Bizi Takip Edin

Görüş

Yeni yılın hediyesi: Çok kutupluluk geri döndürülemez hale geldi

Avatar photo

Yayınlanma

Çok kutupluluk on yılı aşkın bir süredir gündemde olan bir kavram ve jeopolitik tartışma konusu. Dünya, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası şekillenen ve ABD liderliğinde Kolektif Batı tarafından herkese dayatılan tek kutupluluk ile mi devam edecek (etmeye zorlanacak) ya da başta Rusya ve Çin gibi buna karşı çıkan güçlerin istediği çok kutupluluğa mı dönüşecek(ti)? Bu konuyu gündem olarak tartışmayı bile reddeden ABD ve Avrupalı ülkelerin Rusya’yı kışkırtmaları sonucunda patlak veren Ukrayna savaşının sonucunun belirleyici etkiye sahip olacağı açıktı; çünkü Batı’nın adeta kitle imha silahları gibi kullandığı medyanın pompaladığı analizlere (!) göre Moskova bir tuzağın içine çekilmişti ve sonuçta hem ekonomik hem de askeri olarak dizlerinin üzerine çökertilecekti. Rusya’nın askeri olarak yenilip Ukrayna topraklarından atılması büyük bir siyasi ve ekonomik ziyafeti de beraberinde getirecekti. Rusya’da ‘demokrasi’ isteyen halk sokak gösterileriyle Putin yönetimini alaşağı edecek; ülke Batılı güçler tarafından ‘demokratikleştirilecek’; Türkiye’nin yirmi katı büyüklüğündeki toprakları parçalara/bölgelere ayrılacak ve yeraltı/yerüstü kaynaklarına büyük ölçüde el konulacaktı. Yeltsin döneminde farklı yöntemlerle denenen bu ‘demokratikleş(tir)me’ projesi bu defa zorlayıcı yöntemlerle de takviye edilerek yeni sürümüyle denenecekti.

Öte yandan Rusya’nın dize getirilmesi Çin’e karşı büyük bir gövde gösterisine dönüştürülecek; önce Asya-Pasifik Havzasındaki ABD müttefikleriyle birlikte bu ülke denizden kuşatmaya alınacak; içerden etnik vd. kışkırtmalarla zayıflatılacaktı. Kolektif Batı açısından mesele Tayvan’ın bağımsızlığa gidişinin de ötesindeydi. Tayvan Çin’i kışkırtmak için kullanılacak kozlardan birisi olacaktı. Bu arada Çin’e karşı ekonomik, ticari ve finansal yaptırımlar tıpkı Rusya örneğine benzer bir şekilde yağmur gibi gelecek ve bir yandan bu ülkenin kalkınma çabaları yavaşlatılacak veya hatta durdurulacak; öte yandan da dünyadan izole edilerek zayıflatılması için sürekli baskı altında tutulacaktı. Batı’nın beklentileri/varsayımları böyle bir projede Çin’in bölgesel rakibi Hindistan’ın tam kadro Kolektif Batı’nın yanında olacağı yönündeydi.

