Bizi Takip Edin

Avrupa

Yeni Alman havacılık stratejisi

Yayınlanma

Yeni Alman havacılık stratejisine göre önümüzdeki 15 yıl içinde Almanya, uluslararası havacılık alanında önde gelen bir ülke haline gelmeyi ve özellikle askeri havacılıkta lider bir rol üstlenmeyi hedefliyor. 

German Foreign Policy’de yer alan analize göre belge, bağımsız Avrupa ve Alman yeteneklerinin geliştirilmesinin önemini vurguluyor ve ilk kez sivil ile askeri havacılık arasındaki yakın işbirliğine odaklanıyor.

 Alman insansız hava aracı (İHA) yeteneklerinin geliştirilmesine özel önem veriliyor; ayrıca stratejide, Almanya’nın gelecekte en son teknoloji askeri havacılık teknolojilerinin araştırılması, geliştirilmesi ve üretiminde “Avrupa’da lider” olması gerektiği belirtiliyor.

Bu bağlamda, Şansölye Friedrich Merz geçen hafta başında, altıncı nesil Alman-Fransız savaş uçağı (FCAS) projesinin geliştirilmesinin sonlandırıldığını duyurdu.

Bu projede, Fransız şirketi Dassault endüstriyel ve teknolojik konularda liderliği elinde tutuyordu. Artık, Airbus’ın yanı sıra Hensoldt ve Diehl Defence gibi sekiz Alman şirketi onun yerini alacak.

Fransa ile anlaşmazlık Almanya’nın önünü açacak mı?

Geçen hafta, Şansölye Friedrich Merz, altıncı nesil Alman-Fransız savaş uçağının geliştirilmesinin sona erdiğini resmen açıkladı.

Proje, 2017’deki başlangıcından bu yana, iş bölümü, teknolojiler ve kâr paylaşımı konusunda Berlin ile Paris arasında yaşanan anlaşmazlıklarla şekillenmişti.

Son zamanlarda defalarca bildirildiği üzere, Almanya NATO uyumluluğuna odaklanırken, Fransa ise avcı uçağını hem nükleer silah taşıyıcısı olarak hem de uçak gemisinde kullanmak istiyordu ve bu durum nihayetinde bir anlaşmaya varılmasını engelledi.

Bu görüş, savaş uçaklarının belirli görevlere uyarlanmış farklı versiyonlarda üretilmesinin tamamen mümkün olduğu gerçeğiyle çelişiyor. Örneğin, ABD’nin F-35 uçağı üç farklı varyantta (F-35A, B ve C) üretiliyor.

Aslında Berlin, Dassault Aviation’ın orijinal anlaşmalara uygun olarak Fransa’nın endüstriyel ve teknolojik liderlik konusunda ısrar etmesine itiraz etmişti.

Karşılığında Almanya’ya Fransız-Alman ana muharebe tankı (MGCS) projesinin liderliği verilmişti.

Savunma Bakanı Boris Pistorius, bu avcı uçağı projesiyle “iddialı, büyük bir Avrupa projesinin… gerçeklerle yüzleşerek… çöktüğünü” belirtti.

Bu durumda “gerçeklik”, Berlin’in artık liderlik rolünü Paris’e devretmeye istekli olmamasıydı.

Almanya, “Combat Cloud” sistemini geliştirecek

Aynı zamanda Berlin, Fransa’nın liderlik pozisyonunda olmadığı ama Alman sanayisinin güçlü bir rol oynadığı genel FCAS projesinin ilgili kısımlarını sürdürmeyi planlıyor.

Bu durum özellikle FCAS’ın insansız hava aracı bileşeni ve “Combat Cloud” için geçerli.

Combat Cloud, FCAS programının temel unsurlarından biri olarak kabul ediliyor. Alman Silahlı Kuvvetlerine (Bundeswehr) göre, bu sistemin amacı “ağdaki tüm bilgilerin, havada, karada, denizde veya siber uzayda görev alan diğer tüm sistemler tarafından gerçek zamanlı olarak erişilebilir olmasını” sağlamak.

Merz, geçen hafta Uluslararası Havacılık ve Uzay Fuarı’nda (ILA), federal hükümetin Combat Cloud üzerindeki çalışmaları sürdürmeyi planladığını belirtti.

