Avrupa
Syriza’nın yeni lideri Kasselakis: Biden gönüllüsü, Goldman Sachs yöneticisi

Yunanistan’da 2015 yılında iktidara gelen Radikal Sol Koalisyon (Syriza), 2019 yılında Yeni Demokrasi karşısında aldığı yenilgiyi 2023 seçimlerinde de sürdürünce, Genel Başkan Aleksis Çipras istifa etmişti.
Çipras’ın istifasının ardından yapılan başkanlık seçimleri, adı sanı duyulmadık Stefanos Kasselakis’in galibiyetiyle sonuçlandı. Seçimlerde oyların yüzde 56,69’unu alan Kasselakis, rakibi Efi Ahçioğlu’nu (yüzde 43,31) geride bıraktı. Seçimlere 130 binin üzerinde parti üyesi katıldı.
Başkan seçilmesinin ardından parti genel merkezinin önünde destekçileri tarafından bir ‘rock yıldızı’ olarak karşılanan Kasselakis, “Size asla ihanet etmeyeceğim,” dedi. “Ben bir fenomen değilim. Ben saygı duyduğum bir toplumun sesiyim,” diyen yeni lider konuşmasında, zaferinin ‘ekonomik sistemin mali prangalarını yenmek için ışık’ getireceğini söyledi.
Kasselakis’in önlenemeyen yükselişi
Yeni lider hakkındaki en isabetli yorumlardan birini POLITICO yaptı: “Bir anda ortaya çıkan adam.” O kadar bir anda ki, liderlik yarışındaki rakibi eski Çalışma Bakanı ve Syriza’nın önemli isimlerinden Ahçioğlu’nu bile gölgede bıraktı. İlk turda ise yine partinin önemli isimlerinden olan beş kişiyi yenmeyi başarmıştı.
‘Yunanistan’ın ilk açık eşcinsel parti lideri’ olarak nitelendirilen Kasselakis, acil servis hemşiresi Amerikalı Tyler McBeth ile evli. Syriza’nın yeni lideri, “Yunan halkı yetenekli, dürüst, zarar görmemiş ve eşcinsel olan bir başbakana sahip olmaya hazır,” demişti.
Yeni lider, Goldman Sachs’taki yatırım bankacılığı geçmişi nedeniyle ‘altın çocuk’ olarak adlandırılan ve bu bahara kadar ABD’de yaşayan 35 yaşındaki işadamı. Kasselakis Yunanistan’da doğdu fakat 14 yaşında Andover, Massachusetts’teki Phillips Academy Lisesi’nde tam burs kazanması üzerine ABD’ye göç etti.
Özgeçmişine göre, Pennsylvania Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra gemicilik sektöründe ‘başarılı bir kariyer’ izledi ve Goldman Sachs için çalıştı. Ayrıca New York merkezli gemicilik yatırım şirketi SwiftBulk’u kurdu. Bu arada, 2008 Başkanlık Seçimleri için dönemin Senatörü Joe Biden’ın ekibinde de gönüllü olarak çalıştı.
Yeni başkandan ‘KKTC’ gafı
POLITICO, Kasselakis’i ‘siyasi becerilerden yoksun’ ve ‘şimdi ana muhalefet partisine liderlik edeceği ülke hakkında çok az deneyime sahip’ olarak nitelendiriyor.
Kasselakis’in siyasi deneyim eksikliği bu hafta ‘Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ meselesinde ortaya çıktı. Çoğu Yunan siyasetçi, KKTC’yi ‘sözde devlet’ olarak tanımlarken, Kasselakis ondan ‘devletçik’ olarak bahsederek Yunanlar için diplomatik bir gaf yaptı. Yeni lider daha sonra bu gafını, ‘yorgunluğa’ ve ‘siyaset diline aşina olmamasına’ bağladı.
Kasselakis, Syriza’nın yeni başkanı olarak ilk ziyaretini Kıbrıs’a yapacağını da açıkladı.
Siyasi görüşleri ve ideolojisi belirsiz
Gerçekten, Kasselakis, Haziran seçimlerinde yurt dışından milletvekilliği adayı olmuş ama seçilememişti. Ağustos ayında yayınladığı video ile Syriza liderliğine aday olduğunu açıklayan ve kendisini ‘Başbakan Kyriakos Miçotakis’i yenecek adam’ olarak nitelendiren Kasselakis, sermayenin ‘başkalarının emeğini nasıl ucuza satın aldığını’ ve ‘kibrin nasıl para kazandırdığını’ ilk elden gördüğünü ve ‘finans alanında kariyer yapmanın’ artık kendisine göre olmadığına karar verdiğini söylüyordu.
Kampanyası sırasında Kasselakis’in özel hayatının her yönü medya tarafından mercek altına alındı ve yaşam tarzı, giyim anlayışı, spor salonu ve yeme alışkanlıklarına odaklanıldı. Basın, Kasselakis’in kahvaltıda yediği sağlıklı omletleri, kocası ve köpekleri Farley ile sabah erken saatlerde yaptığı yürüyüşleri ve spor salonunda giydiği kolsuz gömlekleri haber yaptı.
Ama ne ilginçtir ki, ana muhalefet partisinin lider adayı mülakat vermekten kaçınıyor ve gerçek siyasi görüşleri kamuoyunun bilgi ve beğenisine sunulmuyordu. Kendisini ‘yurtsever bir solcu’ olarak tanımlıyor ve ‘her şeyi değiştirmek’ ve ‘Yunan rüyasını’ yeniden yakalamak istediğini söylüyordu. Zorunlu askerliği kaldırarak yerine sosyal hizmet getirmeyi ve profesyonel bir ordu kurmayı istediğini belirtiyor, eğitime yapılan kamu harcamalarının artırılması ve kilise ile devletin birbirinden ayrılması yönünde adımlar atılması çağrısında bulunuyordu.
