Dünya Basını
‘Washington’ın yapamadığını bölgesel anlaşma yapabilir’

Washington’un dış politikasına etkileriyle öne çıkan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations-CFR) yayın organı Foreign Affairs‘te yayınlanan İran-Körfez normalleşmesiyle ilgili bir makale, normalleşme sürecinin İran’ın nükleer programının dizginlenmesiyle sonuçlanmasının nasıl mümkün olabileceğini masaya yatırıyor. Makale, öncellikle ABD’nin İran’ı nükleer anlaşmaya döndürmede başarılı olamadığı tespitini yapıyor: “Müzakereler yeniden başlasa bile KOEP’nin kurtarılması pek mümkün görünmüyor. İran’ın programı bu anlaşmayla kontrol altına alınamayacak kadar ilerlemiş durumda ve Batı’daki siyasi iklim anlamlı müzakereler için elverişli değil.” Çünkü, “reçeteleri genellikle son yirmi yıldır İran’ın nükleer ilerlemesini dizginlemekte tamamen başarısız olan aynı politikalar; yaptırımlar ve uluslararası izolasyon, askeri tatbikatlar ve askeri tehditler.”
Makale ABD ve Avrupa’nın yeni bir yaklaşıma ihtiyacı olduğunu savunuyor: “Neyse ki Orta Doğu’da yaşanan son olaylar bunun için bir fırsat yarattı. Bir ABD-İran anlaşması mümkün olmayabilir, ancak Basra Körfezi’ndeki Arap monarşileri Tahran’la daha iyi ilişkiler kurdukça, bir zamanlar imkânsız olan, İran’ın Arap Yarımadası’na müdahalesini ve nükleer programını aynı anda ele alan bölgesel bir anlaşma, şimdi kesinlikle düşünülebilir.”
Makale İran’ın nükleer programının bölgesel anlaşmalarla dizginlenmesinin Washington ve müttefikleri için hangi avantajları sunacağını ele alıyor ki bunlardan biri “(ABD’nin) büyük güç rekabeti gibi önemli siyasi meselelere daha fazla odaklanmasını sağlayacak.”
Makalenin tamamı:
***
Yeni İran Anlaşmasına Giden Yol
Washington’ın Başarısız Olduğu Yerde Bölgesel Bir Anlaşma Başarılı Olabilir
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’la 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesinin üzerinden tam beş yıl, şimdiki ABD Başkanı Joe Biden’ın anlaşmayı yeniden tesis etmek hamlesinin üzerinden ise iki yıldan fazla zaman geçti. Ancak büyük umutlara rağmen Biden, Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nı (KOEP) canlandırmayı başaramadı. Bu kısmen yönetimin başarısızlığıdır; ilk müzakerelerde Biden, kendi iç gündemi için desteğine ihtiyaç duyduğu Kongre’yi tartışmalı bir dış politika girişimini desteklemeye zorlamakta tereddüt etti. Bu başarısızlık aynı zamanda İran inatçılığının da bir sonucudur. Görüşmeler uzadıkça Tahran barikatlar kurdu ve bir sonraki ABD yönetiminin anlaşmadan bir daha çekilmeyeceğine dair garanti de dahil Washington’un karşılayamayacağı birçok talepte bulundu. Sonuç olarak Eylül 2022’den bu yana müzakerelerde neredeyse hiçbir ilerleme kaydedilmedi. İki taraf bir anlaşmaya varmaktan çok uzak.
Ancak Tahran’ın nükleer programı şu anda hiç olmadığı kadar ilerlemiş durumda. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na göre İran uranyumu yüzde 84 oranında zenginleştirdi ki bu silah üretimi için gerekli orandan çok az eksik ve birkaç bombaya yetecek kadar malzeme depoladı. Pentagon yetkililerine göre ülke birkaç ay içinde operasyonel bir nükleer silah üretebilir. Sonuç olarak, Trump’ın stratejik hatası sayesinde İran fiilen nükleer bir devlet: nükleer yeteneklerini silaha dönüştürmekten bir adım ve siyasi bir karar kadar uzakta.