Federal Meclis’teki (Bundestag) CDU/CSU parlamento grubunun savunma politikası sözcüsü Thomas Erndl, Fransa ile işbirliğinin, “FCAS projesi kapsamında, avcı uçağı hariç” olarak devam edeceğini doğruladı.

Havacılık ve savunma sektörlerinden sekiz Alman şirketi, avcı uçağını üretmek için güçlerini birleştirdi: Airbus, MTU, Hensoldt, MBDA, Diehl Defence, Rohde & Schwarz, Liebherr ve Autoflug, “Team Gen 6” adı altında Airbus ile Dassault arasındaki işbirliğinin yerini almayı hedefliyor.

Almanya’yı 15 yılda bir havacılık ülkesi haline getirme planı

Berlin’in avcı uçağı geliştirme projesinden çekilme kararının arka planında, ILA’nın başlamasından kısa bir süre önce kabul edilen federal hükümetin yeni havacılık stratejisi yatıyor.

Bu strateji, Almanya’nın önümüzdeki 15 yıl içinde önde gelen bir havacılık ülkesi olarak kendini konumlandırmasının önünü açmayı amaçlıyor.

Havacılık fuarında yaptığı konuşmada Merz, Alman havacılık ve uzay endüstrisinin sadece inovasyon ve iktisadi gücü değil, “aynı zamanda egemenliğimizi ve ülkemizi ve ittifakı savunma kabiliyetimizi de” sağladığını açıkladı.

Şansölye, “Şu anda uluslararası rekabet karşısında Almanya’nın havacılık merkezi olarak konumunu güçlendirmek için rotamızı belirliyoruz,” diye ekledi.

Strateji, iklim koruma, tedarik zinciri sorunları ve sivil havacılık için yer maliyetleri gibi bir dizi konuyu kapsıyor.

Sonuncusuyla ilgili olarak Merz, ILA’da hava trafik kontrol ücretlerinin düşürülmesi ve Alman bölgesel havalimanlarının hava trafik kontrol maliyetlerinin federal hükümet tarafından karşılanması gibi önlemleri duyurdu.

Bu paket, Almanya’daki hava trafiği maliyetini yaklaşık yarım milyar avro azaltmayı amaçlıyor.

Alman sanayisinin az sayıdaki büyüme sektörlerinden biri olarak kabul edilen Alman havacılık endüstrisi, 2024’ten 2025’e kadar gelirinde yüzde 19’luk bir artış kaydetti.

Bu büyümenin başlıca itici gücü, Alman Havacılık ve Uzay Sanayii Birliği’ne (BDLI) göre gelirinde yüzde 35’lik bir artış elde eden askeri havacılık sektörüydü.

Almanya ve Avrupa için sektörel bağımsızlık hedefi

Yeni strateji, hem üretimde hem de tedarik zincirlerinde Avrupa’da, özellikle de Almanya’da bağımsız kapasitelerin oluşturulması ve sürdürülmesine özel önem veriyor.

Örneğin, belge yenilenebilir havacılık yakıtları için iki milyar avroluk bir finansman çağrısında bulunuyor.

Strateji bunu iklim koruma gerekçesiyle değil, “Avrupa’daki üretimin, havacılık yakıtlarının uzun vadeli tedarikinde daha fazla bağımsızlığa önemli bir yapısal katkı sağladığı” iddiası ile gerekçelendiriyor.

Ayrıca strateji, Almanya’nın teknolojik egemenliğinin korunması ve güçlendirilmesini de vurguluyor.

Belgede, “Dış teknoloji tedarikçilerinden bağımsızlık ve savunma ya da kriz durumlarında kritik teknolojilerin kullanılabilirliğinin ve işlevselliğinin sağlanması hayati önem taşıyor,” deniliyor.

Dahası strateji, orta ve uzun vadede sivil ve askeri projeler arasında yakın ve erken bir işbirliğini mümkün kılan bir araştırma ve geliştirme yaklaşımını savunuyor.

Kısa vadede ise odak noktası, Bundeswehr’in hızlı konuşlandırılabilirliği. Aslında, Federal Cumhuriyet tarihinde havacılık sektöründe sivil ve askeri unsurlar arasında bu kadar yakın bir bağ kurulması muhtemelen ilk kez gerçekleşiyor.