Syriza seçmeninin ‘lider’ tutkusu mu?
POLITICO’ya konuşan analistler, Kasselakis’in, Syriza’yı sahneye ve iktidara taşıyan eski başkan Aleksis Çipras’ı andırdığını, Syriza üyelerinin de Kasselakis’i seçerken ‘Çipras’a çok benzeyen bir lider’ aradıklarını düşünüyorlar.
Örneğin Petros Ioannidis isimli bir uzman, önceki yıllardaki kampanya taktiklerinin ‘Syriza seçmenini depolitize ettiğini ve böylece klasik olmayan sol kampanyalara daha açık ve daha liberteryen yaklaşımlara eğilimli hale getirdiğini’ düşünüyor.
Ioannidis’e göre, “Diğer adayların hiçbiri, Aleksis Çipras’ın liderlik profilinden beslenen ve ona benzeyen birini arayan Syriza seçmenlerini heyecanlandırmadı ya da ikna etmedi.”
Dolayısıyla, Kasselakis’in kimileri için ‘metapolitik’ olarak nitelendirilen ‘yeni’ yaklaşımı, aslında o kadar da yeni değil. Avro bölgesindeki krizin ardından başlayan kemer sıkma politikalarına karşıtlığı merkezine alan 2010’lardaki ‘popülist’ dalga, hem Yunanistan’da hem de Avrupa çapında ‘örgüt olmayan örgütlere’ ve ‘paraşütle indirilen liderlere’ yaslanıyordu. Syriza, her ne kadar kökeni ‘geleneksel sol’da olsa da, böyle bir hareketti ve lideri Aleksis Çipras da özel olarak imaj siyasetine oynuyordu.
Kasselakis de ‘iş dünyası’ deneyiminin Miçotakis’i alt etmeye yeteceğini ileri sürüyor. Soğuk Savaş sonrasında, ama özellikle Avro bölgesi krizinin ardından Avrupa siyasetinde yükselen trend olan ‘teknokratik popülizm’ (tekno-popülizm), kariyer siyasetçilerinden ziyade iş bitirici teknik özelliklerini ön plana çıkarak, siyasetçi gibi olmayan siyasetçileri öne çıkarıyor. Bu bağlamda ülkeyi bir şirketin rasyonel ilkelerine göre yönetmek, ‘çıkar siyaseti’ olarak nitelendirilen kitle siyasetinin önüne geçiyor. Bu çerçevede sınıflar veya çıkar gruplarından ziyade, ‘seçmenleri’ cezbetmek önem kazanıyor. Kaselakis’in sosyal medya kampanyalarına önem vermesi ve gündelik yaşamını gözler önüne sermesi de bu teknokratik popülizmin araçlarından.
Kasselakis’in arkasında Çipras ailesi mi var?
Nitekim Çipras’ın en yakın yardımcılarından eski bakan Nikos Pappas, ikinci tur oylamada Kasselakis’in yanında yer aldı. Pappas, Kasselakis’in ‘gençleştirici olacağını’ ve Syriza’yı ‘solcu, ilerici, demokratik bir fraksiyona’ dönüştürmek için ‘açık bir yetkiye’ sahip olduğunu söyledi. Pappas, ilk turda parti liderliği için yarışan adaylar arasındaydı.
Kasselakis’i destekleyenler arasında yine partinin ağır toplarından, milletvekili ve eski Sağlık Bakanı Yardımcısı Pavlos Polakis de yer alıyor. Yeni lidere ilk destek açıklayanlardan olan Polakis’in yeni dönemde parlamentoda daha önemli roller üstlenmesi bekleniyor. Kasselakis’in, Polakis’in ‘sağ kolu’ Manolis Kapnisakis’i Syriza Başkanlık Siyasi Ofis Direktörü olarak atanması da bu iddiayı destekler nitelikte.
Kasselakis’in seçilmesinden bir gün sonra bir mesaj yayınlayan Polakis, “Zafer büyük olacak. Yunan toplumunun ülkeyi yönetmek ve değiştirmek için ihtiyaç duyduğu SYRIZA-PS’yi inşa etmek için bir vizyon, program ve kararlılıkla gidelim. İsteyen, yapabilen ve ayakta durabilen herkes katılabilir,” dedi.
Fakat Kasselakis’in en önemli destekçileri ilk bakışta görülmeyen kişiler: baş danışmanı, eski başbakan ve parti başkanı Aleksis Çipras’ın kardeşi milletvekili Giorgos Çipras. Ön seçimlerin ilk turunda elde edilen zaferin ardından Giorgos Çipras ve kardeşine çok yakın isimler desteklerini kamuoyu önünde göstermeye karar verdiler.
El Pais’de yer alan bir değerlendirmeye göre, parti içinde giderek daha fazla ses, resmi olarak tarafsız kalsa da gerçekte Kasselakis’in adaylığını destekleyen kişinin Aleksis Çipras olduğunu iddia ediyor. Yenilenme süreci hakkında bilgi sahibi olan kaynaklar, eski bşbakanının yeni adaya olan eğiliminin parti içi nedenlerden değil, mevcut başbakan muhafazakâr Kyriakos Miçotakis’i yenme şansının daha yüksek olmasından kaynaklandığını belirtiyor. Çipras’ın başkan seçimleri sürecinde Ahçioğlu’na karşı olmadığı, fakat onun ‘statükodan yeterli bir kopuşu temsil etmediğini’ düşündüğü öne sürülüyor.
Çipras seçimlere doğrudan müdahil olmadı. Pazartesi sabahı Kasselakis’i parlamentodaki ofisinde kabul etti. Kasselakis burada gazetecilere, “Onun mirasını yaşatmak için buradayım. Umarım buna layık olduğumu kanıtlarım. İlerlemeye devam ediyoruz,” dedi.
