Ortadoğu
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi Netanyahu için “onurlu çıkış” mı?

“Bu girişim ona çığır açan bir bölgesel dönüşümün lideri olarak tarihe geçme fırsatı, yargıdaki reform bataklığından kurtulma ve kamuoyunun dikkatini kişisel hukuki meselelerinden başka yöne çekme imkânı sağlayacak.”
27 Temmuz’da New York Times köşe yazarı Thomas L. Friedman, ABD Başkanı Joe Biden’ın İsrail ve Suudi Arabistan arasında olası normalleşme için taraflara baskı yapmayı düşündüğünü yazdı. Friedman’a göre, ABD’li üst düzey yetkililerin Riyad’a yaptıkları son ziyaretler, ABD’nin bölgedeki en önemli iki askeri ortağını resmi bir mutabakat içine sokmak için tüm tarafların önemli tavizler vereceği bir düzenleme olasılığını araştırmakla ilgili. Ve böyle bir anlaşmada Suudi Arabistan İsrail ile ilişkilerini normalleştirecek ve Çin ile güçlü ilişkilerinden geri adım atacak, ABD ise Suudi Arabistan için güvenlik garantilerini resmileştirecek, Suudi sivil nükleer programının geliştirilmesine yardımcı olacak ve daha sofistike füze önleme sistemleri sağlayacak. Ancak İsrail’in işgal altındaki topraklarda Filistinlilere “anlamlı tavizler” vermesi ve muhtemelen sonsuza kadar ilhaktan vazgeçmesi gerekecek.
İsrail güvenlik bürokrasisinin görüşlerini yansıtan İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS), Friedman’ın makalesinin, ABD harekete geçme niyetinin bir işareti olarak önemine dikkat çeken bir analiz yayınladı. Analizin tamamına bakıldığında taraflardan beklenen tavizlerin imkansıza yakın görünmesine rağmen ABD’nin böyle bir anlaşma için ısrarcı ve Suudilerin kendisinden beklediği tavizlerin hepsini olmasa bile çoğunu vermeye razı olduğu görüşünde.
Suudilere ABD silahları, nükleer programı için destek ve güvenlik garantisi sağlayacak böyle bir anlaşmaya Washington’un razı olma ihtimali oldukça düşük ancak razı olsa bile İsrail’in güvenlik bürokrasisi neden bu kadar hevesli?
“Bu yöndeki herhangi bir ilerlemenin Başbakan’ın koalisyon ortakları tarafından itirazla karşılanması ve belki de hükümetinin düşmesine yol açması bekleniyor. Hatta Biden yönetimi şu iki seçenekten birini gerçekleştirmeye çalışıyor olabilir: İsrail’de yeni ve daha ılımlı bir koalisyon hükümetinin kurulması ya da Batı Şeria’nın geleceği konusunda bir referandum niteliği taşıyacak olan yeni Knesset seçimleri.”
ABD’nin hedefi olarak yazılan bu ifadeler aynı zamanda İsrail güvenlik bürokrasisinin de beklentisi. Analizde imzası olan üç isim de INSS’nin kurucuları gibi uzun yıllar İsrail güvenlik kurumlarında görev almış isimler. Ayrıca INSS’nin İsrail hükümetlerine ve güvenlik kurumlarına düzenli raporlar sunan yarı resmi nitelikte bir düşünce kuruşu olduğu da unutulmamalı. Düşünce kuruluşu, aşırı sağcıların yer aldığı hükümet ve ülkeyi ayağa kaldıran yargı reformunun İsrail’in güvenliğini tehdit ettiğini uzun zamandır dillendiriyor. Riyad ile normalleşme gündemiyle Netanyahu’ya, içinde debelendiği siyasi krizden “onurlu çıkış” sağlayacak büyük bir dış politika başarısı sağlayacağını düşünüyorlar.