Berlin’den İHA atağı

Strateji ayrıca insansız hava araçlarına ayrı bir bölüm ayırıyor.

Belgede, askeri insansız hava aracı teknolojisinde Almanya ve Avrupa’nın yeteneklerinin genişletilmesinin “güvenlik ve sanayi politikası açısından hayati önem taşıdığı” belirtiliyor. 

Tamamen teknolojik bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Almanya başarılı bir insansız hava aracı endüstrisi geliştirmek için gerekli yeteneklere sahip.

Şu anda, insansız havacılık alanında yaklaşık 230 şirket faaliyet gösteriyor ve 15.000’den fazla kişiyi istihdam ediyor.

Buna dayanarak strateji, Almanya’yı insansız hava araçları alanında önde gelen uluslararası bir merkez haline getirmeyi hedefliyor.

Nitekim, genellikle Ukraynalı şirketlerle yakın işbirliği içinde çalışan Helsing ve Stark Defence gibi Alman girişimciler, şimdiden Avrupa’nın en önemli insansız hava aracı üreticileri arasında.

Salı günü Schortens (Friesland) bölgesindeki Upjever Hava Üssü’ne yaptığı ziyaret sırasında Savunma Bakanı Pistorius, Bundeswehr’in insansız hava aracı savunma yeteneklerine yönelik önemli yatırımlar yapılacağını da duyurdu.

“Önümüzdeki günlerde bir insansız hava aracı eylem planı başlatıyoruz,” diyen Pistorius, Berlin’in on yılın sonuna kadar yalnızca insansız hava aracı savunmasına yaklaşık 16 milyar avro yatırım yapacağını da sözlerine ekledi.

Hedef Avrupa’da lider konuma gelmek

Federal hükümet, sadece insansız hava araçları alanında değil, askeri havacılıkta genel olarak da liderlik konumuna ulaşmaya çalışıyor.

Yeni havacılık stratejisine göre Almanya, “en son teknolojiye sahip askeri havacılık teknolojilerinin araştırılması, geliştirilmesi ve üretiminde Avrupa’da lider olmalı.”

Bu bağlamda, askeri uçak üretiminin tüm süreç zincirine hakim olmak, “siyasi açıdan egemen hareket için temel bir ön koşul” olarak görülüyor.

Bu ifade aynı zamanda, Berlin’in FCAS programındaki endüstriyel ve teknolojik liderliği Fransa’ya devretmek yerine, Almanya’nın konumunu güçlendirme hedefini de vurguluyor.

Avrupa

Manchester City’nin başı dertte

Yayınlanma

Bağımsız bir komisyon, Manchester City’yi, 830 milyon sterlinden fazla gizli fonu gizlemek amacıyla ticari ortaklarla “sahte sözleşmeler” düzenlemek de dahil olmak üzere, 114 başlıkta suçlu buldu.

Kulüp, herhangi bir suçu olduğunu hâlâ reddediyor ve 2 Ekim tarihine kadar temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.

City, 2009 ile 2018 yılları arasında mali kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Şubat 2023’te Premier Lig tarafından yöneltilen 115 suçlamadan 114’ü konusunda suçlu bulundu.

Bağımsız heyet, para cezasından ağır puan kesintisine, ligden ihraç edilmeye veya şampiyonlukların iptal edilmesine kadar uzanan yaptırımlar konusunda henüz bir karar vermedi.

Manchester United, Liverpool ve Arsenal gibi rakip kulüplerin, bu kararın o dönemde kaçırdıkları ödül paraları ve sıralamalar açısından ne anlama gelebileceğini şimdiden değerlendirmeye başladıkları söyleniyor.

En ciddi suçlamalar ise sponsorluk gelirleri, ilişkili taraflarla yapılan ödemeler ve işletme giderleri ile ilgili muhasebe usulsüzlüklerine odaklanıyor.

40 sayfalık raporda Manchester City, “sahte” anlaşmalar, “dürüst olmayan” tanıklar ve Abu Dhabi United Group (ADUG) için “bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” Fordham Anlaşması ile suçlanıyor.