‘Apolitik’ başkanın ‘politik’ mesajı
Syriza milletvekili Stelios Kuloğlu, Kasselakis’i ‘solu tanımayan ve solun da onun hangi siyasi görüşleri savunduğunu bilmediği düşman topraklarına paraşütle inen bir asker’ olarak tanımlıyor. Ama EURACTIV’e konuşan Kuloğlu, yeni Syriza liderinin ‘seçmenlere’, özellikle de ‘sol seçmenlere’ duymak istedikleri mesajı verdiğini düşünüyor: “Miçotakis’i devireceğini söyleyen tek kişi oydu […] sol seçmenler için böyle bir mesaja çok ihtiyaç vardı.”
Bu ‘depolitize siyaset’in simgesi ise, Kasselakis’in, milletvekili seçilemediği için, lideri olduğu partinin parlamento çalışmalarına katılamayacak olması.
Avrupa
Britanya’da Henry Nowak cinayeti nedeniyle protestolar başladı

Brianya’da 18 yaşındaki öğrenci Henry Nowak’ın, 23 yaşındaki bir Vickrum Digwa tarafından öldürülmesi ile ilgili ortaya çıkan bilgiler çatışmaları protestolara neden oldu.
Polis denetim kurumu, geçen aralık ayında Digwa tarafından bıçaklanarak hayatını kaybeden 18 yaşındaki Nowak’ı kelepçeleyen polis memurlarının davranışlarını inceliyor.
Polis memurları, Digwa’nın Nowak tarafından ırkçı hakaretlere maruz kaldığını ve saldırıya uğradığını iddia etmesi üzerine olay yerine gitmişti.
Pazartesi günü Digwa’nın tutuklanmasının ardından Nowak’ın babası, mahkeme binası önünde yaptığı açıklamada, insanların bu olayı bölünmeye yol açmak için kullanmamaları gerektiğini vurguladı.
Nowak’ın ölümü ve polisin kendisine uyguladığı muameleyi protesto etmek amacıyla düzenlendiği belirtilen bir eylemde, sağcı yorumcu Tommy Robinson ve Reform UK’in çağrısıyla toplanan kalabalık, Southampton’da polis memurları ile çatıştı. Olayda 11 polis memuru ve bir polis köpeği yaralandı.
Reform UK lideri Nigel Farage, Henry Nowak cinayetinin bu ülke için bir dönüm noktası olduğunu savundu.
Farage şunları söyledi:
“Bu olay, bir ulus olarak hepimizin bir adım geri çekilip kendimize uzun ve derinlemesine bakmamız ve ne hale geldiğimizi sorgulamamız gereken bir anı işaret ediyor. Çoğunuz, geçen aralık ayında Southampton’da o gece yaşanan korkunç olayları artık acı bir şekilde biliyorsunuzdur. Arkadaşlarıyla gece dışarı çıktıktan sonra eve dönen sıradan bir 18 yaşındaki genç, aniden sürekli ve acımasız bir bıçak saldırısının kurbanı oldu. Birkaç kez bıçaklandı, sokakta kovalandı ve korkunç bir vahşetle tekrar bıçaklandı. Bu barbarca eylem zaten yeterince kötüydü. Ancak bu dehşeti daha da artıran ve çoğumuzu derinden sarsan şey, olay yerine gelen polis memurlarının davranışlarıydı. Çünkü yardım geldiğinde, genç Henry’nin beklediği gibi değildi.”
Farage, Henry Nowak cinayeti üzerine çıkan tartışma kapsamında Başbakan Keir Starmer’a “bu ayrımcı iki kademeli polislik uygulamasını sona erdirme” çağrısında bulundu.
Reform UK lideri Avam Kamarası’nda yaptığı açıklamada, polisin cinayeti ele alış biçiminin “bu ülkedeki giderek artan milyonlarca insana, çift standartlı bir polislik sistemi altında yaşadığımızı açıkça gösterdiğini” belirtti.
Öte yandan Başbakan, Henry Nowak cinayetine Nigel Farage’ın verdiği “affedilemez” tepkiyi kınadı.
“Başbakan Soru Saatinde”, Reform UK lideri Başbakan’dan “iki kademeli polislik uygulamasını sona erdirmesini ve tüm İngiliz vatandaşlarına eşit muamele edilmesini sağlamasını” talep etmişti.
Daha önce, katili ırkçı tacizin kurbanı olarak muamele görürken, ölmek üzereyken tutuklanan Nowak’ın cinayetinin iki kademeli polislik uygulamasının kanıtı olduğunu söylemişti.
Farage, “Henry Nowak’ın ölümünün korkunç koşullarının ardından, Başbakan’dan bunu dikkate almasını rica edebilir miyim? Bu ülkede giderek artan milyonlarca insan için, iki kademeli polislik altında yaşadığımız artık açık. Polis amirlerinin polis memurlarına verdiği talimatlar açık ve yazılı. Farklı etnik gruplara farklı şekilde muamele etmeniz gerektiği yazıyor,” dedi:
“Bu, onun ölüm koşullarına duyulan üzüntü ve öfkenin yanı sıra, dün gece Southampton’da gördüğünüz ve halkın polis tarafından adil muamele göreceğine olan güvenini kaybederse önemli ölçüde daha da kötüye gitme tehlikesi bulunan öfkeden ayrı bir konudur. Başbakan, bu ayrımcı iki kademeli polislik uygulamasını sona erdirebilir ve tüm İngiliz vatandaşlarına eşit muamele edilmesini sağlayabilir mi?”
