Bizi Takip Edin

Diplomasi

Suriye’de rejim değişikliği ve büyük güçlerin sorumluluğu

Yayınlanma

Moskova’nın Suriye’de yaşananlara dönük resmi görüşüne dair elde detaylı pek veri olmasa da Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Araştırma Direktörü Andrey Kortunov’un, ilk olarak Çin’in Guancha portalında yayımlanan ve kuruluşun internet sitesinde İngilizce tercümesine yer verilen, uzun ama vakit ayırmaya değer makalesi faydalı olabilir. Rusya, Tartus ve Hmeymim üsleri gibi kritik askeri varlıklarına ve 20 milyar doları aşan yatırımlarına rağmen, Suriye’deki gelişmeler karşısında stratejik zorluklarla karşı karşıya. İran, İsrail, Türkiye ve diğer bölgesel aktörler de Suriye’nin geleceğini şekillendirmek için yoğun çaba sarf ediyor. Kortunov’a göre büyük güçler, “Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, insani yardımın sağlanması ve terörün önlenmesi” gibi ortak çıkarlar doğrultusunda hareket etme gerekliliğiyle karşı karşıya.


Suriye’de Beşar Esad yönetiminin aniden çökmesi, görünen o ki Moskova da dahil olmak üzere tüm dış aktörler için tam bir sürpriz oldu. Elbette, uzun bir süre boyunca pek çok Rus bölge uzmanı, Suriye’deki artan iktisadi ve sosyal sorunlara, inanılmaz boyutlara ulaşmış yolsuzluklara ve devlet yönetimindeki etkisizliğe dikkat çekmişti. Ayrıca, hükümetin silahlı kuvvetlerinin savaş kabiliyeti ve motivasyonu sorgulanmış, özellikle İdlib gibi kopmuş bir vilayetteki radikal İslamcı grupların büyüyen askeri potansiyeline vurgu yapılmıştı. Rus uzman topluluğu, aynı zamanda Şam’ın muhalif güçlerin en azından bir kısmını anlamlı bir ulusal uzlaşı sürecine dahil etmedeki belirgin yetersizliği konusundaki hayal kırıklığını da dile getiriyordu. Anayasal reformlara düzenli bir şekilde geçişi hedefleyen sözde Cenevre süreci, büyük ölçüde Şam’ın aldığı katı tutumlar nedeniyle tıkanmıştı.

Ancak, özellikle Suriye ordusunun neredeyse çeyrek yüzyıldır iktidarda olan ulusal liderini savunmayı tamamen reddettiği kasım sonu ve aralık başındaki dramatik olayları kimse öngörememişti. Esad ailesinin 1970’ten beri ülkeyi yönettiği düşünüldüğünde, bu tür kişisel rejimlerin bir özelliği göze çarpıyor: Bu rejimler, hızlı ve kontrolsüz bir şekilde dağılmaya başlamadan hemen önce çok güçlü ve neredeyse dokunulmaz görünür.

Suriye’de yaşananların yarattığı şok, eğer daha büyük değilse, geçen yıl 7 Ekim’de Hamas’ın güney İsrail’e düzenlediği saldırının duygusal etkisiyle karşılaştırılabilir. Bölgesel krizin iki aşaması yakından bağlantılı; hatta 2024 aralık ayının, 2023 ekim ayının doğrudan bir devamı olduğu bile söylenebilir. İsrail’in, Lübnan Hizbullah’ını ve İran İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmaya yönelik başarılı çabaları olmasaydı, Suriye rejiminin bu denli hızlı çöküşü mümkün olamazdı. Ancak, Şam’daki rejim değişikliğinin olası etkilerinin, yalnızca İsrail ile İran arasındaki güç dengesi değişiminin ötesine geçerek çok daha geniş kapsamlı sonuçlar doğuracağı kesin.

Moskova’da bugünlerde, Suriye’ye yapılan geniş çaplı siyasi, mali ve askeri yatırımlar hakkında büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Bu yatırımlar arasında Suriye’deki iki askeri üs de yer alıyor. Tartus Deniz Üssü, Rusya’nın Akdeniz’deki tek tam teşekküllü deniz tesisi olup, deniz operasyonları ve lojistik açısından kritik bir erişim noktası sunuyor. Bu üs, Rus gemilerinin Karadeniz limanlarına dönmek zorunda kalmadan yakıt ikmali ve bakım yapmasını sağlar ki bu durum, özellikle Ukrayna ile süregelen çatışma nedeniyle Karadeniz’in bazı bölgelerine erişimin sınırlı olduğu bugünlerde daha da önem kazandı. Tesis, nükleer denizaltıları barındırabilmekte ve 2011’de Suriye savaşının başlangıcından bu yana kapsamlı bir şekilde modernize edildi. 2017 yılında imzalanan bir anlaşma ile Rusya, bu üssü 49 yıl boyunca süresiz kullanma hakkı kazandı.

2015 yılında kurulan Hmeymim Hava Üssü ise, Rusya’nın Suriye’deki operasyonları açısından önemli bir hava üssü olarak hizmet veriyor. Bu üs, savaş uçakları ve helikopterler dahil olmak üzere çeşitli hava araçlarına ev sahipliği yapıyor. Ayrıca, altyapısı oldukça güçlü olan bu üs, iç savaş boyunca radikal muhalif güçlere karşı düzenlenen hava operasyonlarında hayati bir rol oynadı. Dahası, bu hava üssü, Rusya’nın Afrika’daki çeşitli ülkelerdeki operasyonlarını destekleyen personel ve kargo transit merkezi olarak da hizmet verdi. Her iki üs şu an için güvenli ve Rusya’nın tam kontrolü altında kalmaya devam etse de bu tesislerin akıbeti belirsiz ve Moskova’nın bu tesisleri uzun vadede, en azından mevcut şartlarda elinde tutabileceğine dair makul şüpheler bulunuyor.

