Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Tibet’in tarihi: Mütevazı spiritüalizmin ardındaki kölelik ve vahşet düzeni

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Tibet’in ruhani lideri Dalay Lama, geçtiğimiz günlerde küçük bir çocuktan “dilini yalamasını” istediği görüntülerinin medyada çıkmasının ardından yoğun tepki gördü. 87 yaşındaki din adamı, daha sonra çocuktan ve ailesinden özür dilediği bir açıklama yaptı. Mazbut bir spiritüalizmle hemhal oldukları zannedilen Tibetli keşişlerin geçmişi hiç de öyle olmadıklarının ispatlarıyla dolu. Çin Halk Cumhuriyeti Tibet bölgesine gelmeden önce sözgelimi din adamlarının sürdürdüğü köleci sistemde çocuk istismarı, tecavüz, işkence ve diğer bir dolu suç oldukça yaygındı. Pekin’in müdahalesinden sonra Tibetli gericiler ABD’den maddi ve lojistik, her anlamda yoğun destek almıştı, Amerikan istihbaratının buna özel programı vardı. Aşağıda bugün Batı’da son derece masumane algılanan Tibet spiritüalizminin kısa bir tarihi var. Makale, Amerikalı Marksist siyaset bilimci Michael Parenti tarafından 2003 yılında kaleme alınarak New Political Science dergisinde yayımlandı. Daha sonra 2007 yılının ocak ayında revize edildi. 26 Aralık 2020’de RedSails.org’da yayımlandı.


Dostane feodalizm: Tibet efsanesi

Michael Parenti

Efendiler ve lamalar için

Dinsel çatışmaların kana bulanmış manzarasının yanında her dinin vaat ettiği iç huzur ve teselli tecrübesi olur, Budizm de bundan fazlası değil. Diğer dinlerin hoşgörüsüz vahşiliğiyle belirgin bir tezat oluşturan Budizm ne fanatik ne de dogmatiktir, ki taraftarları da böyle söyler. Pek çoğu için Budizm bir teolojiden ziyade, bizi doğru yaşam yoluna yönlendirirken içsel bir uyum ve aydınlanmayı teşvik etmeyi amaçlayan meditatif ve araştırmacı bir disiplin. Genel olarak ruhani odak noktası yalnızca kişinin kendisi değil, başkalarının da refahı. Kişi egoist arayışları bir kenara bırakmaya ve tüm insanlar ve şeylerle olan bağlantısına dair daha derin bir anlayış kazanmaya çalışır. “Sosyal olarak angaje Budizm” aydınlanmış bir toplum inşa etmek için bireysel özgürleşmeyi sorumlu sosyal eylemle harmanlamaya çalışır.

Ancak tarihe bakıldığında Budizmin çok sayıda ve çok çeşitli biçimlerinin hepsinin doktriner fanatizmden ve diğer dinlerin karakteristik özelliği olan şiddet ve sömürü arayışlarından arınmış olmadığı görülür. Sri Lanka’da eskiden Budist krallar tarafından yürütülen muzaffer savaşlar hakkında efsanevi ve kutsal sayılan bir tarih var. Yirminci yüzyıl boyunca Budistler Tayland, Burma, Kore, Japonya, Hindistan ve başka bölgelerde birbirleriyle ve Budist olmayanlarla şiddetli çatışmalara girdiler. Sri Lanka’da Budist Sinhalese ve Hindu Tamiller arasındaki silahlı çatışmalar her iki taraftan da çok sayıda cana mal oldu. 1998 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı, dünyanın en şiddetli ve tehlikeli otuz aşırılık yanlısı grubunu listeledi. Bunların yarısından fazlası dinsel, özellikle Müslüman, Yahudi ve Budistti. [2]

Güney Kore’de 1998 yılında Budist Chogye tarikatının binlerce rahibi haftalarca süren meydan muharebelerinde yumruklar, taşlar, bombalar ve sopalarla birbiriyle dövüştü. Yıllık 9,2 milyon dolarlık bütçesi, milyonlarca dolar değerindeki mülkleri ve 1700 keşişi çeşitli görevlere atama ayrıcalığıyla Güney Kore’nin en büyüğü olan tarikatı kontrol etmek için kavga ediyorlardı. Kavgalar ana Budist mabetlerine zarar verdi ve bazıları ağır olmak üzere onlarca keşişin yaralanmasına neden oldu. Kore halkı, hangi taraf kontrolü ele geçirirse geçirsin, “ibadet edenlerin bağışlarını lüks evler ve pahalı arabalar için kullanacağını” düşünerek her iki grubu da beğenmiyor gibiydi. [3]

Her dinde olduğu gibi Budist mezhepler arasındaki veya içindeki çekişmeler genellikle liderlerin yolsuzlukları ve kişisel zaaflarından kaynaklanır. Mesele Japonya’nın Nagano kentinde, 1400 yıldan uzun bir süredir Budist mezheplerine ev sahipliği yapan itibarlı tapınakların yer aldığı Zenkoji’de baş rahip Komatsu ile Tacchu arasında “çirkin bir savaş” patlak verdi. Tacchu rahipleri Komatsu’yu kendi çıkarları için tapınağın adıyla yazı ve çizimler satmakla suçladılar. Ayrıca Komatsu’nun kadınlarla görülme sıklığı da onları dehşete düşürmüştü. Komatsu da liderliğini eleştiren keşişleri tecrit etmeye ve cezalandırmaya çalıştı. Bu çatışma beş yıl kadar sürdü ve yargıya taşındı. [4]

Peki ya Tibet Budizmi? Bu tür çekişmeler için bir istisna değil midir? Peki ya yaratılmasına yardımcı olduğu toplum? Pek çok Budist, 1959’daki Çin baskısından önce eski Tibet’in modern sanayileşmiş toplumu saran egoist yaşam tarzlarından, boş materyalizmden ve yozlaştırıcı ahlaksızlıklardan arınmış, ruhani yönelimli bir krallık olduğunu savunur. Batı basını, seyahat kitapları, romanlar ve Hollywood filmleri Tibet teokrasisini gerçek bir Shangri-La olarak tasvir eder. Dalay Lama’nın kendisi Tibet’te “Budizmin yaygın etkisinin”, “bozulmamış bir çevrenin geniş açık alanlarının ortasında barış ve uyuma adanmış bir toplumla sonuçlandığını”, “özgürlüğün ve huzurun tadına vardıklarını” belirtir. [5]

Tibet’in tarihi okunduğunda ortaya biraz farklı bir tablo çıkıyor. Batılı bir Budist talebesi “Eski Tibet’te dini çatışmalar olağan bir durumdu. Tarih, Tibetli lamalar ve takipçilerinin karşılıklı hoşgörü ve şiddet içermeyen iyi niyetle birlikte yaşadığı Shangri-La imajını yalanlıyor. Gerçekten de durum oldukça farklıydı. Eski Tibet daha çok Karşı Reform’un din savaşları esnasındaki Avrupa’ya benziyordu” diye yazıyor. [6] On üçüncü yüzyılda, İmparator Kubilay Han ilk Büyük Lama’yı yarattı; bu kişi diğer tüm lamalara bir papanın piskoposlarına başkanlık ettiği gibi başkanlık edecekti. Birkaç yüzyıl sonra Çin İmparatoru, 25 yaşında hırslı bir adam olan Büyük Lama’yı desteklemek için Tibet’e bir ordu gönderdi ve daha sonra kendisine tüm Tibet’in hükümdarı Dalay [Okyanus] Lama unvanını verdi.

Kendisinden evvelki iki lama “reankarnasyonu” daha sonra daha sonra geriye dönük olarak selefleri olarak tanınmış ve böylece 1. Dalay Lama 3. Dalay Lama’ya dönüştü. Bu 1. [veya 3.] Dalay Lama’nın kendi mezhebine ait olmayan manastırları ele geçirdiğine ve kendi tanrısallık iddiasıyla çelişen Budist yazılarını yok ettiğine inanılır. Yerine geçen Dalay Lama pek çok metresi olan, arkadaşlarıyla parti yapan ve cisimleşmiş bir tanrıya yakışmayacak şekilde davranarak zevk ve sefa içinde bir yaşam sürdü. Bu suçları yüzünden rahipleri tarafından öldürüldü. 170 yıl içinde, tanınmış ilahi statülerine rağmen, beş Dalay Lama yüksek rahipleri veya diğer saray mensupları tarafından öldürüldü. [7]

Yüzlerce yıl boyunca Tibet’in rakip Budist mezhepleri şiddetli çatışmalara ve yargısız infazlara sahne oldu. 1660 yılında 5. Dalay Lama, Karmapa olarak bilinen yüksek lamasıyla rakip Kagyu mezhebinin kalesi olan Tsang eyaletinde bir isyanla karşı karşıya kaldı. 5. Dalay Lama isyancılara karşı sert bir cezalandırma çağrısında bulunarak, Moğol ordusuna erkek ve kadın soylarını ve bebekleri bile “kayalara çarpan yumurtalar gibi”, yani “onlara ait her türlü izi, hatta isimlerini bile” yok etmelerini emretti. [8]

1792’de pek çok Kagyu manastırına el konuldu ve keşişleri zorla Gelug mezhebine [Dalay Lama’nın mezhebi] sokuldu. “Sarı Şapkalılar” olarak da bilinen Gelug okulu, öğretilerini diğer Budist mezhepleriyle harmanlama konusunda çok az hoşgörü veya isteklilik gösterdi. Geleneksel dualarından birinin sözleriyle:

“Büyük varlıklar, yüksek memurlar ve sıradan insanları

Gelug öğretisini kirleten ve yozlaştıranları

Toz parçacıklarına indirgeyen

Sarı Şapka öğretilerinin vahşi tanrısı, sana şükürler olsun”. [9]

Tibetli bir generalin on sekizinci yüzyıla ait bir anısı, ancak Budistler arasındaki bir dini çatışmalarda olabilecek ölçüde acımasız ve kanlı bir mezhep çatışmasını tasvir eder. [10] Tibet Budizminin Batı’daki günümüz takipçileri, bu çirkin tarihe büyük ölçüde yabancı.

Dinlerin yalnızca şiddetle değil, ekonomik sömürüyle de yakın bir ilişkisi oldu. Aslında, çoğu zaman şiddeti gerekli kılan şey ekonomik sömürüydü. Tibet teokrasisinde de durum böyleydi. Dalay Lama’nın Tibet’e en son liderlik ettiği 1959’a yılına kadar ekilebilir arazilerin çoğu hala serfler tarafından işletilen tımarlar şeklinde örgütlenmişti. Bu mülkler iki toplumsal gruba aitti; zengin laik toprak ağaları ve zengin teokratik lamalar. Eski düzene sempati duyan bir yazar bile “gayrimenkullerin büyük bir kısmının manastırlara ait olduğunu ve bunların çoğunun büyük servetler biriktirdiğini” kabul etmektedir. Servetin çoğu “aktif olarak ticaret, alım satım ve borç para vermeyle” biriktirildi. [11]

Drepung manastırı; 185 tımar arazisi, 25 bin serfi, 300 büyük otlağı ve 16 bin çobanı ile dünyanın en büyük toprak sahiplerinden biriydi. Manastırların zenginliği az sayıda yüksek rütbeli lamanın elindeydi. Sıradan keşişlerin çoğu mütevazı bir şekilde yaşıyordu ve büyük servetlere doğrudan erişimleri yoktu. Dalay Lama’nın kendisi “1000 odalı, 14 katlı Potala Sarayı’nda zenginlik içinde yaşıyordu”. [12]

Laik liderler de iyi iş çıkardı. Dikkate değer bir örnek, 4 bin kilometrekarelik araziye ve 3 bin 500 serfe sahip olan Dalay Lama’nın meslekten olmayan ekibinin bir üyesi olan Tibet ordusunun başkomutanıydı. [13] Eski Tibet bazı Batılı hayranları tarafından “halkı gönüllü olarak karma yasalarına uyduğu için polis gücüne ihtiyaç duymayan bir ulus” olarak yanlış tanıtılır. [14] Aslında küçük de olsa profesyonel bir ordusu vardı ve bu ordu esas olarak asayişi sağlamak, mülklerini korumak ve kaçak serfleri avlamak üzere toprak ağalarına jandarma olarak hizmet ediyordu.

Genç Tibetli oğlanlar düzenli olarak köylü ailelerinden alınır ve keşiş olarak eğitilmek üzere manastırlara getirilirdi. Oraya vardıklarında ömür boyu bağlanırlardı. Bir keşiş olan Tashì-Tsering, köylü çocukların manastırlarda cinsel olarak kötü muamele görmesinin yaygın olduğunu bildiriyor. Kendisi de dokuz yaşından itibaren defalarca tecavüze uğramış. [15] Manastır mülkleri ayrıca çocukları ev hizmetçisi, dansçı ve asker olarak ömür boyu hizmet etmek üzere alıyordu.

Eski Tibet’te bir tür özgür köylü olarak geçinen az sayıda çiftçi ve belki de tüccar, esnaf ve küçük tüccarlardan oluşan “orta sınıf” aileleri oluşturan 10 bin insan daha vardı. Binlerce kişi de dilencilik yapıyordu. Ayrıca hiçbir şeye sahip olmayan, genellikle ev hizmetçisi olan köleler de vardı. Onların çocukları köleliğe doğuyordu. [16] Kırsal nüfusun çoğunluğu serfti. Kölelerden biraz daha iyi muamele gören serfler, okul ya da tıbbi bakımdan yoksundu. Efendinin topraklarında — ya da manastırın topraklarında — ücret almadan ömür boyu çalışmak, efendinin evlerini tamir etmek, mahsullerini taşımak ve yakacak odunlarını toplamakla yükümlüydüler. Ayrıca talep üzerine hayvan taşımaları ve ulaşım sağlamaları da beklenirdi. [17] Efendileri onlara hangi ürünleri yetiştireceklerini ve hangi hayvanları besleyeceklerini söylerdi. Efendilerinin ya da lamalarının rızası olmadan evlenemezlerdi. Ve sahipleri onları uzak bir yerde çalışmak üzere kiralarsa ailelerinden kolayca ayrılabilirlerdi. [18]

Özgür emek sisteminde olduğu gibi ve köleliğin aksine, derebeylerinin serfin bakımıyla ilgili hiçbir sorumluluğu yoktu ve pahalı bir mülk olarak hayatta kalmasında doğrudan bir çıkarı yoktu. Serfler kendi geçimlerini sağlamak zorundaydı. Yine de köle sisteminde olduğu gibi, efendilerine bağlıydılar ve bu da ne örgütlenebilen ne grev yapabilen ne de piyasa bağlamında işçiler gibi serbestçe ayrılabilen sabit ve kalıcı bir iş gücünü garanti ediyordu. Derebeyleri her iki dünyanın da en iyisine sahipti.

Kendisi de kaçak bir serf olan 22 yaşındaki bir kadın anlatıyor: “Güzel serf kızları genellikle ev sahibi tarafından hizmetçi olarak alınır ve dilediği gibi kullanılırdı”, “Hakları olmayan kölelerdi”. [19] Serfler bir yere gitmek için izin almak zorundaydı. Toprak sahiplerinin kaçmaya çalışanları yakalamak için yasal yetkileri vardı. 24 yaşındaki bir kaçak Çin müdahalesini bir “kurtuluş” olarak görmüştü. Serf olarak sürekli çalışma, açlık ve soğuğa maruz kaldığını ifade etti. Üçüncü başarısız kaçışından sonra derebeyinin adamları tarafından ağzından ve burnundan kan gelene kadar acımasızca dövülmüş. Daha sonra acıyı arttırmak için yaralarının üzerine alkol ve kostik soda döktüklerini iddia ediyor. [20]

Serfler evlendiklerinde vergilendiriliyor, her çocuğun doğumunda ve ailedeki her ölümde vergilendiriliyordu. Bahçelerine bir ağaç diktikleri ve hayvan besledikleri için vergilendiriliyorlardı. Dini bayramlarda, halka açık dans eder ve davul çalarlarsa, hapse gönderilirler ve serbest bırakılırlarsa vergilendiriliyorlardı. İş bulamayanlardan işsiz kaldıkları için vergi alınıyor, iş aramak için başka bir köye gittiklerinde ise yol vergisi ödüyorlardı. İnsanlar ödeyemediklerinde, manastırlar onlara yüzde 20 ila 50 faizle borç para veriyordu. Bazı borçlar babadan oğula toruna geçiyordu. Borcunu ödeyemeyenler köleliğe atılma riskiyle karşı karşıya kalıyordu. [21]

Teokrasinin dini öğretileri sınıflı düzene payende oluyordu. Yoksullara ve acı çekenlere, önceki yaşamlarındaki kötü davranışları yüzünden başlarına bu belaları getirdikleri öğretiliyordu. Bu nedenle mevcut varoluşlarının sefaletini karmik bir kefaret olarak ve bir sonraki yaşamlarında durumlarının düzeleceği beklentisiyle kabullenmeleri gerekiyordu. Zenginler ve güçlüler iyi talihlerini geçmiş ve şimdiki yaşamlarındaki erdemlerinin bir ödülü ve somut bir kanıtı olarak görüyorlardı.