City, ADUG’un Abu Dabili sponsorlardan gelen sponsorluk ücretlerini kısmen karşıladığı bir “Gizli Finansman Planı” uyguladı.

Sonuç olarak, kulübün mali tablolarında 2009-10 sezonundan 2017-18 sezonuna kadar Abu Dabi sponsorlarından elde edilen ticari gelirin 949,94 milyon sterlin olduğu gösterildi.

Oysa gerçekte, Abu Dabi sponsorları bu dönemde City’ye sadece 119,25 milyon sterlin ödedi; kalan 830,69 milyon sterlin ise ADUG tarafından karşılandı.

City ayrıca, gelirleri 24,5 milyon sterlin fazla, giderleri ise 49,414 milyon sterlin eksik göstermek amacıyla Fordham adlı bir üçüncü tarafı bir araç olarak kullandı.

Komisyon, “Fordham Anlaşması”ni “ADUG için bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” bir düzenleme olarak nitelendirdi.

Bu davanın boyutu, onu İngiliz futbolunun daha önce karşılaştığı hiçbir duruma benzemiyor.

Everton, 2023-24 sezonunda kâr ve sürdürülebilirlik kurallarını tek bir kez ihlal ettiği için altı puan, Nottingham Forest ise dört puan düşürüldü.

Her iki vaka da City’ye yöneltilen 115 suçlamanın yanında nispeten sınırlı kalıyor.

Chelsea, kulübün önceki yönetim döneminde yapılan usulsüz ödemeleri fiilen ihbar ettikten sonra para cezasına çarptırıldı ve ertelenmiş bir transfer yasağı aldı; ayrıca soruşturma süreci boyunca yetkililerle işbirliği yaptı.

City ise bunların hiçbirini yapmadı. Davayı takip eden hukuk uzmanlarına göre kulüp, her bir suçlamayı reddetti ve Chelsea’nin yaptığı gibi işbirliği göstermedi.

Bu durum, yaptırımlar nihayet belirlendiğinde hoşgörü gösterilme olasılığını önemli ölçüde azaltıyor.

Premier Lig’den Richard Masters, ligin uygulanması gerektiğini düşündüğü yaptırımla ilgili sunumları denetleyecek.

Bunun ardından City’nin avukatları daha hafif bir sonuç için savunma yapabilecek.

Her iki taraf da, kararı veren aynı bağımsız heyetin huzurunda argümanlarını sunacak.

Söz konusu dönemde City’nin kazandığı şampiyonlukların elinden alınıp alınmayacağı konusu henüz netleşmedi.

Kulübün yaratmakla suçlandığı mali avantajın, sonraki on yıl boyunca İngiliz futboluna hakim olan ve 2023’teki üçlü zaferle doruğa ulaşan kadronun oluşturulmasına katkıda bulunduğu gerekçesiyle, 2009 ile 2018 arasındaki tüm sonuçların geçersiz sayılması yönünde bir görüş bulunuyor.

Buna karşılık, sahada yaşananların geriye dönük olarak iptal edilemeyeceği yönünde bir görüş de mevcut.

City’nin en görkemli döneminde kulübe antrenörlük yapan Pep Guardiola, karar açıklanmadan önce, 2023 yılında bu soruyu doğrudan ele almış ve şunları söylemişti:

“Hadi ama! Karar ne olursa olsun, o anlar bize aittir. Yaptıklarımızı bir düşünün… Sergio Aguero’nun QPR’a attığı o gol; kimse onu silemez. Bilmiyorum, Steven Gerrard’ın Anfield’da kaymasından biz mi sorumluyuz?”

2018-19 ve 2021-22 sezonlarında Liverpool takımıyla City’nin ardından ikinci sırada bitiren Jürgen Klopp, karar açıklanmadan önce, kulübün suçlu bulunması halinde bira alıp eski oyuncuları için kendi arka bahçesinde bir kutlama düzenleyeceğini söylemişti.

City taraftarları açısından bakıldığında, kulübe yakın kaynakların tarif ettiği ruh hali, davanın sürdüğü üç yıl boyunca direniş ve yorgunluk arasında gidip geldi.

Başkan Khaldoon Al Mubarak, taraftarlara ve genel müdür Ferran Soriano’ya bir mektup yazarak, bir kararın açıklandığı şu anda bile sürecin sonuçlanmasının hâlâ yıllar alabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Bu mesaj, kulübün kendisinin de temyiz davasının hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını beklemediğini gösteriyor.

Everton taraftarı olan İngiltere Başbakanı Andy Burnham da topa girdi. Başbakan, Manchester City’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen sahiplerinin, kulübün Premier Lig’in mali kurallarını ihlal ettiği tespit edildikten sonra kulübü satması durumunda “gerçekten endişeleneceğini” söyledi.

Burnham, 2008 yılından bu yana kulübün sahibi olan ve Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan tarafından yönetilen Abu Dhabi United Group’un başarılarını övdü:

“Onları kaybetmek beni gerçekten çok endişelendirir. Modern Manchester’ın inşasında ve tabii ki Manchester City’nin bugünkü küresel güç haline gelmesinde çok büyük bir ortak oldular. Aslında City Football Group’a ve daha geniş kapsamlı sahiplik yapısına, sadece Etihad [Stadyumu] ve çevresindeki kampüse değil, aynı zamanda şehre de yatırdıkları para için teşekkür ediyorum.”

Başbakan, City’ye ceza verilmesinin Birleşik Krallık-Abu Dabi ticaret ilişkileri üzerinde önemli bir etki yaratabileceği yönündeki uyarılara rağmen, herhangi bir disiplin sürecine müdahale etmeyeceğini söyledi.

Burnham, belediye başkanı olduğu dönemde City’nin sahipleriyle kurduğu ilişkilerin “elbette” incelemeye dayanacağından emin olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Yayınlanma

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.

ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.

Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.

Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.

Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.

Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.

Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.

Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.

Papa şöyle konuştu:

“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”

Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.

Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:

“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”

Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç ⁠göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.

Thiel ödül aldı, yine Papa ve ÇKP’ye çattı

Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.

Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:

“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”

Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.

Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.

Papa Leo: Kilise, güncel olaylara seyirci kalamaz

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB, “Made in Europe” için adım atmaya hazırlanıyor

Yayınlanma

AB, “Made in Europe” düzenlemesi ile Avrupa sanayisine ivme kazandırmak için muazzam kamu harcama gücünü kullanmak istiyor.

Bununla birlikte, neyin gerçekten “Avrupa malı” sayılacağı konusundaki derin görüş ayrılıklarını var.

POLITICO’da yer alan habere göre Avrupa Parlamentosu ve üye ülke hükümetleri, Brüksel’in “Made in Europe” sloganını bir endüstriyel stratejiye dönüştürme çabasının bir parçası olan Sanayi Hızlandırıcı Yasası (IAA) konusunda tutumlarını belirlemeye çalışıyor.

Bu çaba, ihale ve sübvansiyonları kullanarak Avrupa menşeli ürünler için garantili bir pazar yaratmayı amaçlıyor.

Fakat bunu yapmak, bir ürünün bu kapsamda değerlendirilebilmesi için ne kadar “Avrupalı” olması gerektiği ve hükümetlerin ve tüketicilerin yerli ürünleri satın almak için ne kadar daha fazla ödeme yapmaya hazır olması gerektiği gibi siyasi açıdan tartışmalı nitelikteki sorulara yanıt vermek anlamına geliyor.

Anlaşmazlıklar sadece Parlamento ile Konsey arasında değil, aynı zamanda hükümetler arasında ve hatta farklı ülkelerden siyasi müttefikler arasında da yaşanıyor.

Avrupa Komisyonu tarafından Mart ayında açıklanan IAA, yeşil teknoloji, enerji yoğun sanayiler ve otomobillere yönelik kamu harcamalarını Avrupalı şirketlere yönlendirerek, bu şirketlerin hakim konumdaki Çinli ihracatçılarla rekabet etmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor.

Aradan geçen altı ayın ardından, bu hedefi uygulanabilir bir yasaya dönüştürmenin ne kadar zor olduğu giderek netleşiyor.

Karşıt taraflar, Avrupa’nın sanayi tabanını güçlendirme, izin süreçlerini hızlandırma ve stratejik bağımlılıkları azaltma gereği konusunda genel olarak hemfikir.