Rusya’nın Suriye’deki diğer değerli varlıkları arasında bu ülkenin başlıca ticaret ortaklarından biri olması yer alıyor. Enerji, ulaşım ve lojistik alanlarındaki projeleri de içeren toplam birikimli yatırımları 20 milyar doları aşıyor. Ayrıca, eski Sovyetler Birliği’nde veya Rusya’da eğitim almış ve Moskova’ya siyasi ve kültürel olarak bağlı kalan pek çok Suriyeli var. Rusya, küçük fakat iktisadi açıdan başarılı ve toplumsal olarak aktif bir Suriye diasporasına da sahip. Rus ve Suriyeli üniformalı personel arasında yıllar süren askeri kardeşlik bağlarının yarattığı derin bağlantılar göz ardı edilemez. Kısacası, Kremlin’in Suriye’de pek çok somut çıkarı söz konusu ve bunların yanı sıra, Rusya’nın güvenilir bir güvenlik sağlayıcı olarak uluslararası imajı üzerindeki potansiyel etkileri de göz önünde bulundurulmalı.

Elbette, Rusya’nın Suriye’deki müdahalesinin her zaman oldukça sınırlı olduğu ve esasen Şam’a hava desteği sağlamaya odaklandığı söylenebilir. İran ve Tahran destekli yerel Şii milisler ise kara desteği açısından daha kritik bir rol oynadı. Bazıları, siyasi esnekliği olmayan ve reformlara karşı direnişiyle bilinen Beşar Esad’ın Kremlin için bir varlıktan çok bir yük olduğunu, bu nedenle Esad’ın Suriye siyaset sahnesinden çekilmesinin tarihi bir trajedi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini savunabilir. Esasen, eski Suriye lideri ile Vladimir Putin arasında hiçbir kişisel uyum olmadığı da bir gerçek. Ancak, Suriye’deki rejim değişikliği Kremlin için yeni bir stratejik meydan okuma anlamına geliyor ve Moskova’nın şu an Suriye ve genel olarak Orta Doğu’da oynaması gereken oyun, hasar kontrolü üzerine odaklanmaktan başka bir şey değil.

Suriye’ye dönük yeni bir yaklaşımı tanımlamak, büyük ölçüde şu anda tamamen iktidarda olan eski siyasi muhalefetin olası evrimine bağlı. Bu son derece amorf koalisyon, İslamcı köktencilerden ve şeriat hukukunun tavizsiz savunucularından, Batılı neoliberal siyasi modellerin şampiyonlarına kadar pek çok farklı grubu içeriyor. Gruplar arasındaki kırılgan denge, tahmin edilmesi zor bir yönde kelimenin tam anlamıyla bir gecede değişebilir. Bugün Suriye’de zafer kazanan grupların hiçbiri Rusya’nın stratejik ortakları veya destekçileri olarak değerlendirilemez, ancak hepsi de Rusya’nın sürekli düşmanları değil. Bu grupların çoğu, İran’a karşı Rusya’ya olduğundan çok daha fazla düşman; bunun temel sebebi, sahada Ruslardan çok İranlıların daha görünür olması.

Bu durum, Rusya için bazı fırsat pencereleri sunuyor. Örneğin, Moskova, el-Kaide’ye dayanan kökleriyle, Beşar Esad sonrası en radikal siyasi gündeme sahip olan Heyet Tahrir eş-Şam’a (HTŞ) karşı mücadelesinde Beşar Esad’ı desteklemişti. Fakat şimdi, Rusya HTŞ ile Suriye’deki gelecekteki varlığı hakkında müzakereler yürütüyor. Rusya’nın, Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu ve Kürt temelli Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere Suriye’deki diğer etkili gruplarla da temasları bulunuyor. Ayrıca, Rusya’nın ülkenin batısındaki Alevi topluluğu ile olan derin bağları küçümsenmemeli.

Elbette, Suriye’nin kaderi nihayetinde Suriyelilerin kendilerine bağlı ve ne Türkiye ne İran ne Rusya ne de Amerika Birleşik Devletleri bu geleceği belirleme konusunda mutlak bir söz sahibi olabilir. Ancak gerçek şu ki, ülke uzun yıllardır güçlü yabancı ortakların ve sponsorların her bir siyasi ve askeri grup arkasında yer aldığı uluslararası bir çatışma odağı oldu. Bu nedenle, Esad sonrası siyasi geçiş sürecindeki dış aktörlerin rolü göz ardı edilemez ve Kremlin’deki karar mercileri, diğer bölgesel ve bölge dışı etkili aktörleri yakından izleyerek belirsiz siyasi sularda yol almak zorunda.

Komşu ülkeler söz konusu olduğunda, durum daha net görünüyor. Hiçbirinin, Suriye devletinin geleceği için gerekli olan askeri ve iktisadi kaynaklara veya siyasi taahhüde sahip olmadığı açık. Bu nedenle, komşu ülkelerin eylemleri büyük ölçüde mevcut fırsatçı çıkarlarına bağlı olarak belirlenecek ve Suriye’deki olayların dinamiklerine bağlı olarak değişime açık olacak. Bu ülkeler, Suriye krizinin belirli boyutlarına çözüm getirmek için birbirleriyle çeşitli ittifaklar ve koalisyonlar oluşturacaklar; ancak çıkarları uzun vadeli stratejik ortaklıklar kurmak için fazla farklı.

Türkiye için, Şam’daki yeni liderlik üzerinde maksimum etkiyi sürdürmek ve şu anda Türkiye’de bulunan milyonlarca Suriyeli mülteciden en azından bir kısmını memleketlerine geri göndermek önemli. Aynı zamanda Ankara, mümkün olduğu ölçüde, Türk sınırlarında radikal İslamcı bir devletin ortaya çıkmasını önlemeye çalışacak. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan, Şam’ın kontrolünün Hayet Tahrir eş-Şam militanlarından ziyade Suriye Milli Ordusu birimlerinin elinde olmasını tercih ederdi ama Şam’da şu an için üstünlük radikal unsurlarda.