MASA ÜSTÜ HESAPLARI ÇARŞIYA UYMADI

Tek kutuplu dünya düzenini ne pahasına olursa olsun sürdürmekten yana olan ve sürekli olarak savaş/gerginlik isteyen Amerikan Derin Devleti Ukrayna’da başarısız olurken, medyada kıyasıya sürdürülen enformasyon savaşında da dünyanın büyük bir bölgesinde güç kaybetti, geçtiğimiz 2023 yılı içerisinde. Aslında Rusya’nın ekonomik olarak çökmediği/çökmeyeceği, askeri alanda ortaya çıkan bir takım lojistik vs. eksiklikler ve aksaklıklara rağmen başta Amerika olmak üzere Kolektif Batı’nın müdahil olduğu Ukrayna savaşında yenilmediği/yenilmeyeceği çok açıktı. Fakat Batı medyası Rusya’nın ekonomik ve finansal olarak çökmekte olduğuna dair o kadar çok haber(!) pompalıyor ve analiz(!) yayınlıyordu ki, ortalama insanın Ukrayna ordu birliklerinin Moskova kapılarına dayandığını düşünmemesi için hiçbir sebep yoktu. Örneğin Türkiye’de de başta ana akım olmak üzere medyanın önemli bir kısmı Rusya’nın nasıl batmakta olduğunu anlatırken bu ülkede faaliyet gösteren Batılı köfteciler veya kahvecilerin çekilmesini bile ‘Putin’e ağır bir darbe daha’ başlıklarıyla verebiliyorlardı. Bu mantığa göre, Batılı köfteci veya kahveci zincirinin lüksüne alışmış olan Rus halkı onların gitmesini kendi konfor alanına yapılan bir saldırı olarak algılayacak ve Putin’in savaşı olarak görmesi beklenen Ukrayna Özel Operasyonu’na karşı çıkarak Kremlin yönetimini devirmeye çalışacaktı. Böyle bir ortamda zaman zaman Amerikan yayın kuruluşlarına isminin verilmemesi kaydıyla konuşan ve gerek Ukrayna’daki savaşın gerekse Rusya’ya dair medyada oluşturulan ezberin doğru olmadığını anlatmaya çalışanların söyledikleri rüzgarlı havada uçuşan tozlar gibi dağılıp gitti.

Geçtiğimizin yılın sonlarına doğru Rusya’nın savaşı kazandığı veya daha doğru bir ifadeyle Ukrayna’nın kaybettiği analizini yapan uzmanların görüşleri Batı medyasında yer almaya başlamış olsa da konunun genel kabul görür hale gelmesi 2023 yılında oldu. Ukrayna tarafının savunmasına büyük önem verdiği Bakhmut/Artemovsk mayıs ayında Rus kuvvetlerinin eline geçerken bu defa medyaya Kiev’in karşı taarruza hazırlandığı haberleri servis edildi. Haziran ayında başlayan karşı taarruz Rus kuvvetlerinin kurduğu savunma katmanları arasında eriyip giderken Ukrayna tarafı on binlerce kayıp verdi; ancak buna rağmen neredeyse hiçbir cephede ilerleme sağlayamadı. Başarısızlık hemen Ukrayna lideri Zelenski ve üst yönetimi üzerine atılırken savaşın aslında kaybedildiğini Batı basınının hep bir ağızdan yazmaya başlaması 2023 yılının son aylarını buldu. Hatta Vaşington’un Zelenski’yi Rusya ile müzakerelere ikna etmek istediğini de onların yazdıklarından öğrendik. Bu arada 2022 yılında dizlerinin üzerine çökeceği iddia edilen Rusya ekonomisi savaşa rağmen alınan finansal önlemlerle önce rublenin değer kaybının durdurulması ve eksi büyümenin asgari düzeyde tutulmasını sağlarken, bu gelişme 2023 yılında ciddi bir artı büyüme gerçekleştirdi. Uygulamaya koyduğu sayısız yaptırım paketleriyle Rusya’nın ekonomik çöküşünü sağlayacağı varsayımıyla hareket eden Avrupa ülkelerinin kendi ekonomik performansı tam anlamıyla hayal kırıklığı yarattı. Uğurladığımız 2023 yılı bunun da teyit edilmesini sağlamış oldu.