Ancak yılan hikayesine dönen bu normalleşme gündeminde esas sorun Netanyahu ya da onun sağcı ortaklarından ziyade Riyad yönetimi ve onun ABD’den beklentileri. Dolayısıyla analizdeki olumlu havaya karşın kısa ve orta vadede böyle bir anlaşma ihtimali düşük. Ancak yine de Biden yönetimi ve Washington ile aynı hizadaki İsrail güvenlik bürokrasisinin hedeflerini daha iyi anlamak açısından önemli:
***
Başkan Biden Orta Doğu’da Çığır Açıcı Bir Adımı Gündemine Alıyor
Chuck Freilich, Eldad Shavit, Yoel Guzansky
İsrail ve Suudi Arabistan arasında olası bir normalleşme, Başkan Biden’ın girişim hakkındaki açıklaması ve anlaşmayı ilerletmek için arka planda yapılan çabalarla birlikte tekrar gündeme geldi. İsrail Başbakanının yakın bir zamanda Riyad’da halkın içinde dolaşacağı gün ne kadar yakın?
Başkan Biden, İsrail’de makuliyet ilkesini ortadan kaldıran oylama öncesinde New York Times köşe yazarı Tom Friedman’a verdiği mülakatta, İsrail hükümetinin öncülük ettiği yargı reformuna karşı olduğunu açıkça ifade etti. Knesset’teki oylamadan sonra 27 Temmuz 2023’te yayınlanan röportajın ikinci bölümünde ise yönetimin Suudi Arabistan ile İsrail arasında bir normalleşme anlaşmasını teşvik etme çabaları ele alındı. Biden, 28 Temmuz’da düzenlenen bir etkinlikte bu girişime atıfta bulunarak “bir yakınlaşmanın söz konusu olabileceğini” söyledi ancak daha fazla ayrıntı vermekten kaçındı.
Friedman’a göre Biden, 27 Temmuz’da Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Ulusal Güvenlik Konseyi Orta Doğu ve Kuzey Afrika Koordinatörünü bölgesel konuları görüşmek üzere (sadece birkaç ay içinde ikinci kez) Suudi Arabistan’a gönderdi. Anlaşmayı kabul etmeleri karşılığında tarafların, uygulanması ilgili liderleri karmaşık stratejik ve siyasi zorluklarla karşı karşıya bırakacak bir dizi adım atmaları gerektiği bildirildi:
- Suudi Arabistan’ın, ABD’nin NATO üyesi ülkelere verdiği taahhütlere benzer şekilde, saldırıya uğraması halinde Krallığı savunma taahhüdünü de içeren bir savunma anlaşması; neredeyse sınırsız gelişmiş (konvansiyonel) silah satışı ve henüz belirtilmemiş bir şekilde ABD onaylı sivil bir Suudi nükleer programı talep etmesi muhtemel.
- İsrail ile normalleşmenin ötesinde, ABD’nin Suudi Arabistan’dan Yemen’deki savaşı sona erdirmesini, Filistin Yönetimi’ne cömert bir yardım paketi sağlamasını ve Çin ile gelişen ilişkilerini sınırlandırmasını talep etmesi olası.
- İsrail’in Filistinlilerle gelecekte iki devletli bir çözümü tehlikeye atabilecek her türlü önlemden kaçınması ve bu amaçla Batı Şeria’yı ilhak etmekten, yeni yerleşim yerleri kurmaktan ve yasadışı ileri karakolları yasallaştırmaktan kaçınmayı; C Bölgesi’ndeki bazı toprakları Filistin kontrolüne devretmeyi ve genel olarak Filistin Yönetimi’ni güçlendirecek adımlar atmayı süresiz olarak taahhüt etmesi gerekecektir.
- Filistin Yönetimi’nden, kapsamlı Suudi yardımı ve İsrail’in söz konusu tavizleri karşılığında genel anlaşmaya onay vermesi istenecek.
Önemi
Friedman’ın makalesi, Washington tarafından uzun zamandır düşünülen paket programın ayrıntılarına ilişkin yeni bir bilgi sunmuyor. Asıl önemi, Başkan tarafından seçilen zamanlamasında ve ABD’nin Riyad’a danışmanlarını göndererek bu hamleyi hızlandırma konusundaki istekliliğinden geliyor. Yönetimin paket programı teşvik isteği, Suudi Arabistan ile normalleşmenin hükümetinin ana hedeflerinden biri olduğunu ilan eden Başbakan Binyamin Netanyahu’nun anlaşmayı İsrail’deki siyasi bataklıktan bir çıkış yolu olarak görebileceği varsayımına dayanıyor olabilir. Aslında yönetimin bu hamlesi, geniş bir siyasi mutabakatın yokluğunda, makuliyet ilkesini ortadan kaldıran yasanın geçmemesi için Başbakanı ikna etme girişiminin başarısız olmasına Başkan tarafından verilen bir tür “yanıt” olabilir.