İsrail’in önceliği, Suriye’nin kalan askeri potansiyeline onarılamaz zarar veriyor ve İsrail hava kuvvetleri şu anda ülke genelindeki Suriye askeri teçhizatını hedef alarak aktif bir şekilde bunu yapıyor. Ayrıca, Binyamin Netanyahu’nun hedefleri arasında İran’ın tamamen Suriye’den çıkarılması (eğer bu mümkünse) ve daha önce işgal edilen Suriye Golan Tepelerinin Yahudi devletinin organik bir parçası olarak tam anlamıyla pekiştirilmesi yer alıyor.

Öte yandan İran, Şii azınlığın zafer kazanan Sünni gruplar tarafından daha da tehdit edileceği bir ortamda hem kendi çıkarlarına hem de Suriye’deki Şii toplumunun çıkarlarına verilen zararı en aza indirme görevini üstlenmek zorunda. İranlıların Suriye’de geniş bir mülk portföyü bulunuyor ve bu mülklerin geleceği şimdilik belirsiz. İran liderleri (özellikle İran Devrim Muhafızları Komutanları), bir yandan İsrail’in sürekli olarak yok ettiği Lübnan’a giden kara köprüsü gibi stratejik unsurları korumaya çalışırken, diğer yandan Tahran’ın müttefiki Hizbullah’a desteği sürdürmenin yollarını bulmak zorunda.

Irak ise Suriye’deki olayların doğudaki bölgeleri üzerindeki potansiyel istikrarsızlaştırıcı etkisinden endişe duymalı. İki ülke arasındaki yaklaşık 600 kilometrelik ortak sınırdan, eski Suriye ordusuna mensup çok sayıda üniformalı kişi de dahil olmak üzere mülteci akışı gerçekleşiyor.

Benzer bir şekilde, Suriye’deki istikrarsızlığın sınır ötesine taşma ihtimali hem Lübnan Başbakanı’nın hem de Ürdün Kralı’nın geceleri rahat uyumasını engellemeli. Mısır’da ise rejim değişikliğinin, özellikle 2013’te ordu tarafından iktidardan uzaklaştırılan Müslüman Kardeşler gibi yeraltı radikal grupları üzerindeki muhtemel etkisi konusunda endişeler olmalı.

Bir kez daha vurgulamak gerekir ki, bölgesel aktörlerin Suriye’deki siyasi geçiş sürecindeki rolü son derece önemli olacaktır ve bu aktörlerin birbirleriyle aktif bir şekilde iletişim kuracakları, güvenlik ve kalkınma gibi belirli meseleler etrafında geçici ittifaklar ve koalisyonlar oluşturacakları açık. Fakat kaynak kısıtları, çelişen çıkarlar ve karşılıklı güven eksikliği nedeniyle savaşın yıktığı bu ülkenin temel sorunlarına kalıcı çözümler bulma konusunda pek yeterli olmayacaklar. Bu noktada, denizaşırı büyük güçlerin müdahil olması neredeyse kaçınılmaz.

Sonuçta, büyük güçler “büyük” olarak adlandırılmalarının sebebi, birçok başka uluslararası aktör için tipik olan saf fırsatçılığı göze alamamaları. Tanımları gereği, yalnızca kısa vadeli sonuçları değil, aynı zamanda eylemlerinin uzun vadeli yankılarını da göz önünde bulundurarak stratejik düşünmek ve hareket etmek zorundadırlar. Ayrıca, büyük güçlerin sadece kendi çıkar ve tercihlerine değil, aynı zamanda küresel ve bölgesel kamu yararına da odaklanması gerekiyor. Bu durum, Suriye’deki mevcut kriz için de tamamen geçerli.

Tabi ki şu anda büyük güçler arasında bir uzlaşma arayışı için en uygun zaman değil; dünya şiddetli bir jeopolitik çatışma içinde. Durumu daha da karmaşıklaştıran bir diğer etken ise, Washington’da bir ay içinde gerçekleşecek olan siyasi değişim; bu durumun ardından, ABD’nin Orta Doğu politikasında bazı kaymaların yaşanması muhtemel. Ancak, siyasi retoriği bir kenara bırakırsak, büyük güçlerin Esad sonrası Suriye konusundaki çıkarları büyük ölçüde örtüşüyor.

Birincisi, hiç kimse Suriye’nin birden fazla mini devlete bölünmesinden yana değil. Bu durum sadece bu mini devletlerin sürdürülebilir olmama ihtimali nedeniyle değil, aynı zamanda Orta Doğu’daki sınırların yeniden çizilmesi zincirleme bir reaksiyon başlatabileceği ve öngörülemez ancak son derece tehlikeli sonuçlar doğurabileceği için de istenmiyor.

İkincisi, hiç kimse Suriye’nin, Arap dünyasının kalbinde yeni bir siyasi aşırılık ve uluslararası terör yuvasına dönüşmesinden fayda sağlayamaz. 2003 baharında Washington ve müttefikleri tarafından Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak’ın yaşadığı trajik akıbet, herkes için bir uyarı işareti olmalı. Irak’ta yaşananların Suriye’de tekrarlanması, sadece Şam’ın en yakın komşularını değil, aynı zamanda denizaşırı büyük güçleri de etkiler.

Üçüncüsü, Suriye’nin bir zamanlar sahip olduğu kimyasal silah potansiyelinin yeniden inşası büyük oranda önemli. Bu potansiyele yeniden ulaşma ihtimali belirsiz olsa da bu seçeneğin tamamen dışlanması gerekiyor.