Kolektif Batı’nın aynı anda hem Rusya hem de Çin’i hedef tahtasına koyması; NATO bildirgelerine Rusya’ya ilaveten yükselen Çin’in de dünya barış ve güvenliği için tehdit oluşturduğu ve Asya-Pasifik’teki ‘müttefikler’ ile birlikte kuşatılması gerektiğine dair ABD yetkililerinin dile getirmekte birbirleriyle yarıştıkları görüşler ile Çin’e karşı Tayvan’ı bağımsızlık ilan ederek/ettirerek kışkırtacaklarının işaretini veren girişimler Pekin ile Moskova arasındaki ‘dostane’ ilişkileri adeta bir askeri ittifaka dönüştürdü. Ukrayna savaşının öncesinde yoğunlaşan ve savaşın başlamasının hemen ardından ittifak düzeyinde devam eden bu yakınlaşma geçtiğimiz ay Kaliforniya’da Biden ile Çin Lideri Şi arasında yapılan görüşmenin ardından da devam edecek gibi görünüyor; çünkü iki ülke arasındaki güven bunalımı artarak devam ediyor. Amerika’nın tek kutuplu dünya düzenini ve tartışmasız liderliğini kaybetmek istememesinden ve dünyanın her bölgesinde her istediğini dikte ettirmek ısrar ve inadından kaynaklanan bu sorunların sonuçları itibariyle en önemlisi olan Tayvan meselesi içinde bulunduğumuz ocak ayında yapılacak seçimlerle yeni bir boyut kazanacak gibi görünüyor. Her halükârda Japonya ve Filipinler başta olmak üzere bölgedeki yakın müttefikleriyle birlikte Çin’i Tayvan Boğazı’nın karşı tarafına hapsetmek isteyen ABD’nin girişimleri devam ederken Çin’in de karşı hamleleri kararlılıkla sürüyor. Amerika’nın Rusya ve Çin’i stratejik eşitler olarak görüp bu konuları müzakere/pazarlık etmekten kaçınmasından dolayı – ki, böyle bir durum aynı zamanda çok kutupluluğun tescili anlamına gelir – çatışma risklerinin hiç de az olmadığını ve olmayacağını belirgin bir şekilde gördük 2023 yılı içerisinde.

HAMAS-İSRAİL KRİZİ ÇOK KUTUPLULUĞU NASIL PERÇİNLEDİ?

Hamas’ın 7 Ekim günü gerçekleştirdiği ve bir defada İsrail’e tarihinin en çok kayıp verdirdiği saldırısının ardından Tel Aviv hükümetinin Gazze’de başlattığı ve bu satırlar yazılırken halen devam etmekte olan katliamlarının yarattığı uluslararası ortam pek çok açıdan çok kutupluluğun geriye döndürülemez bir biçimde yerleşmesine yardımcı oldu. Öyle ki İsrail’in yer yer soykırımsal görüntüler içeren toplu katliamları Batı Bloku dışındaki dünyanın büyük bir bölümünde tam bir infiale yol açarken, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin Tel Aviv ile dayanışma gösterisinde olması, insanlığın büyük bir çoğunluğunun gözünde Gazze Kasabı haline gelen Netanyahu’nun söylediklerine ve yaptıklarına adeta alkış tutan görüntüleri Batı Bloku’nun bütün ahlaki iddialarını toptan değersizleştirdi.

Gazze’de durmak bilmeyen katliam görüntüleri ve Batılıların sürekli olarak İsrail’in kendini savunma hakkına vurgu yapan açıklamaları Amerikan ve/veya Avrupalı yetkililerin ‘kurallara dayalı dünya düzeni’, ‘evrensel değerler’, ‘insan hakları’, ‘demokrasi’, ‘demokratikleş(tir)me’ gibi aslında bütün insanlık için büyük öneme sahip olan; ancak Amerika ve Batı tarafından onlarca yıldır kendi stratejik ve taktiksel çıkarları için başka devletlere baskı aracı olarak kullanılan bütün bu kavram ve değerleri iyice sevimsiz hale getirdi. Pek tabiidir ki, bu kavramlar ve değerler bütün insanlığa mal olmuş içerikleriyle ve her ülke ve bölgedeki nüanslarıyla var olmaya devam edecektir; ancak bunların Batılıların kirli projelerinin parçası edilmesine artık Batılı kamuoyları bile muhtemelen inanmayacaktır. Ukrayna savaşında Rusya’nın çökmeyeceğinin ve çok kutupluluğun geri döndürülemez olduğunun anlaşılmasıyla birlikte Afrikalı liderlerin Batılı muhataplarına karşı kullandıkları egemen dili dikkate alacak olursak, Gazze katliamlarından sonra hiçbir ülkenin ‘demokrasi’, ‘insan hakları’ ve/veya ‘demokratikleş(tir)me’ hikayelerini ciddiye almayacağı açık.