Fakat AB’nin Avrupa üretimini ne kadar desteklemesi gerektiği ve hükümetlerin ne kadar esneklik elde tutması gerektiği konusunda keskin bir ayrılık yaşıyor.

POLITICO, 2027’ye kadar sürecek müzakereleri domine edecek beş konu belirlemiş.

Birinci mesele, neyin “Made in Europe” sayılacağına ilişkin tartışma.

AB menşe tanımlaması müzakerelerdeki en hassas siyasi konu. Kamu alımlarının bloğun GSYİH’sinin %15’ini (yani yılda yaklaşık 3 trilyon avroyu) oluşturması nedeniyle, söz konusu meblağlar çok büyük.

Bir ürünün bu tanıma uyması için ne kadar Avrupalı olması gerektiği meselesinde sınır çok dar çizilirse Brüksel, yakın ticaret ortaklarını dışlama ve tedarik zincirlerini bozma riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Öte yandan çok geniş çizilirse “Made in Europe” tercihi anlamsız hale gelme riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Parlamento, daha sıkı kaçakçılık önleme kuralları istiyor ve bir ürünün değerinin en az %50’sinin AB içinde yaratılması şartını dayatıyor.

Bu durum, üçüncü ülkelerden gelen ürün veya bileşenlerin AB menşeli mallara eşdeğer olarak kabul edilmesini de zorlaştıracak.

Yasa koyucular ayrıca, karşılıklılık, iktisadi güvenlik önlemleri, iklim taahhütleri, çalışma standartları ve insan hakları korumaları dahil olmak üzere daha katı koşullar getirmeyi hedefliyor.

Konsey, DTÖ Kamu Alımları Anlaşması veya ilgili serbest ticaret anlaşmalarının kapsadığı ülkelerden gelen içeriği, belirli koşullar altında (bazı karşılıklılık ilkeleri dahil) AB menşeli içerikle eşdeğer olarak değerlendirmeye daha açık bir tutum sergiliyor.

Fakat AB ülkeleri bu konudaki tutumlarını hâlâ tartışıyor ve birbiriyle çelişen çeşitli öneriler sunuyor.

Konsey başkanlığını yürüten İrlanda, Ekim ortasına kadar “Made in Europe” ibaresini içeren yeni bir uzlaşma önerisi sunmayı planlıyor.

Diğer bir mesele ise Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) taraması.

AP, stratejik sektörlerdeki yabancı yatırımların taranması için daha kapsamlı ve sıkı bir sistem istiyor.

Bu talebin arkasında, AB’nin stratejik endüstrileri geliştirmek için milyarlarca harcama yapmasına rağmen, sübvanse edilen ya da başka şekillerde devlet destekli yabancı yatırımcıların, AB’nin oluşturulmasına katkıda bulunduğu şirketleri ve varlıkları ele geçirebileceği endişesi yatıyor.

Milletvekilleri, inceleme eşiğini önerilen 100 milyon avroluk yatırım rakamından 50 milyon avroya indirmek, yabancı yatırımcıların bağlı şirketlerini kuralların kapsamına dahil etmek ve bildirim zorunluluğunu tetikleyecek kontrol eşiğini düşürmek istiyor.

Ayrıca, Komisyon’a daha güçlü bir rol vererek, AB fonlarının söz konusu olduğu kritik hammaddelere yönelik yatırımları engelleme yetkisini de Komisyon’a devretmek istiyorlar.

Konsey’in tutumu daha dar kapsamlı: Genel olarak Komisyon’un orijinal teklifinde öngörülen 100 milyon avroluk doğrudan yabancı yatırım eşiğini ve %30’luk kontrol eşiğini korurken, ulusal makamlara onay sürecini yönetme konusunda daha fazla esneklik tanıyor.

İki kurum, sadece incelemenin kapsamı konusunda değil, Brüksel ile ulusal başkentler arasındaki güç dengesi konusunda da anlaşamıyor.

Üçüncü mesele, ihale ve sübvansiyonların kapsamı konusunda düğümleniyor.

Her iki taraf da kamu ihaleleri ve devlet desteğinin Avrupa menşeli ve düşük karbonlu ürünlere talep yaratmasını istiyor.

Fakat kuralların ne kadar geniş bir alanda uygulanması gerektiği konusunda fikir ayrılığı var.

