Ukrayna ordusuna yönelik sınırlandırmaların henüz tamamen kalkmadığını ifade etti.

Gelişmeler üzerine Rusya cephesinden de açıklama geldi. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, 14 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Starlink gibi parlak teknolojilerin askeri amaçlarla hiç kullanılmaması daha iyi olurdu” diyerek sistemin ordunun hizmetine sunulmasına karşı olduklarını bildirdi.

Kısıtlama talimatının kaynağına dair çelişkili açıklamalar yapıldı

Musk, Starshield üzerindeki kısıtlamalara ilişkin sorumluluğu reddetti. Sistemin mülkiyetinin ve yönetiminin ABD hükümetine ait olduğunu belirten Musk, kullanım koşullarını da Washington’ın belirlediğini dile getirdi.

Ticari Starlink ağını SpaceX’in işlettiğini hatırlatan girişimci, bu hizmetin taarruz amaçlı askeri operasyonlar için tasarlanmadığını savundu.

Reuters’a konuşan iki ABD’li yetkili, Pentagon’a Starlink ile ilgili talimatın Beyaz Saray’dan gittiğini ileri sürdü.

Öte yandan üst düzey bir Amerikalı yetkili, Trump’ın şahsen böyle bir emir vermediğini savundu. The Telegraph gazetesi ise kısıtlamaları başlatan kişinin Musk olduğunu öne sürdü; kaynaklardan biri Trump’ın bu öneriyi kabul etmesiyle kısıtlamanın Pentagon tarafından devreye sokulduğunu aktardı.

20 Ekim’de WSJ, kaynaklarına dayanarak Musk’ın Ukrayna’daki Starshield faaliyetini durdurma yönünde bizzat emir verdiğini, ardından Musk ile Trump’ın kararı telefonda ele aldığını yazdı.

Trump, 16 Ekim’de yaptığı açıklamada kendisinin veya Musk’ın kısıtlamalarla bağı bulunduğu iddialarını reddetti. Trump, “Kimin yaptığını bilmiyorum, en azından ben değilim. Elon’ın da olduğunu pek sanmıyorum” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise 18 Ekim’de ABD’nin Starlink’i yavaşlatma yönünde bir talimat vermediğini ve hızın yeniden sağlandığını savundu.

Rubio ayrıca Ukrayna’nın Starshield sistemine erişimi olmadığını, sistemin Kiev tarafından kullanımı konusunun halen müzakere edildiğini öne sürdü.

Karar ABD Kongresinde de yankı buldu. Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Brian Fitzpatrick, Washington yönetiminin parmağı olduğunun kanıtlanması halinde ilgili kurumların bütçesini durdurmaya çalışacağını belirtti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Barrack: Şara, İsrail ile normalleşmek istiyor

Yayınlanma

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın İsrail ile ilişkileri normalleştirmek istediğini belirtti.

Aynı zamanda İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonlarına son verilmesi çağrısında bulunarak, Washington’un bu operasyonları durdurmak için müdahale edip etmemesi gerektiğini sorguladı.

Katar’ın Doha kentinde düzenlenen Küresel Güvenlik Forumu’nda konuşan Barrack, Şara’nın zorlu koşulları iyi idare ettiğini ve hükümetinin bir tehdit oluşturmadığını İsrail’e temin etmeye çalıştığını söyledi.

“Bence Cumhurbaşkanı Şara, çok zor koşullar altında çok iyi bir iş çıkardı,” diyen Barrack, Suriye liderinin İsrail’e ilettiğini düşündüğü mesajı şöyle aktardı: “Ben saldırgan değilim, İsrail ile bir sorunum yok, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini istiyorum.”

Barrack ayrıca İsrail’i Suriye’deki operasyonlarını durdurmaya çağırırken, ABD’nin bu operasyonları sona erdirmek için müdahale edip etmemesi gerektiği konusunda belirsizliğini dile getirdi:

“Bunu [İsrail’in Suriye’deki eylemlerini] durdurmanın zamanı geldi. ABD’nin bunu durdurmak için müdahale etme zamanının gelip gelmediğini bilmiyorum.”

İsrail, 8 Aralık 2024’te Beşar Esad’ın devrilmesinin ardından Suriye’deki askeri operasyonlarını yoğunlaştırdı. İsrail güçleri, Golan Tepeleri boyunca uzanan askerden arındırılmış “tampon bölgeye” girdi ve Şeyh Dağı’nın (Hermon) Suriye tarafında mevzilenirken, İsrail bu konuşlandırmayı geçici bir güvenlik önlemi olarak nitelendirdi.

İsrail’in hava saldırıları ayrıca ülke genelindeki askeri tesisleri ve silah depolarını da hedef aldı.

Barrack, bir zamanlar düşman olarak görülen grupların yeni siyasi ve güvenlik yapılarına nasıl dahil edilebileceğinin bir örneği olarak Suriye’deki siyasi geçiş sürecini gösterdi.

ABD’li diplomat, “Bir zamanlar yabancı terör örgütü olarak nitelendirilen Nusra’yı ele alabilirsiniz; 8 Aralık’ta yaşanan dönüşümün ardından bugün pek çok kişi bu örneği ‘işte bir model’ diye değerlendiriyor,” dedi.

Nusra Cephesi, Suriye iç savaşı sırasında ortaya çıkan ve El Kaide’ye bağlılık yemini ettikten sonra bu ağdan ayrıldığını ilan eden bir cihatçı gruptu. Örgüt, başta ABD ve BM olmak üzere birçok ülke ve kurum tarafından “terörist” kabul ediliyordu.

Grubun lideri Ahmed Şara (Ebu Muhammed el-Colani), daha sonra Esad’ı deviren saldırıyı yöneten Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) başına geçti.

Barrack ayrıca, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye ulusal ordusuna entegrasyonunu, daha önce pek çok kişinin olası görmediği bir sonuç olarak gösterdi.

ABD’li, “Hiç kimse, bu Kürt oluşumu olan SDG’yi ulusal bir orduya yeniden entegre edebileceğinizi düşünmemişti, ama bu gerçekleşti,” dedi.

Şam ile Kürt liderliğindeki güçler, 10 Mart 2025 tarihinde SDG’nin askeri ve sivil kurumlarını Suriye devletine entegre etmek üzere bir anlaşma imzalamıştı.

Fakat entegrasyon şartları ve bölgedeki özyönetimin geleceği konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle anlaşmanın uygulanmasında gecikmeler yaşandı.

Bununla birlikte Barrack, Washington’un geniş bölgede gerçekleşen ve kendisinin “23 rejim değişikliği” olarak nitelendirdiği olaylara müdahalesine atıfta bulunarak, ABD’nin Orta Doğu’daki önceki müdahalelerinin etkinliği konusunda şüphelerini dile getirdi.

“Ne zaman müdahale etmeye, bir kişiyi ya da rejimi değiştirmeye çalışsak, bu bir hata olmuş gibi görünüyor,” diyen Barrack ayrıca Yemen’deki ABD müdahalesinin değerini de sorgulayarak, bunu görünüşe göre “anlamsız” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English