Müzakereler yeniden başlasa bile KOEP’nin kurtarılması pek mümkün görünmüyor. İran’ın programı bu anlaşmayla kontrol altına alınamayacak kadar ilerlemiş durumda ve Batı’daki siyasi iklim anlamlı müzakereler için elverişli değil. İran’daki yaygın, hükümet karşıtı toplumsal protestolar ve Tahran’ın buna verdiği sert karşılık, Washington ve Avrupa başkentlerinde İran’a yönelik yaptırımların kaldırılmasına yönelik her türlü hevesi öldürdü ki bu da anlaşmanın gerekli bir parçası. İran’ın Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline verdiği destek de benzer şekilde Batı kamuoyunda tiksinti yarattı. Washington KOEP’ye geri dönmek için kuyruğunu kıstırıp birçok yaptırımı kaldırmaya istekli olsa bile, İran’daki radikal liderlerin iki yıldan kısa bir süre içinde görevden ayrılabilecek bir yönetimle herhangi bir anlaşmayı sonuçlandırmakla gerçekten ilgilendikleri net değil.
KOEP’nin hemen hemen kesin olarak sona ermesi üzerine devam eden ağıtın bir parçası olarak, politika yapıcılar bir B Planı oluşturmaya çalışıyorlar. Ancak reçeteleri genellikle son yirmi yıldır İran’ın nükleer ilerlemesini dizginlemekte tamamen başarısız olan aynı politikalar; yaptırımlar ve uluslararası izolasyon, gizli eylem, askeri tatbikatlar ve askeri tehditler. Beyaz Saray, ABD’nin yaptırımlarının çoğunu koruduğu, ancak Tahran’ın nükleer programının üst düzey zenginleşme gibi en sıkıntılı yönlerini dondurması karşılığında kısmi bir rahatlama sunduğu bir tür “daha azına karşılık daha az” anlaşmasıyla ilgileniyor gibi görünüyor. Ancak şimdilik Tahran, bu tür bir düzenlemeyle ilgilenmediğini açıkça belirtti.
Eğer ABD ve Avrupa İran’ın nükleer silah sahibi bir devlet olmasını istemiyor ve bu programı durdurmak için İran’a saldırıp savaş çıkarma tehlikesini göze almıyorlarsa, yeni bir diplomatik yaklaşıma ihtiyaçları var. Neyse ki Orta Doğu’da yaşanan son olaylar bunun için bir fırsat yarattı. Bir ABD-İran anlaşması mümkün olmayabilir, ancak Basra Körfezi’ndeki Arap monarşileri Tahran’la daha iyi ilişkiler kurdukça, bir zamanlar imkansız olan, İran’ın Arap Yarımadası’na müdahalesini ve nükleer programını aynı anda ele alan bölgesel bir anlaşma, şimdi kesinlikle düşünülebilir. KOEP’nin aksine, bu tür bir anlaşma, İran’a yakın ülkelerin katılımını sağlayacak ve bu da anlaşmayı çok daha sürdürülebilir kılacak. İran’a daha anlamlı ve kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayacak. İran’ın nükleer programını geçici olarak değil kalıcı olarak kontrol altına alabilir ve Tahran’ın bölgedeki sorunlu milislere verdiği desteği azaltabilir. Böylesi bir anlaşma, dünyanın şiddetle ihtiyaç duyduğu bir bölgesine daha fazla istikrar getirebilir.
YA BÜYÜK OYNA YA DA EVE DÖN
Batı, İran ile yürüttüğü nükleer diplomaside dar kapsamlı, işlemsel anlaşmalar peşinde koştu. Örneğin KOEP’nin pek çok hükmü zaman içinde aşamalı olarak ortadan kalkacaktı ve anlaşma İran’ın silahlı grupları finanse etmesi gibi bölgesel sorunları kasıtlı olarak görmezden geldi çünkü Batılı politika yapıcılar aynı anda hem bir nükleer anlaşma yapıp hem de diğer gerilimleri ele alamayacaklarına inanıyorlardı. İlk olarak İran’ın nükleer programını dondurmaya odaklanmanın daha iyi olacağına karar verdiler. Gelecekteki müzakereciler daha sonra diğer konuları ele alabileceklerdi.
Ancak bu dar yaklaşım artık geçerli değil. İran’ın nükleer programı, geçici kısıtlamalar ve şeffaflık önlemlerinin Batı ve İsrail’in endişelerini gideremeyeceği kadar ilerlemiş durumda. ABD de sözüne sadık kalamayacağını gösterdi ve Batı’nın İran’a istediği türden etkili ve sürdürülebilir ekonomik faydalar sağlamasını imkânsız hale getirdi. Avrupalılar ise ABD’nin onayı olmadan İran’a verdikleri ekonomik vaatleri yerine getiremeyeceklerini kanıtladılar. Ve KOEP’nin başarısızlığı, başarılı bir nükleer anlaşmanın aslında İran’ın komşularıyla gerginliği azaltmasını gerektirebileceğini gösterdi. KOEP 2015’te tamamlandığında Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri anlaşmayı İran’ın Arap meselelerine daha fazla müdahil olmasına ve balistik füze programını daha da genişletmesine olanak tanıyacak açık bir çek olarak gördü. Sonuç olarak, anlayışlı Trump’ı anlaşmadan vazgeçmeye teşvik ettiler. O da yanlış bir şekilde kabul etti.
Yıllar sonra, bu ülkeler anlaşmayı feshetmenin büyük bir hata olduğunu anladılar. KOEP’nin sona ermesi kindar İran’ı daha da saldırgan hale getirdi ve Tahran’ın artık sınır tanımayan nükleer faaliyetlerini endişe edilmesi gerekenler listesine ekledi. Ancak Körfez ülkeleri nükleer anlaşmayı yeniden canlandıramasa da İran’la ilgili endişeleri paradoksal bir şekilde daha büyük, bölgesel bir anlaşmayı gerçek bir olasılık haline getirdi. Zira Körfez ülkeleri, İran’ın kendi topraklarına yönelik saldırılarını engellemek amacıyla, 2000’li yılların başından bu yana yapmadıkları şekilde İran’la temasa geçtiler. Geçen Ağustos ayında Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri İran’la tam diplomatik ilişkilerini yeniden kurdu ve Mart ayında İran ve Suudi Arabistan, Çin’in aracılık ettiği bir anlaşmayla yedi yıllık bir kopukluğun ardından ilişkilerini normalleştirdi. Bu anlaşmalar, Orta Doğu’nun en güçlü devletlerinin (İsrail hariç) İran’la bölgesel bir diyalog başlatmasının artık mümkün olduğu anlamına geliyor. Bu diyalog, tüm katılımcıların arzu ettiklerini iddia ettikleri şeylere ulaşmayı amaçlıyor: güvenliğin artması, ticaretin gelişmesi ve Körfez’in nükleer silahlardan arındırılması.
Bu hedefe ulaşmanın olmazsa olmazı İran’ın Arap Yarımadası’nda devlet dışı aktörleri mali veya askeri olarak desteklememe taahhüdü gibi bölgesel güç projeksiyonu konusunda güvence vermesidir. Bunun karşılığında bu ülkeler de İran’ı istikrarsızlaştıran grupları desteklemeyeceklerini taahhüt edeceklerdir. Bu yaklaşım aynı zamanda İran da dahil Körfez’in kenarındaki tüm devletlerin, nükleer gelişme konusunda sıkı kontrolleri kabul etmelerini gerektirecektir. Örneğin bu ülkeler uranyumu yüzde beşin üzerinde zenginleştirmekten kalıcı olarak vazgeçebilir, plütonyumun yeniden işlenmesinden sonsuza kadar vazgeçebilir ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın Ek Protokolü’nü onaylayabilir ki bu protokol BM müfettişlerine beyan edilen ve şüphelenilen tüm nükleer tesislere geri dönüşü olmayan, güçlendirilmiş erişim hakkı sağlar. Bu gereklilikleri yerine getirmek için İran mevcut yüzde 20 ve yüzde 60 saflıkla zenginleştirilmiş uranyum stokunu yüzde beşin altına indirebilir ya da bunları sevk edebilir. Tüm imzacılar ayrıca Arjantin ve Brezilya’nın 1981’de yaptığı gibi nükleer enerji, nükleer emniyet ve güvenlik konularında ortak denetim ve ortak girişimleri kabul edebilirler.
Bu nükleer hükümler İran’ın Arap komşuları için düşük maliyetli olacak, zira Suudi Arabistan’ın nükleer hırslarını saymazsak hiçbiri, şu anda vazgeçmeleri gerekecek yerli bir nükleer enerji programına sahip değil. Ayrıca İran için de tolere edilebilir bir maliyeti olacak. KOEP’nin aksine, bu hükümler İran’ın altyapısını dağıtmadan ya da nükleer programları geçici kısıtlamalara tabi olmayan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması üyesi diğer devletlere uygulanan kuralın istisnası olarak muamele görmeden nükleer programı üzerinde uzun vadeli kısıtlamaları kabul etmesine izin verecek. Bu aynı zamanda ABD ve İsrail’in İran’ın nükleer programı nedeniyle saldırıya geçme riskini de ortadan kaldıracak ki bu tali hasara uğramamak için Körfez Arap ülkelerinin de kaçınmak istedikleri bir şey.