Starmer ise verdiği cevapta, “Bu ülkede iki kademeli polislik uygulandığını düşünmüyorum. Henry’nin ailesine saygı duyuyormuş gibi davranıp sonra da bu şekilde hareket etmesine gerçekten şok oldum. Onlar, Reform liderinin verdiği tepkiyi vermememizi isteyen, yas tutan bir aile; bizden bunu yapmamamızı istediler. Oğullarını en korkunç koşullarda kaybettiler. Bizden, insan olarak, lütfen bunu istismar etmememiz için basit bir ricada bulunuyorlar. Bize ricaları budur. Ve hepimiz Henry’nin babasının bu sözleri üzerinde düşünmeliyiz. Adil olmak gerekirse, benim ve diğerlerinin tepkisi, adaleti sağlayabilmemiz için çıkarılması gereken derslere odaklandı,” dedi.
Farage’ın tepkisinin “öfkeye çağırmak olduğunu” savunan Starmer, “Oğlunu kaybeden ve bunun yapılmamasını isteyen bir babaya verdiği tepki bu. Bu trajediyi, kınama ve bölünme yaratmak için istismar etmek her koşulda yanlış olur, ancak ailenin açıkça ‘lütfen yapmayın’ dediği bir durumda bunu yapmak affedilemez. Bu, onun tam olarak kim olduğunu gösteriyor,” diye konuştu.
Elon Musk ise Batı dünyasını, “ırkçılığın işlenebilecek en kötü suç olduğu” görüşünü savunan “tamamen şeytani bir devlet dini” benimsemekle suçladı.
Tesla’nın sahibi, kendi sosyal medya platformu X’te paylaştığı bir gönderide Henry Nowak cinayetine atıfta bulunarak şunları yazdı:
“Batı, ‘ırkçılık’ suçlamasının işlenebilecek en ağır suç, hatta tecavüz veya cinayetten bile daha ağır bir suç olduğu, tamamen sapkın bir devlet dini yaratmıştır! Dolayısıyla, polis bir suç mahalline geldiğinde kanlar içinde yatan bir İngiliz çocuk varken bir göçmen bu çocuğun ırkçı olduğunu söylerse, polisler ölmek üzere olan İngiliz çocuğu kelepçeleyecektir.”
Öte yandan Muhafazakârların lideri Kemi Badenoch da Nowak’ın cinayetinin İngiltere için bir “uyarı” olması gerektiğini açıkladı.
Muhafazakâr Parti lideri şöyle konuştu:
“Henry’nin haksız yere gözaltına alınması ve trajik cinayetiyle ilgili koşullar, her canın değerli olduğu gerçeğini tüm ülkeye ve kurumlarımıza hatırlatan bir uyarı olmalı. Ve buradaki herkesin sorumluluğu, insanları bir araya getirmek, onları bölmemektir.”
Gölge Adalet Bakanı Nick Timothy, çarşamba günü BBC Breakfast programında verdiği röportajda, “Kolluk kuvvetlerimiz ve ceza adalet sistemimiz, siyasi doğruculuk ve sol ideoloji tarafından yozlaştırılıyor,” dedi.
Avrupa
AB gübre krizine karşı hayvan gübresine yöneliyor

İran savaşıyla derinleşen gübre krizinin ardından Avrupa Birliği, çiftlik gübresi, sıvı gübre, fermantasyon kalıntıları ve diğer organik kaynakların kullanımını artırmayı hedefliyor. Ancak Brandenburg eyalet yönetimi ve çiftçi temsilcileri, hayvan varlığının düşük olduğu doğu bölgelerinde bu yaklaşımın kısa vadede beklenen etkiyi yaratmasının zor göründüğünü belirtiyor.
İran’daki savaşın tetiklediği Avrupa’daki gübre krizi derinleşmeye devam ediyor. Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan gübre eylem planı taslağına göre, Avrupa Birliği (AB) bu krizi aşmak amacıyla sıvı çiftlik gübresi, katı çiftlik gübresi, fermantasyon artıkları ve diğer organik atıkların tarımda kullanımını yaygınlaştırmayı hedefliyor. Ancak Almanya’nın Brandenburg eyaletinde bu planın uygulanabilirliğine dair ciddi şüpheler bulunuyor.
Brandenburg Tarım, Çevre ve Tüketiciyi Koruma Bakanlığı (MLEUV), Berlin Berliner Zeitung gazetesinin konuya ilişkin sorusu üzerine yaptığı açıklamada, eyaletteki hayvan sayısının giderek azalması, yüksek nakliye maliyetleri ve diğer yapısal etkenler nedeniyle mevcut miktarların üzerinde bir çiftlik gübresi kullanımının yakın gelecekte olası görünmediğini bildirdi.
Mineral gübre fiyatları neden yükseldi?
Dünyadaki gübre üretiminin büyük bir kısmının lojistik olarak abluka altındaki Hürmüz Boğazı üzerinden sevk edilmesi, mineral gübre fiyatlarında son dönemde dramatik artışlara yol açtı.
Tahıl, sebze ve yem bitkilerinin büyümesinde en önemli unsur olan azotlu gübrenin fiyatı Avrupa’da 2024 yılına göre yüzde 71 oranında artış gösterdi. Gübre hammaddesi olan üre fiyatlarında ise 2026 yılının Şubat ve Nisan ayları arasında yüzde 80’lik bir artış kaydedildi.
Avrupa Komisyonu’nun eylem planı, besin maddesi geri dönüşümü, fosfor ve azotun geri kazanılması, biyogaz ve fermantasyon artıklarının değerlendirilmesi gibi yöntemlerle organik gübrelerin ve geleneksel mineral gübre alternatiflerinin desteklenmesini öngörüyor.
Plan kapsamında, hayvansal gübrelerin işlenerek mineral gübreler gibi hedef odaklı kullanılabilecek nitelikli ürünlere dönüştürülmesi hedefleniyor.
Bakanlık eyalete ek maliyet getireceğinden endişeli
Brandenburg Tarım Bakanlığı, yükselen mineral gübre fiyatlarının tarımsal üretim için ciddi bir zorluk oluşturduğunu belirterek, rahatlama sağlayacak önlemlerin prensipte memnuniyetle karşılandığını ifade etti.
