Bizi Takip Edin

Diplomasi

Suriye’de rejim değişikliği ve büyük güçlerin sorumluluğu

Yayınlanma

Moskova’nın Suriye’de yaşananlara dönük resmi görüşüne dair elde detaylı pek veri olmasa da Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Araştırma Direktörü Andrey Kortunov’un, ilk olarak Çin’in Guancha portalında yayımlanan ve kuruluşun internet sitesinde İngilizce tercümesine yer verilen, uzun ama vakit ayırmaya değer makalesi faydalı olabilir. Rusya, Tartus ve Hmeymim üsleri gibi kritik askeri varlıklarına ve 20 milyar doları aşan yatırımlarına rağmen, Suriye’deki gelişmeler karşısında stratejik zorluklarla karşı karşıya. İran, İsrail, Türkiye ve diğer bölgesel aktörler de Suriye’nin geleceğini şekillendirmek için yoğun çaba sarf ediyor. Kortunov’a göre büyük güçler, “Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, insani yardımın sağlanması ve terörün önlenmesi” gibi ortak çıkarlar doğrultusunda hareket etme gerekliliğiyle karşı karşıya.


Suriye’de Beşar Esad yönetiminin aniden çökmesi, görünen o ki Moskova da dahil olmak üzere tüm dış aktörler için tam bir sürpriz oldu. Elbette, uzun bir süre boyunca pek çok Rus bölge uzmanı, Suriye’deki artan iktisadi ve sosyal sorunlara, inanılmaz boyutlara ulaşmış yolsuzluklara ve devlet yönetimindeki etkisizliğe dikkat çekmişti. Ayrıca, hükümetin silahlı kuvvetlerinin savaş kabiliyeti ve motivasyonu sorgulanmış, özellikle İdlib gibi kopmuş bir vilayetteki radikal İslamcı grupların büyüyen askeri potansiyeline vurgu yapılmıştı. Rus uzman topluluğu, aynı zamanda Şam’ın muhalif güçlerin en azından bir kısmını anlamlı bir ulusal uzlaşı sürecine dahil etmedeki belirgin yetersizliği konusundaki hayal kırıklığını da dile getiriyordu. Anayasal reformlara düzenli bir şekilde geçişi hedefleyen sözde Cenevre süreci, büyük ölçüde Şam’ın aldığı katı tutumlar nedeniyle tıkanmıştı.

Ancak, özellikle Suriye ordusunun neredeyse çeyrek yüzyıldır iktidarda olan ulusal liderini savunmayı tamamen reddettiği kasım sonu ve aralık başındaki dramatik olayları kimse öngörememişti. Esad ailesinin 1970’ten beri ülkeyi yönettiği düşünüldüğünde, bu tür kişisel rejimlerin bir özelliği göze çarpıyor: Bu rejimler, hızlı ve kontrolsüz bir şekilde dağılmaya başlamadan hemen önce çok güçlü ve neredeyse dokunulmaz görünür.

Suriye’de yaşananların yarattığı şok, eğer daha büyük değilse, geçen yıl 7 Ekim’de Hamas’ın güney İsrail’e düzenlediği saldırının duygusal etkisiyle karşılaştırılabilir. Bölgesel krizin iki aşaması yakından bağlantılı; hatta 2024 aralık ayının, 2023 ekim ayının doğrudan bir devamı olduğu bile söylenebilir. İsrail’in, Lübnan Hizbullah’ını ve İran İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmaya yönelik başarılı çabaları olmasaydı, Suriye rejiminin bu denli hızlı çöküşü mümkün olamazdı. Ancak, Şam’daki rejim değişikliğinin olası etkilerinin, yalnızca İsrail ile İran arasındaki güç dengesi değişiminin ötesine geçerek çok daha geniş kapsamlı sonuçlar doğuracağı kesin.

Moskova’da bugünlerde, Suriye’ye yapılan geniş çaplı siyasi, mali ve askeri yatırımlar hakkında büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Bu yatırımlar arasında Suriye’deki iki askeri üs de yer alıyor. Tartus Deniz Üssü, Rusya’nın Akdeniz’deki tek tam teşekküllü deniz tesisi olup, deniz operasyonları ve lojistik açısından kritik bir erişim noktası sunuyor. Bu üs, Rus gemilerinin Karadeniz limanlarına dönmek zorunda kalmadan yakıt ikmali ve bakım yapmasını sağlar ki bu durum, özellikle Ukrayna ile süregelen çatışma nedeniyle Karadeniz’in bazı bölgelerine erişimin sınırlı olduğu bugünlerde daha da önem kazandı. Tesis, nükleer denizaltıları barındırabilmekte ve 2011’de Suriye savaşının başlangıcından bu yana kapsamlı bir şekilde modernize edildi. 2017 yılında imzalanan bir anlaşma ile Rusya, bu üssü 49 yıl boyunca süresiz kullanma hakkı kazandı.