Tibetli serfler, kendi baskılarına karşı kör olan batıl inançlı kurbanlardan daha fazlasıydı. Gördüğümüz gibi, bazıları kaçtı; diğerleri açık açık direndi ve bazen korkunç sonuçlara katlandı. Feodal Tibet’te işkence ve sakatlama — göz oyma, dil çıkarma, bağlama ve uzuv kesme dahil — hırsızlara ve kaçan ya da direnen serflere verilen favori cezalardı. [22]

Stuart ve Roma Gelder, 1960’larda Tibet’e yaptıkları bir yolculuk sırasında, bir manastıra ait iki koyunu çalan eski bir köle olan Tsereh Wang Tuei ile görüştüler. Bu yüzden iki gözü oyulmuş ve eli bir daha kullanamayacağı şekilde kesilmişti. Artık Budist olmadığını açıklıyor: “Kutsal bir lama beni kör etmelerini söylediğinde dinin iyi bir şey olmadığını düşündüm”. [23] İnsan canına kıymak Budist öğretilere aykırı olduğundan bazı suçlular şiddetli bir şekilde kırbaçlanır ve ardından dondurucu gecede ölmeleri için “Tanrı’ya havale edilirdi”. Tom Grunfeld, Tibet üzerine yazdığı kitabında “Tibet ile Orta Çağ Avrupası arasındaki paralellikler çarpıcıdır” sonucuna varıyor. [24]

1959 yılında Anna Louise Strong, Tibetli derebeyleri tarafından kullanılan işkence aletlerinin sergilendiği bir sergiyi ziyaret etti. Çocuklar için küçük olanlar da dahil olmak üzere her boyda kelepçeler, burun ve kulakları kesmek, gözleri oymak, elleri koparmak ve bacakları bağlamak için aletler vardı. Kızgın ateşe sokulan damgalar, kırbaçlar ve bağırsakları deşmek için özel aletler vardı. Sergide, hırsızlık nedeniyle kör edilen, sakat bırakılan ya da uzuvları kesilen kurbanların fotoğrafları ve tanıklıkları yer alıyordu. Efendisinin kendisine yuan ve buğday borcu olan ama ödemeyi reddeden bir çoban vardı. O da efendisinin ineklerinden birini çalmış, bu yüzden elleri kesilmiş. Eşinin efendisi tarafından elinden alınmasına karşı çıkan bir başka çobanın da elleri kırılmıştı. Burunları ve üst dudakları kesilmiş komünist aktivistlerin ve tecavüze uğradıktan sonra burnu kesilen bir kadının fotoğrafı vardı. [25]

Tibet’e daha önce gelen ziyaretçiler teokratik despotizm hakkında yorumlarda bulundular. Bir İngiliz olan Dr. A. L. Waddell, 1895’te halkın “keşişlerin dayanılmaz zulmü” ve halkı terörize etmek için uydurdukları şeytani hurafelere marız kaldığını yazmıştı. 1904 yılında Perceval Landon, Dalay Lama’nın yönetimini “baskı makinesi” olarak tanımladı. Aynı tarihlerde bir başka İngiliz gezgin, Yüzbaşı W. F. T. O’Connor, “büyük toprak sahiplerinin ve rahiplerin her birinin kendi egemenlik alanlarında, hiçbir itirazın olmadığı despotik bir güç kullandıklarını”, halkın ise “manastırcılığın ve rahip zanaatının en korkunç şekilde büyümesiyle baskı altında tutulduğu” gözlemini yapıyor. Tibetli yöneticiler “aşağılayıcı efsaneler icat etmiş ve halk arasında batıl inanç ruhunu teşvik ettiler”. 1937’de başka bir ziyaretçi olan Spencer Chapman şöyle yazıyor: “Lamaist keşiş zamanını halka hizmet etmek veya onları eğitmek için harcamaz. […] Yol kenarındaki dilenci keşiş için bir hiçtir. Bilgi manastırların kıskançlıkla korudukları ayrıcalıklarıdır ve manastırların nüfuzlarını ve zenginliklerini arttırmak için kullanılır”. [26] Her ne kadar aksini dilesek de feodal teokratik Tibet Budizmi, Batılı dindaşları tarafından coşkuyla beslenen romantik Shangri-La’dan çok uzaktı.

Sekülerleşme ve maneviyat

Çinli komünistler 1951’de ülkeye girdikten sonra Tibet’e ne oldu? O yıl yapılan anlaşma, Dalay Lama’nın yönetimi altında görünürde özyönetim öngörüyordu ancak Çin’e askeri kontrol ve dış ilişkileri yürütme konusunda münhasır hak tanıyordu. Çinlilere ayrıca “sosyal reformları teşvik etmek için” iç yönetimde doğrudan bir rol verildi. Yaptıkları ilk değişiklikler arasında tefeci faiz oranlarını düşürmek ve birkaç hastane ve yol inşa etmek vardı. Başlangıçta yavaş hareket ettiler ve yeniden yapılanmayı hayata geçirmek için çoğunlukla iknaya güvendiler. Hiçbir aristokrat ya da manastır mülküne el konulmadı ve feodal beyler atalarından bu yana kendilerine bağlı olan köylüler üzerinde hüküm sürmeye devam ettiler. Bir gözlemcinin iddiasına göre, “Batı’daki yaygın inanışın aksine Çinliler, Tibet kültürüne ve dinine saygı göstermeye özen gösterdiler”. [27]

Tibetli efendiler ve lamalar yüzyıllar boyunca Çinlilerin gelip gittiğini görmüş ve Generalissimo Çan Kayşek ve onun Çin’deki gerici Kuomintang yönetimiyle iyi ilişkilere sahip olmuşlardı. [28] Dalay Lama ve Pançen Lama’nın seçimini geçerli kılmak için Kuomintang hükümetinin onayı gerekiyordu. Şu anki 14. Dalay Lama Lhasa’ya ilk kez getirilirken ona yüzyıllardır süregelen geleneğe uygun olarak Çin birliklerinden oluşan silahlı bir eskort ve Çinli bir bakan eşlik ediyordu. 1950’lerin başında Tibetli efendiler ve lamaları üzen şey, bu son Çinlilerin komünist olmasıydı. Komünistlerin kolektivist eşitlikçi planlarını Tibet’e dayatmaya başlamalarının an meselesi olmasından korkuyorlardı.

Mesele 1956-57 yıllarında silahlı Tibetli çetelerin Çin Halk Kurtuluş Ordusu konvoylarını pusuya düşürmesiyle alevlendi. Ayaklanma, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’ndan (CIA) askeri eğitim, Nepal’deki destek kampları ve çok sayıda hava ikmali de dahil olmak üzere kapsamlı yardım aldı. [29] [30] Bu arada Amerika Birleşik Devletleri’nde, CIA tarafından finanse edilen bir paravan kuruluş olan Amerikan Özgür Asya Topluluğu, Dalay Lama’nın en büyük kardeşi Thubtan Norbu’nun aktif bir rol aldığı Tibet direnişini enerjik bir şekilde kamuoyuna duyurdu. Dalay Lama’nın ikinci en büyük kardeşi Gyalo Thondup, 1951 gibi erken bir tarihte CIA ile istihbarat operasyonu oluşturdu. Daha sonra bunu CIA tarafından eğitilmiş bir gerilla birliğine dönüştürdü ve bu birliğe katılanlar paraşütle Tibet’e geri döndü. [31]

CIA’in ülkeye soktuğu Tibetli komando ve casusların çoğu aristokrat ailelerin şefleri ya da şeflerin oğullarıydı. CIA’in bir raporuna göre bunların yüzde 90’ından bir daha haber alınamadı, yani büyük olasılıkla yakalanıp öldürüldüler. [30] Hugh Deane, “Pek çok lama, seçkin tabakanın sıradan mensupları ve Tibet ordusunun büyük bir kısmı ayaklanmaya katıldı ama esas olarak halk katılmayarak ayaklanmanın başarısız olmasını sağladı” diye yazıyor. [32] Tibet üzerine yazdıkları kitapta Ginsburg ve Mathos da benzer bir sonuca varıyor: “Tespit edilebildiği kadarıyla Lhasa’nın ve bitişiğindeki kırsal kesimin sıradan halkının büyük bir kısmı, hem ilk başlarda hem de ilerlediğinde Çinlilere karşı mücadeleye katılmadı”. [33] Nihayetinde direniş dağıldı.

Çinliler 1959’dan sonra her ne kadar yanlışlar yapmış ve yeni baskılar getirmiş olsalar da köleliği ve Tibet’in köle emeğine dayalı serflik sistemini ortadan kaldırdılar. Birçok ezici vergiyi ortadan kaldırdılar, iş projeleri başlattılar ve işsizliği ve dilenciliği büyük ölçüde azalttılar. Laik okullar kurarak manastırların eğitim tekelini kırdılar. Ve Lhasa’da içme suyu ve elektrik sistemleri inşa ettiler. [34]

Heinrich Harrer [daha sonra Hitler’in SS’lerinde çavuş olduğu ortaya çıktı] Tibet’teki tecrübeleri hakkında çok satan bir kitap yazdı ve bu kitap popüler bir Hollywood filmi haline getirildi. Çinlilere direnen Tibetlilerin “ağırlıklı olarak soylular, yarı soylular ve lamalardan oluştuğunu, yollarda ve köprülerde çalıştırılmak gibi en aşağılık işleri yapmak zorunda bırakılarak cezalandırıldıklarını, turistler gelmeden önce kenti temizlemek zorunda bırakılarak daha da aşağılandıklarını” bildirdi. Ayrıca dilenciler ve serseriler için ayrılmış bir kampta yaşamak zorunda bırakıldılar; tüm bunlar Harrer tarafından Çin işgalinin korkunç tabiatının kesin kanıtları olarak ele alınıyor. [35]

1961 yılına gelindiğinde Çinli işgal yetkilileri efendilerin ve lamaların sahip olduğu toprak mülklerini kamulaştırdı. Binlerce dönüm araziyi kiracı çiftçilere ve topraksız köylülere dağıtarak onları yüzlerce komün halinde yeniden örgütlediler. Bir zamanlar soyluların sahip olduğu sürüler, yoksul çobanlardan oluşan kolektiflere devredildi. Hayvancılıkta ıslah çalışmaları yapıldı, yeni sebze çeşitleri ve yeni buğday ve arpa türleri getirildi ve sulama iyileştirmeleri yapıldı; tüm bunların tarımsal üretimde artışa yol açtığı bildirildi. [36] [37]

Pek çok köylü her zamanki gibi dindar kaldı ve din adamlarına sadaka verdi. Ancak çocukken dini tarikatlara alınan keşişler artık manastır hayatından vazgeçmekte özgürdü ve özellikle genç olanlar olmak üzere binlercesi vazgeçti. Geriye kalan din adamları mütevazı devlet maaşları ve dua ayinlerinde, düğünlerde ve cenazelerde görev alarak elde ettikleri ekstra gelirlerle hayatlarını sürdürdüler. [38]

Hem Dalay Lama hem de yardımcısı ve en küçük kardeşi Tendzin Choegyal, “Çin işgalinin sonucu olarak 1,2 milyondan fazla Tibetlinin öldüğünü” iddia etti. [39] Çin baskısından altı yıl önce yapılan 1953 resmi nüfus sayımında Tibet’te ikamet eden tüm nüfus 1 milyon 274 bin olarak kaydedildi. [40] Diğer nüfus sayımları Tibet’teki nüfusu yaklaşık iki milyon olarak gösteriyor. Eğer Çinliler 1960’ların başında 1,2 milyon kişiyi öldürmüş olsalardı, Tibet’in neredeyse tamamı insansızlaştırılmış, ölüm kampları ve toplu mezarlarla dolu bir ölüm tarlasına dönüştürülmüş olurdu ki bu konuda elimizde hiçbir kanıt yok. Tibet’te çok az sayıda bulunan Çin kuvvetleri, tüm zamanlarını başka hiçbir şey yapmadan geçirmiş olsalar bile bu kadar insanı toplayıp, avlayıp yok edemezlerdi.

Çinli makamlar, ceza biçimi olarak kırbaçlama, sakatlama ve uzuv kesme uygulamalarına son verdiklerini iddia ediyor. Ancak kendileri de sürgündeki Tibetliler tarafından gaddarlıkla suçlanıyorlar. Yetkililer, özellikle dini inançlara yönelik zulmün hem Çin’de hem de Tibet’te had safhaya ulaştığı 1966-76 Kültür Devrimi sırasında “hatalar” yaptıklarını kabul ediyorlar. 1950’lerin sonundaki ayaklanmadan sonra binlerce Tibetli hapsedildi. Büyük İleri Atılım sırasında Tibet köylüsüne zorla kolektifleştirme ve tahıl tarımı dayatıldı, bu da bazen üretim üzerinde feci etkiler yarattı. 1970’lerin sonlarında Çin, kontrolleri gevşetmeye başladı ve “önceki yirmi yıl boyunca verilen zararın bir kısmını telafi etmeye çalıştı”. [41]

1980 yılında Çin hükümeti, Tibet’e daha fazla özerklik ve özyönetim vermek üzere tasarlandığı duyurulan reformları başlattı. Tibetlilerin artık özel arazilerini ekmelerine, hasat fazlalarını satmalarına, hangi ürünleri yetiştireceklerine kendileri karar vermelerine ve yak ve koyun beslemelerine izin verilecekti. Dış dünyayla iletişime yeniden izin verildi ve bazı Tibetlilerin Hindistan ve Nepal’deki sürgündeki akrabalarını ziyaret edebilmeleri için sınır kontrolleri gevşetildi. [42] 1980’lere gelindiğinde önde gelen lamaların çoğu Çin ile yurt dışındaki sürgün toplulukları arasında gidip gelmeye başladı, “Tibet’teki manastırlarını restore ederek Budizmin orada yeniden canlandırılmasına ön ayak oldular”. [43]

2007 itibariyle Tibet Budizmi hâlâ yaygın olarak uygulanıyor ve resmi makamlar tarafından hoşgörüyle karşılanıyordu. Hac ziyaretlerine ve diğer standart ibadet biçimlerine ancak sınırlar dahilinde izin veriliyordu. Tüm rahip ve rahibeler dini konumlarını ayrılık ya da muhalefeti körüklemek için kullanmayacaklarına dair bir sadakat yemini imzalamak zorundaydı. Ve Dalay Lama’nın fotoğraflarını sergilemek yasa dışı ilan edildi. [44]

1990’larda Çin’in muazzam nüfusunun yüzde 95’inden fazlasını oluşturan etnik grup olan Hanlar, kayda değer sayılarda Tibet’e taşınmaya başladı. Lhasa ve Shigatse sokaklarında Han kolonizasyonunun izleri kolaylıkla görülebiliyor. Fabrikaları, dükkanların ve satış tezgahlarının çoğunu Çinliler işletiyor. Su arıtma tesislerine ve konutlara harcanması daha iyi olabilecek bütçelerle yüksek ofis binaları ve büyük alışveriş merkezleri inşa edildi. Tibet’teki Çinli kadrolar Tibetli komşularını sıklıkla geri kalmış ve tembel, iktisadi kalkınmaya ve “vatanseverlik eğitimine” muhtaç olarak görüyor. 1990’larda milliyetçi sempati beslediğinden şüphelenilen Tibet hükümeti çalışanları görevlerinden tasfiye edildi ve Dalay Lama’yı itibarsızlaştırmak için bir kez daha kampanyalar başlatıldı. Tibetli bazı şahısların ayrılıkçı faaliyetler yürüttükleri ve “siyasi bozgunculuk” yaptıkları gerekçesiyle tutuklandıkları, hapsedildikleri ve zorla çalıştırıldıkları bildirildi. Bazıları yeterli yiyecek, su ve battaniye olmadan idari gözaltında tutuldu, tehditlere, dayağa ve diğer kötü muamelelere maruz kaldı. [45]

Tibet tarihi, kültürü ve tabii ki dini okullarda göz ardı ediliyor. Tibetçeye çevrilmiş olsa da ders kitapları esas olarak Çin tarihi ve kültürüne odaklanıyor. Çin aile planlaması düzenlemeleri Tibetli aileler için üç çocuk yapmasına izin veriyor [Çin genelinde Han aileleri için yalnızca bir çocuk sınırı ve ilk çocuğu kız olan taşradaki Han ailelerine iki çocuk sınırı var]. Tibetli bir çift üç çocuk sınırını aşarsa, fazla çocuklar devlet destekli kreş, sağlık bakımı, barınma ve eğitimden mahrum bırakılabilir. Bu cezalar düzensiz olarak uygulanıyor ve bölgelere göre değişiyor. [45] Bu çocuk hizmetlerinin hiçbirinin Çin’in idareyi ele geçirmesinden önce Tibetlilere sunulmadığı belirtilmeli.

Zengin lamalar ve laik efendiler için komünist müdahale tam anlamıyla bir felaketti. Çoğu yurt dışına kaçtı, tıpkı kaçışında CIA’den yardım alan Dalay Lama’nın kendisi gibi. Bazıları yaşamak için çalışmak zorunda kalacaklarını dehşet şekilde öğrendi. Ancak birçoğu bu kaderden kurtuldu. Dışişleri Bakanlığı tarafından 1998 yılında yayımlanan belgelere göre, 1960’lar boyunca Tibetli sürgünler CIA’den el altından yılda 1,7 milyon dolar alıyordu. Bu hakikat kamuoyuna açıklandıktan sonra Dalay Lama’nın örgütü, Maocu devrimin altını oymak üzere Tibet’e silahlı sürgün birlikleri göndermek için 1960’lı yıllar boyunca CIA’den milyonlarca dolar aldığını itiraf eden bir bildiri yayımladı. Dalay Lama’nın CIA’den aldığı yıllık ödeme 186 bin dolardı. Hem onu hem de diğer Tibetli sürgünleri Hindu istihbaratı da finanse etti. Kendisinin ya da kardeşlerinin CIA için çalışıp çalışmadığını söylemeyi reddetti. Teşkilat da yorum yapmayı reddetti. [46]

1995 yılında Kuzey Carolina’da yayımlanan News & Observer of Raleigh gazetesi, Dalay Lama’nın gerici Cumhuriyetçi senatör Jesse Helms tarafından kucaklandığını gösteren renkli bir fotoğrafı “Budist, Dindar Sağın Kahramanını Esir Aldı” başlığıyla manşetine taşıdı. [47] Nisan 1999’da Dalay Lama, Margaret Thatcher, Papa 2. John Paul ve ilk George Bush ile birlikte Britanya’yı ziyaret etmekte olan Şili’nin eski faşist diktatörü ve uzun süredir CIA müşterisi olan Augusto Pinochet’nin serbest bırakılması için İngiliz hükümetine çağrıda bulundu. Dalay Lama, Pinochet’nin insanlığa karşı işlediği suçlar nedeniyle yargılanmak üzere İspanya’ya gitmeye zorlanmamasını talep etti.