Avrupa Komisyonu tarafından önerilen kriz rezervinin kullanılmasının olası bir çözüm olduğunu kaydeden bakanlık, bu adımın Brandenburg eyaleti için ek maliyetler doğuracağına dikkat çekti.
Planın kısa vadede somut bir fayda sağlayıp sağlamayacağı konusunda temkinli bir duruş sergileyen bakanlık, şu ana kadar yayımlanan detayların nihai bir değerlendirme yapmak için yetersiz olduğunu vurguladı.
Eyalet yönetimine göre sürecin başarısında enerji maliyetleri, küresel pazar koşulları, gümrük vergileri, vergilendirme ve karbon fiyatlandırması gibi düzenleyici araçlar belirleyici rol oynayacak.
Bakanlık, uzun vadede organik gübrelerin daha fazla kullanılmasını mantıklı bulmakla birlikte, sıvı ve katı hayvansal gübrelerin taşınabilirliğini artırmak için daha iyi işlenmesi gerektiğini savunuyor.
Ağır bir yapıya sahip olan ve mineral gübreye oranla daha az besin değeri taşıyan bu atıkların, ekonomik sınırların ötesine taşınması karlı kabul edilmiyor.
Üreticilerden AB planına “vaat siyaseti” eleştirisi
Brandenburg Çiftçiler Birliği (Bauernbund) Genel Müdürü Reinhard Jung, en azından keskin biçimde artan gübre fiyatlarının bir sorun olarak kabul edilmesinden memnuniyet duyduğunu ifade etti.
Fakat Komisyon’un planını büyük ölçüde “içeriği zayıf bir vaat siyaseti” olarak nitelendiren Jung, geçmişte yüksek enerji ve gübre fiyatlarının tahıl fiyatlarının da yüksek olması sebebiyle işletmelere bu denli zarar vermediğini, bugün ise durumun tamamen farklı olduğunu belirtti.
Kendisi de Lennewitz’de aktif olarak sığır yetiştiriciliği yapan üretici Jung, Ukrayna’dan yapılan tahıl ithalatının fiyatlar üzerinde ek bir baskı yarattığını savundu.
Almanya’da tarımsal üretimin son üç yıldır karlılık sınırında ilerlediğini dile getiren Jung, AB planının Doğu Almanya’daki üreticilere kısa vadede bir rahatlama getirmesini beklemediğini ekledi. Jung, gerekçe olarak bakanlığın da işaret ettiği eyaletteki düşük hayvan varlığını göstererek, yeterli sıvı ve katı çiftlik gübresinin bulunmadığını kaydetti.
Hayvan varlığı olmadan gübre üretilemiyor
Doğu Almanya, tarihsel koşulların da etkisiyle ağırlıklı olarak tahıl, mısır ve kolza üretimi yapılan bir tarım bölgesi niteliği taşıyor. Bölgedeki hayvancılık faaliyetleri, Almanya’nın batı eyaletlerine kıyasla oldukça düşük seviyede seyrediyor.
Geçmişte hayvansal üretime yeterince yatırım yapılmamasının cezasının bugün çekildiğini belirten Jung, özellikle Brandenburg’un hafif topraklı tarım alanlarında hayvansal gübre eksikliğinin hissedildiğini ifade etti. Gelecekte hayvansal üretimin ve dolayısıyla organik gübrenin yerli imkanlarla üretilmesinin yeniden önem kazanacağını belirten Jung, sığır yetiştiriciliğinde üretim kapasitesinin bulunduğunu ancak bunun için uygun çerçeve koşulların yaratılması gerektiğini söyledi.
Alternatif gübrelerin ihtiyaç duyulan bölgelere taşınması gerekliliği ise beraberinde yeni lojistik soruları getiriyor. Gübrenin nerede depolanacağı, işleme maliyetlerini kimin karşılayacağı, besin maddelerinin toprağa nasıl eşit dağıtılacağı ve organik gübrenin düşük yoğunluğu sebebiyle bu nakliyenin ekonomik olup olmayacağı sorularına Brandenburg Tarım Bakanlığı, “Evet, bu riskler görülüyor” yanıtını vermekle yetindi.
Jung, organik gübrenin mineral gübreyi tamamen ikame edemeyeceğini, ancak destekleyici olabileceğini vurguladı.
Azotlu gübre üretiminin yüksek enerji gerektirmesine rağmen bu enerjinin verimlilik artışı sağladığı için etkin kullanıldığını belirten Jung, tarım sektörünün mineral gübrelerden tamamen vazgeçmesinin kesinlikle mümkün olmadığını sözlerine ekledi.
Avrupa
Başbakan Magyar: Macaristan hiçbir yasa dışı göçmeni kabul etmeyecek

Macaristan’ın yeni Başbakanı Péter Magyar, seçim zaferinin ardından Alman basınına verdiği ilk mülakatta, Avrupa Birliği ile yaşanan göç ihtilafından Rusya ile ilişkilere ve aşırı sağla mücadeleye kadar kritik açıklamalarda bulundu. Brüksel ile müzakere yoluyla uzlaşmak istediğini belirten Magyar, ülkesinin yasa dışı göçmen kabul etmeyeceğini ve AB sınırlarını korumaya kararlı olduğunu vurguladı.
Macaristan’da düzenlenen seçimlerin ardından iktidara gelen yeni Başbakan Péter Magyar, Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesine verdiği mülakatta, eski Başbakan Viktor Orbán hükümetinin kendisine yönelik yürüttüğü karalama kampanyalarından Avrupa Birliği ile ilişkilere, sığınmacı politikasından Rusya ile enerji ortaklığına kadar pek çok konuda hükümetinin yol haritasını açıkladı.