Suudilerin talepleri dikkate alındığında, yönetimin normalleşme için yüksek bir bedel ödemesi gerektiğinin farkında olduğu ve bunu yapmaya giderek daha istekli olduğu görülüyor.
Başkan Biden, bölgesel aktörleri tarihi kararlar almaya zorlamayı hedefliyor. Yönetim işe, taleplerinin yüzde 100’ünden daha azıyla (çok daha azı olmasa da) yetinmeye hazır olduğunu göstermek zorunda kalacak olan Suudi Arabistan’la başlıyor. Şu anda Asya-Pasifik arenası ve Ukrayna’da Rusya’yla mücadele gibi büyük küresel zorluklarla karşı karşıya olan ABD güvenlik kurumu, uzun sınırları ve çok sayıda tehdidi olan Suudi Arabistan bir yana, herhangi bir ülkeye askeri garanti vermekte zorlanacak. (ABD en son 1960 yılında Japonya ile, ondan önce de 1953 yılında Güney Kore gibi demokratik olmayan bir ülke ile savunma anlaşması imzalamıştı).
Riyad’ın ABD’den, nükleer silahların yayılma riskini önleyecek özel bir anlaşma (“1,2,3 altın standardı”) imzalamadan, bağımsız zenginleştirme kapasitesini de içeren bir Suudi sivil nükleer programını kabul etmesini talep etmesi, yönetim ve tabii ki İsrail için önemli zorluklar yaratıyor. ABD’nin bu talebi kabul etmesi halinde Suudilerin de ABD’nin sıkı denetimini kabul etmesi gerekecek. Geçmişte önerilen seçeneklerden biri, ABD’nin uranyum zenginleştirme programının kurulmasını ve işletilmesini denetlemesini sağlayacak “nükleer Aramco” olarak adlandırılan bir ABD-Suudi nükleer şirketinin kurulmasıydı. Suudi Arabistan’da uranyum zenginleştirme de dahil sivil bir nükleer program gerçek bir tehlikeyi beraberinde getirmektedir zira Orta Doğu’daki diğer ülkeler de benzer taleplerde bulunarak bölgede nükleer silahların yayılma riskini artırabilirler. Örneğin BAE, nükleer programının kurulmasına yardım karşılığında kendi sınırları içinde uranyum zenginleştirmekten vazgeçmişti. BAE’nin anlaşmanın yeniden müzakere edilmesini talep etmesi ya da ABD’den tazminat istemesi ihtimali göz ardı edilemez.
Suudilerin en gelişmiş silahlara olan talebi Mısır, BAE ve hatta İsrail’i de içine alacak bölgesel bir konvansiyonel silahlanma yarışı konusunda ABD’de ciddi endişelere yol açıyor. İsrail açısından, örneğin (Riyad’ın bir süredir ilgilendiği) F-35 savaş uçaklarının Suudi Arabistan’a satılması halinde, Birleşik Devletler’in, İsrail’in üstün askeri gücünü koruma konusundaki sözleşmeli yükümlülüğünü yerine getirmesi zor olacak. Suudi Arabistan’ın ciddi bir iç karışıklık yaşaması halinde bu silahların geleceğine ilişkin başka endişeler de var. ABD tarafından kendisine söz verildiğini iddia ettiği F-35 jetlerini şimdiye kadar teslim almamış olan BAE, bu jetlerin Suudi Arabistan’a teslim edilmesini talebini yenilemek için bir dayanak ya da itibarına vurulmuş bir darbe olarak değerlendirebilir.
ABD’nin Suudilerin savunma paktı veya eşdeğer bir garanti talebine olumlu yanıt vermesinin, İsrail de dahil bölgedeki diğer ülkelerin benzer taleplerine yol açması ve yönetimin bu taleplere rıza göstermesinin uzun zamandır arzuladığı bölgesel güvenlik mimarisinin kurulmasına katkıda bulunması bekleniyor. Yukarıdaki adımlar hep birlikte İran üzerindeki baskıyı önemli ölçüde arttırmayı ve onu nükleer müzakerelerde itidalli davranmaya zorlamanın yanı sıra İran, Rusya ve Çin’e ABD’nin Orta Doğu’daki lider süper güç olmaya devam ettiğini açıkça göstermeyi amaçlıyor.