Yirmi birinci yüzyılda ABD Kongresi, National Endowment for Democracy ve CIA’den daha saygın görünen diğer kanallar aracılığıyla Hindistan’daki Tibetlilere yılda 2 milyon dolar ve Tibetli sürgün camiasındaki “demokrasi faaliyetleri” için ek milyonlar tahsis etmeye devam etti. Dalay Lama bu paralara ek olarak finansör George Soros’tan da para aldı. [48]

Dalay Lama, CIA ve çeşitli gericilerle olan ilişkileri ne olursa olsun sık sık barış, sevgi ve şiddetsizlikten söz etti. Kaçtığında henüz 25 yaşında olan Dalay Lama, Tibet’in eski rejiminin suistimallerinden dolayı gerçekten de suçlanamaz. 1994 yılında verdiği bir röportajda, ülkesinde okullar ve yollar inşa edilmesini desteklediğini belirtti. Köylülere uygulanan corvée [zorla ücretsiz serf işçiliği] ve bazı vergilerin “son derece kötü” olduğunu söyledi. Ve insanların bazen nesilden nesile aktarılan eski borçlarla yükümlü tutulmasından hoşnut değildi. [49] Batı dünyasında yaşadığı yarım yüzyıl boyunca, eski Tibet2te pek bilinmeyen insan hakları ve din özgürlüğü gibi kavramları benimsemişti. Hatta Tibet için yazılı bir anayasa ve temsili bir meclis içeren bir demokrasi bile önermişti. [39]

1996 yılında Dalay Lama, sürgündeki cemaat üzerinde tedirgin edici bir etki yaratmış olması muhtemel bir bildiri yayımladı. Bildirinin bir kısmı şöyleydi: “Marksizm ahlaki ilkeler üzerine kuruludur, kapitalizm ise yalnızca kazanç ve karlılığa bakar. Marksizm üretim araçlarının adil kullanımını teşvik eder ve çalışan sınıfların kaderini ve sömürü kurbanlarını önemser. Bu nedenlerden dolayı sistem bana cazip geliyor ve kendimi yarı Marksist, yarı Budist olarak görüyorum”. [50]

Ancak “bolluk içinde yaşayanlara” da güven verici bir mesaj gönderdi: “Zengin olmak iyi bir şeydir… Bunlar hak eden amellerin meyveleridir, geçmişte cömert olduklarının kanıtıdır”. Yoksullara ise şu öğüdü verdi: “Mülk ve servet sahibi olanlara karşı öfkelenmek ve isyan etmek için iyi bir neden yoktur… Olumlu bir tutum geliştirmek daha iyidir”. [51]

2005 yılında Dalay Lama, diğer on Nobel Ödülü sahibi ile birlikte Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi uyarınca, dünyanın her yerinde çalışan insanların kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurma yönündeki “devredilemez ve temel insan hakkını” destekleyen ve geniş çapta duyurulan bir bildiriye imza attı. Bildiride, “Bu temel hak pek çok ülkede yeterince korunmamakta, bazılarında ise açıkça yasaklanmakta ya da acımasızca bastırılmaktadır” denildi. Burma, Çin, Kolombiya, Bosna ve diğer bir dizi ülke en kötü suçlular arasında gösterildi: “Amerika Birleşik Devletleri bile işçilerin sendika kurma ve toplu pazarlık yapma haklarını yeterince koruyamamaktadır. Milyonlarca ABD’li çalışan sendika kurmak için yasal korumadan yoksundur…” [52]

Dalay Lama ayrıca Tibetli rahibelerin eğitim almasını engelleyen kökleşmiş geleneksel engellerin kaldırılmasına da tam destek verdi. Sürgüne vardıklarında çok az rahibe okuma yazma biliyordu. Tibet’te faaliyetlerini gün boyu süren dua ve ilahilere adamışlardı. Fakat kuzey Hindistan’da artık Budist felsefesi okumaya ve eski Tibet’te yalnızca rahiplere açık olan teolojik çalışma ve tartışmalara katılmaya başladılar. [53]

Dalay Lama, 2005’in kasım ayında Stanford Üniversitesi’nde “Şiddetsizliğin Kalbi” konulu bir konuşma yaptı, ancak tüm şiddeti topluca kınamaktan kaçındı. İlerideki acıları azaltmak için yapılan şiddet eylemlerinin kınanmaması gerektiğini söyleyen Lama, İkinci Dünya Savaşı’nı demokrasiyi korumaya yönelik kıymetli bir çaba örneği olarak gösterdi. Peki ya Irak’ta dört yıl süren katliam ve kitlesel yıkım, dünyanın çoğu tarafından — hatta muhafazakâr bir papa tarafından bile — uluslararası hukukun açık ihlali ve insanlığa karşı bir suç olarak kınanan savaş? Dalay Lama kararsızdı: “Irak savaşına doğru ya da yanlış demek için henüz çok erken”. [54] Daha önce ABD’nin Yugoslavya’ya yönelik askeri müdahalesini ve daha sonra da Afganistan’a yönelik askeri müdahalesini desteklemişti. [55] [56] [57]

Feodal teokrasiden çıkış

Shangri-La efsanesine göre, eski Tibet’te insanlar manastır ve laik efendileriyle mutlu ve huzurlu bir ortak yaşam sürüyorlardı. Zengin lamalar ve yoksul keşişler, varlıklı toprak sahipleri ve yoksul serfler, derin bir ruhani ve barışçıl kültürün rahatlatıcı merhemiyle karşılıklı olarak birbirlerine bağlanmışlardı.

Bu, insana G. K. Chesterton ve Hilaire Belloc gibi son dönem muhafazakâr Katolikler tarafından sunulan idealize edilmiş feodal Avrupa imajını hatırlatıyor. Onlar için Orta Çağ Hıristiyan dünyası, kiliselerinin güvenli kollarında, lordlarının az çok iyi niyetli koruması altında yaşayan mutlu köylülerin dünyasıydı. [58] Yine belirli bir kültürü, karanlık maddi tarihinden arındırılmış, idealize edilmiş biçimiyle kabul etmeye davet ediliyoruz. Bu, onu kayırılan sınıf tarafından, ondan en çok istifade edenler tarafından sunulduğu şekliyle kabul etmek anlamına gelir. Tibet’in Shangri-La imgesi, Orta Çağ Avrupa’sının pastoral imgesinden daha fazla tarihsel gerçekliğe oturmuyor.

Tüm acımasız gerçeklikleriyle bakıldığında eski Tibet daha önceki bir kitapta ifade ettiğim görüşü, yani kültürün nötr olmaktan başka bir şey olmadığı görüşünü doğruluyor. Kültür, toplumun ayrıcalıklı bir kesimine geri kalanı için büyük bedeller ödeterek, bir dizi vahim adaletsizliğin meşrulaştırıcı kılıfı olarak işleyebilir. [59] Teokratik feodal Tibet’te egemen çıkarlar, geleneksel kültürü servetini ve iktidarını tahkim etmek için manipüle etti. Teokrasi, karşıt fikir ve eylemleri şeytani etkiyle bir tutuyordu. Derebeyinin üstünlüğü ve köylünün değersizliği genel varsayımını yaymıştı. Zenginler iyi bir yaşamı, yoksullar ise alçak bir varoluşu hak ediyor olarak kabul gördü, tüm bunlar geçmiş yaşamlardan biriken erdem ve erdemsizliğin karmik kalıntılarına dair öğretilerde kodlandı ve Tanrı’nın iradesinin bir parçası olarak sunuldu.

Daha varlıklı lamalar sadece bir şeyi vaaz edip gizlice başka bir şeye inanan ikiyüzlüler miydi? Büyük olasılıkla kendileri için böylesine iyi sonuçlar getiren bu inançlara gerçekten bağlıydılar. Teolojilerinin maddi ayrıcalıklarını böylesine mükemmel bir şekilde desteklemesi, benimsedikleri inancın samimiyetini güçlendiriyordu.

Biz modern seküler dünyanın sakinlerinin, geleneksel anlamda ruhani toplumları karakterize eden mutluluk ve ıstırap, memnuniyet ve örf denklemlerini kavrayamadığımız söylenebilir. Bu muhtemelen doğru ve bazılarımızın neden bu tür toplumları idealize ettiğini açıklayabilir. Ancak yine de oyulmuş bir göz oyulmuş bir gözdür; kırbaç kırbaçtır; ve serflerin ve kölelerin öğütücü sömürüsü, kültürel ambalajı ne olursa olsun acımasız bir sınıf adaletsizliğidir. Her ikisi yan yana var olsa bile, manevi bağ ile insan esareti arasında bir fark söz konusu.

Pek çok sıradan Tibetli, Dalay Lama’nın ülkelerine geri dönmesini istiyor, ancak çok azının onun temsil ettiği toplumsal düzene geri dönülmesini istediği görülüyor. Washington Post’ta 1999 yılında yayımlanan bir haberde Dalay Lama’nın Tibet’te saygı görmeye devam ettiği kaydediliyor, ancak:

“[…] Tibetlilerin çok azı 1959’da kendisiyle birlikte kaçan ve yardımcılarının büyük kısmını oluşturan yozlaşmış aristokrat ailelerin geri dönmesini hoş karşılayacaktır. Örneğin pek çok Tibetli çiftçi, Çin’in toprak reformu sırasında kazandıkları toprakları ailelere teslim etmeye hevesli değil. Tibet’in eski köleleri de eski efendilerinin iktidara dönmesini istemediklerini söylüyorlar. Tibet Budizminin en kutsal yerlerinden biri olan Shigatse’ye her yıl yaptığı hac ziyareti için en iyi kıyafetlerini giyen 67 yaşındaki eski köle Wangchuk, ‘Bu hayatı zaten daha önce bir kez yaşadım’ dedi, Dalay Lama’ya taptığını söyledi ama ekledi: ‘Çin komünizminde hür olmayabilirim ama köle olduğum zamandan daha iyi durumdayım”. [60]

Dalay Lama’nın çocuklukta reenkarne olarak seçilen tek yüksek mevkideki lama olmadığı unutulmamalı. Bir veya daha fazla reenkarne lama veya tulku — tekrar tekrar yeniden doğmak üzere seçilmiş özel saflıkta bir ruhani hoca — çoğu büyük manastıra başkanlık ederken bulunabilir. Tulku sistemi Tibet Budizmine özgüdür. Çok sayıda Tibetli lama reenkarne tulku olduklarını iddia eder.

İlk tulku, ilk Dalay Lama’dan yaklaşık üç asır önce ortaya çıkan ve Karmapa olarak bilinen bir lama. Karmapa, Karma Kagyu olarak bilinen Tibet Budist geleneğinin lideri. Dalay Lama tarafından yönetilen Gelugpa mezhebinin yükselişi, Kagyu ile beş yüz yıl süren ve bugün Tibet sürgün camiası içinde kendini göstermeye devam eden politik-dinsel bir rekabete yol açtı. Bu durumu yaratan Kagyu mezhebinin son otuz beş yılda dünya çapında yaklaşık altı yüz yeni merkez açıp meşhurluk kazanarak büyümesi değil.

Erik Curren, tulku arayışının her zaman bazı Hollywood filmlerinde tasvir edildiği gibi tamamen ruhani bir şekilde yürütülmediğini hatırlatıyor: “Bazen manastır yetkilileri, manastıra daha fazla siyasi nüfuz kazandırmak için güçlü bir yerel soylu aileden bir çocuk istiyordu. Diğer zamanlarda ise, çocuğun yetiştirilmesini etkileyecek çok az kozu olan alt sınıftan bir aileden çocuk istiyorlardı”. Başka durumlarda ise “yerel bir savaş ağası, Çin imparatoru ve hatta Dalay Lama’nın Lhasa’daki hükümeti siyasi sebeplerle kendi tulku seçimini bir manastıra dayatmaya çalışmış olabilir”. [61]

Sürgündeki manastırı Hindistan’ın Sikkim eyaletindeki Rumtek’te bulunan 17. Karmapa’nın seçiminde de böyle bir durum yaşanmış olabilir. 1993 yılında Karma Kagyu geleneğine mensup rahiplerin kendi seçtikleri bir aday vardı. Dalay Lama, birkaç muhalif Karma Kagyu lideriyle birlikte [ve Çin hükümetinin desteğiyle!] başka bir çocuğu destekledi. Kagyu rahipleri, Dalay Lama’nın kendi mezhepleri için bir lider seçme teşebbüsünde bulunarak yetkisini aştığını ileri sürdüler: “Ne siyasi rolü ne de kendi Gelugpa geleneğinde bir lama olarak konumu, ona farklı bir geleneğin lideri olan Karmapa’yı seçme hakkı tanıyordu…” [62] Kagyu liderlerinden birinin ısrarla belirttiği gibi, “Dharma kendin için düşünmektir. Ne kadar saygı duyulan bir hoca olursa olsun, her konuda otomatik olarak bir hocayı takip etmek değildir. Budistler herkesten çok diğer insanların haklarına — insan haklarına ve din özgürlüklerine — saygı göstermelidir”. [63]

Bunu Tibet sürgün camiasında aralıklı isyanlar, gözdağı verme, fiziksel saldırılar, kara listeye alma, polis tacizi, davalar, resmi yolsuzluklar ve Karmapa’nın Rumtek’teki manastırının Gelugpa hizbinin destekçileri tarafından yağmalanması ve zarara uğratılması ile noktalanan on yıllık çatışma izledi. Tüm bunlar en azından bir Batılı dindarın sürgün yıllarının Tibet Budizminin ahlaki yozlaşmasını hızlandırıp hızlandırmadığını merak etmesine neden oldu. [64]

Açık olan şu ki, Tibetli Budistlerin tamamı Dalay Lama’yı teolojik ve ruhani akıl hocaları olarak kabul etmiyor. Kendisinden “Tibet’in ruhani lideri” olarak bahsedilse de pek çok kişi bu unvanı formaliteden biraz daha fazlası olarak görüyor. Bu ona Tibet’in kendi dini ekolü dışındaki dört dini ekolü üzerinde yetki tanımıyor, “tıpkı ABD başkanına ‘hür dünyanın lideri’ demenin ona Fransa veya Almanya’yı yönetme konusunda herhangi bir rol vermemesi gibi”. [65]

Tibetli sürgünlerin tamamı eski Shangri-La teokrasisine hayran değil. Berkeley Kaliforniya’da bir Budist rahiple şifa yöntemleri üzerine çalışan Kim Lewis, rahibin binasında yaşayan ondan fazla Tibetli kadınla uzun uzun konuşma fırsatı buldu. Anavatanlarına geri dönme konusunda ne hissettiklerini sorduğunda aldığı yanıtlar oybirliğiyle olumsuzdu. Lewis, ilk başta bu isteksizliklerinin Çin işgaliyle ilgili olduğunu düşünmüş ama kadınlar hemen aksini söylemişler: “Dört ya da beş erkekle evlenmek zorunda kalmadıkları, neredeyse her zaman hamile olmadıkları ya da kocalarını terk ettikleri için cinsel yolla bulaşan hastalıklarla uğraşmadıkları için son derece minnettar olduklarını” söylediler. Genç kadınlar “eğitim almaktan çok memnundu, herhangi bir dinle kesinlikle alakaları olmasını istemiyorlardı ve Amerikalıların [Tibet konusunda] neden bu kadar saf olduklarını merak ediyorlardı”. [66]

Lewis’in görüştüğü kadınlar, büyükannelerinin onları “bilgelerin eşleri” olarak kullanan keşişlerle yaşadıkları çileli hikayeleri anlattılar. Büyükannelere, keşişlerle yatarak “aydınlanmaya giden yolu” kazandıkları söylenmişti, ne de olsa Buda’nın kendisi de aydınlanmaya ulaşmak için bir kadınla birlikte olmak zorundaydı.

Kadınlar ayrıca Gelugpa mezhebinde sözde ruhani ve perhizkar rahiplerin birbirleriyle yaptıkları “yaygın” seksten de bahsettiler. Anne olan kadınlar, acı bir şekilde Tibet’te manastırın küçük erkek çocuklarına el koymasından bahsettiler. Bir oğlan çocuğu annesi için ağladığında kendisine “Neden onun için ağlıyorsun, o senden vazgeçti, o sadece bir kadın” denildiğini iddia ettiler.

Kaliforniya’da siyasi sığınma hakkı verilen keşişler kamu yardımı için başvuruda bulundular. Kendisi de bir dönem adanmış olan Lewis, evrak işlerinde yardımcı olmuş. Keşişlerin Medicare ile birlikte devletten ayda 550 ila 700 dolar tutarında çek almaya devam ettiklerini gözlemliyor. Ayrıca keşişler güzel döşenmiş dairelerde kira ödemeden ikamet ediyorlar: “Hiçbir fatura ödemiyorlar, faks makineleri, ücretsiz cep ve ev telefonları ve kablolu TV ile birlikte kendilerine sağlanan bilgisayarlarda internete ücretsiz erişebiliyorlar”.