2015 yılında kurulan Hmeymim Hava Üssü ise, Rusya’nın Suriye’deki operasyonları açısından önemli bir hava üssü olarak hizmet veriyor. Bu üs, savaş uçakları ve helikopterler dahil olmak üzere çeşitli hava araçlarına ev sahipliği yapıyor. Ayrıca, altyapısı oldukça güçlü olan bu üs, iç savaş boyunca radikal muhalif güçlere karşı düzenlenen hava operasyonlarında hayati bir rol oynadı. Dahası, bu hava üssü, Rusya’nın Afrika’daki çeşitli ülkelerdeki operasyonlarını destekleyen personel ve kargo transit merkezi olarak da hizmet verdi. Her iki üs şu an için güvenli ve Rusya’nın tam kontrolü altında kalmaya devam etse de bu tesislerin akıbeti belirsiz ve Moskova’nın bu tesisleri uzun vadede, en azından mevcut şartlarda elinde tutabileceğine dair makul şüpheler bulunuyor.

Rusya’nın Suriye’deki diğer değerli varlıkları arasında bu ülkenin başlıca ticaret ortaklarından biri olması yer alıyor. Enerji, ulaşım ve lojistik alanlarındaki projeleri de içeren toplam birikimli yatırımları 20 milyar doları aşıyor. Ayrıca, eski Sovyetler Birliği’nde veya Rusya’da eğitim almış ve Moskova’ya siyasi ve kültürel olarak bağlı kalan pek çok Suriyeli var. Rusya, küçük fakat iktisadi açıdan başarılı ve toplumsal olarak aktif bir Suriye diasporasına da sahip. Rus ve Suriyeli üniformalı personel arasında yıllar süren askeri kardeşlik bağlarının yarattığı derin bağlantılar göz ardı edilemez. Kısacası, Kremlin’in Suriye’de pek çok somut çıkarı söz konusu ve bunların yanı sıra, Rusya’nın güvenilir bir güvenlik sağlayıcı olarak uluslararası imajı üzerindeki potansiyel etkileri de göz önünde bulundurulmalı.

Elbette, Rusya’nın Suriye’deki müdahalesinin her zaman oldukça sınırlı olduğu ve esasen Şam’a hava desteği sağlamaya odaklandığı söylenebilir. İran ve Tahran destekli yerel Şii milisler ise kara desteği açısından daha kritik bir rol oynadı. Bazıları, siyasi esnekliği olmayan ve reformlara karşı direnişiyle bilinen Beşar Esad’ın Kremlin için bir varlıktan çok bir yük olduğunu, bu nedenle Esad’ın Suriye siyaset sahnesinden çekilmesinin tarihi bir trajedi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini savunabilir. Esasen, eski Suriye lideri ile Vladimir Putin arasında hiçbir kişisel uyum olmadığı da bir gerçek. Ancak, Suriye’deki rejim değişikliği Kremlin için yeni bir stratejik meydan okuma anlamına geliyor ve Moskova’nın şu an Suriye ve genel olarak Orta Doğu’da oynaması gereken oyun, hasar kontrolü üzerine odaklanmaktan başka bir şey değil.

Suriye’ye dönük yeni bir yaklaşımı tanımlamak, büyük ölçüde şu anda tamamen iktidarda olan eski siyasi muhalefetin olası evrimine bağlı. Bu son derece amorf koalisyon, İslamcı köktencilerden ve şeriat hukukunun tavizsiz savunucularından, Batılı neoliberal siyasi modellerin şampiyonlarına kadar pek çok farklı grubu içeriyor. Gruplar arasındaki kırılgan denge, tahmin edilmesi zor bir yönde kelimenin tam anlamıyla bir gecede değişebilir. Bugün Suriye’de zafer kazanan grupların hiçbiri Rusya’nın stratejik ortakları veya destekçileri olarak değerlendirilemez, ancak hepsi de Rusya’nın sürekli düşmanları değil. Bu grupların çoğu, İran’a karşı Rusya’ya olduğundan çok daha fazla düşman; bunun temel sebebi, sahada Ruslardan çok İranlıların daha görünür olması.

Bu durum, Rusya için bazı fırsat pencereleri sunuyor. Örneğin, Moskova, el-Kaide’ye dayanan kökleriyle, Beşar Esad sonrası en radikal siyasi gündeme sahip olan Heyet Tahrir eş-Şam’a (HTŞ) karşı mücadelesinde Beşar Esad’ı desteklemişti. Fakat şimdi, Rusya HTŞ ile Suriye’deki gelecekteki varlığı hakkında müzakereler yürütüyor. Rusya’nın, Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu ve Kürt temelli Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere Suriye’deki diğer etkili gruplarla da temasları bulunuyor. Ayrıca, Rusya’nın ülkenin batısındaki Alevi topluluğu ile olan derin bağları küçümsenmemeli.

Elbette, Suriye’nin kaderi nihayetinde Suriyelilerin kendilerine bağlı ve ne Türkiye ne İran ne Rusya ne de Amerika Birleşik Devletleri bu geleceği belirleme konusunda mutlak bir söz sahibi olabilir. Ancak gerçek şu ki, ülke uzun yıllardır güçlü yabancı ortakların ve sponsorların her bir siyasi ve askeri grup arkasında yer aldığı uluslararası bir çatışma odağı oldu. Bu nedenle, Esad sonrası siyasi geçiş sürecindeki dış aktörlerin rolü göz ardı edilemez ve Kremlin’deki karar mercileri, diğer bölgesel ve bölge dışı etkili aktörleri yakından izleyerek belirsiz siyasi sularda yol almak zorunda.