Stratejik konulara ABD’nin iç normatif ve siyasi mülahazaları da eklenmeli. Demokrat Parti ve Başkan’ın kendisi, genel olarak teokratik Suudi Arabistan’a ve özellikle de fiili yöneticisi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’a karşı güçlü bir antipati besliyor. Hatta son başkanlık kampanyası sırasında Başkan, Suudi Arabistan’dan parya devlet olarak bahsetmiş ve uzun süredir Bin Selman ile temastan kaçınmıştı. Başkan’ın tutumu, özellikle Ukrayna’daki savaştan kaynaklanan enerji krizi nedeniyle Suudi Arabistan’ın stratejik öneminin artması ve Bin Selman tarafından uygulanan geniş kapsamlı iç reformların takdir edilmesi nedeniyle değişmiş olsa bile, yönetim Kongre’de Suudi taleplerine yönelik itirazların üstesinden gelmekte zorlanabilir. Bu potansiyel engeli aşmanın anahtarı, İsrail’in Filistin meselesinde pratik adımlar atmaya rıza göstermesi olabilir ki bu da yönetimin ve İsrail yerleşimlerinin genişlemesini ve Batı Şeria’nın fiilen ilhakını durdurmak ve gelecekte iki devletli bir çözüm olasılığını korumak isteyen birçok Demokrat milletvekilinin taleplerini karşılayacaktır.
ABD’nin normalleşmeyi destekleme isteğinin nedeni çoğunlukla İsrail’le ilgili. Bu yöndeki herhangi bir ilerlemenin Başbakan’ın koalisyon ortakları tarafından itirazla karşılanması ve belki de hükümetinin düşmesine yol açması bekleniyor. Hatta yönetim şu iki seçenekten birini gerçekleştirmeye çalışıyor olabilir: İsrail’de yeni ve daha ılımlı bir koalisyon hükümetinin kurulması ya da Batı Şeria’nın geleceği konusunda bir referandum niteliği taşıyacak olan yeni Knesset seçimleri. Yönetimin bakış açısına göre, normalleşme girişimi Netanyahu’nun zorluklara rağmen bunu benimsemesini sağlayacak kadar cazip olabilir. Bu girişim ona çığır açan bir bölgesel dönüşümün lideri olarak tarihe geçme fırsatı, yargıdaki reform bataklığından kurtulma ve kamuoyunun dikkatini kişisel hukuki meselelerinden başka yöne çekme imkânı sağlayacaktır.
İbrahim Anlaşması’nda olduğu gibi Filistinliler seyirci konumunda kalacak, ancak yine de bu hamlenin gerçekleşmesi halinde Batı Şeria’daki ilhak sürecinin durdurulması ve önemli miktarda mali yardım gibi önemli faydalar elde edebilecekler. Böyle bir senaryoda asıl kaybeden İran olacaktır. ABD yönetimi ayrıca bu hamleyi, İsrail’in İran’ın nükleer programına karşı askerî harekât düzenleme ihtimalini en aza indirmenin ve Suriye’de İsrail ile İran, İsrail ile Hizbullah, Hamas ve Filistin İslami Cihad arasındaki gerilimi azaltmanın bir yolu olarak görüyor. Kudüs ve Riyad arasında kısmi normalleşme tam bir İsrail-Filistin anlaşması olmadan da mümkün olabilir, ancak Suudiler İsrail ile normalleşmenin ana ödüllerini ABD’den beklerken, Filistin bağlamında İsrail’den iki devletli çözüme katkı olarak gösterebilecekleri bir karşılık görmek istiyorlar. Ancak mevcut İsrail hükümetinin Filistin bağlamındaki politikası İsrail-Suudi ilerlemesi için elverişli koşullar yaratma kabiliyetini sınırladığından bu hedefe ulaşmak zor olabilir.