Alman basınına ilk kez konuşan Magyar, Orbán yönetiminin seçim döneminde kendisini, ailesini ve çalışma arkadaşlarını hedef alan ağır kampanyalar yürüttüğünü belirterek, “Viktor Orbán’ı uzun zamandır tanıyorum. Seçim kampanyasında yaşananlar benim için sürpriz olmadı, her ne kadar başka ülkelerde bunu hayal etmek güç olsa da. Çamur atma kampanyası sadece kişisel olarak bana karşı değil, aileme, meslektaşlarıma ve arkadaşlarıma karşı da yürütüldü. Ancak karşı karşıya gelenler Macarlar ile Macarlar değildi; Viktor Orbán ve tebaası, Macar ulusunun karşısında yer alıyordu. En önemli seçim vaatlerimizden biri, Macar ulusunu yeniden birleştirmek için elimizden gelen her şeyi yapacağımızdır” ifadelerini kullandı.
Avrupa yanlısı bir seçim kampanyası yürüterek başarıya ulaşmasına rağmen Avrupa Birliği ile özellikle göç politikası konusunda ciddi görüş ayrılıkları bulunduğunu kabul eden Magyar, sığınmacı krizi konusunda eski Başbakan Orbán’ın 2015 yılındaki tutumunun doğru olduğunu savundu.
Magyar, “Benim hükümetim, yasa dışı göç konusunda son derece sıkı ve kararlı bir politika izleyecek. Viktor Orbán’a istediğiniz kadar kızabilirsiniz, onu benden daha fazla eleştiren kimse yok, ancak 2015 yılında göç krizi başladığında kendisi haklıydı. Birçok üye ülke o dönemde yanlış kararlar aldıklarını artık kabul etti. Biz her halükarda vatanımızı, vatanımızın sınırlarını ve Avrupa’nın dış sınırlarını koruyacağız” şeklinde konuştu.
“Macaristan hiçbir yasa dışı göçmeni kabul etmeyecek”
Avrupa Birliği’nin yürürlüğe giren yeni sığınma kuralları kapsamında, üye ülkelerin dış sınırlarda sığınma prosedürlerini bizzat yürütme yükümlülüğüne değinen Başbakan Magyar, ülkesinin bu kurallara uyup uymayacağı sorusuna kesin bir dille yanıt verdi.
Macaristan’ın kota ve yaptırımlara boyun eğmeyeceğini belirten Magyar, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Sadece şunu söyleyebilirim: Macaristan hiçbir yasa dışı göçmeni kabul etmeyecek. Bunun için herhangi bir ceza da ödemeyeceğiz. Ancak Yunanistan’da, Malta’da veya İtalya’da olsun, Avrupa’nın dış sınırlarının korunmasına yardımcı olacağız. 2015 göç krizi, Avrupa için bir ders olmalıdır. Avrupalı siyasetçilerin en önemli görevi insanların güvenliğini korumaktır. Yasa dışı göçü durdurmanın ve bunu yaparken de Avrupa Birliği kurallarını ihlal etmemenin pek çok yolu olduğuna inanıyorum. Sadece müzakere edebilmek gerekiyor.”
Avrupa Adalet Divanı’nın Macaristan’a sığınma prosedürlerini uygulamadığı gerekçesiyle verdiği günlük 1 milyon avroluk para cezası hakkında da konuşan Magyar, bu kararın geçerliliğini yitirdiğini iddia etti.
Yargı kararının eski koşullara göre alındığını savunan Macar lider, “Mahkemenin bu kararı, çok daha farklı bir zamanda ve farklı bir hukuki çerçevede alındı. Bugün ise tamamen farklı bir durumdayız. Bu karar artık günümüzün gerçekliğini yansıtmıyor. Bugün Macaristan gibi hareket eden pek çok ülke var ama Avrupa Adalet Divanı’nın bu kararı onlar için geçerli olmuyor. Bunu inanılmaz derecede adaletsiz buluyorum. Sınırlarımızı koruyabilmek ve günlük 1 milyon avroluk cezayı ödemek zorunda kalmamak için Avrupalı ortaklarımızla görüşmeler yürütecek ve ortak bir çözüm bulacağız” dedi.
Mahkeme kararına karşı temyiz yolunun kapalı olduğunu bildiklerini aktaran Magyar, halkın üzerine binen bu yükün haksızlık olduğunu belirterek, “Karara karşı itiraz edilemiyor. Cezayı ödememek için yeni kurallar ve imkanlar arıyoruz. Macaristan halkının her gün 1 milyon avro ceza ödemek zorunda kalması adaletsiz ve ölçüsüzdür. Aynı şekilde, diğer üye devletler bu fonları alırken, Macaristan’a Avrupa Birliği dış sınırını korumak için inşa ettiği tel örgüye yönelik hiçbir mali kaynak sağlanmamış olması da büyük bir adaletsizliktir” dedi.
“Dışlamak aşırı sağcıları sadece daha da güçlendirir”
Avrupa Birliği’nin dış politikasında oy birliği yerine nitelikli çoğunlukla karar alma mekanizmasına geçilmesi yönündeki taleplere ve özellikle Almanya’nın bu yöndeki baskılarına karşı çıkan Magyar, ulus devletlerin egemenliğini savundu.
Eski Başbakan Orbán’ın Brüksel ile olan kavga odaklı söylemini reddettiğini belirten Magyar, “Avrupa Birliği bünyesinde uzun süre diplomat olarak görev yaptım ve 27 ülkeyle bir uzlaşıya varmanın ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyorum. Ancak çoğu zaman bu başarılıyor. Orbán her zaman ‘Brüksel’i yenmeliyiz’ derdi. Bence mesele bu değil. Mesele birbirini anlamak, ikna etmek ve yenmeye çalışmamaktır. İnsanlar, Avrupa Birleşik Devletleri değil, güçlü üye devletlere dayanan bir Avrupa Birliği istiyor. Bu nedenle, şu aşamada oy birliği kuralı yerine birçok alanda oy çokluğuyla karar alma sistemine geçilmesini desteklemiyorum. Müzakere edeceğiz ve bir orta yol bulacağız” ifadelerini kullandı.