Aslında ABD ve Avrupalı müttefikleri böyle bir anlaşmayı aktif olarak destekleyebilir ve desteklemeliler. İran-Körfez serbest ticaret anlaşmasını yaptırımlardan muaf tutarak anlaşmanın tüm tarafları arasında ekonomik büyüme için güçlü bir yol açmalılar. BM Güvenlik Konseyi bu anlaşmayı KOEP’nin halefi olarak onaylayabilir ve ihlallere yönelik cezai yaptırımlar öngörebilir; bu yaptırımlar arasında anlaşmayı ihlal eden ülkelere BM Yabancı Hakem Kararlarının Tanınması ve İcrası Sözleşmesi kapsamında dava açılmasına izin verilmesi de yer alabilir. Washington, İran-Körfez ticaret anlaşmasını yaptırımlardan muaf tutmayı kabul ettikten sonra yaptırım uygularsa, bu ülkelerden biri de ABD olabilir. Nükleer anlaşmanın bölgesel bir çerçeveye oturtulması ABD’nin yaptırımları yeniden uygulamasını da zorlaştıracak zira 2018’dekinin aksine Washington geri adım atmaya kalkarsa Körfez’deki Arap dostlarının direnişiyle karşılaşacak. O halde İran için bu anlaşma, KOEP’nin asla sunmadığı türden garantili, uzun ömürlü olacak ve bu, anlaşmanın en önemli eksikliklerinden birini giderebilir.
YEREL VE KÜRESEL
Geniş kapsamlı bir bölgesel anlaşma, ABD ve Avrupa’daki İran şahinlerinin muhalefetiyle karşılaşacaktır; zira bu şahinler bunu aylardır süren protestoların ardından ipleri elinde tuttuğunu düşündükleri İran rejimine bir can simidi olarak görebilirler. Yine de İran’ın komşularıyla (ve Batı’yla) samimi ilişkilerin 1979’da Şah rejiminin çöküşünü engellemediğini hatırlamakta fayda var; bugün de halk nezdinde meşruiyeti olmayan bir rejimi kurtarmayacaktır. Bir anlaşma bölgedeki tüm temel gerilimleri çözecek sihirli bir değnek de olmayacaktır. Ne de olsa pek çok Avrupa ülkesi ekonomilerini Rusya ile bütünleştirdi ve bu durum Moskova’nın Ukrayna’yı işgal etmesini engelleyemedi.
Ancak daha güçlü ekonomik bağlar istikrarı garanti edemese de Tahran’ın komşularına zarar vermesini daha maliyetli hale getirecektir. İran ile ekonomik karşılıklı bağımlılık arttıkça, zengin Körfez Arap ülkeleri Tahran üzerinde daha fazla baskı kuracak ve saldırgan politikaları caydırıcı hale getirecektir. İran da ekonomisini yeniden inşa etme fırsatına sahip olacaktır. Bu avantajlar Umman, Katar, Suudi Arabistan ve hatta İran’daki politika yapıcılarla yaptığımız görüşmelerde böyle bir anlaşma önerdiğimizde neden olumlu geri dönüşler aldığımızı açıklıyor. Körfez ülkeleri yetkilileri, ABD tarafından desteklenmesi halinde bir anlaşmaya özellikle sıcak bakacaklarını belirttiler.
Washington ve müttefikleri için geniş kapsamlı bir bölgesel anlaşmanın başka avantajları da olacak. Hem kriz yönetimi görevi görecek, İran’ın daha fazla nükleer gelişiminin önüne geçilmesine yardımcı olacak hem de Tahran’ın nükleer programı üzerinde kalıcı kısıtlamalar ve şeffaflık önlemleri getirerek İran’ın komşuları arasında Tahran’ın nükleer teknolojisiyle boy ölçüşmeyi hedefleyen bir yarışı önleyecek. Başka bir deyişle, bu anlaşma KOEP’den çok daha dayanıklı ve güçlü bir anlaşma olacak. Ve eğer bu anlaşma İran ve komşuları arasındaki gerilimi azaltırsa, ABD’nin iklim değişikliği ve büyük güç rekabeti gibi önemli siyasi meselelere daha fazla odaklanmasını sağlayacak.
Her şeyin ötesinde -ve yenilenmiş bir KOEP’nin aksine- bu anlaşma gerçekten hayata geçebilir. İddialı ama Ortadoğu’ya kalıcı istikrar getirmek istiyorsa dünyanın nükleer ve bölgesel meseleleri birlikte ele alan bir düzenlemeye ihtiyacı var; hırs gerekli. Bazen çetrefilli bir sorunu çözmenin en iyi yolu onu büyütmektir.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









