Avrupa
Von der Leyen: Bildiğimiz Batı artık yok, yeni bir dünya düzeni geliyor

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Almanya’nın önde gelen haftalık gazetelerinden Die Zeit‘a verdiği kapsamlı mülakatta, Donald Trump’ın ikinci kez ABD Başkanı seçilmesi sonrası dünya siyasetinde yaşanan köklü değişimlere dikkat çekerek, “Bildiğimiz Batı artık yok,” ifadesini kullandı.
Von der Leyen, AB’nin 2019’daki göreve başlamasından bu yana karşılaştığı kriz silsilesinin Birliği güçlendirdiğini ve Avrupa’nın artık ortaya çıkan yeni dünya düzenini aktif olarak şekillendirme sorumluluğuyla karşı karşıya olduğunu vurguladı.
Göreve başlamasından bu yana AB’nin sürekli krizlerle mücadele ettiğini hatırlatan von der Leyen, “Göreve geldikten 90 gün sonra Dünya Sağlık Örgütü, Kovid-19’u küresel pandemi ilan etti. Henüz tam toparlanamamışken Putin Ukrayna’ya saldırdı. Kısa süre sonra, Putin’in gazı kesmesiyle tarihimizin en kötü enerji krizine girdik. Şimdi de bir transatlantik kriz yaşıyoruz. Evet, krizler birbirini takip etti,” dedi.
Bu zorlu süreçlerin aynı zamanda AB’yi temel meselelere odaklanmaya ittiğini belirten Komisyon Başkanı, “Esas olan, 27 üye ülkeyi bir arada tutmak ve yönlendirme sağlamak. Her kriz için bir planım olmalı veya geliştirmeliyim. İnsanlar Avrupa’nın yanlarında olmasını beklediği için çok pragmatik ve hızlı hareket etmemiz önemli,” şeklinde konuştu.
‘Tarihi değişiklikler yaşanıyor, jeopolitik geri döndü’
Trump’ın ikinci başkanlık döneminin başlamasıyla nelerin değiştiği sorusuna von der Leyen, “Tarihi şeyler,” yanıtını verdi.
AB’nin uzun süre içe dönük büyüdüğünü, ortak pazar, ortak para birimi ve serbest dolaşım gibi başarılara imza attığını hatırlatan von der Leyen, “İktisadi ve siyasi özgürlüğün bir noktada birleşeceğini ve bunun insanları birleştireceğini varsaydık. 1990’da duvar yıkıldığında tarihin sonu ilan edilmişti. Şimdi tarih ve onunla birlikte jeopolitik geri döndü,” değerlendirmesinde bulundu.
Von der Leyen, mevcut durumu “dünya düzeni olarak algıladığımız şeyin dünya düzensizliğine dönüşmesi” olarak tanımlarken, bunun temel nedenleri olarak Çin ve ABD arasındaki güç mücadelesi ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in “emperyalist heveslerini” gösterdi.
Bu yeni dönemde farklı bir AB’ye ihtiyaç duyulduğunu belirten von der Leyen, “Bu yeni dünya düzenini çok aktif bir şekilde birlikte şekillendirmeye hazır, dışa açılmaya istekli yeni bir Avrupa Birliği gerekiyor,” dedi.
‘Bildiğimiz Batı artık yok ama Avrupa yalnız değil’
ABD’nin politikalarındaki değişimin Avrupa için sürpriz olup olmadığı ve bunun “eski boşanma hukukundaki kötü niyetli terk” gibi algılanıp algılanamayacağı yönündeki yoruma gülerek yanıt veren von der Leyen, “Avrupa artık uyandı, hem de tamamen,” dedi.
AB’nin iki alanda ilerlemesi gerektiğinin altını çizen Başkan, bunları “kendi savunma kabiliyetini inşa etmek” ve “kendi rekabetçiliğini artırmak” olarak sıraladı.