Avrupa genelinde ve özellikle Fransa ile Almanya’da yükselişe geçen aşırı sağcı partilerle nasıl bir ilişki kurulması gerektiği yönündeki soruyu yanıtlayan Başbakan Magyar, geleneksel siyaset elitlerinin halkın kaygılarından koptuğunu ve siyasi ahlakçılık yaptığını savundu.
Siyasi dışlama yöntemlerinin ters teptiğini kaydeden Magyar, şunları söyledi:
“Aşırı sağ ya da aşırı sol gibi etiketleri sevmiyorum. İdeolojik savaşlardan hoşlanmam. İnsanlar, birbirine ideolojik etiketler yapıştırılan siyasi nezaket dolu konuşmalardan daha fazlasını hak ediyor. Başka üye devletlerin iç işlerine karışmak gibi bir amacım yok ve bunu yapmayacağım da; bu noktada da Orbán’dan ayrılıyorum. Ancak bazı ülkelerin uç partilerle mücadelede hatalar yaptığını gözlemliyorum. Birçok ülkede siyasetçiler dürüst davranmıyor. İnsanların korkularını ve beklentilerini anlamıyorlar, sorunlar hakkında açıkça konuşmaya ve onlarla yüzleşmeye cesaret edemiyorlar. Siyasi nezaket dilini kullanıyorlar ve günün sonunda gerçekliğin kendisini bile kavrayamıyorlar. İşte bazı kesimlerin istismar ettiği hatalar tam olarak bunlardır. Bu insanları ve bu partileri dışlamak, arkalarına bir tecrit duvarı örmek tek başına bir çözüm değildir. Dışlamak bu güçleri sadece daha da güçlendirir. Birçok ülkede bu hatalar fark edildi ama henüz her yerde değil.”
Bu durumun Almanya için de geçerli olup olmadığı sorulduğunda ise Magyar, yönetici sınıfa yönelik eleştirilerini sürdürerek, “Pek çok ülkede siyasi, medya ve ekonomik elitler kendi konumlarını koruyor ve insanların gerçek korkularına ve sorunlarına her zaman eğilmiyor. Ancak halk bunu unutmaz. Bu yüzden ihtiyacımız olan şey dürüstlük, dürüstlük ve bir kez daha dürüstlüktür” değerlendirmesinde bulundu.
Avrupa Parlamentosu’ndaki muhafazakar grupların Almanya için Alternatif (AfD) partisiyle işbirliği yapıp yapmaması gerektiği yönündeki tartışmalara da değinen Macaristan Başbakanı, kendi partisi Tisza’nın da üyesi olduğu Avrupa Halk Partisi’nin (EPP) gelecekteki stratejik ortaklarına ilişkin görüşlerini paylaştı.
Magyar, “Avrupa Parlamentosu’nda siyasi güçler her zaman çoğunluk arayışında olmak zorundadır ve merkez sol ile merkez sağ arasındaki büyük koalisyonlar işleyebilir. Almanya ve Avusturya bunun iyi örnekleridir. Ancak bu her zaman işe yaramıyor ve bu yüzden CDU/CSU ile benim partim Tisza’nın da içinde bulunduğu Avrupa Halk Partisi, bir gün bir karar vermek zorunda kalabilir. Bana göre, Avrupa Muhafazakarları ve Reformistleri (ECR), Avrupa Halk Partisi’nin doğal müttefikidir. Onların AfD ile işbirliği yapmak isteyip istemeyeceği benim vereceğim bir karar değil. Ancak birbiriyle konuşmanın ve diğerinin argümanlarını dinlemenin hiçbir zaman zarar getirmeyeceğine inanıyorum. Birbirimizin önerilerinden neleri kabul edeceğimiz ise tamamen ayrı bir konudur” dedi.
“Avrupa savaştan sonra kısmen Rus enerjisine dönecektir”
Ukrayna’daki savaşa rağmen Macaristan’ın Rusya’dan petrol ve doğalgaz ithal etmeye devam etme kararlılığını savunan Magyar, ülkesinin içinde bulunduğu ekonomik gerçekliklerin göz ardı edilemeyeceğini vurguladı.
Macaristan’ın denize kıyısı olmayan konumu ve enerji bağımlılığına dikkat çeken Başbakan, mülakatı şu sözlerle sürdürdü:
“Macar halkı beni Macaristan Başbakanı olarak seçti. Hükümetimin görevleri arasında enerji güvenliğini, arz güvenliğini ve mümkün olan en düşük enerji fiyatlarını sağlamak yer alıyor. Macaristan, son yıllarda Avrupa Birliği’nin en fakir ve en yozlaşmış ülkesi haline geldi. 3 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Avrupa Birliği’ndeki komşularımızın anlaması gerekir ki, Macaristan denize çıkışı olmayan bir kara ülkesidir. Hala Rus petrolüne bağımlıyız ve bunu bugünden yarına değiştiremeyiz. Yıllardır ekonomik büyüme kaydedemedik ve büyüme için ucuz enerjiye ihtiyacımız var. Elbette enerji kaynaklarımızı çeşitlendirmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz ancak şirketlerimizin rekabet gücünün daha da azalmasını ve Macar ailelerin enerji yoksulluğunun artmasını göze alamayız. Bence Avrupa, savaş bittiğinde kısmen yeniden Rus enerji kaynaklarına yönelecek ve yaptırımları kaldıracaktır; çünkü burada söz konusu olan tüm Avrupa’nın rekabet gücüdür. Gelecekteki bir barış durumunda hiç kimsenin yeni bir ekonomik ve siyasi Soğuk Savaş sürdürmekte çıkarı yoktur. Bunun için elbette öncelikle savaşın sona ermesi gerekiyor.”