Son olarak, ABD’nin İsrail ve Suudi Arabistan arasında normalleşme için bastırması, 2024’te yaklaşan seçim kampanyası ve önemli bir dış politika başarısı elde etme hırsı göz önüne alındığında, Başkan Biden’ın kendi hesaplarından bağımsız olmayacak. Aynı zamanda, bu girişimi uygulanabilir kılan şey, Başkan’ın İsrail’i demokratik ve Yahudi bir devlet olarak görmesine olan derin kişisel bağlılığından ve “İsrail’i kendisinden kurtarma” ve İsrail içi, Filistin ve bölgesel açılardan güvenliğini ve konumunu güçlendirme arzusundan kaynaklanıyor gibi görünmesidir.
Ortadoğu
Ahmed Şara ile Mazlum Abdi, Şam’da bir araya geldi

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazloum Abdi ve SDG’nin üst düzey yetkilisi İlham Ahmed, Şam’da geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile görüştü.
Şam’daki kaynaklar Şark’ül Evsat’a yaptığı açıklamada, medya karartması altında gerçekleştirilen toplantıda tartışılan ana konunun eğitim olduğunu bildirdi.
Görüşmeler, Abdi ve Ahmed’in Şam’da Şara ile bir araya gelmesinden yaklaşık 20 gün sonra gerçekleşti.
Kaynaklar, her iki tarafın da 29 Ocak tarihli anlaşmayı uygulamaya kararlı olmasına rağmen, söz konusu toplantıda tartışmalı birkaç konu üzerinde uzlaşma sağlanamadığını belirtti.
Abdi, geçtiğimiz günlerde SDG’nin dağıtılacağı iddialarını yalanlayarak, grubun Suriye ordusuna entegrasyonunun, Kamışlı, Malikiye ve Kobani’deki tugaylar ile Afrin’de kurulması planlanan bir başka tugay da dahil olmak üzere yeni oluşumlar içindeki yapısını koruyacağını belirtti.
Ayrıca Suriye’de etnik temelli olmayan yeni bir siyasi parti kurma planlarını da açıkladı.
Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, 18 Ağustos’ta Kadın Koruma Birliklerinin (YPJ) orduya entegrasyonu ve Kürtçe eğitim gibi birçok konunun hâlâ çözümsüz kaldığını belirtti.
Kürt yetkililer okul müfredatının Kürtçeye çevrilmesini isterken, Şam ise ayrı bir müfredatın diğer Suriyeli topluluklardan da benzer taleplere yol açabileceği gerekçesiyle Kürtçe dilinin seçmeli ders olarak sunulmasını önerdi.
Şam’a gitmeden önce Ahmed, X’te ana dilde eğitimin “her halkın temel bir hakkı” olduğunu yazdı ve bu hakların tanınmasının Suriye’yi adalet, istikrar ve barışın bir modeli haline getirebileceğini ekledi.
Şara, 16 Ocak’ta 13 sayılı Kararnameyi yayınlayarak Suriyeli Kürt vatandaşları “Suriye halkının vazgeçilmez ve ayrılmaz bir parçası” olarak tanımış ve onların kültürel ve dilsel kimliklerini Suriye’nin ulusal kimliğinin bir parçası olarak kabul etmişti.
Çözülmemiş diğer konular arasında, Suriye dışındaki Kürtler, devlet kurumlarına katılmamış Kürt örgütleri ve liderler ile yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşü ve SDG tarafından gözaltında tutulan ve kayıp kişiler yer alıyor.
Son haberlere göre, görüşmelerde entegrasyonun ardından devlet kurumları içindeki Kürtlerin atamaları da ele alınacak.
Buna Suriye Demokratik Konseyi’nden isimlerin üst düzey görevlere getirilmesi de dahil.
Abdi, Şam ziyareti öncesinde, askeri, güvenlik ve idari kurumların entegrasyonu ilerledikçe ccak ayında imzalanan anlaşmanın uygulanmasının yeni bir aşamaya girdiğini belirtmişti.
Kürt medyası, eğitim, sağlık, enerji, su ve tarım dahil olmak üzere sivil ve hizmet kurumlarının birleştirilmesinde önemli ilerlemeler kaydedildiğini bildirirken, yargı entegrasyonunun ise Eylül ayı başında ilerlemesi bekleniyor.
Ortadoğu
El-Sayed ve Jeffries’ten Hasan Piker’e tepki

Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Hakeem Jeffries, geçen hafta yayıncı Hasan Piker’in, İsrail’i destekleyen Yahudilerin kendilerine yönelik antisemitik şiddeti kışkırttığı yönündeki açıklamalarını reddetti.