Dördüncüsü, Suriye’deki uzun süredir devam eden savaşta birikmiş olan geniş ve çeşitli konvansiyonel silah cephaneliklerinin, ülke içinde veya dışında sorumsuz aşırılıkçı grupların eline geçmemesi ortak bir çıkar doğrultusunda. İsrail şu anda bu sorunun bir kısmını güç kullanarak çözüyor, ancak İsrail hava saldırıları, ülkenin dört bir yanındaki küçük ve taşınabilir silahların bolluğundan kaynaklanan sorunu çözmek için yeterli değil.

Beşincisi, Suriye’de, yiyecek, yakıt ve temel ilaçların yetersizliği; devlet ve belediye sistemlerinin çöküşü, silahlı şiddet odaklarının varlığını sürdürmesi, suç örgütlerinin artan faaliyetleri gibi faktörlerin neden olduğu büyük çaplı bir insani felaketin önlenmesi herkesin yararına. Batı tarafından Suriye’ye uygulanan tek taraflı yaptırımların bir an önce kaldırılması ve uluslararası insani yardımların önündeki mevcut tüm kısıtlamaların ortadan kaldırılması gerekiyor.

Altıncısı, herkes yeni siyasi rejimin kapsayıcı olmasını, Suriye’nin modern bir anayasa kazanmasını ve yeni siyasi sistemde ülkenin karmaşık toplumsal yapısını oluşturan tüm çeşitli etnik ve dini gruplara yer verilmesini arzu ediyor. Kimse, Suriye’nin Orta Çağ’daki gibi cinsiyet ayrımcılığı ve toplumsal eşitsizlik dönemine dönmesini istemiyor. Suriye, Taliban’ın Ağustos 2021’de Kabil’de iktidara gelmesinden sonra Afganistan’ın düştüğü duruma kıyasla çok daha iyi bir tablo çizebilir ve çizmeli ama bu yönde ilerlemeleri teşvik etmek için büyük güçlerin ortak bir duruş sergilemesi gerekiyor.

Yedincisi, Suriye’den yeni bir göç dalgasının başlaması kimsenin yararına değil. Bu durum, komşu ülkeleri alt üst edebilir ve diğer bölgelere de ulaşabilir. Dahası, şu anda Orta Doğu’da, Avrupa’da ve başka yerlerde yaşayan sekiz milyon Suriyeli mültecinin en azından bir kısmının evlerine dönmesi ve iç savaşın harap ettiği ülkenin yeniden inşasına katılması arzu ediliyor. Dünyanın dört bir yanına dağılmış geniş Suriye diasporası, ülkenin yeniden inşasında kritik bir rol oynayabilir ve oynamalı.

Sekizincisi, Esad sonrası Suriye’nin birkaç yıl önce başladığı Arap ailesine geri dönüş sürecini sürdürmesi, Arap dünyasının pek çok sorunundan biri olmaktan çıkıp bölgesel güvenlik ve kalkınma için yeni bir sistem oluşturmaya katkıda bulunan yapıcı bir katılımcı haline gelmesi ortak bir çıkar doğrultusunda.

Bu ortak çıkarlar, Suriye meselesini olumsuz küresel jeopolitik bağlamdan yalıtmak için yeterli mi? Şüpheciler, elbette, bunun yeterli olmadığını ve Suriye’deki gelişmelerin Brüksel’de, Moskova’da, Washington’da ve Pekin’de kaçınılmaz olarak bir “sıfır toplamlı oyun” olarak algılanacağını söyleyeceklerdir. Sahiden de mevcut koşullarda, savaş sonrası yeniden yapılanma için uzun vadeli çok taraflı programların benimsenmesi veya en azından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından devlet inşasını teşvik etmek için bir yol haritasının onaylanması pek muhtemel değil. Yaklaşık yirmi yıl önce, büyük güçler İsrail-Filistin çatışmasının zorluklarını ortaklaşa ele almak için sözde Orta Doğu Dörtlüsü’nü (Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler) oluşturmayı başarmışlardı. Sonunda bu dörtlü, sorunu kalıcı bir çözüme ulaştırmada başarısız oldu. Bugün, Suriye için bir dörtlü, beşli veya benzer bir grup oluşturmak, jeopolitik gerçeklerle tamamen uyuşmaz görünüyor.

Fakat aceleci sonuçlara varmamalıyız; 9 Aralık’ta kapalı kapılar ardında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantısı, Suriye’deki olaylarla ilgili olarak büyük güçlerin nadiren görülen ortak bir yaklaşım sergilediğini göstermişti! Rusya’nın Daimî Temsilcisi Vasiliy Nebenzya, bu ortak duruşun “Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve birliğinin korunması, sivillerin korunmasının sağlanması ve ihtiyaç sahibi nüfusa insani yardım ulaştırılması” konularını içerdiğini vurgulamıştı.

Elbette, bu büyük güçlerin birliği kırılgan ve kısa ömürlü olabilir. Suriye ihtilafındaki başlıca dış aktörlerin, ulusal uzlaşı çabalarında doğal bir lider olarak hareket etmelerini engelleyen uzun bir karşılıklı şikayetler, kuşkular ve anlaşmazlıklar geçmişi bulunuyor. Öte yandan, büyük güçlerin Suriye sorunundan tamamen “geri çekilmesi” ve Donald Trump’ın formülüne uygun olarak (“Bu bizim savaşımız değil, bu durumun kendi kendine çözülmesine izin vermeliyiz”) hareket etmesi, büyük güçlerin dünya politikasında önde gelen ve sorumlu oyuncular olarak meşruiyetini kaybetmesi anlamına gelecektir. Eğer büyük güçler, temel çıkarları paylaştıkları ve benzer endişelere sahip oldukları bir durumda sırtlarını dönerse, nasıl büyük güç olduklarını iddia edebilirler?

Bu koşullar altında, Suriye’deki olayların olumsuz bir gelişme senaryosunu önlemeye dönük ortak çaba girişimi, doğrudan askeri çatışmaya dahil olmayan ve dürüst arabulucular olarak hareket edebilecek ülkelerden gelebilir. Örneğin, Çin veya Hindistan, Suriye’de savaş sonrası yeniden yapılanma projeleri için çok taraflı bir platform oluşturma önerisi sunabilir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından böyle bir formatın onaylanması, sadece ulusal iktisadi yardım programlarını değil, aynı zamanda Avrupa Birliği, Doğu Asya ve Körfez ülkelerinden özel yatırımcıları da teşvik etmek için önemli bir adım olacaktır. İdeal olarak, 2025’in başlarında Suriye gündemiyle ilgili bir P5 (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimî üyeleri) zirvesi yapılmalı; ancak daha düşük düzeyde bir toplantı bile mevcut koşullarda büyük bir ilerleme anlamına gelebilir.

Suriye’deki mevcut durum son derece değişken ve akışkan. Ilımlılar ve radikaller, pragmatistler ve ideologlar, hoşgörü ve hoşgörüsüzlük, düzen ve kaos, sivil barış ve iç savaş arasındaki denge her an değişebilir. Önümüzdeki aylar, haftalar, hatta günler, ülkenin gelecekteki yıllar boyunca izleyeceği rotayı belirlemede kritik bir rol oynayabilir. Tarihin dönüm noktalarında, büyük güçlerin dünya siyasetindeki özel statüsü sınanır. Tarih, pek çok büyük gücün bu testi birden fazla kez başarısızlıkla sonuçlandırdığını gösterir. Umarız bu kez, karşılaştıkları zorlukların üstesinden gelirler.

Diplomasi

Emekli Albay Zhou Bo: İdeolojik rekabet bitti, yeni mücadelenin alanı yapay zekâ

Yayınlanma

Editörün notu: Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Strateji Merkezi Uzmanı emekli albay Zhou Bo, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki hitabında tarihin her döneminde çok kutuplu olan uluslararası düzenin bugün de aynı niteliği koruduğunu belirtti. Soğuk Savaş tarzı ideolojik kamplaşmaların sona erdiğini dile getiren Zhou, ABD ile Çin arasındaki rekabetin düşmanlık boyutuna varmadan, aynı uluslararası çatı altında ve özellikle açık kaynaklı yapay zekâ ekseninde şekillendiğini ifade etti. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yükselen platformların aşırı genişleme nedeniyle karar alma felci yaşama riski taşıdığına dikkat çeken uzman, Avrupa güvenliğinin ise Rusya ile NATO’nun kaçınılmaz birlikteliğine dayandığını vurguladı.


Şunu belirtmek isterim ki ezelden beri uluslararası düzen, geçmişte olduğu gibi bugün de çok uluslu bir düzendir. Neden mi? Gayet basit. Bir zamanlar Büyük Britanya örneğinde görüldüğü üzere, tarihin en kudretli imparatorluğunun dahi bütün dünyayı tek başına fethedemediğini hatırlayın, değil mi? Demek ki insanlık tarihinin herhangi bir evresinde veya aynı zaman diliminde dünya; farklı kültürlerin, dinlerin ve medeniyetlerin serpilip boy verdiği bir yer olagelmiştir.

Evet, dünya her daim çok kutupluydu. Dolayısıyla buna tarihin geri dönüşü demeyeceğim; bu yalnızca yalın bir gerçek. Şayet kendinizi tepedeki o parıldayan şehir sanıyor ya da vazgeçilmez olduğunuza inanıyorsanız, bu yalnızca tarihsel bir miyopluğa tutulduğunuzu gösterir. Mesele bu kadar basit.

Zihnimi sık sık kurcalayan bir soru var: Artık hepimiz 21. yüzyılda yaşıyoruz; peki, 21. yüzyıl 20. yüzyıldan daha mı iyi? Kendi hayatımı doğrudan ilgilendirdiği için bu soruyu önemsiyorum. Vardığım netice şu: Evet, öyle olmasını umuyorum. “Umuyorum” diyorum çünkü 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini geride bıraktık ve geleceğin ne getireceğini kestiremiyorum. Yine de umutluyum. Neden derseniz; iki dünya savaşına ve her gün insanların topyekûn bir savaşa hazırlandığı, tehlikesi asla azımsanamayacak bir Soğuk Savaş’a sahne olan 20. yüzyılla kıyaslandığında bugünkü tablo çok daha farklı.

Evet, şu anda iki savaşın içindeyiz ancak bunların ölçeği sınırlı. Ukrayna’daki çatışmalar şimdiden Birinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun sürse de, hatta altı yıl bir gün süren İkinci Dünya Savaşı’nı geride bırakma ihtimali taşısa da küresel çapta yaratacağı etki çok daha dar kalacaktır. Bu bağlamda Çin-ABD ilişkilerine de değinmem gerekir; zira Başkan Trump’ın mayıs ayındaki Çin ziyaretinin en can alıcı noktası soyut bir kavramda saklıydı: Her iki taraf da yapıcı bir stratejik istikrar ilişkisi kurma hususunda mutabık kaldı. Bu, Çin açısından son derece mühim bir adımdı.

Neden mi? Çünkü stratejik istikrar, ABD’nin tarihte ilk kez Çin’i kendi sikletinde, denk bir güç olarak tanıdığı anlamına gelir. Zira gerçek bir dengeden ve istikrardan söz edebilmek, ancak iki ülkenin veya iki insanın aynı ağırlıkta olmasıyla mümkündür.

Şimdilerde asıl mesele, Çin’in ABD ile nasıl bir münasebet yürüteceğidir. İşin sevindirici yanı, aynı uluslararası sistemin sınırları içinde rekabet ediyoruz. Rakibiz; fakat Soğuk Savaş devrindeki ABD ve Sovyetler Birliği gibi amansız düşmanlar değiliz…

20. yüzyıla dair beslediğim iyimserliğin ardında bir başka gerekçe daha yatıyor: İdeolojik rekabetin bir daha geri dönmemek üzere tarihe karıştığına inanıyorum. Aslında bunu söylemek için sabırsızlanıyorum dense yeridir; ideoloji kavgasının çoktan bittiği kanaatindeyim. Zira Başkan Joe Biden, demokrasi ile otokrasi karşıtlığını bayraklaştıran son liderdi.

Kendi döneminde dahi müttefiklerinin pek azı bu yolda arkasından gitti. Donald Trump’ın göreve gelişiyle birlikte, gelecekte hiçbir Amerikan başkanının böylesi bir ideolojik kamplaşmayı yeniden sahipleneceğini sanmıyorum. İşin ilginç yanı, Çin ile ABD kıyaslandığında Çin aslında ideolojiden çok daha uzaktır. Bu rekabette diğer ülkeleri taraf seçmeye zorlayan taraf hâlâ ABD; gerçi artık ideolojide değil, teknolojide taraf seçtiriyor.

ABD’nin diğer ülkelere nasıl baskı kurduğuna bizzat şahit oluyoruz. Endonezya gibi ülkeler dahi Çin’in 5G altyapısını kullanamıyor. Bir sonraki cephe ise yapay zekâ. Ancak ABD’nin yapay zekâ yarışında Çin’i alt edebileceğine pek ihtimal vermiyorum. Üstünlük salt teknolojiden değil, Çin yapay zekâsının açık kaynaklı doğasından kaynaklanıyor. Burada temsil edilen ülkeler de dâhil olmak üzere herkes, ABD’nin her adıma bedel biçen kapalı modeline kıyasla bu cömert yaklaşımı kucaklayacaktır. Açık ve paylaşımcı davrandığınızda insanların hem aklını hem gönlünü kazanırsınız. Çin ile ABD arasındaki rekabetin özü de budur: Kendi hatalarını asgariye indirmek ve diğer milletlerin desteğini kazanmak.

Bu oturumda BRICS ve benzeri yapılar üzerine konuşmam bekleniyor. Açık söylemek gerekirse, BRICS’in veya Şanghay İşbirliği Örgütünün tam olarak nereye evrildiğini ben de kestiremiyorum. Neden kurulduklarını iyi biliyorum; değişen uluslararası düzenin somut birer tezahürü olarak doğdular. Ne var ki yönlerinin nereye çevrildiği henüz o kadar berrak değil.

Gördüğümüz manzara son derece dikkat çekici: Tren hareket etti ve herkes geride kalma korkusuyla bir an önce trene atlama telaşında. Şanghay İşbirliği Örgütü ile BRICS’in kapısına dayanıp “Biz de katılmak istiyoruz” diyenlerin oluşturduğu kuyruk bundan ileri geliyor. Fakat bu yöneliş, bahsi geçen teşkilatlar için çetin bir ikilem doğuruyor; şayet üye sayısı aşırı artar ve her kararda oydaşma arama mecburiyeti sürerse, iki örgüt de işlevsizleşir. Yükselen bu yeni yapıların önündeki en büyük açmaz tam olarak bu.

Avrupa’ya da birkaç kelam etmek gerekir. Avrupa’nın güvenliğine dair çıkarımım son derece yalın: Mesele eninde sonunda Rusya ile NATO’nun nasıl bir arada yaşayabileceğine dayanıyor. İstediğiniz kadar yok saymaya çalışın, Rusya’yı haritadan silemezsiniz; onunla birlikte yaşamak zorundasınız. Çin’deyken katıldığım pek çok forumda Avrupalı yetkililerin, sanki Rusya bir Asya ülkesiymiş edasıyla “Rusya’nın gölgesi Avrupa’nın üzerinde” dediklerini duyardım. Çaykovski Çinli mi ki? Elbette değil.

Rusya, Asyalı olmaktan çok Avrupalı bir ülkedir. Bazı çevreleri endişelendiren Çin-Rusya ilişkisini ise tek bir cümleyle özetleyebilirim: Çin-Rusya münasebeti birbirine paralel iki çizgi gibidir; ne kadar yakınlaşırlarsa yaklaşsınlar, asla üst üste binip tek bir hatta dönüşmezler.

Son olarak Çin’in geleceğine değinelim. Çin artık yükselen bir güç değil, yükselmiş bir güçtür. Yirmi yıl evvel Afrika ülkelerinin Çin’den bir süper güç olarak söz ettiğini işitirdiniz. Şimdilerde Shangri-La Diyaloğu ve Münih Güvenlik Konferansı’nda Fransa Cumhurbaşkanı’nın veya İngiltere Başbakanı’nın kendi ülkelerini orta ölçekli güç, Çin’i ise süper güç olarak nitelendirmelerini hayretle dinledim; doğrusu bu bana aşırı bir iltifat gibi geliyor. Fazlasıyla tatlı, tıpkı bir Türk tatlısı gibi bünyeme fazla şekerli geliyor. Malum, biz Çinliler Ortadoğu tatlılarının damak tadımıza göre fazlaca şerbetli olduğuna inanırız.

Hülasa, Çin’in geleceği… Çin yükselmiş bir güçtür. Haliyle karşımıza şu sual çıkıyor: Çin, dünyayı daha güzel bir yer kılamasa bile daha az tehlikeli hale nasıl getirebilir? Dünyanın nasıl güzelleştirileceğini bilemem ama bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Çin sayesinde dünya bugün daha az tehlikeli. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Amerikalıların kaç cana kıydığını bir düşünün.

Tükenmek bilmeyen bahaneler ardına sığınılarak art arda çıkarılan savaşlar ve bu uğurda can veren sayısız Amerikan askeri… Oysa 1979 yılından bu yana Çin’in sınırlarında verdiği tek kayıp, bu sabah Zhang Weiwei’nin de bahsettiği o ölüm vadisinde yaşanan ve dört Çinli asker ile 20 Hint askerinin hayatını kaybettiği hadisedir. Bu tablo dahi daha güçlü bir Çin’in dünyaya illa ki yıkım getirmeyeceğini düşünmek için kâfi bir sebeptir.

Yine Zhang Weiwei’nin değindiği üzere, Güney Çin Denizi’nde süregelen bir gerilim var. Filipinliler karaya oturmuş paslı bir gemiye bir düzine asker yerleştirdiğinde, onlara fiili müdahalede bulunmak bizim için işten bile değildi.

Fakat hiçbir şey yapmadık. Bunun yerine Güney Çin Denizi’nde barışı muhafaza edecek bir davranış kuralları bütünü üzerinde müzakere yürütüyoruz. Sözün özü, Çin’in dünya için bir denge ve istikrar unsuru olduğuna güvenebilirsiniz. Gelecekte Çin’in barışın kolaylaştırıcısı, arabulucusu ve hatta yeri geldiğinde bir teminatçısı olarak daha fazla rol üstlenmesini temenni ediyorum. Teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Rus Senatör Shenderyuk-Zhidkov, East-West Forum’da konuştu: “Türkiye bağımsız bir kutup olmalıdır”

Yayınlanma

Editörün notu: Rusya Federasyon Konseyi Kaliningrad Temsilcisi ve Bütçe Komisyonu Birinci Başkan Yardımcısı Alexander Shenderyuk-Zhidkov, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında gerçekleştirdiği konuşmada, Soğuk Savaş sonrası Rusya-Batı ilişkilerini ve güncel jeopolitik kırılmaları değerlendirdi. 1990’lı yıllarda Moskova’nın liberal dünyaya iyi niyetle kapılarını açtığını fakat karşılığında açlık ve çatışmayla yüzleştiğini belirten Shenderyuk-Zhidkov, Batı’nın egemenlik karşıtı tutumunun krizleri tetiklediğini ifade etti. Rus medeniyet telakkisini Dostoyevski ve Immanuel Kant’ın mirasları üzerinden temellendiren Rus temsilci, hakiki evrenselliğin öz kimlikten taviz vermeden ötekini anlayabilmek olduğunu dile getirdi. Senatör, yapay zekâ teknolojisinin yeni bir tek kutuplu tahakküm aracına dönüşmemesi gerektiğine dikkat çekerek çok kutuplu dünya düzeninin korunması çağrısında bulundu.


Ben Kaliningradlıyım. Kaliningrad’da doğdum ve 43 yıldır orada yaşıyorum. Bildiğiniz gibi Kaliningrad’ın eski adı Königsberg’di; aynı zamanda Immanuel Kant’ın anavatanıdır. Sözgelimi eşim şu an Hollanda’da; üniversiteye gitmek için her gün Kant’ın meşhur felsefe yolundan geçiyor. Dolayısıyla Kaliningrad’da doğduysanız bir filozof gibi düşünmemek elde değil. Bir de tabii ebedi barış meselesi var.

Ulrike Guérot’nun birkaç saat önce dile getirdiği gibi, bu arayış her Kaliningradlının yüreğindedir; bu yüzden barışa ve yaşananlara bakışımızı biraz anlatayım. Bu paneldeki herkes 1992 yılına değindi; ben de oradan başlayayım. 1992’de yeni liberal dünyaya kapılarımızı sonuna kadar açmıştık. Amerikalı analistler Kremlin’de oturup dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin’e yeni bir Rusya kurması için yol gösteriyordu. Karşılığında elimize geçen ise açlık oldu; ardından da Çeçen savaşı patlak verdi. Liberal dünyaya yüreğimizi açtık, evimizin ortasında bir savaş bulduk.

Büyük bir keder içindeydik. Liberal dünyanın bizim mutluluğumuzu değil, egemenliğimizi istediğini o zaman anladık. 1999’da Putin Rusya’nın başına geçtiğinde tek bir sözle geldi: Trump’tan tam 16 yıl önce, “Rusya’yı yeniden büyük yapalım” dedi. Egemenliğimizi yeniden inşa etmeye giriştik. Ülkemizi tuğla tuğla baştan kurduk, topraklarımızı derleyip toparladık. Liberal dünya bu gidişattan hoşnut kalmadı ve 2022’de kapımıza yine savaşı getirdi. Haliyle biz de bir kez daha derin bir kedere gömüldük.

Benim Ukraynaca bir soyadım var; hatta iki soyadım var: Şenderyuk ve Jidkov. İkisi de Ukrayna kökenli. Ailemin atası olan Ukraynalı Kazak Yakov Jidkov, 18. yüzyılda İmparator Büyük Petro’nun huzuruna çıkıp Rusya’nın merkezinde, Kiev’den bin kilometreden daha uzakta bir toprak talep etmişti. Rus İmparatorluğu buna karşı çıkmadı. Rusları, Ukraynalı ve Rus diye ikiye ayırmadı; hepimiz tek bir milletin parçasıydık. Nitekim Oswald Spengler bizi genç bir Rus medeniyeti olarak niteler, Dostoyevski’nin çocukları diye tanımlardı. Bütün Rusları Dostoyevski’nin çocukları sayardı.

Fakat belki de bazıları Dostoyevski’yi hiç okumadı. Ben Dostoyevski’yi okudum; Kaliningrad’ın merkezine bir Dostoyevski anıtı diktirdim. Şimdi Dostoyevski medeniyetini, Rus medeniyetini ve geleceğimizi nasıl gördüğümüze dair birkaç şey söylemek isterim. Notlarıma tam da bu yüzden bakmam gerekiyor.

Dostoyevski, Rus insanının evrensel duyarlılığından söz ederdi. Bu, yabancı olanın içinde eriyip yok olmak değil; bizzat kendin kalarak ötekini anlayabilmektir. Kendi dünyandan vazgeçmeden bir başkasının dünyasına adım atabilme yetisidir. Bana kalırsa liberal evrenselcilik bunun tam aksini dayatıyor: Önce tarihinden, geleneklerinden, yaşam biçiminden vazgeç; sonra belki seni tanırız. Bizim açımızdan bu bir açıklık sayılamaz. Kendi köklerinize, kendi kimliğinize sımsıkı sarılmadıkça diğer milletlere ve ülkelere gerçekten kucak açamazsınız.

Kendi milletinin ruhunu taşımıyorsan, başka ülkelere de açık olamazsın. Bizim de Dostoyevski’nin de bakışı bu yöndedir. Yine de biz her ülkeyle diyaloğa açığız. Bana kalırsa bu yaklaşım, Immanuel Kant’ın bahsettiği ebedi barış fikrine oldukça yakın. Size somut bir örnek vereyim.

2005 yılında Königsberg’in 750. kuruluş yıl dönümünü kutladık. Sayın Putin; Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’i bu 750. yılı bizimle kutlamaları için Kaliningrad’da ağırladı. Dahası Sayın Putin, mezun olduğum üniversiteye Immanuel Kant’ın adını verdi. Dünyadaki siyasi çalkantılardan bağımsız olarak üniversitem bugün de Immanuel Kant Üniversitesi adını taşımayı sürdürüyor. Gelgelelim zaman değişti; bence bu değişime en çok da Avrupalılar ve Amerikalılar yol açtı. Bugün tablo bambaşka. Hepimiz yapay zekâyı konuşuyoruz; şahsen ben Çin’in yapay zekâya yaklaşımını son derece isabetli buluyorum.

Yapay zekâ konusundaki en mühim meselelerden birinin, sistemin hepimize açık olması ve nasıl çalıştığını bilmemiz gerektiği fikrine tamamen katılıyorum. Bunun iki gerekçesi var: İlki, sanırım hepimiz yapay zekânın hayatlarımızı altüst etmesinden endişe duyuyoruz. İkincisi de bir o kadar can alıcı: Yapay zekânın bizi yeniden tek kutuplu bir dünyaya sürüklemesine izin vermemek için elimizden geleni yapmalıyız. Günümüz dünyası artık çok kutuplu ve hiçbir ülkeye bizi o eski tek kutuplu düzene döndürme fırsatı verilmemeli.

Müsaadenizle Almanya hakkında da birkaç söz söylemek isterim. Brzezinski, 90’ların ortasında yayımlanan meşhur kitabı “Büyük Satranç Tahtası”nda Amerikalıların Rusya’yı durdurmak için Polonya ve Türkiye’ye odaklanması gerektiğini ileri sürmüştü. Kuşkusuz bu, bir deniz medeniyeti mantığıdır. Amerika gibi bir medeniyetseniz, bütün denizlerin düğüm noktası olan İstanbul gibi kritik merkezlere dikkatinizi yöneltmeniz gerekir. NATO zaviyesinden bakıldığında bu oldukça iyi bir stratejiydi.

Oysa bugün Türkiye, dünyada ABD’den sonraki en büyük ikinci NATO ordusuna sahip. Buna karşılık ABD, Türkiye’nin ancak dördüncü ya da beşinci ticaret ortağı konumunda. Çin ve Rusya çok daha önde; Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ticaret hacmi de ABD’den katbekat fazla. Bu durumda sormak gerekir: Türkiye’nin ABD’ye bir ortak olarak bağımlı kalmasına ne gerek var? Türkiye pekâlâ çok kutuplu dünyanın bağımsız bir kutbu haline gelebilir. Bir de Polonya meselesi var.

Brzezinski şüphesiz çok zeki bir adamdı. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaşa bakarsanız, satır satır o kitaptan çıktığını görürsünüz. Ne var ki Polonya üzerinden kurgulanan bu denklem yalnızca Rusya’ya değil, Almanya’ya da zarar verdi. Evim Polonya sınırına 40 kilometre mesafede. Son 30 yılda Polonyalıların ekonomilerini nasıl kurduğunu, Avrupa Birliği fonlarını nasıl kullandığını, o yolları nasıl inşa ettiğini çok iyi biliyorum. Maalesef bugün Polonya yolları Almanya’nınkilerden daha iyi durumda. Dostoyevski’nin uzun süre Almanya’da yaşadığını ve Almanları sevdiğini de biliyorum.

Bu çok kutuplu dünyanın neresinde olursak olalım, her birimizin birbiriyle temas kurabileceği, barışı inşa edebileceği çok yönlü kanallar bulabileceğine inanıyorum. Aramızda yeni köprüler kurabileceğimiz inancını taşıyoruz. Tıpkı İstanbul gibi Kaliningrad da bir köprüler şehridir. Königsberg’in Yedi Köprüsü bilmecesini belki bilirsiniz. Geçtiğimiz nisan ayında şehrimizde, Immanuel Kant’ın mezarına uzanan yeni bir yaya köprüsü inşa ettik. Dilerim bu forum da aramızda yeni köprüler kurmamıza vesile olur. Çok teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Yayınlanma

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.


Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.

Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.

İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.

Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.

Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.

Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.

Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.

İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.

Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.

Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.

Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.

İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.

Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.

Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.

Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.

İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.

2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.

Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.

Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.

Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.

Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.

Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.

Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.

Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.

İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.

İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.

Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.

İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.

Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.

Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.

Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.

Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.

Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.

Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.

Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.

Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.

Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.

Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.

Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.

Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.

İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.

Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.

Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.

Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English