Komşu ülkeler söz konusu olduğunda, durum daha net görünüyor. Hiçbirinin, Suriye devletinin geleceği için gerekli olan askeri ve iktisadi kaynaklara veya siyasi taahhüde sahip olmadığı açık. Bu nedenle, komşu ülkelerin eylemleri büyük ölçüde mevcut fırsatçı çıkarlarına bağlı olarak belirlenecek ve Suriye’deki olayların dinamiklerine bağlı olarak değişime açık olacak. Bu ülkeler, Suriye krizinin belirli boyutlarına çözüm getirmek için birbirleriyle çeşitli ittifaklar ve koalisyonlar oluşturacaklar; ancak çıkarları uzun vadeli stratejik ortaklıklar kurmak için fazla farklı.

Türkiye için, Şam’daki yeni liderlik üzerinde maksimum etkiyi sürdürmek ve şu anda Türkiye’de bulunan milyonlarca Suriyeli mülteciden en azından bir kısmını memleketlerine geri göndermek önemli. Aynı zamanda Ankara, mümkün olduğu ölçüde, Türk sınırlarında radikal İslamcı bir devletin ortaya çıkmasını önlemeye çalışacak. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan, Şam’ın kontrolünün Hayet Tahrir eş-Şam militanlarından ziyade Suriye Milli Ordusu birimlerinin elinde olmasını tercih ederdi ama Şam’da şu an için üstünlük radikal unsurlarda.

İsrail’in önceliği, Suriye’nin kalan askeri potansiyeline onarılamaz zarar veriyor ve İsrail hava kuvvetleri şu anda ülke genelindeki Suriye askeri teçhizatını hedef alarak aktif bir şekilde bunu yapıyor. Ayrıca, Binyamin Netanyahu’nun hedefleri arasında İran’ın tamamen Suriye’den çıkarılması (eğer bu mümkünse) ve daha önce işgal edilen Suriye Golan Tepelerinin Yahudi devletinin organik bir parçası olarak tam anlamıyla pekiştirilmesi yer alıyor.

Öte yandan İran, Şii azınlığın zafer kazanan Sünni gruplar tarafından daha da tehdit edileceği bir ortamda hem kendi çıkarlarına hem de Suriye’deki Şii toplumunun çıkarlarına verilen zararı en aza indirme görevini üstlenmek zorunda. İranlıların Suriye’de geniş bir mülk portföyü bulunuyor ve bu mülklerin geleceği şimdilik belirsiz. İran liderleri (özellikle İran Devrim Muhafızları Komutanları), bir yandan İsrail’in sürekli olarak yok ettiği Lübnan’a giden kara köprüsü gibi stratejik unsurları korumaya çalışırken, diğer yandan Tahran’ın müttefiki Hizbullah’a desteği sürdürmenin yollarını bulmak zorunda.

Irak ise Suriye’deki olayların doğudaki bölgeleri üzerindeki potansiyel istikrarsızlaştırıcı etkisinden endişe duymalı. İki ülke arasındaki yaklaşık 600 kilometrelik ortak sınırdan, eski Suriye ordusuna mensup çok sayıda üniformalı kişi de dahil olmak üzere mülteci akışı gerçekleşiyor.

Benzer bir şekilde, Suriye’deki istikrarsızlığın sınır ötesine taşma ihtimali hem Lübnan Başbakanı’nın hem de Ürdün Kralı’nın geceleri rahat uyumasını engellemeli. Mısır’da ise rejim değişikliğinin, özellikle 2013’te ordu tarafından iktidardan uzaklaştırılan Müslüman Kardeşler gibi yeraltı radikal grupları üzerindeki muhtemel etkisi konusunda endişeler olmalı.

Bir kez daha vurgulamak gerekir ki, bölgesel aktörlerin Suriye’deki siyasi geçiş sürecindeki rolü son derece önemli olacaktır ve bu aktörlerin birbirleriyle aktif bir şekilde iletişim kuracakları, güvenlik ve kalkınma gibi belirli meseleler etrafında geçici ittifaklar ve koalisyonlar oluşturacakları açık. Fakat kaynak kısıtları, çelişen çıkarlar ve karşılıklı güven eksikliği nedeniyle savaşın yıktığı bu ülkenin temel sorunlarına kalıcı çözümler bulma konusunda pek yeterli olmayacaklar. Bu noktada, denizaşırı büyük güçlerin müdahil olması neredeyse kaçınılmaz.

Sonuçta, büyük güçler “büyük” olarak adlandırılmalarının sebebi, birçok başka uluslararası aktör için tipik olan saf fırsatçılığı göze alamamaları. Tanımları gereği, yalnızca kısa vadeli sonuçları değil, aynı zamanda eylemlerinin uzun vadeli yankılarını da göz önünde bulundurarak stratejik düşünmek ve hareket etmek zorundadırlar. Ayrıca, büyük güçlerin sadece kendi çıkar ve tercihlerine değil, aynı zamanda küresel ve bölgesel kamu yararına da odaklanması gerekiyor. Bu durum, Suriye’deki mevcut kriz için de tamamen geçerli.

Tabi ki şu anda büyük güçler arasında bir uzlaşma arayışı için en uygun zaman değil; dünya şiddetli bir jeopolitik çatışma içinde. Durumu daha da karmaşıklaştıran bir diğer etken ise, Washington’da bir ay içinde gerçekleşecek olan siyasi değişim; bu durumun ardından, ABD’nin Orta Doğu politikasında bazı kaymaların yaşanması muhtemel. Ancak, siyasi retoriği bir kenara bırakırsak, büyük güçlerin Esad sonrası Suriye konusundaki çıkarları büyük ölçüde örtüşüyor.

Birincisi, hiç kimse Suriye’nin birden fazla mini devlete bölünmesinden yana değil. Bu durum sadece bu mini devletlerin sürdürülebilir olmama ihtimali nedeniyle değil, aynı zamanda Orta Doğu’daki sınırların yeniden çizilmesi zincirleme bir reaksiyon başlatabileceği ve öngörülemez ancak son derece tehlikeli sonuçlar doğurabileceği için de istenmiyor.

İkincisi, hiç kimse Suriye’nin, Arap dünyasının kalbinde yeni bir siyasi aşırılık ve uluslararası terör yuvasına dönüşmesinden fayda sağlayamaz. 2003 baharında Washington ve müttefikleri tarafından Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak’ın yaşadığı trajik akıbet, herkes için bir uyarı işareti olmalı. Irak’ta yaşananların Suriye’de tekrarlanması, sadece Şam’ın en yakın komşularını değil, aynı zamanda denizaşırı büyük güçleri de etkiler.

Üçüncüsü, Suriye’nin bir zamanlar sahip olduğu kimyasal silah potansiyelinin yeniden inşası büyük oranda önemli. Bu potansiyele yeniden ulaşma ihtimali belirsiz olsa da bu seçeneğin tamamen dışlanması gerekiyor.

Dördüncüsü, Suriye’deki uzun süredir devam eden savaşta birikmiş olan geniş ve çeşitli konvansiyonel silah cephaneliklerinin, ülke içinde veya dışında sorumsuz aşırılıkçı grupların eline geçmemesi ortak bir çıkar doğrultusunda. İsrail şu anda bu sorunun bir kısmını güç kullanarak çözüyor, ancak İsrail hava saldırıları, ülkenin dört bir yanındaki küçük ve taşınabilir silahların bolluğundan kaynaklanan sorunu çözmek için yeterli değil.

Beşincisi, Suriye’de, yiyecek, yakıt ve temel ilaçların yetersizliği; devlet ve belediye sistemlerinin çöküşü, silahlı şiddet odaklarının varlığını sürdürmesi, suç örgütlerinin artan faaliyetleri gibi faktörlerin neden olduğu büyük çaplı bir insani felaketin önlenmesi herkesin yararına. Batı tarafından Suriye’ye uygulanan tek taraflı yaptırımların bir an önce kaldırılması ve uluslararası insani yardımların önündeki mevcut tüm kısıtlamaların ortadan kaldırılması gerekiyor.

Altıncısı, herkes yeni siyasi rejimin kapsayıcı olmasını, Suriye’nin modern bir anayasa kazanmasını ve yeni siyasi sistemde ülkenin karmaşık toplumsal yapısını oluşturan tüm çeşitli etnik ve dini gruplara yer verilmesini arzu ediyor. Kimse, Suriye’nin Orta Çağ’daki gibi cinsiyet ayrımcılığı ve toplumsal eşitsizlik dönemine dönmesini istemiyor. Suriye, Taliban’ın Ağustos 2021’de Kabil’de iktidara gelmesinden sonra Afganistan’ın düştüğü duruma kıyasla çok daha iyi bir tablo çizebilir ve çizmeli ama bu yönde ilerlemeleri teşvik etmek için büyük güçlerin ortak bir duruş sergilemesi gerekiyor.

Yedincisi, Suriye’den yeni bir göç dalgasının başlaması kimsenin yararına değil. Bu durum, komşu ülkeleri alt üst edebilir ve diğer bölgelere de ulaşabilir. Dahası, şu anda Orta Doğu’da, Avrupa’da ve başka yerlerde yaşayan sekiz milyon Suriyeli mültecinin en azından bir kısmının evlerine dönmesi ve iç savaşın harap ettiği ülkenin yeniden inşasına katılması arzu ediliyor. Dünyanın dört bir yanına dağılmış geniş Suriye diasporası, ülkenin yeniden inşasında kritik bir rol oynayabilir ve oynamalı.

Sekizincisi, Esad sonrası Suriye’nin birkaç yıl önce başladığı Arap ailesine geri dönüş sürecini sürdürmesi, Arap dünyasının pek çok sorunundan biri olmaktan çıkıp bölgesel güvenlik ve kalkınma için yeni bir sistem oluşturmaya katkıda bulunan yapıcı bir katılımcı haline gelmesi ortak bir çıkar doğrultusunda.

Bu ortak çıkarlar, Suriye meselesini olumsuz küresel jeopolitik bağlamdan yalıtmak için yeterli mi? Şüpheciler, elbette, bunun yeterli olmadığını ve Suriye’deki gelişmelerin Brüksel’de, Moskova’da, Washington’da ve Pekin’de kaçınılmaz olarak bir “sıfır toplamlı oyun” olarak algılanacağını söyleyeceklerdir. Sahiden de mevcut koşullarda, savaş sonrası yeniden yapılanma için uzun vadeli çok taraflı programların benimsenmesi veya en azından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından devlet inşasını teşvik etmek için bir yol haritasının onaylanması pek muhtemel değil. Yaklaşık yirmi yıl önce, büyük güçler İsrail-Filistin çatışmasının zorluklarını ortaklaşa ele almak için sözde Orta Doğu Dörtlüsü’nü (Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler) oluşturmayı başarmışlardı. Sonunda bu dörtlü, sorunu kalıcı bir çözüme ulaştırmada başarısız oldu. Bugün, Suriye için bir dörtlü, beşli veya benzer bir grup oluşturmak, jeopolitik gerçeklerle tamamen uyuşmaz görünüyor.

Fakat aceleci sonuçlara varmamalıyız; 9 Aralık’ta kapalı kapılar ardında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantısı, Suriye’deki olaylarla ilgili olarak büyük güçlerin nadiren görülen ortak bir yaklaşım sergilediğini göstermişti! Rusya’nın Daimî Temsilcisi Vasiliy Nebenzya, bu ortak duruşun “Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve birliğinin korunması, sivillerin korunmasının sağlanması ve ihtiyaç sahibi nüfusa insani yardım ulaştırılması” konularını içerdiğini vurgulamıştı.

Elbette, bu büyük güçlerin birliği kırılgan ve kısa ömürlü olabilir. Suriye ihtilafındaki başlıca dış aktörlerin, ulusal uzlaşı çabalarında doğal bir lider olarak hareket etmelerini engelleyen uzun bir karşılıklı şikayetler, kuşkular ve anlaşmazlıklar geçmişi bulunuyor. Öte yandan, büyük güçlerin Suriye sorunundan tamamen “geri çekilmesi” ve Donald Trump’ın formülüne uygun olarak (“Bu bizim savaşımız değil, bu durumun kendi kendine çözülmesine izin vermeliyiz”) hareket etmesi, büyük güçlerin dünya politikasında önde gelen ve sorumlu oyuncular olarak meşruiyetini kaybetmesi anlamına gelecektir. Eğer büyük güçler, temel çıkarları paylaştıkları ve benzer endişelere sahip oldukları bir durumda sırtlarını dönerse, nasıl büyük güç olduklarını iddia edebilirler?

Bu koşullar altında, Suriye’deki olayların olumsuz bir gelişme senaryosunu önlemeye dönük ortak çaba girişimi, doğrudan askeri çatışmaya dahil olmayan ve dürüst arabulucular olarak hareket edebilecek ülkelerden gelebilir. Örneğin, Çin veya Hindistan, Suriye’de savaş sonrası yeniden yapılanma projeleri için çok taraflı bir platform oluşturma önerisi sunabilir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından böyle bir formatın onaylanması, sadece ulusal iktisadi yardım programlarını değil, aynı zamanda Avrupa Birliği, Doğu Asya ve Körfez ülkelerinden özel yatırımcıları da teşvik etmek için önemli bir adım olacaktır. İdeal olarak, 2025’in başlarında Suriye gündemiyle ilgili bir P5 (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimî üyeleri) zirvesi yapılmalı; ancak daha düşük düzeyde bir toplantı bile mevcut koşullarda büyük bir ilerleme anlamına gelebilir.

Suriye’deki mevcut durum son derece değişken ve akışkan. Ilımlılar ve radikaller, pragmatistler ve ideologlar, hoşgörü ve hoşgörüsüzlük, düzen ve kaos, sivil barış ve iç savaş arasındaki denge her an değişebilir. Önümüzdeki aylar, haftalar, hatta günler, ülkenin gelecekteki yıllar boyunca izleyeceği rotayı belirlemede kritik bir rol oynayabilir. Tarihin dönüm noktalarında, büyük güçlerin dünya siyasetindeki özel statüsü sınanır. Tarih, pek çok büyük gücün bu testi birden fazla kez başarısızlıkla sonuçlandırdığını gösterir. Umarız bu kez, karşılaştıkları zorlukların üstesinden gelirler.

Diplomasi

İngiltere el koyduğu Rus petrolünü satıp Ukrayna’ya aktaracak

Yayınlanma

İngiltere hükümeti, Manş Denizi’nde el konulan Smyrtos adlı tankerden elde edilen yaklaşık 100 bin ton Rus petrolünü satarak gelirini Ukrayna’ya aktarmayı planlıyor. Piyasa değeri 35 milyon sterlin olan petrolün satışına yönelik planlar henüz başlangıç aşamasında

İngiltere hükümeti, haziran ayında Manş Denizi’nde el konulan ve Londra tarafından Rusya’nın gölge filosuyla ilişkilendirilen Smyrtos adlı tankerden çıkan yaklaşık 100 bin ton Urals tipi Rus petrolünü satmayı planlıyor.

The Telegraph gazetesinin hükümet yetkililerine dayandırdığı habere göre, elde edilecek gelirin Ukrayna’ya yardım amacıyla gönderilmesi öngörülüyor.

İngiliz yetkililer, gemideki petrolün artık yasal olarak İngiltere’ye ait olduğunu ve hükümetin bu emtiayı satabileceğini ya da farklı bir şekilde değerlendirebileceğini belirtiyor.

Bakanlar, piyasa değeri yaklaşık 35 milyon sterlin olan petrolü satışa çıkarmayı değerlendirirken, buradan elde edilecek kaynağın Ukrayna’nın askeri ihtiyaçları için harcanması planlanıyor.

Planın henüz başlangıç aşamasında olduğunu yazan gazete, yetkililerin parayı doğrudan Kiev’e aktarma veya Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için askeri teçhizat satın alma seçenekleri üzerinde durduğunu kaydetti.

Rusya ise çatışma sürecinde Kiev’e yapılacak her türlü yardıma karşı çıkıyor.

Gazeteye göre, İngiliz makamları 14 Haziran’da Manş Denizi’nde durdurulan tankerden tahliye edilen Rus petrolü için bir açık artırma düzenleyebilir. Yayına konuşan kaynaklar, İngiltere Ulusal Suçla Mücadele Ajansı tarafından yürütülen soruşturma tamamlandığında, geminin kendisinin Rusya’ya dönmesine izin verileceğini belirtti.

Yetkililer tarafından değerlendirilen bir diğer alternatif ise el konulan petrolün İngiltere içinde işlenerek konutların enerji ihtiyacında kullanılması yönünde. Ancak gazete, petrolün devlet mülkiyetinden enerji şirketlerinin kullanımına yasal olarak nasıl aktarılacağının henüz netleşmediğini aktardı.

İngiltere Başbakanı Keir Starmer, 14 Haziran’da yaptığı açıklamada, kendi talimatıyla İngiliz ordusunun Manş Denizi’nde Londra’nın Rusya ile ilişkilendirdiği Smyrtos adlı petrol tankerini ilk kez durdurduğunu duyurmuştu.

Altı saat süren operasyona Kraliyet Deniz Piyadeleri birimleri, Chinook, Merlin Mk4 ve Wildcat tipi helikopterler, İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetlerine ait bir P-8 devriye uçağının yanı sıra HMS Sutherland ve HMS Ledbury gemileri katılmıştı.

Tanker, durdurulmasının ardından daha fazla gözetim altında tutulmak üzere İngiltere’nin güney kıyılarında demirletilmişti.

MarineTraffic verilerine göre Kamerun bayrağı altında çalışan Smyrtos, 5 Haziran’da Rusya’nın Ust-Luga limanından hareket etmişti.

The Guardian gazetesi, yaklaşık 40 milyon dolar değerinde petrol taşıyan geminin Hindistan’a doğru yol aldığını yazmıştı.

Moskova yönetimi ise Londra’nın Smyrtos tankerine el koymasını sert şekilde eleştirdi. Rusya Doğrudan Yatırım Fonu Başkanı ve Rusya Devlet Başkanı’nın Yatırım ve Ekonomik İşbirliği Özel Temsilcisi Kirill Dmitriev, tankere el konulduğu yönündeki haberlerin, İngiliz kamuoyunun dikkatini başta göç krizi olmak üzere ülkenin iç sorunlarından başka yöne çekme girişimi olduğunu belirtti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı da “gölge filo” kavramının, Avrupa Birliği ülkeleri tarafından “deniz ulaşım hatlarında haydutluk yapmak” için bir bahane olarak uydurulduğunu iddia ediyor.

The Guardian, İngiliz makamlarının Smyrtos tankerine el konulmasının ardından Rusya’dan gelebilecek olası bir yanıta karşı hazırlıklara başladığını yazmıştı.

Gazeteye konuşan bir kaynak, Rusya’nın yanıtının “dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşebileceğini” belirterek, “Muhtemelen acele etmeyecekler ve doğru anı bekleyeceklerdir” değerlendirmesinde bulunmuştu.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Kolombiya’nın yeni lideri Espriella Avrupa sağı ile iç içe

Yayınlanma

Kolombiya’nın muhtemel bir sonraki cumhurbaşkanı Abelardo de la Espriella, Avrupa’daki aşırı sağ partilerle yakın bağlar kuruyor.

Ön seçim sonuçlarına göre, insan hakları aktivisti Iván Cepeda’yı az farkla geride bırakarak Pazar günü yapılan Kolombiya cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan De la Espriella, ocak ayında Madrid’e giderek sağcı Vox partisinin başkanı Santiago Abascal ile görüşmüştü.

Espriella ayrıca Vox’un parti vakfı tarafından kurulan, İspanya ile Latin Amerika’daki aşırı sağcı grupları birbirine bağlayan Foro Madrid adlı örgüte katıldı.

Şili Cumhurbaşkanı José Antonio Kast ve Venezuela’nın ABD destekli muhalefet lideri María Corina Machado gibi diğer aşırı sağcı isimler de bu şebekenin bir parçası.

Vox, Latin Amerika’daki aşırı sağ ile Avrupa’daki aşırı sağ arasındaki temasları kolaylaştırıyor; örneğin, Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa için Vatanseverler (PfE) ile olan temaslar gibi.

ABD Başkanı Donald Trump, Kolombiya’daki seçim kampanyasına açıkça müdahale ederek De la Espriella’yı destekledi. De la Espriella, “solun kökünü kazımak” istiyor.

De la Espriella: Mafya ve uyuşturucu baronlarının avukatı

Abelardo de la Espriella, 2002’den 2010’a kadar Kolombiya Cumhurbaşkanı olarak görev yapan ve bugün hâlâ ülkede önemli bir etkiye sahip olduğu düşünülen aşırı sağcı siyasetçi Álvaro Uribe’nin yakın arkadaşı olarak kabul ediliyor.

Uzun yıllardır milyoner olan De la Espriella, kariyerini avukatlık yaparak inşa etti. Diğerlerinin yanı sıra, kötü şöhretli aşırı sağcı paramiliterleri, onlara yakın politikacıları ve uyuşturucu baronlarını temsil etmişti.

Örneğin müvekkillerinden biri, 2008 yılında ABD’ye iade edilen ve orada 15 yıl hapis cezasına çarptırılan paramiliter ve uyuşturucu baronu Salvatore Mancuso’ydu.

İspanyol günlük gazetesi El País, de la Espriella’yı “Mafyanın avukatı” olarak nitelendirmişti.

Geçtiğimiz Temmuz ayında, solcu siyasetçileri ve aktivistleri “ortadan kaldırmak” için “elinden gelen her şeyi yapacağını” açıklamış ve “Bu veba ortadan kaldırılmalıdır,” demişti.

Seçim kampanyası afişlerinden birinde, yere devrilmiş seçim rakibi Iván Cepeda’nın sırtına diz çökmüş ve onu acımasızca yere bastırırken gösteriliyordu.

Son olarak ise bir kadın gazeteciye vücudunun alt kısmının fotoğrafını göstermesinin ardından kendini savunmak zorunda kaldı.

Fotoğrafta, dar pantolonunun cinsel organ bölgesinde belirgin bir şişkinlik görülüyordu. Gazeteciye, “Yaklaş da bana ne gördüğünü söyle” dediği bildirildi.

Gerilla örgütleri ile “müzakere” dönemi kapanıyor mu?

De la Espriella’nın seçim kampanyası sırasında resmen savunduğu siyasi hedefleri, Kolombiya devletinin ABD Başkanı Donald Trump’ın planları doğrultusunda yeniden yapılandırılmasına denk geliyor.

De la Espriella, Kolombiya’nın bir yandan gerilla gruplarının kalıntıları, diğer yandan uyuşturucu kartelleriyle yaşadığı şiddetli iç çatışmaları, görev süresi sona eren Cumhurbaşkanı Gustavo Petro’nun yaptığı gibi müzakereler yoluyla çözmeyi artık amaçlamadığını, bunun yerine askeri güce başvuracağını açıkladı.

Örneğin, gerilla mevzilerine hava saldırıları düzenlenmesi veya koka tarlalarına kötü şöhretli glifosat herbisitinin püskürtülmesinden söz ediliyor.

Bir analize göre, böyle bir şiddet politikasının sonuçları, özellikle “kırsal bölgeler için” muhtemelen “felaket” niteliğinde olacak.

Ayrıca de la Espriella, muhtemelen özel sektör kontrolünde olacak şekilde, ücra bölgelerde on adet “mega hapishane” inşa etme planlarını açıkladı.

Bu tesislerin modelinin, insan hakları örgütlerine göre koşulların çok kötü olduğu, Başkan Nayib Bukele yönetimindeki El Salvador’daki hapishaneler olduğu söyleniyor.

İktisadi açıdan de la Espriella, devlet harcamalarında ciddi kesintiler yapılmasını savunuyor; yüzde 40’lık bir azaltma söz konusu. 

İktisadi politikasında rol modeli olarak Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei gösteriliyor.

ABD’den bağımsız dış politika hedefi rafa kalkıyor

Dış politikada de la Espriella, Kolombiya’yı bir kez daha ABD’nin açık egemenliği altına sokmaya çalışıyor.

Yeni lider bu amaçla, “Kolombiya Planı 2.0”u duyurdu. 2000’li yıllarda uygulanan orijinal Kolombiya Planı, ABD’den milyarlarca dolarlık silah alımının yanı sıra ABD kuvvetleriyle ortak yurt içi askeri operasyonları da içeriyordu. Sonuç, şiddetin dramatik bir şekilde tırmanması olmuştu.

De la Espriella ayrıca, ABD’nin “Amerika Kalkanı” girişimine katılma niyetini de açıkladı; bu girişim, Latin Amerika ve Karayipler’deki aşırı sağcı hükümetlerin yönettiği devletler ile ABD arasında kurulan ve Trump yönetimi tarafından geçtiğimiz mart ayında kurulan bir ittifak.

Trump ise de la Espriella’dan övgüyle bahsetti ve seçim kampanyası boyunca onu açıkça destekledi.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turundaki zaferinin hemen ardından, sosyal medyada seçim sonucunun Kolombiya’nın ABD ile ilişkileri açısından çok önemli olduğunu açıkladı ve de la Espriella’ya “tam ve eksiksiz destek” verdi.

Kolombiya seçim kampanyasında Trump yönetimi, salt sözlü desteğin ötesine geçti. 

Seçimlerden kısa bir süre önce, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’ye sığınma başvurusunda bulunan Kolombiyalı aktivist Beto Coral’ın tutuklanmasını emretti ve onu sınır dışı ettirmeyi planlıyor.

Bunun nedeni, Coral’ın de la Estriella aleyhinde kamuoyuna açıkça konuşmuş olmasıydı. Rubio, bu hamleyi, Coral’ın ABD’de kalmasının “ABD’nin dış politika çıkarlarını zedeleyeceği” gerekçesiyle savundu.

Avrupa sağı ile Latin Amerika sağının “kolaylaştırıcısı”: Vox

De la Espriella, yalnızca ABD’de değil, Avrupa’da da aşırı sağ ile iyi bağlantılara sahip.

3 Kasım 2025’te Bogotá’da de la Espriella’nın cumhurbaşkanlığı adaylığını desteklemek amacıyla düzenlenen büyük bir etkinliğe katılanlar arasında, Avrupa Parlamentosu üyesi ve aşırı sağcı Se Acabó La Fiesta (SALF) partisinin kurucusu İspanyol Alvise Pérez de vardı.

Bu partinin Avrupa Parlamentosu’ndaki iki üyesi Avrupa Muhafazakârları ve Reformcuları (ECR) grubuna üye.

13 Ocak’ta de la Espriella, Latin Amerika ile iyi bağları olan aşırı sağcı Vox partisinin başkanı Santiago Abascal ile Madrid’de bir araya geldi.

Aynı gün de la Espriella, Vox’a bağlı ve resmi olarak Abascal’ın başkanlığını yürüttüğü Fundación Disenso tarafından 2020 yılında kurulan Foro Madrid’e de katıldı.

Foro Madrid, Latin Amerika’daki aşırı sağ güçleri bir araya getiriyor ve bunları İspanya’daki aşırı sağla, özellikle de Vox ile ilişkilendiriyor.

Vox ise, aralarında Fransa’nın Ulusal Birlik (RN) partisi, İtalya’nın Lega partisi ve Macaristan’dan Fidesz’in de bulunduğu Avrupa çapında bir ittifak olan Avrupa için Vatanseverler (PfE) grubunun üyesi.

Bu da, Kolombiya’nın muhtemel bir sonraki cumhurbaşkanının Avrupa’nın aşırı sağıyla yakından bağlantılı olduğu anlamına geliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB’nin LNG ithalatının yüzde 60’ından fazlası ABD’den

Yayınlanma

ABD, şu anda Avrupa’nın toplam LNG ithalatının yaklaşık %60’ını oluşturuyor ve bu oran tüm zamanların en yüksek seviyesine yakın.

Bu rakam, Katar ve BAE’den gelen tedarikin kesilmesine yol açan Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından nisan ayında yaklaşık %64’e ulaşarak zirveye çıkmıştı.

Bu oran, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana %20 artmıştı. Avrupa ayrıca Ukrayna savaşından sonra Rus boru hattı gazını ABD’den sevk edilen LNG ile ikame etmeye zorlanmıştı.

Ayrıca, ABD, LNG ve boru hattı gazı dahil olmak üzere toplam AB doğalgaz ithalatının %26’sını oluşturuyor ve bu alanda Norveç’ten sonra ikinci sırada yer alıyor.

Avrupa, kış öncesi depolama tanklarını doldurmak için de ABD’den gelen gaza ihtiyaç duyuyor; bu da söz konusu bağımlılığın önümüzdeki aylarda daha da derinleşeceği anlamına geliyor.

LNG’nin en büyük avantajı, gazın yaklaşık eksi 160 santigrat dereceye kadar aşırı soğutulduktan sonra sıvıya dönüşmesi ve tıpkı petrol gibi tankerlere yüklenip dünyanın dört bir yanına sevk edilebilmesi. Bu da boru hatlarına olan ihtiyacı ortadan kaldırıyır ve böylece Amerikan LNG’si Avrupa kıyılarına ulaşıyor. 

Bloomberg’e göre büyük emtia piyasalarında, toplam alımların %30 ila %40’undan fazlasını tek bir kaynağa bağlamak yaygın değil; %60’tan fazlasını tek bir tedarikçiye bağlamak ise son derece nadir.

Avrupa’nın tek bir kaynağa bu kadar bağımlı olduğu durumlar yalnızca bazı “niş” piyasalarda (örneğin nadir toprak elementleri, galyum veya tungsten gibi ikincil metaller) görülüyor.

Avrupalı yetkililer, bir süredir kapalı kapılar ardında ABD’den gelenLNG konusunda endişe duyuyorlardı.

Bu endişe, 28 Şubat’ta İsrail ve ABD’nin İran’a saldırmasından hemen önce, özel görüşmelerden kamuoyu tartışmalarına taşındı.

AB’nin rekabetten sorumlu baş yetkilisi Teresa Ribera, ocak ayında “Rus gazına güvenemeyeceğimizi ve Amerikan gazına fazla bağımlı olmamaya dikkat etmemiz gerektiğini biliyoruz,” demişti.

Birkaç gün sonra, AB Enerji Komiseri Dan Jorgensen daha da açık sözlü oldu ve “Bir bağımlılığı başka bir bağımlılıkla değiştirme riskiyle karşı karşıyayız,” dedi.

Öte yandan iktisadi açıdan bakıldığında, akışları hükümetler değil, piyasa belirliyor.

New York’taki Küresel Enerji Politikası Merkezi’nde gaz uzmanı olan Anne-Sophie Corbeau, “ABD’den Avrupa’ya LNG geliyorsa, bunun nedeni İktisat 101’dir: Fiyat açısından bakıldığında, bu Amerikan üreticiler için en iyi varış noktasıdır,” diyor.

Bloomberg yazarına göre ideal olarak, Avrupa’nın ABD’den gelen LNG’nin payını daha güvenli seviyelere, kesinlikle %50’nin altına indirmesi gerekiyor. 

Fakat mevcut piyasa ve siyasi dinamikler göz önüne alındığında, tam tersinin gerçekleşme riski bulunuyor.

Avrupa, Trump’a daha fazla Amerikan malı satın alacağına söz verdi; 2027’den itibaren Rus LNG’sini yasaklıyor ve Katar ile BAE’den gelecek tedarikler hâlâ belirsiz görünüyor.

Bölge dikkatli davranmazsa, çok da uzak olmayan bir gelecekte LNG ihtiyacının %75’inden fazlasını ABD’ye bağımlı hale gelebilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English