Piker’in adını şahsen anmayan New Yorklu Demokrat Jeffries pazartesi günü X’te şöyle yazdı:
“Amerikalı Yahudilerin kendilerine yönelik şiddeti kışkırttığına dair bu kötü niyetli iddia tehlikeli ve antisemitiktir. Nefretin tırmandığı bir dönemde, Yahudi kardeşlerimizin güvenliğine yönelik tehditler için hiçbir gerekçe olamaz. Antisemitizm kanseriyle, şu anda duyduğumuz şiddetli aciliyetle mücadele edeceğiz.”
Bu açıklamalar, diğer Demokrat milletvekillerinin Piker’e yönelik eleştirilerinin ve Piker ile bağlantılı olan ya da onunla birlikte kampanya yürüten bazı kişilerin onun açıklamalarından uzaklaşma girişimlerinin ardından, bir Demokrat liderden Piker’e yönelik şimdiye kadarki en belirgin kınama niteliğinde.
Jeffries’in açıklaması, ön seçimlerin son haftasında Piker ile birlikte kampanya yürüten Michigan Demokrat Senatosu adayı Abdul El-Sayed’in tepkisinden belirgin şekilde daha doğrudan ve sert oldu.
El-Sayed, pazartesi günü erken saatlerde, Piker’in sözlerinin içeriğine değinmeden yayıncıdan uzaklaştığını belirten bir açıklama yayınlamıştı.
X’te, “Hasan Piker’in Jeremy Moss hakkındaki yorumlarına ilişkin açıklamam” başlığıyla paylaşılan açıklamada şöyle dedi:
“Bence tüm Amerikalılar, şiddet korkusu yaşamadan inandıkları şeyleri savunma hakkına sahip. Bu, geçmişte inançları nedeniyle sindirilmiş topluluklar için özellikle geçerli.”
Piker ile olan bağlantısı nedeniyle kendisine yönelik saldırılar sürerken, El-Sayed ayrıca “ben ve kampanya sözcülerim dışında hiç kimse bu kampanyanın adına konuşamaz” diye ısrar etti.
Ardından Piker’i, seçim yarışını ya da kendi kampanyasını belirlemeyecek “bir Twitch yayıncısı” olarak nitelendirerek, kendisinin veya kampanyasının Piker ile olan ilişkisinin bundan sonra değişip değişmeyeceği konusunda bir açıklama yapmadı.
El-Sayed, “Yahudilerin güvenliğine olan bağlılığım, kendi kızlarımın güvenliğine olan bağlılığımla aynıdır. Antisemitizm bir beladır ve her türlü biçimiyle mücadele etmeliyiz. Toplumu tehlikeye atan her türlü söyleme karşı duruyorum,” dedi.
Moss, muhaliflerin kendisinin “antisemitik klişeleri” savunduğunu gösteren uydurma ses kayıtlarını yaydıklarını ileri sürüyor.
Moss, pazartesi günü yaptığı açıklamada, henüz destek vermediği El-Sayed ile ortak hedefleri, Yahudiler ve Arapların güvenliği ve Michigan’daki topluluklar arasında uyumlu bir arada yaşama konusunda görüşmelerini sürdürdüklerini belirtti.
Moss, “Bu önemli görüşmeler, pek çok kişinin istediği gibi bir tweet ya da reels sınırları içine sığmaz. Abdul ile bu görüşmeleri yapabildiğimiz için minnettarım. Farklılıklarımıza rağmen aday listemizi birleştirmek için hâlâ önümüzde yapılacak işler var. Bu bir gecede gerçekleşmeyecek, gerçekleşmemeli de. Güvenilir ve samimi bir şekilde sürdürülmesi gereken sürekli bir diyalog gerektirecek,” dedi.
Ne var ki Moss, El-Sayed ile görüş ayrılıklarına rağmen, Yahudi topluluğundaki bazı diğer liderlerin planladığı gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’ı desteklemeyeceğini açıkça belirtti.
Moss ayrıca, ismini açıkça belirtmeden Piker’i sert bir dille eleştirdi:
“Provokatörler bu anı, daha fazla bölünme yaratmak için istismar ediyorlar. Kaliforniyalı bir podcastçinin, Michigan’ın Oakland County’sindeki Yahudi cemaatinin neye inanması ve neye inanmaması gerektiği konusunda bana ders vermesine izin vermeyeceğim.”