Eski Başbakan Viktor Orbán’ın Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhafazakar hareketlerle kurduğu yakın ilişkilere ve Donald Trump’ın Orbán’a verdiği desteğe rağmen kendisinin seçimleri kazanmasının Washington ile ilişkilere etkisini değerlendiren Magyar, “ABD, Macaristan’ın NATO’daki doğal müttefiki ve çok önemli bir ekonomik ortağıdır. Seçim kampanyasında yaşananlar bu durumu değiştirmeyecektir. Her Amerikan yönetimiyle iyi ilişkiler sürdüreceğiz” dedi.
Orbán’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile kurduğu özel dostluğu eleştiren Magyar, iki ülke arasındaki ilişkilerin savaş sonrası dönemde rasyonel bir zeminde yürütülmesi gerektiğini belirtti. Magyar, şu ifadeleri kullandı:
“Rusya’nın Macaristan tarihindeki rolünü çok iyi biliyorum. 1849 ve 1956 yıllarını unutmadım. Her iki dönemde de Rus birlikleri Macar özgürlük hareketini kanlı bir şekilde bastırdı. Ancak öte yandan, coğrafyanın değişmediği de bir gerçek. Bunu bu şekilde kabul etmek zorundayız. Bu nedenle, Ukrayna’ya karşı yürütülen savaş sona erdiğinde Rusya ile pragmatik ilişkiler geliştirmeliyiz. Bununla birlikte, Rusya’nın şu anda tüm Avrupa için bir güvenlik riski oluşturduğu son derece açıktır. Avrupa’daki insanların Rus sabotajı ya da Rus saldırısı korkusuyla yaşamak zorunda kalması kabul edilemez. Bu yüzden bu savaş sona ermeli ve Ukrayna’ya uluslararası güvenlik garantileri vermeliyiz. Ancak normallik geri döndüğünde Avrupa gelişebilir ve Rusya’nın da kıtada yeni bir Soğuk Savaş’ın kalıcı hale gelmesinde bir çıkarı olamaz.”
“Ukrayna ile yeni bir sayfa açabiliriz”
Eski hükümetin Ukrayna’ya karşı yürüttüğü propagandayı sona erdireceklerini ve komşularıyla ilişkileri düzeltmek istediklerini ifade eden Magyar, Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını ve Kiev’deki insani krize bizzat müdahil olduğunu anlattı.
Magyar, konuya ilişkin şunları kaydetti:
“Her birinde bir Macar azınlığın yaşaması nedeniyle de dahil olmak üzere, tüm komşularımızla iyi ilişkiler kurmak istiyoruz. Bu durum Ukrayna için de geçerlidir. Rusya-Ukrayna savaşında Ukrayna’nın mağdur olduğunu ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğü hakkına sahip olduğunu her zaman dile getirdik. Ruslar, 2024 yazında Kiev’deki en büyük çocuk hastanesini bombaladığında, gönüllülerimizle birlikte hemen Kiev’e gittim ve Macar halkının insani yardımını bizzat teslim ettim. Saldırının hemen ardından, 30 yıllık eski bir Ford Transit ile yola çıktık ve hava saldırıları ile füze bombardımanları altında 20 saat içinde Kiev’e ulaştık. O bombalanan hastanenin orada başka hiçbir Avrupalı siyasetçi görmedim. Şu anda Ukrayna ile teknik düzeyde görüşmeler yürütüyoruz ve Ukrayna’da yaşayan 100 bin Macar’ın dil, eğitim ve kültür haklarının iade edilmesi ve güvence altına alınması konusunda birkaç gün içinde bir anlaşmaya varmak için çalışıyoruz. Bugün Ukrayna ile bu ülkedeki azınlığımız konusunda bazı hususları netleştirmemiz gerekiyor ve önümüzdeki günlerde bunu başaracağımızı umuyorum. Etnik Macarlar şu anda orada resmi makamlarla olan ilişkilerinde ana dillerini kullanma imkanına sahip değiller. Ancak bu konuları karşılıklı çıkar temelinde çözüme kavuşturursak yeni bir sayfa açabiliriz.”
Ukrayna’ya verilecek güvenlik garantilerinin geçmişteki başarısız anlaşmalar gibi olmaması gerektiğini savunan Magyar, ülkenin toprak kaybı riskiyle karşı karşıya olduğunu belirtti.
Magyar, “1994 yılında, ABD ve diğer büyük güçlerin Ukrayna’nın bağımsızlığını ve bütünlüğünü garanti ettiği ünlü Budapeşte Memorandumu imzalanmıştı. Ancak bu vaatler yerine getirilmedi; çünkü içi boş sloganlar pek işe yaramıyor. Ukrayna’da şu anda gerçekten her şey tehlikede. Çok sayıda insan ölüyor ve bu ülkenin topraklarının bir kısmını kaybetmesi ihtimal dahilinde. Bu nedenle Ukrayna’nın gerçek, uygulanabilir uluslararası garantilere ihtiyacı var” dedi.
Buna karşın, Macaristan’ın askeri olarak çatışmanın dışında kalacağını yineleyen Başbakan Magyar, silah tedarikinin bir güvenlik garantisi olmadığını savundu.
Macar lider, “Silahların bir güvenlik garantisi olduğuna inanmıyorum. Güvenlik garantileri ancak uluslararası toplum tarafından sağlanabilir. Macaristan burada belirleyici bir rol oynayamaz, bu büyük güçlerin işidir. Biz diplomatik ve insani yardım sağlayabiliriz, ayrıca Macaristan müzakereler için uygun bir zemin teşkil edebilir” diyerek mülakatı sonlandırdı.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı











