Ortadoğu
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi Netanyahu için “onurlu çıkış” mı?

“Bu girişim ona çığır açan bir bölgesel dönüşümün lideri olarak tarihe geçme fırsatı, yargıdaki reform bataklığından kurtulma ve kamuoyunun dikkatini kişisel hukuki meselelerinden başka yöne çekme imkânı sağlayacak.”
27 Temmuz’da New York Times köşe yazarı Thomas L. Friedman, ABD Başkanı Joe Biden’ın İsrail ve Suudi Arabistan arasında olası normalleşme için taraflara baskı yapmayı düşündüğünü yazdı. Friedman’a göre, ABD’li üst düzey yetkililerin Riyad’a yaptıkları son ziyaretler, ABD’nin bölgedeki en önemli iki askeri ortağını resmi bir mutabakat içine sokmak için tüm tarafların önemli tavizler vereceği bir düzenleme olasılığını araştırmakla ilgili. Ve böyle bir anlaşmada Suudi Arabistan İsrail ile ilişkilerini normalleştirecek ve Çin ile güçlü ilişkilerinden geri adım atacak, ABD ise Suudi Arabistan için güvenlik garantilerini resmileştirecek, Suudi sivil nükleer programının geliştirilmesine yardımcı olacak ve daha sofistike füze önleme sistemleri sağlayacak. Ancak İsrail’in işgal altındaki topraklarda Filistinlilere “anlamlı tavizler” vermesi ve muhtemelen sonsuza kadar ilhaktan vazgeçmesi gerekecek.
İsrail güvenlik bürokrasisinin görüşlerini yansıtan İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS), Friedman’ın makalesinin, ABD harekete geçme niyetinin bir işareti olarak önemine dikkat çeken bir analiz yayınladı. Analizin tamamına bakıldığında taraflardan beklenen tavizlerin imkansıza yakın görünmesine rağmen ABD’nin böyle bir anlaşma için ısrarcı ve Suudilerin kendisinden beklediği tavizlerin hepsini olmasa bile çoğunu vermeye razı olduğu görüşünde.
Suudilere ABD silahları, nükleer programı için destek ve güvenlik garantisi sağlayacak böyle bir anlaşmaya Washington’un razı olma ihtimali oldukça düşük ancak razı olsa bile İsrail’in güvenlik bürokrasisi neden bu kadar hevesli?
“Bu yöndeki herhangi bir ilerlemenin Başbakan’ın koalisyon ortakları tarafından itirazla karşılanması ve belki de hükümetinin düşmesine yol açması bekleniyor. Hatta Biden yönetimi şu iki seçenekten birini gerçekleştirmeye çalışıyor olabilir: İsrail’de yeni ve daha ılımlı bir koalisyon hükümetinin kurulması ya da Batı Şeria’nın geleceği konusunda bir referandum niteliği taşıyacak olan yeni Knesset seçimleri.”
ABD’nin hedefi olarak yazılan bu ifadeler aynı zamanda İsrail güvenlik bürokrasisinin de beklentisi. Analizde imzası olan üç isim de INSS’nin kurucuları gibi uzun yıllar İsrail güvenlik kurumlarında görev almış isimler. Ayrıca INSS’nin İsrail hükümetlerine ve güvenlik kurumlarına düzenli raporlar sunan yarı resmi nitelikte bir düşünce kuruşu olduğu da unutulmamalı. Düşünce kuruluşu, aşırı sağcıların yer aldığı hükümet ve ülkeyi ayağa kaldıran yargı reformunun İsrail’in güvenliğini tehdit ettiğini uzun zamandır dillendiriyor. Riyad ile normalleşme gündemiyle Netanyahu’ya, içinde debelendiği siyasi krizden “onurlu çıkış” sağlayacak büyük bir dış politika başarısı sağlayacağını düşünüyorlar.
Ancak yılan hikayesine dönen bu normalleşme gündeminde esas sorun Netanyahu ya da onun sağcı ortaklarından ziyade Riyad yönetimi ve onun ABD’den beklentileri. Dolayısıyla analizdeki olumlu havaya karşın kısa ve orta vadede böyle bir anlaşma ihtimali düşük. Ancak yine de Biden yönetimi ve Washington ile aynı hizadaki İsrail güvenlik bürokrasisinin hedeflerini daha iyi anlamak açısından önemli:
***
Başkan Biden Orta Doğu’da Çığır Açıcı Bir Adımı Gündemine Alıyor
Chuck Freilich, Eldad Shavit, Yoel Guzansky
İsrail ve Suudi Arabistan arasında olası bir normalleşme, Başkan Biden’ın girişim hakkındaki açıklaması ve anlaşmayı ilerletmek için arka planda yapılan çabalarla birlikte tekrar gündeme geldi. İsrail Başbakanının yakın bir zamanda Riyad’da halkın içinde dolaşacağı gün ne kadar yakın?
Başkan Biden, İsrail’de makuliyet ilkesini ortadan kaldıran oylama öncesinde New York Times köşe yazarı Tom Friedman’a verdiği mülakatta, İsrail hükümetinin öncülük ettiği yargı reformuna karşı olduğunu açıkça ifade etti. Knesset’teki oylamadan sonra 27 Temmuz 2023’te yayınlanan röportajın ikinci bölümünde ise yönetimin Suudi Arabistan ile İsrail arasında bir normalleşme anlaşmasını teşvik etme çabaları ele alındı. Biden, 28 Temmuz’da düzenlenen bir etkinlikte bu girişime atıfta bulunarak “bir yakınlaşmanın söz konusu olabileceğini” söyledi ancak daha fazla ayrıntı vermekten kaçındı.
Friedman’a göre Biden, 27 Temmuz’da Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Ulusal Güvenlik Konseyi Orta Doğu ve Kuzey Afrika Koordinatörünü bölgesel konuları görüşmek üzere (sadece birkaç ay içinde ikinci kez) Suudi Arabistan’a gönderdi. Anlaşmayı kabul etmeleri karşılığında tarafların, uygulanması ilgili liderleri karmaşık stratejik ve siyasi zorluklarla karşı karşıya bırakacak bir dizi adım atmaları gerektiği bildirildi:
- Suudi Arabistan’ın, ABD’nin NATO üyesi ülkelere verdiği taahhütlere benzer şekilde, saldırıya uğraması halinde Krallığı savunma taahhüdünü de içeren bir savunma anlaşması; neredeyse sınırsız gelişmiş (konvansiyonel) silah satışı ve henüz belirtilmemiş bir şekilde ABD onaylı sivil bir Suudi nükleer programı talep etmesi muhtemel.
- İsrail ile normalleşmenin ötesinde, ABD’nin Suudi Arabistan’dan Yemen’deki savaşı sona erdirmesini, Filistin Yönetimi’ne cömert bir yardım paketi sağlamasını ve Çin ile gelişen ilişkilerini sınırlandırmasını talep etmesi olası.
- İsrail’in Filistinlilerle gelecekte iki devletli bir çözümü tehlikeye atabilecek her türlü önlemden kaçınması ve bu amaçla Batı Şeria’yı ilhak etmekten, yeni yerleşim yerleri kurmaktan ve yasadışı ileri karakolları yasallaştırmaktan kaçınmayı; C Bölgesi’ndeki bazı toprakları Filistin kontrolüne devretmeyi ve genel olarak Filistin Yönetimi’ni güçlendirecek adımlar atmayı süresiz olarak taahhüt etmesi gerekecektir.
- Filistin Yönetimi’nden, kapsamlı Suudi yardımı ve İsrail’in söz konusu tavizleri karşılığında genel anlaşmaya onay vermesi istenecek.
Önemi
Friedman’ın makalesi, Washington tarafından uzun zamandır düşünülen paket programın ayrıntılarına ilişkin yeni bir bilgi sunmuyor. Asıl önemi, Başkan tarafından seçilen zamanlamasında ve ABD’nin Riyad’a danışmanlarını göndererek bu hamleyi hızlandırma konusundaki istekliliğinden geliyor. Yönetimin paket programı teşvik isteği, Suudi Arabistan ile normalleşmenin hükümetinin ana hedeflerinden biri olduğunu ilan eden Başbakan Binyamin Netanyahu’nun anlaşmayı İsrail’deki siyasi bataklıktan bir çıkış yolu olarak görebileceği varsayımına dayanıyor olabilir. Aslında yönetimin bu hamlesi, geniş bir siyasi mutabakatın yokluğunda, makuliyet ilkesini ortadan kaldıran yasanın geçmemesi için Başbakanı ikna etme girişiminin başarısız olmasına Başkan tarafından verilen bir tür “yanıt” olabilir.
Suudilerin talepleri dikkate alındığında, yönetimin normalleşme için yüksek bir bedel ödemesi gerektiğinin farkında olduğu ve bunu yapmaya giderek daha istekli olduğu görülüyor.
Başkan Biden, bölgesel aktörleri tarihi kararlar almaya zorlamayı hedefliyor. Yönetim işe, taleplerinin yüzde 100’ünden daha azıyla (çok daha azı olmasa da) yetinmeye hazır olduğunu göstermek zorunda kalacak olan Suudi Arabistan’la başlıyor. Şu anda Asya-Pasifik arenası ve Ukrayna’da Rusya’yla mücadele gibi büyük küresel zorluklarla karşı karşıya olan ABD güvenlik kurumu, uzun sınırları ve çok sayıda tehdidi olan Suudi Arabistan bir yana, herhangi bir ülkeye askeri garanti vermekte zorlanacak. (ABD en son 1960 yılında Japonya ile, ondan önce de 1953 yılında Güney Kore gibi demokratik olmayan bir ülke ile savunma anlaşması imzalamıştı).
Riyad’ın ABD’den, nükleer silahların yayılma riskini önleyecek özel bir anlaşma (“1,2,3 altın standardı”) imzalamadan, bağımsız zenginleştirme kapasitesini de içeren bir Suudi sivil nükleer programını kabul etmesini talep etmesi, yönetim ve tabii ki İsrail için önemli zorluklar yaratıyor. ABD’nin bu talebi kabul etmesi halinde Suudilerin de ABD’nin sıkı denetimini kabul etmesi gerekecek. Geçmişte önerilen seçeneklerden biri, ABD’nin uranyum zenginleştirme programının kurulmasını ve işletilmesini denetlemesini sağlayacak “nükleer Aramco” olarak adlandırılan bir ABD-Suudi nükleer şirketinin kurulmasıydı. Suudi Arabistan’da uranyum zenginleştirme de dahil sivil bir nükleer program gerçek bir tehlikeyi beraberinde getirmektedir zira Orta Doğu’daki diğer ülkeler de benzer taleplerde bulunarak bölgede nükleer silahların yayılma riskini artırabilirler. Örneğin BAE, nükleer programının kurulmasına yardım karşılığında kendi sınırları içinde uranyum zenginleştirmekten vazgeçmişti. BAE’nin anlaşmanın yeniden müzakere edilmesini talep etmesi ya da ABD’den tazminat istemesi ihtimali göz ardı edilemez.
Suudilerin en gelişmiş silahlara olan talebi Mısır, BAE ve hatta İsrail’i de içine alacak bölgesel bir konvansiyonel silahlanma yarışı konusunda ABD’de ciddi endişelere yol açıyor. İsrail açısından, örneğin (Riyad’ın bir süredir ilgilendiği) F-35 savaş uçaklarının Suudi Arabistan’a satılması halinde, Birleşik Devletler’in, İsrail’in üstün askeri gücünü koruma konusundaki sözleşmeli yükümlülüğünü yerine getirmesi zor olacak. Suudi Arabistan’ın ciddi bir iç karışıklık yaşaması halinde bu silahların geleceğine ilişkin başka endişeler de var. ABD tarafından kendisine söz verildiğini iddia ettiği F-35 jetlerini şimdiye kadar teslim almamış olan BAE, bu jetlerin Suudi Arabistan’a teslim edilmesini talebini yenilemek için bir dayanak ya da itibarına vurulmuş bir darbe olarak değerlendirebilir.
ABD’nin Suudilerin savunma paktı veya eşdeğer bir garanti talebine olumlu yanıt vermesinin, İsrail de dahil bölgedeki diğer ülkelerin benzer taleplerine yol açması ve yönetimin bu taleplere rıza göstermesinin uzun zamandır arzuladığı bölgesel güvenlik mimarisinin kurulmasına katkıda bulunması bekleniyor. Yukarıdaki adımlar hep birlikte İran üzerindeki baskıyı önemli ölçüde arttırmayı ve onu nükleer müzakerelerde itidalli davranmaya zorlamanın yanı sıra İran, Rusya ve Çin’e ABD’nin Orta Doğu’daki lider süper güç olmaya devam ettiğini açıkça göstermeyi amaçlıyor.
Stratejik konulara ABD’nin iç normatif ve siyasi mülahazaları da eklenmeli. Demokrat Parti ve Başkan’ın kendisi, genel olarak teokratik Suudi Arabistan’a ve özellikle de fiili yöneticisi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’a karşı güçlü bir antipati besliyor. Hatta son başkanlık kampanyası sırasında Başkan, Suudi Arabistan’dan parya devlet olarak bahsetmiş ve uzun süredir Bin Selman ile temastan kaçınmıştı. Başkan’ın tutumu, özellikle Ukrayna’daki savaştan kaynaklanan enerji krizi nedeniyle Suudi Arabistan’ın stratejik öneminin artması ve Bin Selman tarafından uygulanan geniş kapsamlı iç reformların takdir edilmesi nedeniyle değişmiş olsa bile, yönetim Kongre’de Suudi taleplerine yönelik itirazların üstesinden gelmekte zorlanabilir. Bu potansiyel engeli aşmanın anahtarı, İsrail’in Filistin meselesinde pratik adımlar atmaya rıza göstermesi olabilir ki bu da yönetimin ve İsrail yerleşimlerinin genişlemesini ve Batı Şeria’nın fiilen ilhakını durdurmak ve gelecekte iki devletli bir çözüm olasılığını korumak isteyen birçok Demokrat milletvekilinin taleplerini karşılayacaktır.
ABD’nin normalleşmeyi destekleme isteğinin nedeni çoğunlukla İsrail’le ilgili. Bu yöndeki herhangi bir ilerlemenin Başbakan’ın koalisyon ortakları tarafından itirazla karşılanması ve belki de hükümetinin düşmesine yol açması bekleniyor. Hatta yönetim şu iki seçenekten birini gerçekleştirmeye çalışıyor olabilir: İsrail’de yeni ve daha ılımlı bir koalisyon hükümetinin kurulması ya da Batı Şeria’nın geleceği konusunda bir referandum niteliği taşıyacak olan yeni Knesset seçimleri. Yönetimin bakış açısına göre, normalleşme girişimi Netanyahu’nun zorluklara rağmen bunu benimsemesini sağlayacak kadar cazip olabilir. Bu girişim ona çığır açan bir bölgesel dönüşümün lideri olarak tarihe geçme fırsatı, yargıdaki reform bataklığından kurtulma ve kamuoyunun dikkatini kişisel hukuki meselelerinden başka yöne çekme imkânı sağlayacaktır.
İbrahim Anlaşması’nda olduğu gibi Filistinliler seyirci konumunda kalacak, ancak yine de bu hamlenin gerçekleşmesi halinde Batı Şeria’daki ilhak sürecinin durdurulması ve önemli miktarda mali yardım gibi önemli faydalar elde edebilecekler. Böyle bir senaryoda asıl kaybeden İran olacaktır. ABD yönetimi ayrıca bu hamleyi, İsrail’in İran’ın nükleer programına karşı askerî harekât düzenleme ihtimalini en aza indirmenin ve Suriye’de İsrail ile İran, İsrail ile Hizbullah, Hamas ve Filistin İslami Cihad arasındaki gerilimi azaltmanın bir yolu olarak görüyor. Kudüs ve Riyad arasında kısmi normalleşme tam bir İsrail-Filistin anlaşması olmadan da mümkün olabilir, ancak Suudiler İsrail ile normalleşmenin ana ödüllerini ABD’den beklerken, Filistin bağlamında İsrail’den iki devletli çözüme katkı olarak gösterebilecekleri bir karşılık görmek istiyorlar. Ancak mevcut İsrail hükümetinin Filistin bağlamındaki politikası İsrail-Suudi ilerlemesi için elverişli koşullar yaratma kabiliyetini sınırladığından bu hedefe ulaşmak zor olabilir.
Son olarak, ABD’nin İsrail ve Suudi Arabistan arasında normalleşme için bastırması, 2024’te yaklaşan seçim kampanyası ve önemli bir dış politika başarısı elde etme hırsı göz önüne alındığında, Başkan Biden’ın kendi hesaplarından bağımsız olmayacak. Aynı zamanda, bu girişimi uygulanabilir kılan şey, Başkan’ın İsrail’i demokratik ve Yahudi bir devlet olarak görmesine olan derin kişisel bağlılığından ve “İsrail’i kendisinden kurtarma” ve İsrail içi, Filistin ve bölgesel açılardan güvenliğini ve konumunu güçlendirme arzusundan kaynaklanıyor gibi görünmesidir.
Ortadoğu
Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.
POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.
Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.
Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.
Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:
“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”
Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.
Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.
Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.
ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.
“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.
“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”
Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.
Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.
Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.
Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.
Ortadoğu
Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.
Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.
Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.
Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.
Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.
Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.
Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.
UNIFIL sona yaklaşıyor
Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.
Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.
UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.
Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı.
Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.
Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.
Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.
Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri
2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.
Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.
Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.
Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi.
Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.
Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.
Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.
Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.
Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.
Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor
Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.
Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.
Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.
Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.
Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.
AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir
Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.
Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.
Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.
Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.
Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.
Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.
AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?
Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.
Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.
Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.
Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.
Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.
Ortadoğu
Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.
Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.
“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.
Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.
İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek
Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.
Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.
Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.
Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.
“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim
LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.
Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.
“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.
Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.
Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.
Sağdan salvolar, soldan eleştiriler
Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.
Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.
Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.
Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.
Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.
Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.
Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.
Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?
Amerika5 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceYandex veri merkezine saldırı Rusya’da dijital hizmetleri vurdu