Öte yandan bazı Demokratlar, El-Sayed’den Piker’in açıklamalarına daha sert bir şekilde yanıt vermesini istedi.
Demokrat stratejist Tré Easton, sosyal medyada şöyle yazdı:
“Abdul’un kazanmasını yürekten istiyorum ama Piker’in genel seçimlerde kaçınılmaz olarak ciddi bir yük haline geleceği, dünyadaki en öngörülebilir şeydi. Abdul’un kampanyasının başarılı olmasını önemsiyorsanız, onun Piker’den açık ve net bir şekilde mesafe koymasını istemeniz gerekir.”
Ortadoğu
Dürzi lider Şeyh Hicri Süveyda için İsrail merkezli çözüm istedi

Suriye’deki Dürzi toplumunun ruhani liderlerinden Şeyh Hikmet el-Hicri, Süveyda’nın geleceğine ilişkin çözümün İsrail üzerinden şekillenmesini istedi. Hicri’nin Dürzileri İsrail’in ayrılmaz parçası olarak nitelediği konuşmasının ardından Süveyda sokaklarında İsrail bayraklı araç konvoyu düzenlendi.
Suriye’deki Dürzi toplumunun ruhani liderlerinden Şeyh Hikmet el-Hicri, Süveyda’nın geleceğine ilişkin çözümün İsrail’e katılmaktan geçtiğini savundu.
Hicri’nin açıklamaları, İsrail’in Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne düzenlediği saldırıyla Şam ile Tel Aviv arasındaki gerilimin yeniden tırmandığı bir dönemde yapıldı.
Açıklamalarla eş zamanlı olarak Süveyda’da İsrail’e destek amacıyla Dürzi ve İsrail bayraklarının taşındığı bir araç konvoyu oluşturuldu.
İngiltere merkezli Arap gazetesi El-Kuds el-Arabi’nin aktardığı görüntülere göre Hicri, Süveyda’nın Kanavat beldesindeki evinde ziyaretçilerine hitap etti.
Konuşmasında Dürzilerin İsrail ile olan inanç bağına değinen Hicri, “Biz, inanç bakımından dahi İsrail Devleti’yle ortağız. Tarihsel olarak Muvahhid Dürziler şeklinde İsrail Devleti’nin ayrılmaz bir parçasıyız. Bu düşüncenin ve bu devletin korunmasıyla ilgiliyiz” ifadelerini kullandı.
İsrail’in yönetim modeline övgüde bulunan Hicri, bölgedeki diğer ülkelerin de Tel Aviv’i örnek almasını isteyerek şöyle devam etti:
“İsrail devleti bütün unsurlarıyla gerçek anlamda bir kurumlar, bilim ve medeniyet devleti olduğunu kanıtlamıştır. İnsanı doğru biçimde inşa eden ve hukukun üstünlüğünün herkes için geçerli olduğu bir devlettir. Bölgedeki diğer ülkelerin de bu insani modeli örnek alarak devletlerini doğru şekilde inşa etmelerini diliyoruz.”
ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin Süveyda dosyası üzerinde çalıştığını belirten Hicri, çözümün İsrail aracılığıyla sağlanmasının kendileri açısından merkezi önem taşıdığını söyledi.
Önümüzdeki günlerde yeni bir gelişme beklediklerini kaydeden Dürzi lider, İsrail’in “Başan” olarak adlandırdığı Süveyda’nın tam egemenlik haklarına ve kendi kaderini tayin hakkına kavuşması gerektiğini savundu.
Hicri, “Bizim için öncelikli olan, Başan bölgesinin istikrara kavuşmasıdır. Çünkü burası bütün bölgede istikrarın kurulmasının ilk taşı ve temel dayanağı olabilir. Başan’ın istikrarı, egemenlik haklarının tamamını ve kendi kaderini tayin hakkını elde etmesine bağlıdır” dedi.
Hicri, ocak ayında İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’un internet sitesi Ynet’e verdiği mülakatta da benzer görüşler dile getirmiş, Dürzileri “İsrail devletinin varlık düzeninin ayrılmaz bir parçası” şeklinde tanımlamıştı. Son konuşma, bu yaklaşımın Süveyda’nın geleceğine ilişkin açık bir siyasi talebe dönüştüğünü gösterdi.