Yüksek ahlaki argümanlar olarak savunulan bu kavram ve değerlerin kaybının Batı’ya maliyetinin kendi kamuoylarını yeni savaşlara ikna etmekte zorlanmak şeklinde ortaya çıkacağını tahmin etmek yanıltıcı olmaz. Bugüne kadar bu kavramlar diğer devletleri istikrarsızlaştırmak için kullanılırken aynı zamanda doymak bilmeyen Amerikan silah endüstrisine kaynak fonlamak amacıyla da kullanılıyordu. Başta Amerika olmak üzere Batılı ülkelerin ekonomik açıdan durumlarının pek de parlak olmadığı çok kutuplu bir dünyada bu kavramları kullanarak İsrail’e sürekli destek vermeleri ve savaş kışkırtıcılığı yapmaları pek kolay olmayacaktır. Gerek Avrupa gerekse Amerikan kamuoyundan yükselen entelektüel itirazlar ve gösteriler zaten yönetimleri değiştirmeye eğilimli kitleleri daha da motive edecek gibi görünüyor.

Gazze Krizi’nin Batı’ya stratejik maliyeti de oldukça yüksek. Amerika, kendi ulusal çıkarlarına hizmet etmeyen ve sırf İsrail lobisinin dayatmalarından dolayı saplanıp kaldığı ve kazanma ihtimali olmayan Orta Doğu’daki savaşlarda kaynaklarını boşa harcarken başta Çin ve Rusya gibi tek kutuplu dünya düzenine kafa tutan ülkelere büyük hesaplaşmaya hazırlanmaları için çok değerli zaman ve fırsatlar armağan etmişti. Öyle ki, Amerika’nın Birinci Körfez Savaşı’ndan başlayıp, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’yi istikrarsızlaştıran savaşları o yıllarda bu devasa askeri güce özellikle denizde karşı koyacak kabiliyetlere sahip olmayan Pekin yönetimi için altın değerinde fırsatlar sunmuş oldu. Bu sayede Çin, bir yandan istikrarlı bir şekilde kalkınmasını gerçekleştirdi; öte yandan da askeri hazırlıklarını tamamladı. Bugün Tayvan üzerinden Amerika’nın Çin’i yıpratmak isteyeceği bir vekalet savaşı büyük ihtimalle Vaşington’un dünya liderliğinin sonunu getirmekle kalmayacak hatta belki de Amerika’yı kendi kıtasına hapsedecektir. Bu açıdan, her Filistinliyi öldürmek istercesine hareket eden ve siyasal programının başarı şansı olmayan İsrail’e Amerika’nın kayıtsız-şartsız destek vermeye, kaynak ve silah sağlamaya devam etmesi hem Çin hem de Rusya açısından oturdukları yerde büyük prestij ve avantaj elde etmek anlamına gelmeye devam edecektir. Nitekim son krizde de Moskova ve Pekin Orta Doğu barışına katkıda bulunan aktörler olarak öne çıkmış durumdalar. Çin’in İran ve Suudi Arabistan arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesini sağlayan başarılı diplomasisi, Rusya’nın öteden beri Arap ülkelerinin neredeyse hepsiyle yürüttüğü yakın ilişkilere şimdilerde ticaret, nükleer enerji, silah satışları gibi unsurları da ekleyerek sürdürdüğü mahirane siyaseti en çok kaynak tükettiği Orta Doğu bölgesinde bile Amerika’nın yanlışları üzerinden bu devletlerin büyük fırsatlar elde etmelerine imkân veriyor. Geçtiğimiz yılda bütün bu gidişat perçinlenmiş oldu.

RİSKLER VE BELİRSİZLİKLER

Dünya çok kutupluluğa evrilirken önümüzdeki en büyük risk Amerika’nın kışkırtacağı vekalet savaşları olarak karşımıza çıkıyor. Amerika’nın özellikle Tayvan’ı bağımsızlığa teşvik ederek Çin’i, zaten hukuken kendisine ait olan adayı bir operasyonla fiili kontrolü altına almaya kışkırtması sonuçları itibariyle çok kutupluluk üzerinde en büyük etki yaratacak vekalet savaşlarından birisi olacaktır. Kolektif Batı’nın dolaylı yenilgisiyle sonuçlanacak bir Tayvan savaşı Asya-Pasifik havzasının stratejik coğrafyasını Çin lehine köklü bir şekilde değiştirecektir. Başka bölgelerde de savaşlar olması muhtemel olmakla birlikte onların çoğu çok kutupluluğun doğası gereği patlak veren çatışmalar olabilir ve çok kutupluluk üzerindeki etkileri Tayvan vekalet savaşı kadar olamaz.

İçinde bulunduğumuz yılda yapılacak (Kasım 2024) Amerikan seçimlerini kimin kazanacağı konusu pek çok belirsizliğe yol açabileceği gibi, birçok belirsizliği de ortadan kaldırabilir. Örneğin Biden’ın tekrar kazanması halinde Ukrayna savaşından Tayvan’a uzanan belirsizlikler artarak devam edebilir. Veya Trump’ın gelmesi halinde ABD Ukrayna’ya desteğini keserek ve Rusya ile müzakere ederek oradaki belirsizliği ortadan kaldırabilir. Öte yandan Ukrayna’da belirsizlikleri ortadan kaldırması muhtemel bir Trump yönetiminin Tayvan ve genel olarak Çin konusunda nasıl bir politika ortaya koyacağını şimdiden tahmin etmek pek kolay değil; ancak özellikle içerde ekonomik yatırım ve kalkınmayı öncelemesi kuvvetle muhtemel bir Trump yönetiminin çok kutupluluğu önlemek için sürekli savaşlar çıkarması ihtimali yeni bir Biden yönetimine göre daha az. Amerika’nın Orta Doğu’daki kirli savaşlarını sürekli eleştiren Trump birinci döneminde belki de içerdeki sıkıntılarından dolayı aşırı derecede İsrail lobisine yakın durmuştu. Bu defa nasıl hareket edeceği, Türkiye ile başta ABD Derin Devlet projesi olan Kürdistan kurmak konusundaki anlaşmazlıkları nasıl çözeceği gibi sorulara şimdiden cevap vermek de kolay değil; ancak Biden gibi ırkçı derecede yeminli bir Türk ve Türkiye düşmanıyla kıyasladığında Trump’ın daha tercih edilir olabileceğini söylemek mümkün.

Bu arada Amerika’nın esas belini kıracak hamle olacak dolardan kaçış konusunda epeyce konuşma, proje ve değerlendirme olmakla birlikte bunların hangi somut uygulamaya dönüşeceği henüz belli değil. Dünya dengeleri üzerinde fevkalade olumlu sonuçları olan ve daha da olması beklenen BRICS oluşumunun dolardan kaçıştan, çatışma çözümlemesine kadar ne tür olumlu roller üstlenebileceğinin belki 2024 yılında da daha da netleşmesi beklenebilir.

Bir diğer risk ise nükleer silahlar olarak karşımızda durmaya devam ediyor. Rusya ve Çin gibi ülkelerin güçlü nükleer kapasiteye sahip olmaları Batı’nın dengelenmesi açısından çok önemli bir yere sahipken bu silahların kullanılması ihtimali oldukça ürkütücü.

Sonuç itibariyle şunları söyleyebiliriz. Çok kutupluluk artık durdurulması mümkün olmayan tarihi bir süreç. Son beş yüz yıllık Avrupa tarihi ortalama her yüz yılda bir güçlü ülkeler arasındaki en güçlünün değiştiğini ve dünya sisteminin asla tek kutupluluk esaslı olmadığı gösteriyor. Geçtiğimiz yıl – 2023 – güç dengelerindeki çok kutuplu değişimin perçinlendiği ve Batı dışı çok kutupluluğun doğuşunu tescilleyen en önemli yıl olarak hatırlanacak gibi duruyor.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English