Von der Leyen, AB içinde bu yönde güçlü bir siyasi ivme ve yaratıcı yollar bulma isteği olduğunu belirterek, “Askeri kabiliyetler için 800 milyar avroluk mali kaynak ayırmamız, birkaç yıl önce düşünülemezdi. 27 üye ülkenin tamamının ortak savunma sanayimizi güçlendirme isteği de son haftalar ve aylardaki gelişmeler olmasaydı hayal edilemezdi. Aynı durum ekonomi için de geçerli. Herkes rekabetçiliği artırma planımızı takip etmek istiyor, zira herkes günümüzün küreselleşmiş dünyasında sağlam durmamız gerektiğini anladı,” diye konuştu.
AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin Beyaz Saray’dan çıkarılması sonrası “Hür dünyanın yeni bir lidere ihtiyacı var,” sözleri hatırlatılıp, kendisinin bu lider olup olmadığı sorulduğunda von der Leyen, bu tür kategorileri sevmediğini belirtti.
Yetkili, “Benim için belirleyici olan, Avrupa’nın yavaş yavaş şekillenen yeni dünya düzenini güçlü bir şekilde birlikte şekillendirmesidir. Ve Avrupa’nın bunu yapabileceğine kesinlikle inanıyorum,” dedi.
Von der Leyen, “Batı’yı bildiğimiz şekliyle artık yok,” diyerek çarpıcı bir tespitte bulundu ve ekledi: “Dünya jeopolitik olarak da bir küre haline geldi ve bugün dostluk ağlarımız tüm dünyaya yayılıyor, bunu gümrük vergisi anlaşmazlığında da fark ediyoruz.”
Bu durumun olumlu bir yan etkisi olarak dünya genelinde sayısız liderle görüştüğünü ve bu liderlerin AB ile yeni düzeni birlikte kurmak istediğini aktaran yetkili, “İzlanda’dan Yeni Zelanda’ya, Kanada’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Hindistan, Malezya, Endonezya, Filipinler, Tayland, Meksika, Güney Amerika… Şu anda günde 24 saat bu tür görüşmeler yapabilirim. Hepsi Avrupa ile daha fazla ticaret yapmak istiyor ve bu sadece ekonomik bağlarla ilgili değil. Ortak kurallar koymak ve öngörülebilirlikle de ilgili. Avrupa, öngörülebilirliği ve güvenilirliği ile tanınır; bu durum son zamanlarda yeniden çok değerli bir şey olarak görülüyor. Bu bir yandan çok sevindirici, diğer yandan da yerine getirmemiz gereken büyük bir sorumluluk,” ifadelerini kullandı.
ABD ile ilişkiler ve ticaret savaşı
“Bildiğimiz Batı’nın artık olmamasının” ABD’den nihai bir kopuş anlamına gelip gelmediği sorusuna von der Leyen, “Ben Amerika Birleşik Devletleri’nin çok büyük bir dostuyum, ikna olmuş bir transatlantikçiyim. Amerikalılar ve Avrupalılar arasındaki dostluğun devam edeceğine kesinlikle inanıyorum,” yanıtını verdi.
Ancak yeni gerçekliğin, birçok başka ülkenin AB’nin yakınlığını araması olduğunu belirten Başkan, “Küresel ticaretin yüzde 13’ü ABD ile yapılıyor. Bu çok fazla. Ama bu dünyadaki diğer ülkelerin ticareti yüzde 87’sini oluşturuyor. Ve hepsi öngörülebilirlik ve güvenilir kurallar istiyor. Avrupa bunu sağlayabilir. Şimdi bu ivmeyi, şirketlerimiz için yeni pazarlar açmak ve bizimle aynı çıkarlara sahip birçok ülkeyle mümkün olan en yakın ilişkileri kurmak için kullanmalıyız,” dedi.
ABD ile yaşanan gümrük vergisi anlaşmazlığına da değinen von der Leyen, AB’nin dört ayaklı bir strateji izlediğini belirtti: “Birincisi, üzerinde müzakere edilmiş bir çözüm arıyoruz. Müzakerelere paralel olarak, hem mal hem de hizmet ticaretini dikkate alan karşı önlemler geliştiriyoruz. Tüm seçenekler masada. İkinci nokta: ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı nedeniyle Çin mallarının pazarımızı doldurmaması için çok dikkatli olmalıyız. Bu konuda koruyucu önlemlerimiz var. Üçüncü nokta: Yeni ortaklıklar kurmalı ve ticari ilişkilerimizi daha geniş bir tabana yaymalıyız. Dördüncü nokta: İç pazardaki engelleri kaldırmalı, derinleştirmeli ve uyumlaştırmalıyız.”
ABD’nin özellikle mal ticaretindeki fazlalığa işaret ettiğini, AB’nin ise dijital hizmetlerdeki açığı dengelemek istediğini belirten von der Leyen, “Burada dijital hizmetlerin yaklaşık yüzde 80’ine hakim olan birkaç ABD şirketi söz konusu. Avrupa onlar için çok ilginç, zengin bir pazar. Dünyanın geri kalanına kıyasla yüksek refah düzeyine ve zamana sahip 450 milyon insan. Yani dijital hizmetlerle bizde muazzam cirolar ve kârlar elde ediliyor. Hiçbir şirket bu pazardan vazgeçmek istemez,” dedi.
Olası karşı önlemler arasında dijital hizmetlere gümrük vergisi getirilmesinin de bulunduğunu ve ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in “Teknoloji devlerimize dokunursanız nükleer kalkan gider,” tehdidini hatırlatılması üzerine von der Leyen, “Bizim de Amerikalıların da seçeneklerimizi masaya koyuyoruz. Müzakerelerin özü budur: Her şey müzakere edilene kadar hiçbir şey müzakere edilmiş sayılmaz. Sanayi ürünleri veya dijital ürünler ticareti yapıyor olsak da, tüm geniş yelpazeyi sunma hakkımız olduğunu düşünüyorum,” yanıtını verdi.
NATO ve Ukrayna
Bununla beraber ABD’nin Avrupa için nükleer kalkanının ve NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi’nin hâlâ geçerli olup olmadığı sorusuna von der Leyen, “Evet, öyle varsayıyoruz,” dedi.
Avrupa’nın ABD’nin büyük desteği olmadan Ukrayna’yı Rusya’ya karşı savaşı kaybetmekten koruyup koruyamayacağı konusunda ise Komisyon Başkanı, Putin’in Kiev’i üç günde, Ukrayna’yı üç haftada ele geçirme hedefinde başarısız olduğunu vurguladı.
Von der Leyen, “Putin’in gerekçelerinden biri NATO’nun kendisine göre çok güçlü olmasıydı. Elde ettiği şey, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyesi olması oldu. Ukrayna savaşın başında neredeyse silahsız bir ülkeydi. Bugün sadece Ukrayna’nın yüksek donanımlı ve deneyimli birliklerini değil, aynı zamanda son derece verimli, hızla üretim yapan savunma sanayisini gördüğünüzde, bu etkileyici. Yani bu ülke, dostlarının yardımıyla cesurca direndi. Uzun soluklu olmak çok ama çok önemli. Zira Putin başından beri Ukrayna’ya desteğin azalacağına güvendi. Tam tersi oldu,” değerlendirmesinde bulundu.
Avrupa’nın savunma sanayisine daha fazla yatırım yapması gerektiğini savunan von der Leyen, “Şu anda üye ülkelerin satın aldığı askeri malzemenin aslan payı Avrupa dışından geliyor. Bu aynı zamanda ilgili iyi işlerin, araştırma ve geliştirmenin Avrupa dışında oluştuğu anlamına geliyor. Gelecekte daha fazlasının Avrupa içinde gerçekleşmesini istiyorum. Bunlar Avrupa’da geliştirme ve üretim yapan Amerikan şirketleri de olabilir. Önemli olan, şimdi yatırdığımız milyarların, savunma sanayisinin çok ötesinde, Avrupa ekonomisi için de olumlu bir etki yaratmasıdır,” diye ekledi.
Yeşil Mutabakat ve bürokrasi eleştirileri
Aynı zamanda iklim değişikliğinin varoluşsal bir konu olmaya devam edeceğini belirten von der Leyen, AB’nin Yeşil Mutabakat hedeflerinden vazgeçmeyeceğini dile getirdi.
Yetkili, “Dünya genelinde karbonsuzlaşma, Amerikalılarla veya Amerikalılar olmadan devam edecek. Çinlilerin elektrikli hareketliliğe bu kadar yoğun yatırım yapmasının iyi bir nedeni var, zira geleceğin hareketliliğinin temiz bir hareketlilik olacağını biliyorlar. Petrol ve doğalgaz üzerinde oturan Körfez ülkelerinin yeşil hidrojene yoğun yatırım yapmasının iyi bir nedeni var. Çünkü dünya genelindeki eğilimin nereye gittiğini biliyorlar. Biz birçok temiz teknolojide lideriz,” dedi.
Planlanan Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) ulaştırma ve binaları da kapsayacak şekilde genişletilmesi (ETS 2) konusundaki kararlılığını dile getiren von der Leyen, bunun piyasa temelli akıllı bir araç olduğunu ancak sosyal etkilerinin başlangıçtan itibaren hafifletilmesi gerektiğini belirtti.
AB’nin bürokrasiyle özdeşleştirilmesi eleştirisine ise von der Leyen, bunun 27 üyenin uzlaşma gerektiren karar alma süreçlerinden kaynaklandığını, ancak gereksiz ve karmaşık süreçleri değiştirme konusunda kararlı olduklarını dile getiren yetkili, “Avrupa Birliği’nde girişimcilik yeniden daha kolay hale gelmeli, hedef bu,” ifadesini kullandı.
Mülakatın sonunda Avrupa’ya bir “övgü şarkısı” söylemek istediğini belirten von der Leyen, “Avrupa hâlâ bir barış projesi. Bizde kuralları belirleyen ‘ahbaplar’ veya oligarklar yok. Komşularımızı işgal etmiyoruz ve onları cezalandırmıyoruz. Aksine, AB üyesi olmak için bekleme listesinde olan 12 ülke var. Avrupa’da çocuklar ebeveynlerinin cüzdanına bakılmaksızın iyi okullara gidebilirler. Daha düşük karbondioksit emisyonlarımız, daha yüksek yaşam beklentimiz var. Üniversitelerimizde tartışmalı konuları tartışabiliriz. Bence bunlar ve daha fazlası savunulmaya değer değerlerdir ve Avrupa’nın bir birlikten daha fazlası olduğunu gösteriyor. Avrupa bizim vatanımızdır. Ve insanlar bunu biliyor, insanlar bunu hissediyor,” diyerek sözlerini tamamladı.
Avrupa
Bardella’nın siyasi geleceği Le Pen hakkındaki davaya bağlı olabilir

The Economist, Fransız aşırı sağının genç lideri Jordan Bardella’nın 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sağın en güçlü adayı haline gelebileceğini yazdı. Dergiye göre Bardella’nın siyasi geleceği büyük ölçüde, Marine Le Pen’in seçimlere katılmasını engelleyen mahkeme kararına yaptığı itirazın sonucuna bağlı olacak.
The Economist, Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Birlik’in genç lideri Jordan Bardella’nın sağ siyasetin cumhurbaşkanlığı için öne çıkan adayı haline gelebileceğini yazdı.
Dergiye göre Bardella’nın siyasi geleceği büyük ölçüde, akıl hocası Marine Le Pen’in 2027 seçimlerine katılıp katılamayacağına ilişkin yargı sürecinin sonucuna bağlı.
Fransa’da bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi 2027 ilkbaharında yapılacak. Mevcut Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, anayasal dönem sınırlaması nedeniyle art arda üçüncü kez aday olamıyor.
Bardella’nın siyasi hamisi olarak görülen Marine Le Pen, geçen yıl Avrupa Parlamentosu fonlarının kötüye kullanılması davasında dört yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Cezanın iki yılını elektronik kelepçeyle geçirmesi, kalan iki yılının ise ertelenmesi kararlaştırıldı.
Le Pen ayrıca seçimlere katılmaktan men edildi. Karara itiraz eden Le Pen’in temyiz duruşmasının 7 Temmuz’da görülmesi bekleniyor.
The Economist, bugün 30 yaşında olan Bardella’nın siyasi yükselişini “çarpıcı” olarak nitelendirdi.
Paris’in en yoksul ve en yoğun nüfuslu banliyölerinden Saint-Denis’de büyüyen Bardella, Fransa’nın siyasi elitini yetiştiren okullarda eğitim görmedi. Buna rağmen 16 yaşında Ulusal Birlik’e katıldı, 23 yaşında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde partinin liste başı adayı oldu ve 27 yaşında partinin genel başkanlığına seçildi.
Dergiye göre Bardella’nın bu konuma yükselmesinde, onu siyasi varisi olarak seçen Le Pen belirleyici rol oynadı.
Dergi, Bardella’nın hızlı siyasi yükselişinin tek avantajı olmadığını da yazdı.
Bardella’nın TikTok’ta 2 milyondan fazla takipçisi var ve hem gençler hem de emekliler arasında geniş bir popülerliğe sahip olduğu belirtiliyor.
The Economist’e göre Bardella, Le Pen’den farklı olarak partinin “yeni yüzü” olarak öne çıkıyor. Dergi, Bardella’nın aile adının geçmişten gelen yükünü taşımadığını ve “antisemitik bir dışlanmış parti” imajıyla özdeşleşmediğini yazdı.
Ayrıca Bardella’nın, hem “içlerinden biri” görüntüsü verebilen hem de üst sınıf çevrelerde rahat hareket edebilen bir profil çizmesinin seçmen nezdindeki cazibesini artırdığı değerlendirmesinde bulundu.
Dergiye göre Bardella’nın siyasi çizgisi, göç karşıtı politikaları, çevre gündemine yönelik kuşkucu yaklaşımı ve ulusal egemenliği güçlendirme hedefini bir araya getiriyor.
Bardella’nın amacının, Fransa’nın “kendi büyüdüğü mahalleye benzemesini engellemek” olduğu aktarıldı.
The Economist, tüm bu unsurların Bardella’nın siyasi yükseliş ihtimalini güçlendirdiğini yazdı.
Bununla birlikte dergi, Bardella’nın “elit” sayılabilecek yaşam tarzının sistem karşıtı seçmenler nezdinde güven kaybına yol açabileceğini de belirtti.
Dergiye göre siyasetçinin seçkin çevrelerle yakınlaşması, düzen karşıtı seçmen tabanı içindeki desteğini zayıflatma riski taşıyor.
Avrupa
Alman dış ticaret lobisinin başkanı Schumann: Sanayimiz için Çin’e ihtiyacımız var

Almanya Federal Ekonomik Kalkınma ve Dış Ticaret Birliği (BWA) başkanı Michael Schumann, ülkenin yeniden sanayileşmesi için Çin’e ihtiyaç duyduklarını savundu.
Berliner Zeitung için “Almanya’nın yeniden sanayileşmesi için neden Çin’e ihtiyacımız var?” başlıklı bir yazı kaleme alan Schumann, Çin sermayesi, teknolojisi ve pazar erişimi olmadan Almanya’nın yeniden sanayileşmesinin çok daha zor olacağını belirtti.
Çin’in bazı Alman şirketleri için bir rakip olmanın ötesinde, aynı zamanda “bir teknoloji öncüsü, tedarik zinciri gücü, yatırımcı ve giderek artan bir şekilde Almanya topraklarında bir üretim ortağı” olduğunu kaydeden Schumann’a göre, “Almanya’nın endüstriyel geleceğini ciddi bir şekilde şekillendirmek isteyen herkes, bundan stratejik olarak yararlanmalı.”
2025 yılında Çin’in Almanya’daki yeni yatırım projeleri sayısında ABD’yi geride bıraktığını hatırlatan BWA lideri, “Yeniden sanayileşmeye çalışırken aynı zamanda yeni yatırım projelerinin böylesine önemli bir kaynağına kapıyı kapatmak tamamen çelişkili bir tutum olur,” dedi.
Çin’e yönelik “pazarlarınız kapalı” eleştirilerine de itiraz eden Schumann, “Karşılıklılık, müzakere gücüyle sağlanır ve Almanya’daki Çin yatırım portföyünün önemli ölçüde genişlemesi, Almanya’nın konumunu zayıflatmak yerine güçlendirir,” iddiasında bulundu.
Kritik altyapılara, hassas teknolojilere ve stratejik öneme sahip şirketlere yapılan yatırımların “titizlikle” incelenmeye devam etmesini isteyen Schumann, Alman şirketlerinin Çin’de hâlâ pazar erişim engelleri, düzenleyici belirsizlikler ve rekabet bozulmalarıyla karşı karşıya olduğunu kabul ediyor “[ama] bu engeller, Almanya’nın kendisini Çin sermayesinden, Çin teknolojilerinden ve Çin pazarından koparmasıyla aşılamaz,” diyor.
Schumann, Avrupa’nın Çin’in gerilemesinden daha fazla kazanç elde etmek yerine, başarılarından Çin’e de pay vermesi gerektiğini savunuyor.
Sanayideki katma değerin kaybedildiğini, işyerlerinin kapandığını, yatırımların ertelendiğini ve iflasların arttığını kaydeden Schumann, bu gelişmenin on yıllardır Alman ekonomi modelinin performansını diğer sektörlerden çok daha fazla temsil eden otomotiv endüstrisinde özellikle belirgin olduğunun altını çiziyor.
BWA lideri şöyle devam ediyor:
“Almanya, Batılı sermaye, teknoloji ve şirket ağlarıyla derin bir şekilde bağlantılı olmaya devam etse de, Çin bu ilişkileri tam da Almanya’nın yeni bir güç kazanması gereken endüstriyel gelecek alanlarında tamamlıyor: elektrikli mobilite, bataryalar, enerji teknolojisi, dijital endüstri uygulamaları, ileri teknolojiler, otomasyon ve robotik.”
Çin’in Avrupa’daki doğrudan yatırımları 2025’te 16,8 milyar avroya yükselerek 2018’den bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. Almanya’ya yatırım da 2,5 milyar avroya ulaştı ve Avrupa’daki Çin yatırımlarındaki payını yüzde 10’dan yüzde 15’e çıkardı.
“Çin, Amerika’nın yerini tutmaz ama Almanya’nın yeniden sanayileşmesi için göz ardı etmemesi gereken ek bir sanayi ortağı,” diyen Schumann, Çinli şirketlerin artık Almanya’ya öncelikle mevcut firmaları devralmak için gelmediğini, yeni fabrikalar kurduklarını ve istihdam olanakları yarattıklarını vurguluyor.
Schumann ikili iktisadi ilişkilerin nasıl kurgulanabileceği hakkında da yazıyor:
“Almanya hâlâ yüksek mühendislik becerisine, endüstriyel hassasiyete, düzenleyici deneyime ve Avrupa pazarına yakınlığa sahip. Çin ise sermayeye, öncü teknolojilere, hammadde ve ara ürünlerde merkezi tedarik zincirlerine ve ölçeklendirme yetkinliğine sahip. Almanya, bu ikisinin birleşiminden faydalanabilir.”
Avrupa
Birleşik Krallık’ın savunma bütçesinde milyarlarca sterlinlik açık

İstifa kararı alan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, orduyu modernize etme vaadiyle sunduğu savunma planında milyarlarca sterlinlik fon açığı bıraktı. Başbakanlık koltuğuna oturmaya hazırlanan Andy Burnham, henüz göreve gelmeden savunma taahhütlerini karşılamak üzere acil kaynak arayışıyla karşı karşıya kaldı.
Birleşik Krallık Başbakanlığı ve İşçi Partisi liderliği görevlerinden ayrılacağını duyuran Keir Starmer’ın, halefi olması beklenen Andy Burnham’a, savunma harcamaları planında tam olarak karşılanmamış bütçe kalemleri içeren ağır bir mali miras bıraktığı belirtiliyor.
The Telegraph gazetesinin yayımladığı haberde, Starmer’ın daha önce duyurduğu ve silahlı kuvvetleri 2030 yılına kadar modernize etmeyi öngören programın mali açıdan sürdürülemez olduğu aktarıldı.
Söz konusu program kapsamında 15 milyar sterlin değerinde ek harcama yapılacağı taahhüt edilmişti. Ancak Maliye Bakanı Rachel Reeves, bu miktarın yalnızca 10,3 milyar sterlinlik kısmının temin edilebildiğini açıkladı.
Aktarılan bilgilere göre bu kaynak; altyapı, enerji projeleri ve askeri tesislerin inşası için ayrılan bütçelerden yapılan aktarımların yanı sıra devlet bürokrasisinde gidilen yüzde 10 oranındaki kadro kesintileriyle sağlandı.
Bu mali tablo nedeniyle, birkaç hafta içinde başbakanlık makamını devralması beklenen Andy Burnham, savunma harcamaları taahhütlerini yerine getirebilmek için acilen 4,7 milyar sterlin değerinde ek kaynak bulmak zorunda kalacak.
Gazetenin ulaştığı bilgilere göre Burnham planın detayları hakkında bilgilendirilirken, kendisine bu bütçe açığını kapatmak için yeni kaynaklar yaratması gerekeceği yönünde bir bildirimde bulunulmadı.
Gölge Savunma Bakanı James Cartlidge, konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede, planlanan birçok projenin 2030’lu yıllara ertelendiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Pek çok unsur 2030’lu yıllara ertelenmiş durumda. En önemlisi de bu paranın gerçekten var olup olmadığını bilmiyoruz. Bu durum, Burnham ve yeni maliye bakanı için ciddi sorunlar yaratacak ertelenmiş bir zehirli hap niteliği taşıyor.”
Starmer, 22 Haziran tarihinde istifa edeceğini açıklamıştı. Bu karardan yaklaşık bir buçuk hafta önce, dönemin Savunma Bakanı John Healey, savunma alanındaki kaynak yetersizliğini protesto ederek kabinedeki görevinden ayrılmıştı.
Healey’nin ardından Silahlı Kuvvetlerden Sorumlu Bakan Al Carns da istifasını sunmuş, boşalan Savunma Bakanlığı koltuğuna eski İçişleri Bakan Yardımcısı Dan Jarvis getirilmişti.
Görevinden ayrılırken bir mektup kaleme alan Healey, iki yıldan kısa bir süre içinde hükümetin Londra’yı Ukrayna’nın çıkarları doğrultusunda uluslararası arenada öncü bir aktör haline getirmeyi başardığını, Birleşik Krallık’ın NATO içindeki lider Avrupalı temsilci konumunu pekiştirdiğini ve savunma yatırımlarını gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 2,5 düzeyine çıkardığını kaydetti.
Ancak savunmada yeni bir dönemin daha fazla yatırım gerektirdiğini belirten eski bakan, Starmer’ın bu kaynakları sağlamada yetersiz kaldığını, Maliye Bakanlığının ise ülkenin ihtiyaç duyduğu bütçeyi tahsis etmeye yanaşmadığını ifade etti.
Amerika2 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa1 hafta önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Görüş1 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Rusya3 gün önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Dünya Basını2 hafta önceForeign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi
Dünya Basını1 hafta önceVaroufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi
Dünya Basını2 hafta önceİran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?