Ayrıca Amerikalı takipçilerinden gelen katkı ve aidatlarla birlikte tarikatlarından aylık ödeme alıyorlar. Bazı adanmışlar keşişler için market alışverişi yapmak, evlerini ve tuvaletlerini temizlemek gibi işleri hevesle yerine getiriyor. Lewis, aynı kutsal adamların “Amerikalıları ‘maddi şeylere olan takıntıları’ nedeniyle eleştirmekte bir sakınca görmediklerini” belirtiyor. [67] Tibet’teki eski feodal teokrasinin sona ermesini memnuniyetle karşılamak, bu ülkedeki Çin yönetimiyle ilgili her şeyi alkışlamak anlamına gelmez. Bu husus bugünün Batı’daki Shangri-La inananları tarafından nadiren anlaşılıyor. Bunun tersi de doğru: Çin işgalini kınamak, eski feodal rejimi romantikleştirmemiz gerektiği anlamına gelmez. Tibetliler mükemmelleştirilmiş ruhaniler ya da masum siyasi semboller olarak değil, gerçek insanlar olarak algılanmayı hak ediyorlar. Tibet’e giden muhalif Çinli gezgin Ma Jian [şu anda Britanya’da yaşıyor] “Onları idealize etmek, insan olduklarını inkâr etmektir” diyor. [68]

Batı’daki Budist takipçileri arasındaki yaygın şikâyet, Tibet’in dini kültürünün Çin işgali tarafından zarar gördüğü. Bir dereceye kadar durum böyle görünüyor. Manastırların çoğu kapalı ve teokrasinin çoğu tarihe karışmış gibi görünüyor. Çin yönetiminin iyileştirme mi yoksa felaket mi getirdiği buradaki temel mesele değil. Asıl soru eski Tibet’in nasıl bir ülke olduğu. İtiraz ettiğim şey, işgal öncesi kültürün sözüm ona bozulmamış ruhani doğası. Eski Tibet hakkındaki mitolojiyi benimsemek zorunda kalmadan yeni bir Tibet için dini özgürlük ve bağımsızlığı savunabiliriz. Tibet feodalizmi Budizme bürünmüştü ama bu ikisi aynı kefeye konulmamalı. Özünde eski Tibet bir Kayıp Cennet değildi. Shangri-La’dan çok uzakta, aşırı ayrıcalıklı ve yoksul, gerici ve baskıcı bir teokrasiydi.

Son olarak, Tibet’in geleceği Çin’in gelişmekte olan serbest piyasa cenneti içinde bir yerde konumlanacaksa, bunun Tibetliler için iyiye işaret olmadığını söyleyelim. Çin yüzde 8’lik göz kamaştırıcı bir ekonomik büyüme oranına sahip ve dünyanın en büyük endüstriyel güçlerinden biri olarak öne çıkıyor. Fakat ekonomik büyümeyle birlikte zengin ile yoksul arasında giderek derinleşen bir uçurum oluştu. Çinlilerin çoğu yoksulluk sınırına yakın ya da çok altında yaşarken yeni palazlanan ufak bir grup kapitalist, şaibeli memurlarla işbirliği yaparak büyük kazançlar elde ediyor. Bölgesel bürokratlar, halktan zorla rüşvet alarak ve yerel hazineleri yağmalayarak ülkeyi kurutuyor. Açgözlü müteahhitler ve rüşvetçi memurların kentlerde ve taşrada halkın zararına arazi gaspı neredeyse her gün yaşanan bir hadise. Ülke genelinde on binlerce halk protestosu ve karışıklık patlak verdi, bunlar genellikle gaddar polis gücüyle karşılandı. Yolsuzluk o kadar yaygın ve o kadar çok yere ulaşmış durumda ki normalde kayıtsız olan ülke liderliği bile bunu fark etmek zorunda kaldı ve 2006’nın sonlarında harekete geçti.

Çin’de şirketlerin hakimiyetindeki “iş bölgelerinde” sendikalaşmaya çalışan işçiler işlerini kaybetme ya da dövülme ve hapsedilme riskiyle karşı karşıya. Milyonlarca iş bölgesi işçisi günde on iki saat asgari ücretle çalışıyor. Sağlık sisteminin özelleştirilmesiyle birlikte milyonlarca kişi için ücretsiz ya da uygun fiyatlı tıbbi tedavi artık mümkün değil. Erkekler iş aramak için kentlere akın ederken kadınlar, çocuklar ve yaşlılarla dolu giderek yoksullaşan bir kırsal kesim bıraktılar. İntihar oranı, özellikle kadınlar arasında dramatik biçimde arttı. [69]

Çin’in doğal çevresi ne yazık ki kirlenmiş durumda. Dillere destan nehirlerinin çoğu ve birçok göl, milyarlarca ton endüstriyel emisyon ve arıtılmamış insan atığı nedeniyle öldü ve durum, geniş çaplı balık ölümlerine yol açtı. Pestisitler ve herbisitler de dahil olmak üzere zehirli atık sular yeraltı sularına ya da doğrudan sulama kanallarına sızıyor. Su yolları boyunca yer alan köylerde kanser oranları bin kat arttı. Yüz milyonlarca kent sakini, endüstriyel büyüme ve son zamanlarda milyonlarca otomobilin eklenmesiyle kirlenen, tehlikeli derecede sağlıksız olarak değerlendirilen havayı soluyor. Her yıl tahminen 400 bin insan hava kirliliği nedeniyle erken ölüyor. Hükümete bağlı çevre teşkilatlarının havayı kirletenleri durdurmak için hiçbir yaptırım gücü yok ve hükümet, genellikle bu tür sorunları görmezden geliyor ya da inkâr ediyor, bunun yerine endüstriyel büyümeye odaklanıyor. [44]

Çin’in kendi bilim kuruluşları, sera gazları engellenmediği takdirde, ülkenin önümüzdeki yıllarda büyük ürün kıtlıklarının yanı sıra feci gıda ve su kıtlıklarıyla karşı karşıya kalacağını bildiriyor. 2006-2007 yıllarında şiddetli kuraklık Çin’in güneybatısını etkisi altına almaya başlamıştı. [70]

Eğer Çin hızlı serbest piyasa kalkınmasının büyük başarı öyküsü ise ve Tibet’in geleceği için bir model ve ilham kaynağı olacaksa, o zaman eski feodal Tibet, hakikaten de olduğundan çok daha iyi görünmeye başlayabilir.


Kaynakça

  • Mick Brown, The Dance of 17 Lives(Bloomsbury 2004).
  • Erik D. Curren, Buddha’s Not Smiling: Uncovering Corruption at the Heart of Tibetan Buddhism Today(Alaya Press 2005)
  • Stuart Gelder and Roma Gelder, The Timely Rain: Travels in New Tibet(Monthly Review Press, 1964).
  • Melvyn C. Goldstein, A History of Modern Tibet 1913-1951(Berkeley: University of California Press, 1989).
  • Melvyn C. Goldstein, The Snow Lion and the Dragon: China, Tibet, and the Dalai Lama(University of California Press, 1995).
  • Felix Greene, A Curtain of Ignorance(Garden City, N.Y.: Doubleday, 1961).
  • Tom Grunfeld, The Making of Modern Tibetrev. ed. (Armonk, N.Y. and London: 1996).
  • Heinrich Harrer, Return to Tibet(New York: Schocken, 1985).
  • Pradyumna P. Karan, The Changing Face of Tibet: The Impact of Chinese Communist Ideology on the Landscape(Lexington, Kentucky: University Press of Kentucky, 1976).
  • Donald Lopez Jr., Prisoners of Shangri-La: Tibetan Buddhism and the West(Chicago and London: Chicago University Press, 1998).
  • Gaby Naher, Wrestling the Dragon (Rider 2004).
  • Anna Louise Strong, Tibetan Interviews(Peking: New World Press, 1959).
  • Lea Terhune, Karmapa of Tibet: The Politics of Reincarnation (Wisdom Publications, 2004)

  1. Shashi Kei, 2019. “Why are Tibetans leaving India when the Dalai Lama is still there?”, Medium. https://medium.com/@kei_shashi/why-are-tibetans-leaving-india-when-the-dalai-lama-is-still-there-52d8e6fa0307
  2. Mark Juergensmeyer, Terror in the Mind of God, (University of California Press, 2000).
  3. Kyong-Hwa Seok, “Korean Monk Gangs Battle for Temple Turf,” San Francisco Examiner, 3 Aralık 1998.
  4. Los Angeles Times, Şubat 25, 2006.
  5. Lopez, s. 205.
  6. Curren, s. 41.
  7. Gelders, s. 119, 123; Goldstein 1995, s. 6-16.
  8. Curren, s. 50.
  9. Stephen Bachelor, “Letting Daylight into Magic: The Life and Times of Dorje Shugden,” Tricycle: The Buddhist Review, 7, 1998.
  10. Tenzin Paljor Dhoring, A True History of the Dhoring Gazhi Family, s. 8.
  11. Karan, s. 64.
  12. Gary Wilson, Worker’s World, 6 Şubat 1997.
  13. Gelders, s. 62, s. 174.
  14. Lopez, s. 9.
  15. Melvyn C. Goldstein, William Siebenschuh, and Tashì-Tsering, The Struggle for Modern Tibet: The Autobiography of Tashì-Tsering(Armonk, N.Y.: M.E. Sharpe, 1997).
  16. Gelders, s. 110.
  17. Goldstein 1989, s. 5.
  18. Strong, s. 15, s. 19-21, s. 24.
  19. Strong, s. 25.
  20. Strong, s. 31.
  21. Gelders, s. 175-176; Strong, s. 25-26.
  22. “The earliest known footage of Tibet” (BBC, 2017-05-26). https://www.bbc.com/news/av/science-environment-40050597
  23. Gelders, s. 113.
  24. Grunfeld, s. 9, s. 7-33; Greene, s. 241-249; Goldstein 1989, s. 3-5; Lopez, N/A.
  25. Strong, s. 91-96.
  26. Gelders, s. 123-125.
  27. Goldstein 1995, s. 52.
  28. Harrer, s. 29.
  29. Kenneth Conboy ve James Morrison, The CIA’s Secret War in Tibet(Lawrence, Kansas: University of Kansas Press, 2002)
  30. William Leary, “Secret Mission to Tibet,” Air & Space, December 1997/Ocak 1998.
  31. Loren Coleman, Tom Slick and the Search for the Yeti(London: Faber and Faber, 1989).
  32. Hugh Deane, “The Cold War in Tibet,” CovertAction Quarterly(Winter 1987).
  33. George Ginsburg ve Michael Mathos, Communist China and Tibet(1964).
  34. Greene, s. 248; Grunfeld, N/A.
  35. Harrer, s. 54.
  36. Karan, s. 36-38, s. 41, s. 57-58.
  37. London Times, 4 Temmuz 1966.
  38. Gelders, N/A.
  39. Tendzin Choegyal, “The Truth about Tibet,” Imprimis(publication of Hillsdale College, Michigan), Nisan 1999.
  40. Karan, s. 52-53.
  41. Elaine Kurtenbach, Associated Pressreport, 12 Şubat 1998.
  42. Goldstein 1995, s. 47-48.
  43. Curren, s. 8.
  44. San Francisco Chronicle, 9 Ocak 2007.
  45. International Committee of Lawyers for Tibet, A Generation in Peril(Berkeley Calif.: 2001)
  46. Jim Mann, “CIA Gave Aid to Tibetan Exiles in 60s, Files Show,” Los Angeles Times, 15 Eylül 1998; New York Times, 1 Ekim, 1998.
  47. Lopez, s. 3.
  48. Heather Cottin, “George Soros, Imperial Wizard,” CovertAction Quarterly 74 (2002).
  49. Goldstein 1995, N/A.
  50. The Dalai Lama in Marianne Dresser (ed.), Beyond Dogma: Dialogues and Discourses(Berkeley, Calif.: North Atlantic Books, 1996).
  51. Nikolai Thyssen, “Oceaner af onkel Tom,” Dagbladet Information, 29 Aralık 2003, (Julius Wilm tarafından Dancadan çevrildi). http://www.information.dk/Indgang/VisArkiv.dna?pArtNo=20031229154141.txt
  52. “A Global Call for Human Rights in the Workplace,” New York Times, 6 Aralık 2005.
  53. San Francisco Chronicle, 14 Ocak 2007.
  54. San Francisco Chronicle, 5 Kasım 2005.
  55. Times of India, 13 Ekim 2000.
  56. Samantha Conti’s report, Reuters, 17 Haziran 1994.
  57. Amitabh Pal, “The Dalai Lama Interview,” Progressive, Ocak 2006.
  58. Gelders, s. 64.
  59. Michael Parenti, The Culture Struggle(Seven Stories, 2006).
  60. John Pomfret, “Tibet Caught in China’s Web,” Washington Post, 23 Temmuz 1999.
  61. Curren, s. 3.
  62. Curren, s. 13, s. 138.
  63. Curren, s. 21.
  64. Erik D. Curren, “Not So Easy to Say Who is Karmapa”, 22 Ağustos 2005. https://www.buddhistchannel.tv/index.php?id=22.1577,0,0,1,0.
  65. Kim Lewis, 14 Temmuz 2004.
  66. Kim Lewis, 15 Temmuz 2004.
  67. Ma Jian, Stick Out Your Tongue(Farrar, Straus & Giroux, 2006).
  68. PBS documentary, China from the Inside, Ocak 2007. https://www.pbs.org/kqed/chinainside/
  69. “China: Global Warming to Cause Food Shortages,” People’s Weekly World, 13 Ocak 2007.

Dünya Basını

Günah keçisi olarak Netanyahu

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız mülakat, İsrail seçimlerinden önce (26 Ekim) yayınlandı. Nathan Thrall, Binyamin Netanyahu’nun özellikle Batılı hükümetler açısından bir “paratoner” olduğuna, İsrail’in yapısal olarak Filistinlilerin etnik temizliği üzerinde yükseldiğine ve yasa dışı yerleşimlerin “sağ” tarafından değil, İsrail’in kurucu unsuru İşçi Partisi tarafından başlatıldığına işaret ediyor. Dolayısıyla yazara göre Netanyahu’nun kaybetmesi, Filistinlilerin hayatını değil, Batılı hükümetlerin İsrail’i desteklerken ellerinin rahatlamasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacak gibi görünmektedir.


Suçu Bibi’ye at

Jonathan Shainin
Equator
26 Ekim 2026

Yarın yapılacak ve İsrail yönetimi altındaki halkın azınlığının ülkenin bir sonraki hükümetini seçeceği oylama öncesinde, İngilizce yayın yapan gazeteler, her zamanki gibi büyük tefekküre daldıran seçim arifesi haberlerini hazırlamak üzere en tanınmış yorumcularını ülkeye getirdiler. Aday mitingleri, sokaktaki insanlarla yapılan röportajlar, bir dönüm noktasında bulunan bir ulus…

Ülkeyi ziyaret eden Sunday Times köşe yazarı, “kimliğinin özü” üzerine tartışan “endişeli” bir ulusla karşılaştı. The Guardian, oy vermek için evlerine dönen pek çok aklı başında İsraillinin varlığının “Bibi döneminin nihayet sona ermek üzere olabileceği” anlamına geldiği yönündeki liberal Siyonist umudu besledi. Financial Times gibi ciddi bir gazete bile, “Netanyahu’nun zaferi ülkeyi ve bölgeyi yıkıcı bir yola sokacaktır” şeklinde oldukça geç kalmış bir uyarıda bulundu ve açıkça etnik temizliğe adanmış bir toplumdaki “derin bölünmeleri iyileştirmek” için “sorumlu liderlik” çağrısında bulundu. Tüm bunlarda, rahatlatıcı bir fanteziye geri dönme yönünde çaresiz bir istek hissediliyor: müttefikimizin, soykırıma ve tüm bu sorunlara neden olan tek adama yönelik basit bir seçim cezasıyla bir gecede normal bir ülke haline gelebileceği fantezisi.

Daha isabetli bir öngörü için, Equator, İsrail’in Filistinlilerin yaşamları üzerindeki köklü egemenlik sisteminin en keskin analistlerinden biri olan Nathan Thrall’a başvurdu. Thrall, çatışma üzerine iki önemli kitabın yazarıdır: The Only Language They Understand, Oslo dönemine dair sert bir inceleme, ve A Day in the Life of Abed Salama, işgal mekanizması içindeki bir Filistinli ailenin çileli yaşamının samimi bir portresi. Kudüs’ten e-posta yoluyla yaptığımız görüşmede, seçim kampanyalarını, muhalefetin iktidardaki performansını, Filistinli partilerin İsrail demokrasisindeki yerini ve başbakan değişikliğinin neden Gazze veya Batı Şeria’dan çok Batı başkentlerinde daha önemli olabileceğini tartıştık.

Şu ana kadar seçim kampanyalarını nasıl değerlendirirsiniz? Mevcut duruma ciddi bir değişiklik öneren herhangi bir parti var mı?
İsrail’de uzun yıllardır seçimlerin ana konusu politika değil, Başbakan Netanyahu’ya karşı mı yoksa lehinde mi olunduğu olmuştur. Netanyahu’ya olan bu saplantı o kadar yaygındır ki, medyanın ve anket şirketlerinin partileri seçim blokları halinde gruplandırma biçimini belirler. Batı ve İsrail medyasında, muhalefetin Netanyahu’nun “sağcı iktidar koalisyonu”nun solunda olduğu sık sık ima edilir. Ama güvenlik ve dış politika konularında, bazı muhalefet partileri, iktidar koalisyonundaki partilerinki kadar, hatta onlardan daha şahin tutumlar sergiliyor. Bunun anlamı şudur: Kimin Netanyahu yanlısı, kimin aleyhtarı olduğuna bakıp da çeşitli partilerin politika önerilerini incelediğimizde, Filistinliler üzerindeki İsrail kontrolünün sürdürülmesi ve Filistin egemenliğinin engellenmesi yönünde geniş bir Yahudi siyasi konsensüs olduğu görülür.