Süveyda sokaklarında konvoy düzenlendi
Hicri’nin konuşmasının yayımlandığı saatlerde Süveyda’da İsrail’e destek amacıyla bir araç konvoyu düzenlendi. İsrail basınından Srugim’in aktardığı bilgilere göre, kentin sokaklarında ilerleyen konvoyda Dürzi ve İsrail bayrakları yan yana taşınırken araçlarda Hicri’nin fotoğraflarına da yer verildi.
İsrail yayın organı, konvoyu Dürzilerin “İslamcı Şam yönetimine karşı İsrail’den gördükleri korumayı unutmadıkları” ve “kimin tarafında olduklarını gösterdikleri” ifadeleriyle sundu.
Haberde, eylemin İsrail’in Suriye’nin kuzeyindeki hedeflere yönelik saldırıları ve Şam yönetimiyle güvenlik görüşmelerinin yeniden başladığı sırada yapıldığına dikkat çekildi.
Süveyda’daki kriz, Temmuz 2025’te Dürzi silahlı gruplar ile Bedevi aşiretler arasında başlayan çatışmalarla tırmanmıştı. Esad yönetimini deviren El Kaide kökenli grupların öncülüğündeki Suriye güvenlik güçlerinin bölgeye müdahalesinin ardından İsrail, “Dürzileri koruma” iddiasıyla Suriye ordusuna ait hedefleri, Şam’daki Genelkurmay binasını ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı yakınındaki noktaları vurmuştu.
Yaşanan gelişmelerden günler önce İsrail savaş uçakları, İdlib’in doğusundaki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü en az sekiz bombayla hedef aldı. Saldırıda pistler ve hangarlar hasar görürken can kaybı bildirilmedi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu yönetimi, Şam’ın üssü Türk askerlerinin kullanımına açmaya hazırlandığı iddiasıyla saldırıyı gerekçelendirdi.
İsrail Başbakanlığı, Türkiye’nin Ebu Zuhur’a yerleşmesine izin verilmesinin iki ülke arasında şekillenen güvenlik statükosunu ihlal edeceğini öne sürdü. Netanyahu daha sonra yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin Suriye’ye yerleşmesine ve düzenli biçimde İsrail sınırına doğru güneye ilerlemesine izin vermeyeceğiz” dedi.
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ise Şam’ın İsrail tarafına Ebu Zuhur’da kalıcı bir Türk askeri varlığı planlanmadığı yönünde güvence verdiğini açıkladı. Şeybani, üsteki çalışmaların yalnızca tesisin Suriye Hava Kuvvetleri için yeniden kullanılabilir hale getirilmesini amaçladığını belirtti.
Suriyeli yetkililer saldırıdan bir gün önce Türk bir heyetin üste inceleme yaptığını ifade ederken, Ankara ise saldırının hemen öncesinde veya saldırı sırasında Ebu Zuhur’da Türk askeri heyeti bulunduğu iddiasını reddetti.
Ankara saldırıyı “hukuksuz”, İsrail’in gerekçelerini ise “mesnetsiz” olarak niteledi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da saldırıyı “gereksiz bir tırmandırma” olarak değerlendirdi.
Ebu Zuhur saldırısının ardından Suriye ve İsrail heyetleri pazar günü Ürdün’de ABD arabuluculuğunda bir araya geldi.
Suriye resmi haber ajansı SANA’nın haberine göre, Şeybani başkanlığındaki ve genel istihbarat ile askeri istihbarat yetkililerinin yer aldığı Suriye heyeti, İsrailli muhataplarıyla gerilimin düşürülmesini ele aldı.
İsrail heyetine Mossad Başkanı Roman Gofman başkanlık etti. Görüşmelerde İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırılarının, tutuklama operasyonlarının ve hedefli saldırılarının durdurulması, güvenlik anlaşması müzakerelerinin yeniden başlatılması ve sahada çatışmayı önleyecek bir koordinasyon mekanizmasının kurulması konuları görüşüldü.
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Amerika5 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Dünya Basını1 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor
Görüş2 hafta önceBüyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceNikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi










