Avrupa
Von der Leyen: Bildiğimiz Batı artık yok, yeni bir dünya düzeni geliyor

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Almanya’nın önde gelen haftalık gazetelerinden Die Zeit‘a verdiği kapsamlı mülakatta, Donald Trump’ın ikinci kez ABD Başkanı seçilmesi sonrası dünya siyasetinde yaşanan köklü değişimlere dikkat çekerek, “Bildiğimiz Batı artık yok,” ifadesini kullandı.
Von der Leyen, AB’nin 2019’daki göreve başlamasından bu yana karşılaştığı kriz silsilesinin Birliği güçlendirdiğini ve Avrupa’nın artık ortaya çıkan yeni dünya düzenini aktif olarak şekillendirme sorumluluğuyla karşı karşıya olduğunu vurguladı.
Göreve başlamasından bu yana AB’nin sürekli krizlerle mücadele ettiğini hatırlatan von der Leyen, “Göreve geldikten 90 gün sonra Dünya Sağlık Örgütü, Kovid-19’u küresel pandemi ilan etti. Henüz tam toparlanamamışken Putin Ukrayna’ya saldırdı. Kısa süre sonra, Putin’in gazı kesmesiyle tarihimizin en kötü enerji krizine girdik. Şimdi de bir transatlantik kriz yaşıyoruz. Evet, krizler birbirini takip etti,” dedi.
Bu zorlu süreçlerin aynı zamanda AB’yi temel meselelere odaklanmaya ittiğini belirten Komisyon Başkanı, “Esas olan, 27 üye ülkeyi bir arada tutmak ve yönlendirme sağlamak. Her kriz için bir planım olmalı veya geliştirmeliyim. İnsanlar Avrupa’nın yanlarında olmasını beklediği için çok pragmatik ve hızlı hareket etmemiz önemli,” şeklinde konuştu.
‘Tarihi değişiklikler yaşanıyor, jeopolitik geri döndü’
Trump’ın ikinci başkanlık döneminin başlamasıyla nelerin değiştiği sorusuna von der Leyen, “Tarihi şeyler,” yanıtını verdi.
AB’nin uzun süre içe dönük büyüdüğünü, ortak pazar, ortak para birimi ve serbest dolaşım gibi başarılara imza attığını hatırlatan von der Leyen, “İktisadi ve siyasi özgürlüğün bir noktada birleşeceğini ve bunun insanları birleştireceğini varsaydık. 1990’da duvar yıkıldığında tarihin sonu ilan edilmişti. Şimdi tarih ve onunla birlikte jeopolitik geri döndü,” değerlendirmesinde bulundu.
Von der Leyen, mevcut durumu “dünya düzeni olarak algıladığımız şeyin dünya düzensizliğine dönüşmesi” olarak tanımlarken, bunun temel nedenleri olarak Çin ve ABD arasındaki güç mücadelesi ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in “emperyalist heveslerini” gösterdi.
Bu yeni dönemde farklı bir AB’ye ihtiyaç duyulduğunu belirten von der Leyen, “Bu yeni dünya düzenini çok aktif bir şekilde birlikte şekillendirmeye hazır, dışa açılmaya istekli yeni bir Avrupa Birliği gerekiyor,” dedi.
‘Bildiğimiz Batı artık yok ama Avrupa yalnız değil’
ABD’nin politikalarındaki değişimin Avrupa için sürpriz olup olmadığı ve bunun “eski boşanma hukukundaki kötü niyetli terk” gibi algılanıp algılanamayacağı yönündeki yoruma gülerek yanıt veren von der Leyen, “Avrupa artık uyandı, hem de tamamen,” dedi.
AB’nin iki alanda ilerlemesi gerektiğinin altını çizen Başkan, bunları “kendi savunma kabiliyetini inşa etmek” ve “kendi rekabetçiliğini artırmak” olarak sıraladı.
Von der Leyen, AB içinde bu yönde güçlü bir siyasi ivme ve yaratıcı yollar bulma isteği olduğunu belirterek, “Askeri kabiliyetler için 800 milyar avroluk mali kaynak ayırmamız, birkaç yıl önce düşünülemezdi. 27 üye ülkenin tamamının ortak savunma sanayimizi güçlendirme isteği de son haftalar ve aylardaki gelişmeler olmasaydı hayal edilemezdi. Aynı durum ekonomi için de geçerli. Herkes rekabetçiliği artırma planımızı takip etmek istiyor, zira herkes günümüzün küreselleşmiş dünyasında sağlam durmamız gerektiğini anladı,” diye konuştu.
AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin Beyaz Saray’dan çıkarılması sonrası “Hür dünyanın yeni bir lidere ihtiyacı var,” sözleri hatırlatılıp, kendisinin bu lider olup olmadığı sorulduğunda von der Leyen, bu tür kategorileri sevmediğini belirtti.
Yetkili, “Benim için belirleyici olan, Avrupa’nın yavaş yavaş şekillenen yeni dünya düzenini güçlü bir şekilde birlikte şekillendirmesidir. Ve Avrupa’nın bunu yapabileceğine kesinlikle inanıyorum,” dedi.
Von der Leyen, “Batı’yı bildiğimiz şekliyle artık yok,” diyerek çarpıcı bir tespitte bulundu ve ekledi: “Dünya jeopolitik olarak da bir küre haline geldi ve bugün dostluk ağlarımız tüm dünyaya yayılıyor, bunu gümrük vergisi anlaşmazlığında da fark ediyoruz.”
Bu durumun olumlu bir yan etkisi olarak dünya genelinde sayısız liderle görüştüğünü ve bu liderlerin AB ile yeni düzeni birlikte kurmak istediğini aktaran yetkili, “İzlanda’dan Yeni Zelanda’ya, Kanada’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Hindistan, Malezya, Endonezya, Filipinler, Tayland, Meksika, Güney Amerika… Şu anda günde 24 saat bu tür görüşmeler yapabilirim. Hepsi Avrupa ile daha fazla ticaret yapmak istiyor ve bu sadece ekonomik bağlarla ilgili değil. Ortak kurallar koymak ve öngörülebilirlikle de ilgili. Avrupa, öngörülebilirliği ve güvenilirliği ile tanınır; bu durum son zamanlarda yeniden çok değerli bir şey olarak görülüyor. Bu bir yandan çok sevindirici, diğer yandan da yerine getirmemiz gereken büyük bir sorumluluk,” ifadelerini kullandı.
ABD ile ilişkiler ve ticaret savaşı
“Bildiğimiz Batı’nın artık olmamasının” ABD’den nihai bir kopuş anlamına gelip gelmediği sorusuna von der Leyen, “Ben Amerika Birleşik Devletleri’nin çok büyük bir dostuyum, ikna olmuş bir transatlantikçiyim. Amerikalılar ve Avrupalılar arasındaki dostluğun devam edeceğine kesinlikle inanıyorum,” yanıtını verdi.
Ancak yeni gerçekliğin, birçok başka ülkenin AB’nin yakınlığını araması olduğunu belirten Başkan, “Küresel ticaretin yüzde 13’ü ABD ile yapılıyor. Bu çok fazla. Ama bu dünyadaki diğer ülkelerin ticareti yüzde 87’sini oluşturuyor. Ve hepsi öngörülebilirlik ve güvenilir kurallar istiyor. Avrupa bunu sağlayabilir. Şimdi bu ivmeyi, şirketlerimiz için yeni pazarlar açmak ve bizimle aynı çıkarlara sahip birçok ülkeyle mümkün olan en yakın ilişkileri kurmak için kullanmalıyız,” dedi.
ABD ile yaşanan gümrük vergisi anlaşmazlığına da değinen von der Leyen, AB’nin dört ayaklı bir strateji izlediğini belirtti: “Birincisi, üzerinde müzakere edilmiş bir çözüm arıyoruz. Müzakerelere paralel olarak, hem mal hem de hizmet ticaretini dikkate alan karşı önlemler geliştiriyoruz. Tüm seçenekler masada. İkinci nokta: ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı nedeniyle Çin mallarının pazarımızı doldurmaması için çok dikkatli olmalıyız. Bu konuda koruyucu önlemlerimiz var. Üçüncü nokta: Yeni ortaklıklar kurmalı ve ticari ilişkilerimizi daha geniş bir tabana yaymalıyız. Dördüncü nokta: İç pazardaki engelleri kaldırmalı, derinleştirmeli ve uyumlaştırmalıyız.”
ABD’nin özellikle mal ticaretindeki fazlalığa işaret ettiğini, AB’nin ise dijital hizmetlerdeki açığı dengelemek istediğini belirten von der Leyen, “Burada dijital hizmetlerin yaklaşık yüzde 80’ine hakim olan birkaç ABD şirketi söz konusu. Avrupa onlar için çok ilginç, zengin bir pazar. Dünyanın geri kalanına kıyasla yüksek refah düzeyine ve zamana sahip 450 milyon insan. Yani dijital hizmetlerle bizde muazzam cirolar ve kârlar elde ediliyor. Hiçbir şirket bu pazardan vazgeçmek istemez,” dedi.
Olası karşı önlemler arasında dijital hizmetlere gümrük vergisi getirilmesinin de bulunduğunu ve ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in “Teknoloji devlerimize dokunursanız nükleer kalkan gider,” tehdidini hatırlatılması üzerine von der Leyen, “Bizim de Amerikalıların da seçeneklerimizi masaya koyuyoruz. Müzakerelerin özü budur: Her şey müzakere edilene kadar hiçbir şey müzakere edilmiş sayılmaz. Sanayi ürünleri veya dijital ürünler ticareti yapıyor olsak da, tüm geniş yelpazeyi sunma hakkımız olduğunu düşünüyorum,” yanıtını verdi.
NATO ve Ukrayna
Bununla beraber ABD’nin Avrupa için nükleer kalkanının ve NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi’nin hâlâ geçerli olup olmadığı sorusuna von der Leyen, “Evet, öyle varsayıyoruz,” dedi.
Avrupa’nın ABD’nin büyük desteği olmadan Ukrayna’yı Rusya’ya karşı savaşı kaybetmekten koruyup koruyamayacağı konusunda ise Komisyon Başkanı, Putin’in Kiev’i üç günde, Ukrayna’yı üç haftada ele geçirme hedefinde başarısız olduğunu vurguladı.
Von der Leyen, “Putin’in gerekçelerinden biri NATO’nun kendisine göre çok güçlü olmasıydı. Elde ettiği şey, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyesi olması oldu. Ukrayna savaşın başında neredeyse silahsız bir ülkeydi. Bugün sadece Ukrayna’nın yüksek donanımlı ve deneyimli birliklerini değil, aynı zamanda son derece verimli, hızla üretim yapan savunma sanayisini gördüğünüzde, bu etkileyici. Yani bu ülke, dostlarının yardımıyla cesurca direndi. Uzun soluklu olmak çok ama çok önemli. Zira Putin başından beri Ukrayna’ya desteğin azalacağına güvendi. Tam tersi oldu,” değerlendirmesinde bulundu.
Avrupa’nın savunma sanayisine daha fazla yatırım yapması gerektiğini savunan von der Leyen, “Şu anda üye ülkelerin satın aldığı askeri malzemenin aslan payı Avrupa dışından geliyor. Bu aynı zamanda ilgili iyi işlerin, araştırma ve geliştirmenin Avrupa dışında oluştuğu anlamına geliyor. Gelecekte daha fazlasının Avrupa içinde gerçekleşmesini istiyorum. Bunlar Avrupa’da geliştirme ve üretim yapan Amerikan şirketleri de olabilir. Önemli olan, şimdi yatırdığımız milyarların, savunma sanayisinin çok ötesinde, Avrupa ekonomisi için de olumlu bir etki yaratmasıdır,” diye ekledi.
Yeşil Mutabakat ve bürokrasi eleştirileri
Aynı zamanda iklim değişikliğinin varoluşsal bir konu olmaya devam edeceğini belirten von der Leyen, AB’nin Yeşil Mutabakat hedeflerinden vazgeçmeyeceğini dile getirdi.
Yetkili, “Dünya genelinde karbonsuzlaşma, Amerikalılarla veya Amerikalılar olmadan devam edecek. Çinlilerin elektrikli hareketliliğe bu kadar yoğun yatırım yapmasının iyi bir nedeni var, zira geleceğin hareketliliğinin temiz bir hareketlilik olacağını biliyorlar. Petrol ve doğalgaz üzerinde oturan Körfez ülkelerinin yeşil hidrojene yoğun yatırım yapmasının iyi bir nedeni var. Çünkü dünya genelindeki eğilimin nereye gittiğini biliyorlar. Biz birçok temiz teknolojide lideriz,” dedi.
Planlanan Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) ulaştırma ve binaları da kapsayacak şekilde genişletilmesi (ETS 2) konusundaki kararlılığını dile getiren von der Leyen, bunun piyasa temelli akıllı bir araç olduğunu ancak sosyal etkilerinin başlangıçtan itibaren hafifletilmesi gerektiğini belirtti.
AB’nin bürokrasiyle özdeşleştirilmesi eleştirisine ise von der Leyen, bunun 27 üyenin uzlaşma gerektiren karar alma süreçlerinden kaynaklandığını, ancak gereksiz ve karmaşık süreçleri değiştirme konusunda kararlı olduklarını dile getiren yetkili, “Avrupa Birliği’nde girişimcilik yeniden daha kolay hale gelmeli, hedef bu,” ifadesini kullandı.
Mülakatın sonunda Avrupa’ya bir “övgü şarkısı” söylemek istediğini belirten von der Leyen, “Avrupa hâlâ bir barış projesi. Bizde kuralları belirleyen ‘ahbaplar’ veya oligarklar yok. Komşularımızı işgal etmiyoruz ve onları cezalandırmıyoruz. Aksine, AB üyesi olmak için bekleme listesinde olan 12 ülke var. Avrupa’da çocuklar ebeveynlerinin cüzdanına bakılmaksızın iyi okullara gidebilirler. Daha düşük karbondioksit emisyonlarımız, daha yüksek yaşam beklentimiz var. Üniversitelerimizde tartışmalı konuları tartışabiliriz. Bence bunlar ve daha fazlası savunulmaya değer değerlerdir ve Avrupa’nın bir birlikten daha fazlası olduğunu gösteriyor. Avrupa bizim vatanımızdır. Ve insanlar bunu biliyor, insanlar bunu hissediyor,” diyerek sözlerini tamamladı.
Avrupa
İngiltere ve Almanya askeri ortaklıkta yeni döneme giriyor

İngiltere ve Almanya, Rusya’ya karşı ortak savunma adımları kapsamında 2034 yılına kadar 2 bin kilometre menzilli yeni bir silah sistemi geliştirmeyi planlıyor. Gizli yürütülen Deep Precision Strike programı kapsamında hayata geçirilecek 35 milyar avro bütçeli projede, seyir füzesi ve hipersonik füze seçenekleri değerlendiriliyor.
İngiltere ve Almanya, savunma alanındaki ortaklıklarında yeni bir döneme adım atıyor. İngiliz The Telegraph ve Alman Die Welt gazetelerinin savunma kaynaklarına dayandırdığı haberine göre Londra yönetimi, Soğuk Savaş döneminden kalan “pasif ve yetersiz Almanya” algısını geride bırakarak, Berlin’i Rusya’ya karşı koyma sürecinde hayati bir ortak olarak değerlendirmeye başladı.
İngiltere’de Başbakanlık görevine gelen Andy Burnham döneminde iki ülke arasındaki askeri ilişkilerin daha da hız kazanması öngörülüyor.
İngiliz askeri kaynaklarından biri, Londra’nın uzun yıllardır Berlin’in savunma alanında üstlenmesini istediği ancak siyasi nedenlerle mümkün olmayan bu rolün artık gerçeğe dönüştüğünü ve ilişkilerde tamamen yeni bir başlangıç yapıldığını ifade etti.
35 milyar avroluk gizli füze projesi
İki ülkenin askeri ortaklığının en önemli adımı, “Deep Precision Strike” (DPS) adlı gizli füze programı oldu. Yaklaşık 35 milyar avro bütçesi bulunan bu amiral gemisi proje kapsamında, 2034 yılına kadar 2 bin kilometre menzilli bir füze geliştirilmesi hedefleniyor.
Çalışmalarda şu anda iki farklı alternatif üzerinde duruluyor. Bu seçeneklerden birincisini alçaktan uçan bir seyir füzesi, ikincisini ise ses hızının beş katını aşabilen bir hipersonik füze modeli oluşturuyor.
Mayıs ayında Financial Times gazetesi, Fransa’nın da İngiltere ve Almanya tarafından yürütülen uzun menzilli füze programına dahil olmak istediğini yazmıştı.
Ancak Die Welt gazetesinin analizine göre, Berlin ile Londra arasındaki DPS projesi, Avrupa savunmasında geleneksel olarak öne çıkan Almanya-Fransa ortaklığından bir kopuşu temsil edebilir.
Fransa ile ortak projeler sekteye uğradı
Almanya ile Fransa’nın haziran ayında sonlandırıldığını duyurduğu ortak savaş uçağı projesi FCAS’ın başarısızlıkla sonuçlanmasının arkasında, Berlin yönetiminin duyduğu memnuniyetsizlikler yer alıyor.
Alman tarafı, Paris’in projeyi öncelikle Almanya’nın finansal kaynaklarını kullanmak amacıyla tasarladığını ve askeri teknolojileri eşit düzeyde paylaşmaya yanaşmadığını savunuyor.
Gazetede yer alan değerlendirmelere göre, Fransız yetkililerin süreçteki yaklaşımları da iki ülke arasındaki ortaklığı zayıflatan unsurlardan biri oldu.
Avrupa
Almanya, tren istasyonlarında alkol tüketimini yasaklıyor

Alman demiryolu şirketi Deutsche Bahn, yolcuları ve personeli saldırılardan korumak amacıyla 15 Ekim itibarıyla ülkedeki tüm tren istasyonlarında alkol tüketimini yasaklamayı planlıyor. Güvenlik tedbirlerini artıran bu karar, 17 Temmuz’da alkollü bir yolcunun saldırısına uğrayan bir güvenlik görevlisinin hareket halindeki trenden düşerek ağır yaralanmasıyla sonuçlanan hadisenin ardından alındı.
Alman demiryolu şirketi Deutsche Bahn, hem yolcularını hem de çalışanlarını yönelik saldırılardan korumak amacıyla ülkedeki bütün tren istasyonlarında alkol tüketimini yasaklamaya hazırlanıyor.
Bild gazetesinin aktardığına göre, söz konusu yeni uygulama 15 Ekim tarihi itibarıyla yürürlüğe girecek.
Deutsche Bahn Yönetim Kurulu Başkanı Evelyn Palla, kuralların sıkılaştırılmasına ilişkin karar hakkında yaptığı açıklamada, garlarda ve trenlerde düzen ile güvenliği tesis etmek istediklerini vurguladı.
Palla, kendisi için tek önemli hususun çalışanların ve yolcuların korunması olduğunu ifade etti.
Söz konusu yasağın yürürlüğe konulması kararı, 17 Temmuz akşamı Offenburg ile Karlsruhe arasındaki demiryolu hattında meydana gelen bir hadisenin ardından alındı. Bölgesel bir trende gerçekleştirilen bilet kontrolü esnasında, alkollü bir yolcu ile görevliler arasında tartışma çıktı.
Trenin Ettlingen-Bruchhausen durağı yakınlarında seyrettiği sırada bir güvenlik görevlisi saldırıya uğrayarak hareket halindeki trenden aşağı düştü ve ağır yaralandı.
Bild gazetesinin haberinde, yaşanan bu son olayın federal polisin istatistiklerini de doğruladığı kaydedildi.
Emniyet verilerine göre, tren istasyonlarında meydana gelen tüm suçların yaklaşık üçte biri alkolün etkisi altındaki kişiler tarafından işleniyor.
İstasyonlarda alkol tüketimine artık müsaade etmeyeceklerini belirten Palla, yüksek miktarda alkol tüketilen noktalarda şiddet eğiliminin de arttığını çok sık gözlemlemek durumunda kaldıklarını dile getirdi.
Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinin aktardığı ve Alman Bağımlılıkla Mücadele Merkezi (DHS) tarafından hazırlanan “Bağımlılık 2025” (Jahrbuch Sucht 2025) raporundaki veriler de ülkedeki tablonun boyutunu ortaya koyuyor.
Rapora göre Almanya’da nüfusun yüzde 20’sinden fazlası, sağlık açısından risk teşkil edecek düzeyde alkol tüketiyor.
Araştırma sonuçları, ülkede her yıl 47 bin 500 kişinin alkol kullanımıyla bağlantılı nedenlerden ötürü hayatını kaybettiğini gösteriyor.
Avrupa
Spahn’ın istifası Merz için fırsat olabilir

Friedrich Merz’in Berlin’deki en sadık destekçilerinden Jens Spahn’ın istifası, Almanya Şansölyesi için beklenmedik bir siyasi fırsat haline geldi.
Merz’in partisi Hıristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) meclis grubu başkanı Spahn, kendisi ve eşinin Almanya’da yasak olmasına rağmen ebeveyn olmak için ABD’de bir taşıyıcı anne kullandıklarını itiraf etmelerinin ardından cumartesi günü istifa etti.
Bu ayrılış ilk başta bir aksilik gibi görünse de Merz, istifayı kendi lehine çevirmek için hemen harekete geçti ve pazar günü kabine değişikliği olasılığını gündeme getirdi.
Kabine değişikliği Merz için cazip bir seçenek çünkü Spahn zaman zaman onun önünde bir engel teşkil ediyordu: 46 yaşındaki eski sağlık bakanı, sadece zaman zaman planlarına karşı çıkan bir parti içi rakip olmakla kalmayıp, koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) içindeki daha sol eğilimli politikacılar tarafından da sevilmeyen bir isimdi.
Spahn’ın ayrılmasıyla Merz, koalisyonu istikrara kavuşturmak için yeni bir CDU parlamento grubu başkanı seçebilir.
Kabine değişikliği ayrıca, sonbaharda yapılacak ve Almanya için Alternatif’in (AfD) iyi bir performans sergilemesi ve eylül ayında doğu Almanya’daki Saksonya-Anhalt eyaletinde mutlak çoğunluğu elde etmesi beklenen kritik eyalet seçimleri öncesinde siyasi bir “resetleme” yapmasına olanak tanıyacak.
Merz’in sözcüsü Stefan Kornelius, başbakanın şu anda bir sonraki hamlesini değerlendirdiğini söyledi.
Merz ve diğer üst düzey muhafazakarların önümüzdeki günlerde somut bir öneri sunması bekleniyor.
POLITICO’nun eline geçen ve milletvekillerine gönderilen bir mesaja göre, pazartesi günü yapılan CDU liderlik toplantısının ardından, muhafazakâr milletvekillerinden, devam eden yaz tatiline rağmen, önümüzdeki hafta çarşamba günü Bundestag’da yeni bir parlamento grup başkanı seçmek üzere bir toplantıya hazırlanmaları istendi.
Yeni bakan atamalarını da içeren daha kapsamlı bir kabine değişikliği olması durumunda, Bundestag’da tam bir oturum düzenlenmesi gerekecek.
Fakat bir kabine değişikliği siyasi açıdan da zorlayıcı olabilir. Eylül ayında Almanya’nın üç eyaletinde yapılacak eyalet seçimleri göz önünde bulundurulduğunda, Merz’in temel hedeflerinden biri iktidar mücadelelerini önlemek olacak.
Mecklenburg-Batı Pomeranya eyaletinde CDU’nun önde gelen ismi Daniel Peters, pazartesi günü POLITICO’nun Berlin Playbook Podcast’ine verdiği demeçte şunları söyledi:
“Yakında yeni personel kararları almalıyız. Bunu son derece önemli buluyorum. Eğer [Merz] kabine içinde de personel değişikliklerinin gerekli olduğuna inanıyorsa, o kararları verecektir. Şu an bunu yapmak için kesinlikle uygun bir zaman.”
Merz hükümetinin ve başbakanın kendisinin tarihsel olarak en düşük destek oranlarıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde, kabine değişikliği faydalı olabilir.
Bu ayın başlarında yayınlanan en son ARD-DeutschlandTrend anketi sonuçlarına göre, Almanların yalnızca yüzde 13’ü Merz’in performansından memnun.
Bu, anketin yaklaşık 30 yıllık tarihinde görevdeki bir başbakan için kaydedilen en düşük destek oranı.
Merz’in stratejisi, bu sonbaharda parlamentodan örneğin emeklilik sisteminde gibi çok ihtiyaç duyulan reformları geçirerek destek oranlarını artırmak ve AfD’nin iktidara gelmesini önlemek.
Böylece seçmenlere, işleri halletmek için siyasi merkezin gerçekten de tek geçerli seçenek olduğunu gösterecektir; en azından hükümet içinde düşünce bu yönde.
Fakat bu önerilerin birçoğu “merkezci” seçmenler için de sancılı olacak ve Merz’in sadece 12 sandalye farkla sahip olduğu çok ince parlamento çoğunluğundaki yeterli sayıda üyeyi ikna ederek bu önerileri onaylatmak için yine de ciddi bir ikna çabası gerekecek.
Bu nedenle Merz’in, parlamento grup başkanı olarak yeni ve güçlü bir pozisyona yakın bir müttefikini önermesi bekleniyor.
Ortaya atılan isimler arasında şu anki başbakanlık ofisi şefi Thorsten Frei, CDU Genel Sekreteri Carsten Linnemann ve İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt yer alıyor.
Spahn, 2018’de CDU liderliği için Merz’e karşı yarışmış ama her ikisi de kaybetmişti. Üç yıl sonra, Merz’i yenmek için Armin Laschet ile güçlerini birleştirdi ve Laschet’in parti liderliğini kazanmasına yardımcı oldu.
Geçen yıl iktidara geldikten sonra Merz, Spahn’ı milletvekili grubu başkanı olarak atadı; bu hamle, hırslı bir rakibi ve stratejik bir siyasi düşünürü, yeni şansölyeye karşı parti içi muhalefeti yönetmekten alıkoyma çabası olarak değerlendirildi.
Ne var ki Spahn, SPD’nin daha sol kanadında da son derece sevilmeyen bir isimdi; oysa Merz’in reformlarını hayata geçirebilmesi için bu kesimin oylarına ihtiyacı vardı.
SPD’nin gençlik örgütü lideri Philipp Türmer, bir sosyal medya paylaşımında Spahn’ın ayrılışına bir bardak bira kaldırarak, kutlamalarının nedeni olarak Spahn’ın ABD’li teknoloji milyarderi Peter Thiel ile yakın olduğu iddialarını ve koronavirüs dolandırıcılığı iddialarını gösterdi.
Türmer, “Şampanya yoktu. Ama karşınıza çıkan her türlü kutlamadan en iyi şekilde yararlanmak gerekir,” dedi.
Spahn’ın adı, internete sızan Thiel’in gizli cemiyeti “Dialog”un katılımcı listesinde de yer alıyordu.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?