Filistinli vatandaşların liderlik ettiği partiler anketlerde oyların yaklaşık %12,5’ini alıyor fakat dış politika ve güvenlik konularında çok az etkiye sahipler. Muhalefetteki ve iktidar koalisyonundaki hemen hemen her Siyonist parti, anketlerin muhalefetin bu partilerin desteği olmadan hükümet kuramayacağını göstermesine rağmen, gelecekteki bir hükümette Filistinlilerin liderlik ettiği partilere yer vermeyeceğine söz verdi. Siyonist partiler arasında, Batı Şeria’nın bazı bölgelerinin resmen ilhak edilip edilmeyeceği ya da fiili ilhakla yetinilip yetinilmeyeceği, hangi tür yerleşim yerlerinin genişletilmesine öncelik verilmesi gerektiği (izole çiftlikler mi, yoksa burjuva banliyöleri, kasabalar ve şehirler mi) ve Filistinlilerin yerinden edilmesinin nasıl gerçekleştirileceği (sessizce, sadece ordu tarafından mı, yoksa İsrail’e çok fazla olumsuz haber getiren kanunsuz uygulamalar yoluyla mı) konularında görüş ayrılıkları bulunuyor.

Bu farklılıklar Filistinliler için somut sonuçlar doğurabilir. Fakat apartheidin sona ermesi, yerleşim yerlerinin sökülmesi, Gazze’den çekilme, Filistinlilerin özgürlüğü ve İsrail’deki Filistinli vatandaşlar için eşit kolektif haklar, bir sonraki hükümeti kurmak için yarışan başlıca partiler tarafından, hatta Knesset’in %80’inden fazlası tarafından kesin bir şekilde reddediliyor. Netanyahu siyasi sahneden çekilsin ya da çekilmesin, bu durum değişmeyecek. İsrailli Yahudilerin çoğunluğunun son zamanlarda anketörlere, sadece Gazze’deki Filistinli sakinleri değil, İsrail’in Filistinli vatandaşlarını da sınır dışı etmeyi desteklediklerini söylemiş olmaları da öyle.

Her iki taraf da bunun Netanyahu’ya ilişkin bir referandum olmasını mı istiyor?
Netanyahu’ya olan saplantı birçoklarının işine geliyor. Başbakan ve müttefikleri için bu durum, afişlerin de ilan ettiği gibi, onun “başka bir ligde” olduğunu teyit ediyor. Muhalefet için ise, onun yolsuzluklarını ve yalanlarını kınamak, güvenlik ve dış politika konusunda özü bakımından farklı politika önerileri ortaya koymaktan daha kolay. İsraillilerin ülke tarihinin en kötü güvenlik fiyaskosu olduğu konusunda hemfikir olduğu 7 Ekim’den bu yana Netanyahu’ya yönelik tek taraflı saplantı azalmadı. Muhalefet, haklı olarak bu fiyaskodan sorumlu tutulmasını talep ederken, Netanyahu ise bir başka 7 Ekim’i önleyecek kişinin kendisi olacağına söz veriyor.

Dikkat çekici olan nokta, bu büyüklükteki bir felaketin ve ardından gelen yıllar süren yıkıcı savaşın, seçimlerin ana tartışma konusunun, bu felakete yol açan on yıllardır süren politikaların yeniden gözden geçirilip geçirilmeyeceği değil, o gün İsraillileri korumayı başaramayanın kim olduğu olması. Muhalefet, Netanyahu’yu Hamas’ın yönettiği Gazze’nin çökmesini önlemek için Katar’dan gelen finansmana izin verdiği için sert bir şekilde eleştiriyor; fakat bu politika, İsrail’in başlıca güvenlik kurumları ve muhalefetteki pek çok siyasetçi tarafından da desteklenmişti. Netanyahu bu politikayı, medya danışmanlarının Katar’dan para alması ya da Gazze ve Batı Şeria üzerinde birleşik bir Filistin yönetiminin kurulmasını istememesi nedeniyle değil, İsrail güvenlik camiasının geri kalanının desteklediği aynı nedenden ötürü desteklemişti: Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi devralmak için çok zayıf görüldüğü için, tek gerçekçi seçeneklerin ya İsrail’in bölgeye düzenlediği saldırılarla kesintiye uğrayan uzun süreli sükunet dönemleriyle karakterize edilen Hamas yönetimi ya da tam bir güvenlik kaosuna yol açacak Hamas yönetiminin çöküşü olduğu düşünülüyordu. Genel kanı, ikincisinin İsrail için daha tehlikeli olduğu yönündeydi.

Kısacası, muhalefet 7 Ekim’deki başarısızlığın soruşturulmasını istiyor ama bunu önceleyen siyasi düzenin çöküşü hakkında şaşırtıcı derecede az şey söylüyor.

Netanyahu, her şeyden önce İsrailli merkezciler ve liberaller için elverişli bir günah keçisi; bunlar, ülkelerinin politikaları konusunda hiçbir kişisel sorumluluk taşımadıklarına, ulusun sorunlarının esas olarak mevcut liderden kaynaklandığına ve onun ayrılmasının geçmişle kesin bir kopuşu işaret edeceğine inanmak isteyen aydın muhalefet seçmenleri. Muhalefetin önde gelen liderlerinden biri olan Gadi Eisenkot’un, Gazze’de hedeflerine ulaşamayan savaş kabinesinde görev yapmış olması ya da bir diğer lider Naftali Bennett’in, yerleşim yerlerinin hızla genişlediği ve yerleşimcilerin şiddetinin arttığı bir dönemde yakın zamanda başbakanlık yapmış olması hiç önemsenmiyor.

Netanyahu 7 Ekim’den önceki hakim siyasi düzenin ne ölçüde mimarıydı?
Tarihsel hafıza kaybı, İsrail’deki siyasi tartışmalarda, özellikle de Siyonist merkez ve merkez-solun kendi tarihlerini anlatış biçimlerinde yaygın bir durum. Yerleşim projesi, Netanyahu ya da dindar sağ tarafından icat edilmedi. Projenin ilk on yılı, İşçi Partisi liderliğindeki hükümetler tarafından ilerletildi. Birbirini izleyen İsrail yönetimleri, bu projenin genişletilmesi ve pekiştirilmesi için muazzam siyasi ve iktisadi kaynaklar ayırmıştı. Üstelik yerleşimcilerin şiddet eylemleri, sadece hükümetten bağımsız hareket eden aşırılıkçıların işi olarak anlaşılamaz: Bu eylemler, askeri koruma ve yardım, yasal cezasızlık ve devlet desteği sisteminin içinde gerçekleşiyor.

Batı Şeria’nın İsrail’in hukuk, emniyet, sağlık, eğitim, acil durum hizmetleri, ulaşım, enerji ve iletişim altyapılarına kademeli olarak dahil edilmesi süreci, yasama, yargı ve yürütme organlarının desteğiyle sol, sağ ve merkez hükümetler döneminde devam etti. Netanyahu bu sürecin önemli yönlerini hızlandırdı ve radikalleştirdi ama bu süreci o yaratmadı; ilhakın hızı, onun başbakan olmadığı iki yıl boyunca da yavaşlamamıştı. İşgal ve yerleşim girişimini öncelikle ona atfetmek, bunların gelişmesindeki çok daha geniş siyasi sorumluluğu gizlemek anlamına gelir.

İsrail’in Filistinli vatandaşları tüm bu süreçte nerede yer alıyor?
Knesset’e aday olan Filistinli siyasi partiler, İsrail’de “demokrasi” kelimesinin ne anlama geldiğini belki de en net şekilde ortaya koyuyor. İsrail’in Filistinli vatandaşlarını temsil eden partiler, anketlerde yaklaşık 14 sandalye, yani Knesset’in %12,5’ini elde ediyor ve Netanyahu’nun kalıp kalmayacağını belirleyebilirler. Oysa İsrail devletinin hayatta kalmasının Netanyahu’nun görevden alınmasına bağlı olduğunu iddia eden başlıca Siyonist muhalefet partileri, bu partileri iktidar koalisyonuna dahil etmeyi, hatta koalisyon dışından gelecek oylarına güvenmeyi bile reddediyor. 2015 yılında, seçim gününde Netanyahu, Yahudi İsraillileri “Arap seçmenler akın akın sandığa gidiyor” dediği ve solcu örgütlerin onları otobüslerle sandığa taşıdığı konusunda uyaran bir video yayınlamıştı. Arap vatandaşların demokratik katılımını, destekçilerinin karşı harekete geçmesi gereken bir tehdit olarak sunmuştu.

On bir yıl sonra, muhalefet Netanyahu’nun ırkçılığını ve otoriterliğini kınarken, Filistinli partilerle birlikte iktidara gelme olasılığını siyasi açıdan kabul edilemez buluyor. Filistinli vatandaşların oy kullanma hakkı elbette var. Ama oyları kimin iktidara geleceğini belirleyebilecek durumda olduğunda, Yahudi sağ için bir tehlike haline gelirler; temsilcileri ise iktidara fiilen katılabilecek durumda olduğunda, İsrail muhalefetinin çoğu için kabul edilemez hale gelirler. İsrail demokrasisinin hayatta kalması için mücadele ettiğini iddia eden aynı partiler, vatandaşlarının önemli bir kesiminin seçilmiş temsilcileriyle iktidarı paylaşmaya –hatta onlardan siyasi destek almaya– kendilerini ikna edemiyorlar. Görünüşe göre demokrasi, Filistinliler bunun bir parçası olmadığı sürece kurtarılmaya değer.

İşte bu şekilde, birçok seçmen tarafından “varoluşsal” olarak algılanan bir seçim yapılabilirken, İsrail’in geleceği için belki de en önemli konu olan, İsrail kontrolü altında yaşayan ve çoğu, hayatlarının neredeyse her yönünü belirleyen devlette hiçbir siyasi hakka sahip olmayan milyonlarca Yahudi olmayan insana ne yapılacağı konusunda çok az somut tartışma yapılabilir. İşte bu şekilde İsrailli Yahudiler, “İsrail demokrasisinin” geleceği konusunda şiddetle ve samimiyetle tartışırken, İsrailli vatandaşlar için demokratik yönetim ile İsrail yönetimi altındaki milyonlarca Filistinliye siyasi hakların kalıcı olarak reddedilmesi arasındaki çelişkiyi büyük ölçüde göz ardı edebiliyorlar.

Yahudi İsrailli seçmenler için başlıca meseleler neler?
Sayısız savaşın yaşandığı, küresel kamuoyunda İsrail aleyhine eşi görülmemiş bir kaymanın yaşandığı, İsrailli kuruluşlara yönelik ilk Batı yaptırımlarının uygulandığı ve Gazze’deki Filistinlilere karşı bir soykırımın sürdüğü bir dönemde yapılan bir seçimde bile, iktisadi kaygılar İsrailli seçmenler için en önemli öncelikler arasında yer almaya devam ediyor. Filistin’de bir değişim görmek isteyen herkesin bunu anlaması gerekiyor. İsrail’in yayılmacı projesi, yalnızca yerleşim hareketinin ideolojik bağlılığına ya da ardışık hükümetlerin kararlarına değil, aynı zamanda İsrailli Yahudi halkının büyük bir kısmının kabulüne, kayıtsızlığına ya da siyasi ilgisizliğine de bağlı. Bu proje, aynı topraklarda milyonlarca Filistinlinin boyun eğdirilmesinin günlük gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalmadan rahat bir orta sınıf hayatı yaşama imkânına bağlı. On yıllardır İsrail, bu rahatlık hissini büyük ölçüde korumayı başardı. Bugün bile, savaşlara ve soykırıma rağmen, bu duygunun büyük bir kısmı hâlâ bozulmamış durumda.

Bunun mümkün olmasının temel nedeni bizlerde yatıyor; yani İsrail’i desteklemeye, İsrail ile ticaret yapmaya, onu diplomatik ve siyasi olarak korumaya ve onunla normal ilişkiler sürdürmeye devam eden devletlerin vatandaşlarında. Buna cezasızlık denir. İsrail Gazze’yi yerle bir ederken ve iki milyon travma geçirmiş ve yakınlarını kaybetmiş insan için cehennem gibi bir ortam yaratırken, Tel Aviv ve Kudüs’teki kafe ve barlar dolup taşıyordu. Filistin’de bir değişim görmek isteyen Batılılar, uluslararası baskının İsrailli seçmenlerin ve liderlerin siyasi hesaplarını nasıl değiştirebileceği sorusuyla yüzleşmeli. Yaptırımlar, diplomatik izolasyon, yatırımların geri çekilmesi, spor boykotları ve seyahat kısıtlamaları, işgalin devam etmesinin ve Filistinlilerin haklarının reddedilmesinin somut bir bedelini ödemesini sağlayabilecek önlemler arasında. Sürekli bir baskı olmadan, büyük Siyonist partilerin Filistin devletine karşı muhalefetinden ya da Filistinlilerin yaşamları üzerindeki İsrail kontrolünü pekiştiren politikalardan vazgeçmelerini beklemek için pek bir neden yok. Bu durumda İsrail’deki siyasi tartışmalar, ard arda gelen hükümetlerin sürdürülmesine katkıda bulunduğu etnik egemenlik sisteminden çok, Netanyahu’nun kişisel skandallarına –şampanya! purolar! hizmetçiye karşı öfke patlamaları!– daha fazla yer vermeye devam edebilir.

Seçim sonuçları, eğer yaratacaksa, Gazze ve Batı Şeria’da ne gibi bir fark yaratacak?
İsrailli Makor Rishon gazetesi, geçtiğimiz günlerde birkaç İsrailli sağcı ve yerleşim yanlısı örgüt tarafından büyük siyasi partilere gönderilen bir anketin sonuçlarını yayınladı. Sonuçlar, Filistin meselesi söz konusu olduğunda Netanyahu karşıtı bloğu “muhalefet” olarak tanımlamanın ne kadar saçma olduğunu ortaya koyuyor. Filistin devleti kurulmasıyla ilgili bir soruya yanıt veren her Siyonist parti, buna karşı olduğunu açıkladı. Yalnızca anketlerde %8’in altında oy alan Demokratlar’ın Filistin devletini desteklediği düşünülüyor ama parti yanıt vermeyi reddetmiş. Partinin lideri Yair Golan, Filistin devletini tanımak gibi tamamen sembolik bir adım atan Fransa’yı kınayarak, bunu İsrail için “yıkıcı” ve “son derece zararlı” olarak nitelendirdi. Golan, Filistin devleti, bağımsızlık veya hatta barıştan bahsetmekten kaçınıyor; bunun yerine, Filistin devletinden hiç söz etmeyen Oslo Anlaşmaları’nın dilini kullanarak Filistinlilerden “ayrılma”dan [separation] söz ediyor.

Bir sonraki hükümeti kurma şansı olduğu düşünülen partilere gelince, Filistin’in egemenliği ve İsrail’in devam eden kontrolü konusundaki tutumları, Netanyahu’nun Likud Partisi’nden, Netanyahu’ya karşı olmalarının düşündürdüğünden çok daha az farklılık gösteriyor. Netanyahu karşıtı bloğun en büyük iki partisi, İsrail ordusunun “Dahiye doktrini”nin mimarlarından biri olan Gadi Eisenkot ve İsrail yerleşim yerlerini temsil eden çatı kuruluş Yeşa Konseyi’nin eski genel müdürü Naftali Bennett tarafından yönetiliyor. Bu doktrin, sivil altyapıya karşı ezici ve orantısız güç kullanılmasını öngörüyor ve Gazze’de yıkıcı sonuçlar doğuracak şekilde uygulanmıştı. Her ikisi de İran’a karşı savaşları destekliyor, Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor ve Batı Şeria’da yerleşimlerin devamını destekliyor.

Görmezden gelinen asıl sorun olan işgal, İsrail’deki seçim tartışmalarının merkezinde yer almıyor. Hatta tartışmaların kenarlarında bile yer almıyor. Partiler, İsrail’i kimin yönetmesi gerektiği, 7 Ekim olaylarından kimin sorumlu olduğu ve İsrail’in güvenliğini en iyi kim garanti edebileceği konusunda tartışıyor. Ama milyonlarca Filistinlinin İsrail egemenliği altında yaşamaya devam edip etmemesi sorusu, meşru siyasi seçenekler yelpazesinden fiilen çıkarıldı. Yeni bir hükümet, Filistinlilerin yaşadığı temel koşulları değiştirmeden, İsrail’in dünyaya nasıl seslendiğini ve dünyanın İsrail hakkında nasıl konuştuğunu değiştirebilir.

Dolayısıyla Netanyahu’nun yerine başkasının konmasının en önemli etkisi Gazze’de veya Batı Şeria’da değil, Washington, Londra, Paris ve Berlin’de hissedilebilir. Yeni bir İsrail başbakanı, Batılı hükümetlere umutsuzca ihtiyaç duydukları bir şeyi sunabilir: inandırıcı bir değişim öyküsü. İsrail’in Filistinlilere ne yaptığı sorusu, İsrail’in yeni liderliğini en iyi şekilde nasıl destekleyebileceğimiz sorusuyla bir kez daha gölgede bırakılabilir. Ve işgalin temel yapılarını olduğu gibi bırakan bir siyasi değişim, uluslararası alanda bir dönüm noktası olarak sunulabilir.

Netanyahu karşıtı bir hükümetten ne tür bir siyasi değişim bekleyebiliriz?
Batı’daki liberallerin, Netanyahu’suz bir İsrail’in nasıl olabileceğine dair bu kadar büyük umutlar beslemesi nedeniyle, bu deneyin çoktan yapılmış olduğu sıklıkla unutuluyor. Bennett ve onun solundaki merkezci bir isim olan Yair Lapid, 2021’den 2022’ye kadar önceki İsrail hükümetini ortaklaşa yönettiler. Bu Netanyahu karşıtı koalisyon, yani sözde “değişim hükümeti”, Batılı hükümetleri ilgilendiren barış ve güvenlik konularında nasıl bir performans sergiledi?

Filistinliler için “değişim hükümeti”, durumu çoğunlukla daha da kötüye götürdü. Bir önceki Netanyahu hükümeti dönemine kıyasla, yerleşim noktalarının yıllık inşası iki katına çıktı; yerleşimcilerin şiddet eylemleri iki kattan fazla arttı; hem Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’nın geri kalanında daha fazla sayıda Filistinli evi ve yapısı yıkıldı; bu bölgelerde çok daha fazla yerleşim birimi inşaatı yapıldı; ve İsrailliler, Batı Şeria’da iki katından fazla Filistinliyi öldürdü.

Bu, muhalefetin bir sonraki hükümeti kurmayı başarması halinde hiçbir değişiklik yapmayacağı anlamına gelmez. Şiddet uygulayan yerleşimcilerin yargılanması, belirli yerleşim girişimlerine kısıtlamalar getirilmesi veya bazı yasadışı yerleşim noktalarının boşaltılması yönünde daha ciddi çabalar gösterilebilir. Bu tür önlemler, bunlardan doğrudan etkilenen Filistinliler için önem arz eder ve İsrail hükümetleri arasındaki farklar, işgali sona erdirmeye yetmediği için basitçe göz ardı edilmemeli. Ne var ki bunlar, siyasi bir alternatif olarak da yanlış anlaşılmamalı. Daha geniş kapsamlı gerçeklik ise yerleşim yerlerinin genişlemesinin devam etmesi; Filistinlilerin evlerinin yıkılması; Gazze üzerindeki İsrail askeri kontrolü ve Filistinlilerin bu bölgenin %60’ından fazlasına girişinin engellenmesi; Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik sürekli cinayetler; apartheid’ın yerleşmesi; fiili ilhakın ilerlemesi; ve Filistinlilerin yerinden edilmesine yönelik politikalara İsrailli Yahudiler arasında yaygın destek olarak kalacak.

İşte bu noktada Batılı hükümetlerin sorumluluğunu bu hikayeden ayırmak imkânsız hale geliyor. On yıllardır sürdürdükleri diplomatik koruma, iktisadi işbirliği ve İsrail’e anlamlı yaptırımlar uygulamayı reddetmeleri, bugünkü gerçekliğin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Yerleşim yerleri bir gecede ortaya çıkmadı. Filistin topraklarının parçalanması, Filistin topluluklarının mülksüzleştirilmesi ve İsrail kontrolünün istikrarlı bir şekilde pekiştirilmesi, tek tek kararları defalarca kınarken bir yandan da İsrail’i destekleyen ve daha büyük projenin devam etmesine izin veren hükümetlerin gözü önünde gerçekleşti.

Batı Şeria ve Gazze, Batı’nın politikasına rağmen değil, büyük ölçüde bu politika sayesinde bugünkü durumuna ulaştı.

Netanyahu gerçekten yenilgiye uğrarsa, Batılı hükümetler nasıl tepki verecek?
Netanyahu’nun görevden ayrılması durumunda neler olacağını bir düşünün. Yeni bir İsrail hükümetinin göreve gelmesi, Batılı liderlerin hiç desteklemekten vazgeçmedikleri İsrail’e karşı eleştirelmiş gibi davranmak zorunda kalmamalarını sağlayacak. Yeni İsrail hükümetini geçmişle bir kopuş olarak sunacak ve o geçmişin oluşmasında kendi rollerine dair tüm soruları bastıracak. Batı Şeria konusunda sergilediği eylemsizlik ve Gazze’deki yıkımı durdurmadaki başarısızlığı, Binyamin Netanyahu adını taşımayan bir başbakanı desteklemek gibi basit bir eylemle siyasi olarak affedilebilir. Liderlik değişikliği, Batı hükümetlerinin on yıllardır mümkün kıldığı politikaların sürekliliğini gizleyen bir tür siyasi makyaj haline gelecek.

Netanyahu istifa ederse, yeni İsrail başbakanına bir şans verilmesi, yaptırımların durdurulması ve İsrail ile yeni bir sayfa açılması için çağrıda bulunan pek çok Batılı ses duyulacak. Bu çağrılara kulak verilirse, İsrail Filistin toprakları ve halkı üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için kendine daha fazla zaman kazanmış olacak, Filistinliler boyun eğdirilmeye ve boğulmaya devam edecek ve Batılı liderler, tozlanmış eski barış ve umut sloganlarını yeniden canlandırarak suç ortaklığı ve hesap verme sorularından kaçınabilecekler.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Emperyalizmin açmazları: Savaşlar, yalanlar ve çöken refah devleti

Yayınlanma

Manitoba Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Radhika Desai, Doç. Pascal Lottaz’ın yayınına konuk olarak Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki savaşlara, yapay zeka spekülasyonundan Avrupa’daki sokak hareketlerine kadar küresel sistemin tıkanıklıklarını değerlendirdi.

Kanada’daki Manitoba Üniversitesi Siyaset Çalışmaları Bölümü Öğretim Üyesi ve Jeopolitik Ekonomi Araştırma Grubu Direktörü Prof. Radhika Desai, İsviçreli uluslararası ilişkiler uzmanı ve Kyoto’daki Waseda Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları başlıklı programına konuk oldu.

Programda Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki çatışmalara, ABD’nin iç siyasi krizinden Avrupa’daki sokak hareketlerine ve kapitalizmin yapısal tıkanıklıklarına kadar geniş bir değerlendirme yapıldı.

Prof. Desai, söyleşinin başında Latin Amerika’daki dengeleri değiştiren Brezilya seçimlerini ele aldı. Luiz Inacio Lula da Silva’nın zaferinin kendisi için beklenmedik olmadığını belirten Desai, ikinci tur öncesinde tabanın harekete geçirildiğini söyledi. Lula yönetiminin ilk turdaki rehaveti hızla fark ettiğini belirten Desai, üç haftalık arada sergilenen çabanın sonucu belirlediğini aktardı.

Yerleşik medya organlarının ve sermaye çevrelerinin Lula’nın zaferine mesafeli yaklaştığını hatırlatan Desai, piyasa çevrelerinin oluşturduğu baskıya dikkat çekti. Brezilya para birimi realin 1998 yılından bu yana en düşük seviyesine gerilemesinin bu kesimlerin hoşnutsuzluğunu yansıttığını dile getiren Desai, toplumsal dinamiklerin solun lehine işlediğini kaydetti.

Brezilya’da 1988 anayasasından bu yana halkın ağırlıklı olarak sola yöneldiğine işaret eden Desai, sağ kanadın yalnızca bir dönem iktidarda kalabildiğini anımsattı. Jair Bolsonaro kazansaydı bile istikrarlı bir yönetim kuramayacağını vurgulayan Desai, halkın sosyal harcamalara bağımlı olduğunu ve bu kesintilerin kolayca yapılamayacağını söyledi.

Lula’nın elde ettiği sonucun bölgesel bir dalgayı temsil ettiğini vurgulayan Desai, “Lula’nın zaferi, Latin Amerika genelinde solun kaybettiği yaklaşık altı seçimin ardından kıtadaki solu yeniden güçlendirdi. Bir yükselip bir alçalan pembe dalga şimdi yeniden yükselecek” dedi. Kurumsal sermaye güçlerinin ve Kongre’deki sağ çoğunluğun baskılarına rağmen Lula’nın daha kararlı bir yönetim sergileyeceğini ekledi.

Seçim sürecinde Brezilya Yüksek Mahkemesinin oynadığı role de değinen Desai, otobüs seferlerinin aksaması nedeniyle oy verme saatlerinin uzatılması gibi adımların sürecin meşruiyetini koruduğunu belirtti. Aşırı sağın sonuçları tartışmaya açma girişimlerinin yargı organları tarafından engellendiğini ve demokratik mekanizmanın işlediğini kaydetti.

“İsrail’deki seçim, iki farklı formatta soykırım ile soykırım arasındaki bir yarıştan ibarettir”

Söyleşinin ikinci ana gündem maddesini İsrail’deki seçimler ve hükümetin izlediği çatışma siyaseti oluşturdu. Doç. Pascal Lottaz’ın sahadaki siyasi seçeneklerin şiddetin dozunu belirleme yarışına dönüştüğü yönündeki tespitine katılan Prof. Desai, tablonun son derece kaygı verici olduğunu dile getirdi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iktidarını korumak için her yola başvurduğunu söyleyen Desai, yaklaşan seçimlerin bıçak sırtında olduğunu ifade etti. Netanyahu’nun kaybetmesi durumunda hakkındaki yolsuzluk davaları ve güvenlik zaafları nedeniyle hapis tehdidiyle karşılaşacağını belirten Desai, bu paniğin toplumu zehirlediğini dile getirdi.

Netanyahu’nun Arap seçmenlerin sandığa gitmesini tehdit gibi sunan ve Kudüs üzerinde nükleer mantar bulutu gösteren propaganda afişlerine değinen Desai, toplumdaki dönüşüme işaret etti. Bir dönem Filistinlilerin haklarını cesurca savunan bir İsrail solunun var olduğunu ancak bu kesimin tamamen silindiğini söyledi.

İsrail toplumunun ezici bir çoğunluğunun savaşı destekler hale geldiğini vurgulayan Desai, muhalefetin eleştirilerinin sadece yönteme odaklandığını belirtti. Muhalif seslerin hükümete sadece işi neden bitirmediğini sorduğunu aktaran Desai, eskinin bir deyişini hatırlatarak tanrıların yok etmek istedikleri kişilerin önce akıllarını başlarından aldığını, İsrail’in de benzer bir akıl tutulmasına sürüklendiğini aktardı.

İsrail’in İran karşısında mutlak bir zafer elde etmesinin imkansız olduğunu savunan Desai, Netanyahu yönetiminin kendisini aşırılıkçı bir köşeye hapsettiğini bildirdi. Bu durumun sadece bir liderin tercihi olmadığını, bütün bir devlet aygıtının içine girdiği ve küçülerek çıkabileceği bir tuzak haline geldiğini anlattı.

Doç. Lottaz’ın ABD’deki İsrail lobisinin rolüne dair sorusu üzerine Desai, uluslararası ilişkiler kuramcısı John Mearsheimer’ın tezlerine mesafeli yaklaştığını belirtti. Mearsheimer’ın Ukrayna krizinde Batı’nın sorumluluğunu açıkça ortaya koyan yaklaşımını takdir ettiğini ifade eden Desai, lobi açıklamasının yetersiz bir soyutlama olduğunu dile getirdi.

Gerçekçilik kuramının devleti tek parça bir aktör saydığı için sermaye sınıflarının çıkarlarını açıklamakta zorlandığını anlatan Desai, “Gerçekçilik paradigması, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarına göre hareket etmediği olgusunu açıklayabilmek için adeta şapkadan İsrail lobisi tavşanını çıkarmak zorunda kalıyor. Oysa ABD, halkın çıkarlarını değil, kendi dev şirketler sınıfının emperyalist projesini takip ediyor” dedi.

Emperyalizmin tarih boyunca vekil güçler üzerinden iş gördüğünü ve İsrail’in bölgede batmayan bir uçak gemisi gibi konumlandırıldığını belirten Desai, bu vekil gücün bazen merkezden özerk hareket edebildiğini söyledi. Şair William Butler Yeats’in doğanın dengesini anlatan dizelerine atıfla bazen doğanın terbiyecisini dinlemediğini ve İsrail’in de kendi inisiyatifini dayatmaya çalıştığını ifade etti.

Seçim öncesinde Netanyahu’nun İran’a kapsamlı saldırılar düzenlenmesi için Washington’a yoğun baskı yaptığını ancak beklediği onayı alamadığını hatırlatan Desai, çıkarların her zaman örtüşmediğini kaydetti. ABD’de Donald Trump ve mevcut siyasi karar vericilerin petrol fiyatlarını ve enflasyonu artıracak yeni bir savaştan iç politika kaygılarıyla kaçındığını belirtti.

“Trump, neoliberallerin elli yıldır halka vurduğu darbenin yarattığı büyük öfkeyi sömürerek iktidara geldi”

Söyleşide Doç. Pascal Lottaz, jeopolitik ekonomi yaklaşımının sınıf ile devleti nasıl birleştirdiğini gündeme getirdi. Prof. Desai, geliştirdiği jeopolitik ekonomi çerçevesinin Marksistlerin ulus devleti ihmal etme eğilimine bir yanıt niteliğinde olduğunu, sınıf ile devleti aynı analiz dairesine yerleştirdiğini açıkladı.

Brezilya örneğinde olduğu gibi sınıfsal mücadelelerin çok kutupluluğu ve BRICS gibi yapıları doğrudan desteklediğini anlatan Desai, iç politikanın dış politikanın seyrini tayin ettiğini söyledi. ABD’nin Ortadoğu ve Latin Amerika’daki saldırgan hamlelerinin arkasında da derin bir iç meşruiyet krizi yattığını dile getirdi.

Donald Trump’ın iktidara gelişini ve izlediği politikaları bu mercekle değerlendiren Desai, anketlerdeki düşüşe dikkat çekti. Trump’ın göreve geldikten birkaç ay sonra halk desteğini kesintisiz biçimde kaybetmeye başladığını belirten Desai, verilen sözler ile sergilenen pratik arasındaki uçuruma işaret etti.

İşçi sınıfına istihdam, sanayileşme ve enflasyonun düşürülmesi vaatleriyle gelen bir liderin koltuğa oturur oturmaz şirketler sınıfına hizmet etmeye başladığını kaydeden Desai, neoliberal modelin sınırlarına gelindiğini söyledi. ABD halkının elli yıldır uygulanan piyasa politikalarıyla ezildiğini ve artık köklü çözümler talep ettiğini ifade etti.

Halk desteğini toparlayamayan Trump yönetiminin dikkatleri dağıtmak için zafer ilan edebileceği bir dış düşman arayışına girdiğini belirten Desai, önce Venezuela kıyılarına donanma yığıldığını hatırlattı. Aylarca balıkçı teknelerinin vurulduğunu ve uyuşturucu taşındığı iddiasıyla masum insanların hayatına kastedildiğini söyleyen Desai, sonunda dağ fare doğurdu diyerek operasyonun Nicolas Maduro’nun kaçırılması girişimine kadar vardığını anlattı.

Venezuela Devlet Başkanı Yardımcısı Delcy Rodriguez ile yürütülen temaslara değinen Desai, emperyalist planların başarısız olduğunu bildirdi. Karakas’ta Maria Corina Machado gibi bir kuklanın iktidara getirilemeyeceğinin anlaşıldığını çünkü Bolivarcı devrim dışında hiçbir gücün ülkeyi yönetemeyeceğinin görüldüğünü dile getirdi.

Latin Amerika’daki başarısızlığın ardından Washington’ın Netanyahu’nun uzun süredir dile getirdiği İran’ı vurma çağrılarına daha açık hale geldiğini aktaran Desai, Trump’ın bu vaatlere aldandığını söyledi. Netanyahu’nun harekatın sadece bir hafta sonu süreceği, bombalamalar başlayınca İran halkının ayaklanıp hükümeti devireceği yönündeki telkinlerine inanıldığını belirtti.

ABD toplumunun içinde bulunduğu bunalımın en somut belirtisinin Trump gibi bir figürün seçilmesi olduğunu vurgulayan Desai, siyasetçilerin bu kadar büyük vaatlerde bulunmak zorunda kalmasının elli yıllık neoliberal yıkımın doğrudan sonucu olduğunu kaydetti.

“İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen refah çağı, sermayenin işçi sınıfına vermek zorunda kaldığı tavizlerin sonucuydu”

Tarihsel süreci ayrıntılandıran Doç. Lottaz, Roosevelt dönemindeki Yeni Düzen politikalarının ve savaş sonrası uzlaşmanın nasıl tasfiye edildiğini sordu. Prof. Desai, 1945 sonrasındaki Keynesyen refah devletinin sermayenin gönüllü bir tercihi olmadığını, iki dünya savaşı ve Büyük Buhran’ın kapitalizmin saygınlığını yerle bir etmesi nedeniyle zorunlu hale geldiğini hatırlattı.

Büyük Buhran’dan en ağır yarayı ABD’nin aldığını belirten Desai, savaş sonrası dönemde kapitalistlerin işçi sınıfının taleplerini kısmen de olsa tanımak zorunda kaldığını kaydetti. Bu tavizlerin 1950 ve 1960’larda muazzam bir iç talep ve büyüme dalgası yarattığını, eşitsizlikleri gerilettiğini anlattı.

Bu dengenin 1970’lerde krize girmesiyle birlikte şirketler sınıfının sözcüsü olan neoliberal kadroların sahneye çıktığını söyleyen Desai, sermayenin işçilere verdiği bütün hakları tek tek geri almaya başladığını aktardı. Bu tasfiyenin halkın sisteme olan bağlılığını tamamen zayıflattığına işaret etti.

Sistemin elinde rıza üretecek maddi araçlar kalmadığında iki yönteme sarıldığını vurgulayan Desai, “Sermaye halka hiçbir maddi taviz vermediğinde iktidarını sürdürebilmek için iki araca muhtaç kalır: Ya insanları kandıracaksınız ya da onları zorla bastıracaksınız. ABD seçimlerine akıtılan milyarlarca dolar dolandırıcılık tarafına yapılan yatırımı, artan polis baskısı ve sansür ise zorbalık tarafını gösteriyor” dedi.

Toplum üzerindeki denetimin her geçen gün sertleştiğini belirten Desai; muhalif seslerin bastırılması, üniversitelerdeki sansür, göçmenlere yönelik baskınlar ve kolluk güçlerinin yetkilerinin genişletilmesinin bu sıkışmışlığın ürünleri olduğunu bildirdi.

Doç. Lottaz, Kyoto’daki konferansta ele alınan konulardan birinin de Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzeni yöneten ulusötesi elitler olduğunu hatırlattı. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi aktörlerin sürekli uluslararası kurumların üstünlüğünü savunarak ulus devletleri işlevsizleştirdiğini ve gücü hesap vermeyen teknokratlara devrettiğini ekledi.

Prof. Desai, İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin kriz dönemlerinde ortaya çıkan canavarlar olarak nitelediği marazi belirtilerin bugün Batı sistemini tamamen kuşattığını belirtti. Sözde demokratik olan devletlerin artık küçücük bir finansal oligarşinin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini kaydetti.

Vergi yükünün zenginlerden yoksullara kaydırıldığını, kuralların gevşetilerek tekellerin toplumsal sorumluluklardan muaf tutulduğunu anlatan Desai, kamu varlıklarının özelleştirme adı altında yok pahasına sermayedarlara devredildiğini aktardı. Bu mekanizmanın rantiyeci asalak bir sınıf yarattığını dile getirdi.

Finansallaşmanın yarattığı yıkımı 1999 yılında yürürlükten kaldırılan mevzuat üzerinden örneklendiren Desai, mevduat bankaları ile yatırım bankaları arasındaki ayrımın silindiğini hatırlattı. Ticari bankaların spekülasyon yapmasına izin verilmesiyle birlikte piyasaların devasa bir kumarhaneye dönüştüğünü, Goldman Sachs gibi devlerin bu süreçten güçlenerek çıktığını belirtti.

“Yapay zeka çılgınlığı, hiçbir zaman ulaşılamayacak bir hayalin peşinde kamu kaynaklarını yutan dev bir aldatmacadır”

Bugün finansallaşma, sanayisizleşme ve borç krizinin üzerine binen en tehlikeli marazi belirtinin teknoloji sektöründeki yapay zeka balonu olduğunu söyleyen Prof. Desai, meselenin teknik bir devrimden ziyade sermaye transferi niteliği taşıdığını dile getirdi. Şirketlerin genel yapay zeka veya süper yapay zeka adını verdikleri hedeflerin bilimsel bir gerçekliği bulunmadığını bildirdi.

Teknoloji şirketlerinin elinde veri merkezleri inşa etmekten başka gerçek bir strateji olmadığını savunan Desai, niceliğin bir noktada kendiliğinden niteliğe dönüşeceği ve yapay zeka cennetine varılacağı fikrinin temelsiz bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlattı. Piyasadaki aktörlerin de bu çıkmazı yavaş yavaş fark etmeye başladığını söyledi.

Büyük teknoloji şirketlerinin hisselerinde duraksama yaşanırken donanım üreticisi Nvidia’nın hisselerinin hızla yükseldiğine dikkat çeken Desai, yatırımların karlı olup olmamasından bağımsız olarak bu şirketin çılgınca yapılan harcamalar sayesinde para kazandığını kaydetti.

Bu kontrolsüz sürecin yarattığı toplumsal maliyeti eleştiren Desai, “Trilyonlarca dolar kamu yararına kullanılabilecekken hiçbir garantisi olmayan enerji canavarı bir yapay zeka arayışına gömülüyor. Bu balon patladığında devletlerin kurtarma paketleri bile yetersiz kalacak ve faturayı yine halk ödeyecek” dedi. Elektrik fiyatlarının artırıldığını ve kaynakların heba edildiğini sözlerine ekledi.

Avrupa’da, özellikle Fransa’da sokaklara taşan gençlik protestolarını da bu tablonun bir parçası olarak değerlendiren Desai, yeni neslin çok yönlü bir kuşatma altında olduğunu belirtti. Konut krizinin gençlerin aile evinden ayrılmasını imkansız kıldığını ve bunun ciddi demografik sonuçlar doğurarak doğum oranlarını düşürdüğünü bildirdi.

Üniversite mezuniyetinin iyi bir iş getireceği vaadinin çöktüğünü vurgulayan Desai, teknoloji politikalarının yol açtığı zihinsel tahribata da işaret etti. Toplumun en tehlikeli aşamaya sürüklendiğini söyleyerek, genç kuşaklara makinelerin onların yerine öğreneceği yalanının söylendiğini ve bunun toplumsal bir ölüme yol açacağını kaydetti.

Denetlenmeyen dijital platformların gençlerde ağır ruh sağlığı sorunlarına ve intihar vakalarına zemin hazırladığını belirten Desai, büyük şirketlerin insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri değil ellerinde kalan şeyleri pazarlamak için muazzam kaynaklar harcadığını aktardı.

Doç. Lottaz’ın Fransa’daki polis şiddetine ve devletin olağanüstü hal uygulamalarını kalıcı yasalar haline getirmesine dair sorusu üzerine Desai, liberalizmin özüne dair temel bir çözümleme yaptı. Kapitalist sistemlerde korunan tek temel özgürlüğün mülkiyet hakkı olduğunu, diğer bütün hakların buna tabi kılındığını söyledi.

Parası olanın daha büyük bir megafona sahip olduğunu ve Elon Musk gibi figürlerin ifade özgürlüğünün sıradan yurttaşlardan katbekat fazla olduğunu belirten Desai, hukukun da sermayeyi korumak üzere dizayn edildiğini dile getirdi.

Avrupa egemen sınıflarının Ukrayna’daki savaşa bağımlı hale gelmesini bu sınıfsal sıkışmışlıkla açıklayan Desai, “Avrupalı elitler savaşa bağımlı çünkü neoliberal düzeni sürdürmenin başka yolu kalmadı. Yeniden silahlanmaya dayalı bir büyüme modeli sayesinde işçilere ücret artışı vermeden, talebi genişletmeden devlet bütçesini doğrudan silah tekellerine aktarabiliyorlar” dedi.

Savaş ortamının içerideki muhalefeti bastırmak için bir kalkan olarak kullanıldığını vurgulayan Desai, Ukrayna savaşını gösteriş amaçlı bir çatışma olarak tanımladı. Bedeli Ukrayna halkının ödediğini, üretilen silahların ise eninde sonunda hayat koşullarını protesto eden sıradan Avrupalı işçilere doğrultulduğunu anlattı.

Yüz yıllık döngüler halinde Avrupa yönetici sınıflarının halktan tamamen koptuğunu ve balkondan el salladıklarında insanların neden alkışlamadığını anlayamayacak kadar yozlaştığını söyleyen Desai, sarı yelekliler ve çiftçi eylemlerinin bu öfkenin öncü işaretleri olduğunu belirtti.

“Kapitalizm yüz yıl önce son kullanma tarihini doldurdu ve artık insanlığın temel ihtiyaçlarına hizmet etmiyor”

Mevcut dünya sisteminin yüz yıldır can çekiştiğini ve son kullanma tarihinin yirminci yüzyılın başlarında dolduğunu savunan Prof. Desai, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki otuz yıllık dönemin istisnai bir parantez olduğunu ifade etti. Bu dönemin sistemin kendi maharetinden değil, tavizler vermek zorunda kalan sınıf uzlaşmasından kaynaklandığını dile getirdi.

Söz konusu altın çağda sadece Batı’nın değil, sosyalist ülkelerin ve bağımsızlığını yeni kazanan kalkınmakta olan devletlerin de hızlı bir büyüme yakaladığını anımsatan Desai, uzlaşmanın bozulmasıyla birlikte son kırk elli yılın kesintisiz bir gerilemeye dönüştüğünü aktardı.

Eşitsizliğin zirveye çıktığını ve yönetici elitlerin kibrinin sistemi taşınamaz hale getirdiğini bildiren Desai, kapitalizmin insanlığın esenliğine hizmet etme kabiliyetini çoktan yitirdiğini vurguladı.

Doç. Lottaz’ın Çin modelinin aynı dönemde sekiz yüz milyon insanı yoksulluktan kurtararak orta sınıfa taşıdığı ve Batı’ya somut bir alternatif oluşturduğu yönündeki yorumunu destekleyen Desai, kamu denetiminin hayati önemine değindi.

Çin’de çok sayıda özel şirketin ve milyonlarca küçük işletmenin faaliyet gösterdiğini belirten Desai, farkı yaratan unsurun ekonominin genel yönünü halkın refahına göre belirleyen sorumlu bir devlet aygıtı olduğunu kaydetti.

Her ülkenin kendi sosyalizm modelini inşa edeceğini belirten Desai, “Sosyalizm her toplumun kendi koşullarında yeşerecektir. Önemli olan büyümenin amacının sıradan insanların refahı olmasıdır; tıpkı Deng Şiaoping’in farenin rengine bakılmaksızın fareyi tutan kediyi makbul sayması gibi, bizim de insanlığa bolluk getirecek fareyi yakalamamız gerekir” dedi.

Piyasayı kendi haline bırakmanın kendiliğinden refah ve büyüme üreteceği inancını büyüsel düşünme olarak niteleyen Desai, bu safsatadan derhal vazgeçilmesi gerektiğini ve elli yıldır süren bu yanılsamaya karşı artık uyanma vaktinin geldiğini söyleyerek konuşmasını tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz

Yayınlanma

Ekonomist Prof. Dr. Michael Hudson, Washington’ın Ukrayna, Çin ve İran hattındaki stratejisinin küresel enerji arzını sarsacak bir bunalıma yol açabileceğini belirtti. Avrupa’nın sanayi temelini yitirerek ABD’nin mali hakimiyetine bağlandığını vurgulayan Hudson, Batı merkezli küresel hegemonyanın sona erdiğini kaydetti.

Missouri-Kansas City Üniversitesi İktisat Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Michael Hudson, Güneydoğu Norveç Üniversitesi İktisat, Felsefe ve Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programına konuk oldu.

Hudson, ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya, Çin ve ABD arasında tasarladığı ileri sürülen üçlü zirve girişimini, Washington’ın küresel enerji ve etki alanı hedeflerini ve Avrupa Birliği’nin içine sürüklendiği sanayisizleşme sürecini ayrıntılı biçimde değerlendirdi.

Diesen’ın küresel diplomasi eksenindeki kaymaları ve büyük güçlerin olası uzlaşma arayışlarını sorması üzerine Prof. Dr. Michael Hudson, Washington yönetiminin hamlelerinin arkasındaki temel itici gücün Basra Körfezi ve enerji piyasaları olduğunu belirtti. Hudson, meselenin Ukrayna’da bir anlaşma arayışıyla başladığına dikkat çekti.

Prof. Dr. Michael Hudson, sürecin başlangıç noktasını şu sözlerle aktardı:

“Her şey Trump’ın Ukrayna konusunda Rusya ile bir anlaşma yapmak istemesiyle başladı. Bunun arkasındaki temel saik, Trump’ın Basra Körfezi’nde İran ile bir savaşa girmeyi öngörmesidir. Trump şunun farkında: Bir yandan ABD ve Avrupa Birliği’nin Rusya’nın petrol, doğalgaz ve dizel ihracatını tecrit etme mücadelesini sürdürür, diğer yandan da Basra Körfezi ülkeleriyle, petrol ihracatını kapatarak yanıt verecek olan İran ile savaşa girerse, bu durum birkaç yıl sürecek bir dünya ekonomik bunalımına yol açacaktır.”

Hudson, küresel petrol arzındaki dengelerin bu türden bir çifte çatışmayı kaldıramayacağını vurguladı. OPEC ülkelerinden gelen küresel petrol arzının yüzde 20’sini kesip aynı anda Rusya’yı tecrit etmenin mümkün olmadığını kaydetti.

Bu senaryonun tüm dünyayı iktisadi ve mali bir kargaşaya sürükleyeceğini söyleyen Hudson, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bütün dünya; Asya ekonomilerini, küresel çoğunluğu, küresel güneyi bir ekonomik krize, ödemeler dengesi krizine ve bunun sonucunda bir borç krizine sürüklediği için ABD ve Avrupa’ya sırtını döner. Bu yüzden Trump, aynı anda iki petrol cephesinde birden savaşı göze alamayacağının farkında. Buradaki asıl hedefi Rusya değil, İran. İşte bu sebeple bu planı Çin’i de kapsayacak biçimde genişletmeye ve Amerikan basınında Yalta 2.0 olarak adlandırılan üçlü bir düzenlemeye dönüştürmeye çalıştı.”

Hudson, tasarlanan bu planın yalnızca NATO’nun Ukrayna’daki savaşına yönelik ABD müdahalesini sona erdirip faturayı Avrupa Birliği’ne kesmekle kalmadığını ifade etti. Trump’ın şahsi mali çıkarlarını da gözettiğini dile getiren Hudson, “Trump, Rusya ile yapılacak bir anlaşmadan fazladan bir milyar dolar kazanmaya çalışıyor. Özel anlaşmaları sayesinde başkanlığı döneminde şahsen iki buçuk milyar dolar kazandı. Eğer Ukrayna’daki ya da daha önce Ukrayna’nın doğusu olan Rusya topraklarındaki maden hakları veya hammadde ve nadir toprak elementleri konusunda Rusya ile anlaşma yapabilirse, Beyaz Saray’da bir araya getirdiği çevreyle ve mali destekçileriyle birlikte şahsi çıkar sağlayabileceğini düşünüyor” diye konuştu.

“Trump nüfuz alanı derken, Avrupa üzerindeki hakimiyetini sağlama almayı kastediyor”

Prof. Dr. Michael Hudson, Çin’in bu plana dahil edilmek istenmesinin arkasında Avrupa Birliği’nin tutumunun yattığını belirtti. Avrupa’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadelenin Çin’e doğru genişlediğini ifade eden Hudson, Washington’ın Avrupa pazarını tamamen Amerikan tekellerine bağlamak istediğini aktardı.

Hudson, ABD’nin Avrupa politikasındaki teknolojik ve iktisadi baskıları şu sözlerle özetledi:

“Trump, Rusya’dan petrol, doğalgaz ve diğer malzemelerin ithalatını durdurmuş olan Avrupa Birliği’nin bu tutumu Çin’e de teşmil etmesinde ısrar ediyor. Avrupa’nın Çin menşeli bilgi teknolojilerini, yapay zekayı veya internet altyapısını ithal etmemesini, başta internet ve yapay zeka olmak üzere her alanda Amerikan tekellerine bağımlı kalmayı kabul etmesini istiyor. Avrupa’nın, hiçbir vergi ödememek üzere düzen kurmuş olan Meta, Google ve diğer ABD şirketlerine vergi koymasını engellemeye çalışıyor. Avrupa’nın kendi kendine yetebilen, bağımsız bir internet, yapay zeka ya da bilgi teknolojisi geliştirmesinin önüne geçmek istiyor.”

Tarihsel örneklere değinen Hudson, Trump’ın 19. yüzyılda Britanya ve diğer Avrupa ülkelerinin Napolyon Savaşları’nın bittiği 1815’ten Birinci Dünya Savaşı’na kadar büyük bir savaşı engelleyen nüfuz alanları paylaşımını model aldığını söyledi.

Buna karşın planın özündeki niyeti şu ifadelerle açıkladı:

“Trump nüfuz alanı derken, aslında Amerika’nın Avrupa, Japonya ve Güney Kore üzerindeki nüfuz alanını sağlama almayı ve buraları kilitlemeyi kastediyor. Rusya ve Çin tarafında ise doğal olarak bir çekince var; nüfuz alanları paylaşımıyla ilgilenmediklerini söylüyorlar. Rusya, Avrupa’yı zerre kadar umursamıyor. Rusya, Birleşik Devletler’e ‘Hepsi sizin olsun’ diyerek anlaşmaya varmaktan gayet memnun. Artık Avrupa’ya petrol ve doğalgaz ihraç edemeyecekleri gerçeğini kabullendiler; çünkü Basra Körfezi’ndeki petrol kriziyle birlikte önümüzdeki birkaç yıl boyunca tüm dünyada petrol, doğalgaz, dizel ve gübre kıtlığı yaşanacak. Dolayısıyla Rusya’nın çok sayıda müşterisi var, yönünü doğuya dönüyor. Rusya’nın tek istediği kendi haline bırakılmak.”

Hudson, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un konuşmalarının bu tabloyu doğruladığını kaydetti. Ukrayna’da barış istemenin Rus yanlısı olmak şeklinde yaftalanmasının Rusya’nın çıkarlarını zedelemediğini, zira Moskova’nın Avrupa’ya ilgisini bütünüyle kaybettiğini belirtti.

Trump’ın ticari planlarının Kuzey Akım boru hatlarına uzandığını ifade eden Hudson, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Trump, Rusya ile konuşurken Gazprom ve Lukoil yatırımlarına işaret ediyor. Eğer Avrupa’dan gerçekten çekilmek istiyorsanız, şu anda atıl duran Kuzey Akım haklarını bize satın diyor. Kimse bu hatları kullanmıyor, çünkü Avrupa liderlerine kendi kıtaları için ekonomik intihar anlamına gelen kararları aldırdık. Macron, Merz ve Britanya İşçi Partisi kendi şahsi çıkarları için bunu yapmaya dünden razı oldu. Trump, ‘Bu hakları bize satın ki biz de Avrupa’ya artık Rusya ile savaşmanıza gerek kalmadı diyebilelim’ düşüncesinde.”

Avrupa’daki mevcut iktidarların taban kaybettiğini vurgulayan Hudson, iki yıl içinde savaş yanlısı partilerin yerini Avrupa’nın kendi çıkarlarını gözeten ve Rus gazı almak isteyen partilere bırakacağını dile getirdi.

Bu noktada Amerikan sermayesinin devreye sokulmak istendiğini belirten Hudson, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Eğer Donald Trump’ın ailesi ve siyasi destekçileri Kuzey Akım boru hattını ve oradaki bağlı varlıkları satın alabilirse, o zaman Avrupa’ya Rusya ile ticaret yapabileceklerini söyleyebilirler. Ancak Rusya artık Avrupa’ya indirimli fiyat uygulamayacaktır, çünkü buna mecbur değil. Tıpkı Hindistan’a artık indirimli fiyat vermeyeceği gibi dünya genelinde petrol, doğalgaz, dizel ve gübre fiyatları yükselecektir. Amerikalı yatırımcıların Kuzey Akım’ı devralması, Avrupa’nın ödemek zorunda kalacağı faturaya tekel taşıma maliyetlerini ekleyerek devasa bir kâr elde etmeleri anlamına gelecektir. Rusya’nın dikkatle kaçındığı bu tekel fiyatlandırmasını ABD uygulayabilecektir. Üstelik ABD’nin elinde siyasi bir boğma noktası bulunacaktır; Rus petrolü ve gazı alan herhangi bir Avrupa ülkesine giden vanayı kapatıp onlara Almanya ekonomisine yaşatılanın aynısını yapabilirler.”

Hudson, Washington’ın Rusya ve Çin ile nüfuz alanları belirleme arayışının, Avrupa’nın kendi çıkarlarını fark edip büyümenin merkezine yönelmesini önleme amacı taşıdığını söyledi.

“Yatırım demek denetim demektir; bu denetim hem iktisadi hem de siyasidir”

Siyaset Bilimci Prof. Dr. Glenn Diesen, İtalya’nın eski başbakanı ve Avrupa Komisyonu eski başkanı Romano Prodi’nin de benzer bir öngörüde bulunduğunu hatırlattı. Prodi’nin, Kuzey Akım yeniden faaliyete geçmeden önce Amerikalıların boru hattına yatırımcı olarak girmek isteyeceğini söylediğini aktaran Diesen, Rusya’nın geçmişte Avrupa ile bütünleşmeyi Avrasya güvenlik mimarisine giden bir adım olarak gördüğü için indirim uyguladığını, ancak artık bu yaklaşımdan vazgeçtiğini dile getirdi.

Diesen, yakın zamanda Moskova’da düzenlenen Valday toplantısında Putin’in Avrupalıların artık Çin ve Hindistan ile rekabet etmek zorunda kalacağını söylediğini belirtti. Avrupa’nın kendi geleceğini yönetme ve özerklik kazanma ihtimaline değinen Diesen, Amerikan nüfuz alanına girmenin Avrupa ekonomilerine etkisini sordu.

Prof. Dr. Michael Hudson, mülkiyet ve denetim ilişkisine vurgu yaparak yanıt verdi:

“Avrupa, Amerikalıların Kuzey Akım’ı satın almasını basit bir yatırım olarak görüyor. Yatırım demek denetim demektir; bu denetim hem iktisadi hem de siyasidir. Asıl soru şu: Avrupa, Rusya’nın kıtayı işgal edebileceği ve bu yüzden Ukrayna üzerinden Rus ordusuna karşı savunma savaşı verilmesi gerektiği yönündeki bu hayali paralel evrende daha ne kadar yaşayabilir? Hiçbir ülke artık başka bir ülkeyi işgal etmeyi göze alamaz. Rus birlikleri Polonya üzerinden geçerken parçalanır; Rusya’nın Avrupa’dan kazanacağı hiçbir şey olmadığını düşünmek mantık dışıdır. Rusya’nın tek istediği askeri bütçesini azaltabilmek için yalnız bırakılmaktır.”

Avrupa ülkelerinin de kendi askeri harcamalarını düşürmesi gerektiğini kaydeden Hudson, kıtadaki ekonomik sıkıntılara dikkat çekti. Paris başta olmak üzere Fransa’da ve İtalya’da grev ve gösterilerin sürdüğünü ifade etti.

Hudson, halk tepkisinin nedenlerini şu cümlelerle açıkladı:

“Bütün bunlar, Avrupa Birliği’nin kendi kendisine dayattığı tuhaf parasal ve mali kısıtlamalar yüzünden hükümetlerin harcamaları kısmasından kaynaklanıyor. Avrupa, sosyal harcamalarını tam da enflasyonun yükseldiği bir dönemde kesti. Bu enflasyon para politikasından değil, Trump’ın dünya petrol ticaretinin denetimini elinde tutmak için Rusya ve İran’a karşı yürüttüğü savaştan kaynaklanıyor. Savaş karşıtı kesimler, evlerini aydınlatmak ve ısıtmak için daha fazla para ödemek zorunda kalan hanelerin ve sanayinin desteklenmesini talep ediyor.”

Hudson, Basra Körfezi’ndeki petrol ticaretinin kesintiye uğramasının, ABD ve Avrupa Birliği’nin Rusya’ya karşı Ukrayna üzerinden rafinerileri hedef alarak yarattığı kesintiden çok daha ağır sonuçlar doğuracağını ifade etti. Faturanın ABD’ye değil Avrupa’ya çıktığını belirten Hudson, kıtadaki siyasi propagandanın sınırlarına işaret etti.

Avrupa medyasının her olumsuzluğu Moskova’ya bağlama çabasını eleştiren Hudson, şöyle devam etti:

“Fransa’da halkın okullara ayrılan bütçenin kısılmasına ya da artan hayat pahalılığına karşı emeklilik gelirlerinin dondurulmasına gösterdiği tepkinin Rus kışkırtması olduğu söyleniyor. İnsanların kendi çıkarlarını savunması için Rus kışkırtmasına ihtiyacı yoktur. Göstericilerin Rusya’nın ya da Çin’in jeopolitik bir kazanım elde edip etmeyeceğini umursadığını sanmıyorum. Onların istediği, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yürürlükte olan sosyal demokrat kazanımların korunmasıdır. Yaşam standartlarını koruma, artan ücretler, iş gücü verimliliği ve istihdam gibi yükümlülüklerin tamamı bir kenara atılıyor; bunun yerine hayali Rus savaşına karşı askeri şirketleri zenginleştirmek için gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 5’inin savunmaya harcanması dayatılıyor.”

Uluslararası borsalarda Avrupa savunma sanayisi hisselerinde satış dalgası yaşandığına değinen Hudson, yatırımcıların bu askeri planların hayata geçmeyeceğini kavradığını belirtti.

Mevcut iktidarların iki yıl içinde görevden uzaklaşacağını öngören Hudson, savaş yanlısı grupların tehlikeli adımlar atabileceğini ifade etti:

“Görevdeki savaş yanlısı yönetimler, ‘İki yıl sonra seçimi kaybedeceğiz, bu bizim savaş için son şansımız, tüm Avrupa’nın atom bombalarıyla yok olması için son fırsatımız’ deme noktasına geliyor. Akıl dışı görünse de Rusya ile savaşa girmek için son çarelerini zorlayabilirler. Fransa, Almanya ve Britanya’yı yöneten partiler koltuklarını kaybedecek. Asıl büyük tehlike, bu partilerin Rus deniz taşımacılığına yönelik saldırılarını hızlandırma ihtimalidir. Finlandiya, İsveç, Baltık ve İskandinav ülkelerinin Baltık Denizi’ni bir NATO gölüne dönüştürme ve Rus gemiciliğini engelleme hazırlıklarını görüyoruz.”

Kaliningrad limanının Rusya için hayati önemde olduğunu hatırlatan Hudson, Rusya’nın petrol tankerlerini Avrupa dışındaki ülkelere sevk etme hakkını korumak için askeri tedbirler aldığını vurguladı. Tankerlerin yanına uçak konuşlandırıldığını, bir Estonya gemisinin Rus tankerini ele geçirme girişiminin durdurulduğunu kaydetti.

Bu tür hamlelerin açık bir savaş ilanı niteliği taşıdığını dile getiren Hudson, sözlerini şöyle tamamladı:

“Böyle bir savaş çok kısa sürer ve son derece kanlı olur. Rusya elinden gelen her şeyi yaparak ‘Biz sizinle ilgilenmiyoruz, sizden bir şey istemiyoruz, sizinle hiçbir işimiz yok’ mesajı veriyor. Kendimizi Avrupa kültürünün bir parçası haline getirebileceğimizi düşündüğümüz için kendi kendimize kızıyoruz diyorlar. Avrupa kültürünün neye dönüştüğünü gördüler: Amerikanlaşmış, maliyet odaklı, emek karşıtı, küçülen ve aydınlanma çağındaki demokratik niteliklerini yitirmiş bir yapı. Rusya yalnızca rahat bırakılmak istiyor. Eğer bizi tehdit eder ve zarar verirseniz, bağımsızlığımızı korumak için karşılık vermek zorunda kalırız diyorlar.”

“Avrupa liderleri yeni Ukrayna olmak istiyor”

Prof. Dr. Glenn Diesen, Avrupa’daki karar alıcıların Rusya ile ABD arasında Ukrayna üzerinden varılabilecek bir uzlaşmayı baltalama ihtimalini sordu. Rus varlıklarına el konulması veya gemilere müdahale edilmesi gibi adımların savaşa yol açıp açmayacağını gündeme getirdi.

Prof. Dr. Michael Hudson, Avrupa yönetimlerinin tutumunu sert bir dille eleştirdi:

“Avrupa liderleri yeni Ukrayna olmak istiyor. Amerika’da bu durum şöyle ifade ediliyor: Amerika, Rusya’ya karşı son avroya kadar savaşmaya hazır. Tıpkı Ukrayna’da ne Avrupa’nın ne de Amerikalıların umursadığı halkın son ferdine kadar savaşması için Zelenskiy yönetimini başa getirdikleri gibi, şimdi de Amerikan yönetimi Rusya ve Çin’e karşı mücadelede Avrupa sanayisinin ve ekonomik fazlasının son avrosuna kadar savaşmaya niyetli.”

Hudson, son dönemde Avrupa Birliği ile Çin arasında hibrit ve elektrikli araç ticaretine dair yapılan müzakerelere işaret etti. Basra Körfezi’ndeki gerilim ve Rusya’nın tecrit edilmesi sebebiyle dizel, petrol ve gaz fiyatlarının artmasının elektrikli araçlara yönelimi hızlandıracağını vurguladı.

Elektrikli araç üretiminde Çin’in belirleyici konumda olduğunu söyleyen Hudson, yaptırımların ülkeler üzerindeki etkisini şöyle açıkladı:

“Yaptırımın etkisi nedir? Yaptırımlar ülkeleri kendi kendilerine yetmeye zorlar. Avrupa’nın yaptırımları, Rusya’nın kendi bağımsız sanayisini kurmak için uygulayabileceği korumacı gümrük tarifelerinin gördüğü işlevi gördü. Ancak Çin aynı durumda değil; Avrupa’yı hâlâ otomotiv, sanayi ve hammadde ihracatı için önemli bir pazar olarak görüyor. Çin, Avrupa’ya ‘Bizimle kavganız aslında Amerika’nın kavgasıdır; onlar dünyanın tek hakimi olmak istiyor’ mesajını veriyor.”

Çin’in otomobil ihracatını sınırlamayı kabul ettiğini, ancak karşılığında Avrupa’nın uygulayabileceği yasa dışı tarifelere karşı Dünya Ticaret Örgütü’ne başvurma hakkını koruduğunu belirtti.

Avrupa kimya sektörünün benzer anlaşmalar talep etmesine rağmen bunun gerçekleşemeyeceğini vurgulayan Hudson, şu ifadeleri kullandı:

“Avrupalılar kendi kimya sanayilerini bizzat kendileri yok etti. Çünkü kimyasallar büyük ölçüde petrol ve doğalgazdan üretilir. Hatta petrol ürünü olmayan maddeler için bile sülfürik asit gerekir ve bu da petrol rafinerisinin yan ürünüdür. Dolayısıyla Çin karşısındaki rekabet gücü kaybınızın suçunu bize atamazsınız; üretim maliyetlerinizi kendi politikalarınız yüzünden artırdınız. Avrupa liderleri serbest ticaret teorisini çöpe atıp ucuz pazardan mal alma ilkesini reddetti. İthalatı aşırı üretimin sonucu, aşırı üretimi de devlet desteğinin sonucu olarak tanımladılar. Oysa Avrupa tarımını, Amerika ise sanayisini sübvanse ediyor.”

Hudson, Pekin yönetiminin bu mantığa karşılık Avrupa’ya hammadde tedarikini kesme hakkını saklı tuttuğunu belirtti. Eğer Avrupa kendi içine kapanmak istiyorsa nadir toprak elementlerini, galyumu, tungsteni ve ilaç hammaddelerini kendisinin üretmesi gerekeceğini hatırlattı.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ABD ile yaptığı anlaşmaları eleştiren Hudson, şunları kaydetti:

“Avrupalı şirketler Çin’e yatırım yaptı, çünkü pazar oradaydı. Şimdi ise Amerika’ya yatırım yapmaları söyleniyor. Von der Leyen’in Trump’ın tarife tehditlerine boyun eğerek verdiği yatırım sözlerinin hayata geçirilmesi imkansız. Çünkü ABD sanayi açısından rekabetçi değil; ekonomisini aşırı maliyetli bir rant yapısına dönüştürdü. Yüksek konut kiraları, ipotek faizleri, fahiş sağlık sigortası ve eğitim masrafları yüzünden Avrupa şirketlerinin ABD’de karlı üretim yapması mümkün değildir. Ne Avrupa ne de Japonya ve Güney Kore ABD’ye vadettikleri devasa yatırımları gerçekleştirebilir.”

Hudson, dünyanın en büyük resmi borçlusu haline gelen ABD’nin piyasa verimliliğiyle gelir elde etme kabiliyetini yitirdiğini, geriye yalnızca kaos çıkarma ve diğer ülkelerin kalkınmasını engelleme gücünün kaldığını ifade etti.

“Amerika’nın Ortadoğu’dan kovulduğu görülüyor”

Siyaset Bilimci Glenn Diesen, ABD’nin iktisadi rekabet yeteneğini kaybettikçe askeri gücüne sarılarak ayrıcalıklı nüfuz alanları yaratmaya yöneldiğini belirtti ve Washington’ın Ortadoğu’daki geleceğini sordu.

Prof. Dr. Michael Hudson, bölgedeki dengelerin kökten değiştiğini ifade ederek şu tespitlerde bulundu:

“Amerika’nın Ortadoğu’dan kovulduğu görülüyor. Batı Asya’da Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve temelleri 19. yüzyılın sonunda atılan Avrupa sömürgecilik mirası sona eriyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin geçmişte kaldığı görülüyor. İran bölgede yükselen güç konumunda. Britanya ve Fransa’nın bölgeye askeri unsurlar göndermesi, Ortadoğu’nun ABD’den koparken Avrupa’nın sömürgeci mirasından da ayrıldığını gösteriyor.”

Batı Asya’nın yanı sıra Afrika’nın da Fransa’nın parasal etki alanından çıktığına işaret eden Hudson, Rusya ve Çin’in desteğini alan bölge ülkelerinin enerji kaynaklarını küresel çoğunluğa yönlendireceğini belirtti.

Hudson, Ortadoğu’daki savaşın küresel bölünmenin bir parçası olduğunu vurguladı:

“Basra Körfezi’ndeki bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan emperyalizmine devredilen Avrupa sömürgeciliği mirasından kopuşun bir parçasıdır. Avrupa, Rusya ile ilişkilerinde olduğu gibi bu süreçte de tamamen dışarıda kalacaktır. Avrupa; Batı Asya, Afrika ve diğer ülkeler olmadan Birleşik Devletler dışında kiminle ticaret yapabilir? Kendisini Trump’ın Rusya’ya, İran’a ve nihayetinde Çin’e karşı yürüttüğü savaşlara hapsediyor. Ukrayna’nın Rusya’yı askeri olarak yenme ihtimali bulunmadığı gibi, Batı’nın dünya ekonomisindeki mutlak hakimiyetini sürdürme şansı da kalmadı.”

Hudson, dünyanın geri kalanının yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurmak için kurumlar geliştirdiğini, ABD ve Avrupa’nın ise bu tartışmaların dışında kalarak kendilerini tecrit ettiğini sözlerine ekledi.

Programın kapanış bölümünde Diesen, Batı dünyasının çok kutuplu düzene intibak edemediğini ve askeri reflekslere sığındığını ifade ederek nihai değerlendirmesini sordu.

Prof. Dr. Michael Hudson, krizin temelinde iktisadi modelin çöküşünün yattığını vurguladı:

“Avrupa’nın yaşadığı siyasi kriz temelde mali bir nitelik taşıyor. Avrupa ve Amerikan sanayi kapitalizmi maliye kapitalizmine dönüştü; ekonomiler sanayisizleşti. Yeniden sanayileşmenin tek yolu finansallaşmayı geriye sarmaktır. Ancak bu da birikmiş devasa borç yükünü silmeden yapılamaz. 1980’lerden bu yana kamu hizmetlerinin, ulaşımın ve iletişimin özelleştirilerek yüksek maliyetli tekellere dönüştürüldüğü bir yapıda dünya ile nasıl rekabet edebilirsiniz? Sanayi kapitalizminin karma ekonomi mantığına, kamunun temel altyapıları ve kredi sistemini yatırımı, büyümeyi ve yaşam standartlarını destekleyecek şekilde yönettiği anlayışa dönülmelidir. 19. yüzyıl klasik iktisadının temelinde yer alan rant kuramı ve değer teorisi müfredattan silindi. Bu bilinç değişimi sağlanmadan çıkış yolu bulunamaz.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English