İşte bu noktada siyasi hedefler, kamu bütçesiyle doğrudan çatışıyor. Hükümetlerin Avrupa menşeli ürünler satın almasını zorunlu kılmak, yerli üreticiler için talep yaratabilir ama daha ucuz ithal ürünler mevcutken vergi mükelleflerinin daha fazla ödeme yapmasına da yol açabilir.

Parlamento, yeşil, sosyal veya “AB’de Üretilmiştir” gibi çeşitli gerekliliklerin devlet yardımı veya sübvansiyon programlarının %90’ına kadarını kapsamasını isterken, Konsey metninde bu oran %45.

Ayrıca daha sıkı sosyal ve çalışma koşulları, yer değiştirme kısıtlamaları ile daha katı doğrulama ve uygulama mekanizmaları öneriyor.

Konsey ise, uygun ürünlerin bulunmaması, aşırı pahalı olması veya teknik olarak uygun olmaması durumlarında daha geniş istisnaları destekliyor.

Bu tutum, hükümetlerin kamu harcamaları veya ithal bileşenlere bağlı projelerin yavaşlaması konusundaki endişelerini yansıtıyor.

Dördüncü konu ise sektörel hedefler konusundaki ayrışma. 

AP genel olarak bataryalar, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, elektrolizörler, nükleer teknolojiler ve elektrikli araçlar için daha yüksek ve daha ayrıntılı Avrupa menşeli içerik şartları arıyor.

Elektrikli arabalar, “Made in Europe” kavramının pratikte ne kadar karmaşık hale gelebileceğini gösteriyor.

AB’de monte edilen bir araç, dünya çapında uzanan tedarik zincirleri aracılığıyla temin edilen bir batarya ve hammaddeler içerebilir.

AP, batarya dışındaki araç bileşenleri için gerekli AB menşeli pay oranını, Komisyon’un önerdiği %70’ten %75’e çıkarmayı planlıyor.

Ayrıca batarya malzemeleri, bağlayıcılar ve stratejik hammaddelere ilişkin şartlar da eklenecek. 

Öte yandan Konsey’in tutumu daha az kuralcı olup, daha kademeli bir uygulamaya izin verecek.

Anlaşmazlık, stratejik sektörlerin destek alması gerekip gerekmediği konusunda değil, IAA’nın üreticiler ve tüketiciler için maliyetleri artırabilecek bağlayıcı içerik hedefleri getirip getirmemesi konusunda ortaya çıkıyor.

Beşinci ve son tartışma ise Sanayi Hızlandırıcı Yasası’nın taradığı alanlarla ilgili.

IAA’nın stratejik bağımlılıklara yönelik hedefli bir yanıt olarak mı kalacağı, yoksa AB sanayi politikası için daha geniş kapsamlı bir araç haline mi geleceği tartışılıyor.

AP, mevzuatı denizcilik imalatı, malzeme geri kazanımı ve inşaat sektörü için belirli plastik ürünler gibi alanları da kapsayacak şekilde genişletmek istiyor.

Ayrıca, gelecekteki gözden geçirmelerde gübre, demiryolu araçları, robotik ve havacılık gibi sektörlerin de dikkate alınmasını istiyor.

Konsey metni ise enerji yoğun sanayiler, otomotiv, net sıfır teknolojileri ve kritik hammaddeler dahil olmak üzere halihazırda belirlenmiş sektörlere daha fazla odaklanıyor.

Tartışma, AB’nin “Made in Europe” tercihlerini ne kadar genişletmesi gerektiği konusundaki daha geniş kapsamlı bir gerilimi yansıtıyor.

Bazı stratejik sektörlerde kamu alımları ve sübvansiyonlar yerli üretimi desteklemek için kullanıldığında, diğer sanayiler de bu avantajlardan yararlanabilmeleri gerektiğini savunmak için güçlü bir teşvike sahip oluyor.

POLITICO’da yer alan bir başka habere göre ise Brüksel, AB üyeliği bekleyen ülkelere, “düşman devletlere” ve endüstriyel rakiplere karşı blokla birlikte hareket etmeyi kabul etmeleri şartıyla, ortak pazarına erişim imkanı tanıyacak.

Taslak plana göre, aday ülkelere başvuruları değerlendirilme aşamasındayken, engelsiz ticaret ve araştırma programlarına erişim dahil olmak üzere, tek pazara benzeri görülmemiş bir “kademeli entegrasyon” imkânı sunulacak.

Aday ülkelere sunulacak “genişleme öncesi” avantajlara ilişkin bir değerlendirmede, “Tek pazar, iktisadi yakınlaşma için birinci önceliktir,” ifadesi yer alıyor.

Taslakta şunları yazıyor:

“Daha erken bir entegrasyon, Birlik’teki işletmeler için fırsatlar yaratacak, Avrupa değer zincirlerini güçlendirecek ve stratejik bağımlılıkları azaltacaktır. Komisyon, doğrulanmış mevzuat uyumu ve uygulama kapasitesinin araştırma, inovasyon ve endüstriyel işbirliğine daha derin katılımın yanı sıra daha geniş pazar erişimine imkân tanıdığı alanları belirleyecektir. Katılım hazırlıklarını ilerleten ve ortak iktisadi ve stratejik ihtiyaçları karşılayan fırsatlara öncelik verilmelidir.”

Von der Leyen’in başdanışmanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un eski yardımcısı Alexandre Adam’ın denetlediği bu gözden geçirme, AB’nin komşu ülkelere yönelik yaklaşımını kökten değiştirecek.

Şu anda, daha yakın işbirliğinin sağladığı neredeyse tüm iktisadi faydalar üye ülkelere ayrılmış durumda.

Fakat 2013’te Hırvatistan’ın katılımından bu yana hiçbir yeni ülke AB’ye katılmadı.

Adam’ın önlem paketinin bir parçası olarak, Ukrayna, Moldova, Arnavutluk ve Karadağ’a önümüzdeki yıllarda katılım sürecini hızlandırmak üzere tasarlanmış “yol haritaları” sunulacak.

Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Türkiye gibi diğer ülkelerde ise süreç uzamaya devam ediyor zira bu ülkelerin AB’den kopacağı ya da Rusya veya Çin’e daha fazla yakınlaşacağına dair endişeler artıyor.

Komisyon’un planına göre, aday ülkelere sunulan iktisadi avantajlar, bu ülkelerin AB’nin dış politika hedeflerine verdikleri desteğe bağlı olacak.

Tek pazara erişim ise, aday ülkelerin kilit teknolojileri düşmanca devletler ve ticari rakiplerle paylaşmamalarına bağlı olacak.

İnceleme belgesinde şöyle deniyor:

“Endüstriyel ve pazar entegrasyonu derinleştikçe, hassas sektörlere katılımın yatırım taraması, ihracat kontrolleri, yaptırımların uygulanması ve hassas teknolojilerin korunması konularında işbirliği ile birlikte gerçekleşmesi gerekir. Erişim değerlendirmelerinde stratejik uyum, kritik bağımlılıklar ve altyapı ile tedarik zincirlerine yönelik riskleri yönetme kapasitesi dikkate alınmalıdır. Bu koşulların karşılanmadığı durumlarda, katılımın kapsamı ilgili düzenleme çerçevesinde yeniden ayarlanmalıdır.”

Daha yakın işbirliği için değerlendirilen alanlar arasında yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji, yapay zeka ve uzay yer alıyor.

İncelemeye göre, aday ülkelerin nihai hedefi tam AB üyesi olmak olmalı.

Raporda, “Fakat üyelik süreci zaman alır: aday ülkeler, titiz ve liyakate dayalı bir süreci tamamlamalı ve kapsamlı ve kalıcı reformlar gerçekleştirmelidir. Bu süre, hem Birliği daha geniş bir üyelik yapısına hazırlamak hem de karşılıklı çıkar alanlarında kademeli entegrasyonu derinleştirmek için stratejik olarak tam anlamıyla değerlendirilmelidir,” deniyor.

Ne var ki elde edilecek faydalar ülkelerin üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerine bağlı olacak:

“Bu yükümlülüklerin yerine getirilmediği durumlarda, katılım geri alınabilir nitelikte olmalıdır. Gerekli görüldüğü durumlarda üyelik süreci askıya alınmalı veya geri çekilmelidir.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English