Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Seymour Hersh yazdı: Kuzey Akım sabotajında yalanlarla geçen bir yıl

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Pulitzer ödüllü araştırmacı gazeteci Seymour Hersh, geçen hafta Kuzey Akım sabotajının kim tarafından planlandığını ve nasıl gerçekleştirildiğini tüm ayrıntılarıyla anlatmıştı. Okur, makalenin Türkçe tercümesine şuradan ulaşılabilir. Hersh’in anlattıkları, öteden beri ismi meçhul kaynaklara dayanarak haber yapan Batı ana akım medyası tarafından şüpheyle karşılandı. Çoğu açısından anlatılanlar “komplo teorisi”ydi.

Alman Şansölyesi Olaf Scholz, Hersh’in ilk haberinden bir ay sonra Washington DC’ye ziyaret düzenledi ve burada, ana akım basına Hersh’i yalancı çıkaracak alternatif bir senaryo sunulması kararlaştırıldı.

Devamında New York Times ve Die Zeit’in “boru hatlarını Ukrayna yanlısı bir grubun sabote ettiğini” iddia eden haberleri yayımlandı. Bu senaryonun baştan savmalığı ilk göze çarpan şey oldu, zira sadece ikisi dalgıç olan beş kişinin iki ton patlayıcıyı küçük bir yelkenli yatla taşıyarak 80 metre derinlikte fark edilmeden boru hatlarına bağlamaları hiç gerçekçi değildi.

Ve her biri yaklaşık 500 kilogram ağırlığındaki patlayıcıları deniz dibine indirmek vinç olmadan mümkün değildi. Ayrıca bu işlem birden fazla dalış gerektiriyor ve iki dalgıcın 500 kilogramlık patlayıcıları yardım almadan o kadar derinliğe taşımaları — Hulk değillerse — imkânsız.

Batı basını, operasyon için kiralanan Andromeda yatının masasında patlayıcı kalıntılarının bulunduğundan söz ediyor, sanki yarım tonluk patlayıcılar yatın mutfak masasında hazır edilmiş gibi. Hatta failler, yatta sahte pasaportlarını bırakmışlar.

Nihayetinde Berlin soruşturmayı ağır aksak yürütüyor, Washington’un soruşturmaya katılmaya niyeti bile yok. Nitekim Rusya’nın BM’de uluslararası bir soruşturma komisyonu kurulması talebi de Batı tarafından oy çokluğuyla engellendi. Aradan geçen bir yılın ardından ilerleme yok.


Kuzey Akım hakkında yalanlarla geçen bir yıl

Seymour Hersh

26 Eylül 2023

Biden yönetimi ne boru hattının bombalanmasındaki mesuliyetini ne de sabotajın maksadını kabul etti

CIA’in gizli operasyonları hakkında fazla bir şey bilmiyorum —ki dışarıdan bakan hiç kimse bilemez— ama tüm başarılı görevlerin temel bileşeninin tamamen inkâr edilebilirlik olduğunu biliyorum. Bir yıl önce Baltık Denizi’ndeki dört Kuzey Akım boru hattından üçünün imha edilmesini planlamak ve gerçekleştirmek amacıyla aylar boyunca Norveç’e gizlice girip çıkan Amerikalı kadın ve erkekler, görevlerinin başarısı dışında hiçbir iz —ekibin varlığına dair en ufak bir ipucu bile— bırakmadılar.

Başkan Joe Biden ve dış politika danışmanları için bir alternatif olarak inkâr edilebilirlik son derece önemliydi. Görevle ilgili önemli hiçbir bilgi bilgisayara girilmedi, bunun yerine sanki internet ve çevrim içi dünyanın geri kalanı henüz icat edilmemiş gibi bir Royal ya da belki bir iki karbon kopyalı Smith Corona daktiloda yazıldı. Beyaz Saray, Oslo civarında olup bitenlerden uzaktaydı; sahadan gelen çeşitli raporlar ve güncellemeler doğrudan CIA Direktörü Bill Burns’e iletiliyordu ki Burns, planlamacılar ile 26 Eylül 2022’de görevin gerçekleşmesine izin veren Başkan arasındaki tek bağlantıydı. Görev tamamlandığında, daktilo edilmiş kağıtlar ve karbonlar imha edildi, böylece hiçbir fiziksel iz bırakılmadı; yani daha sonra özel yetkili bir savcı ya da başkanlık tarihçisi tarafından ortaya çıkarılacak hiçbir kanıt kalmadı. Buna kusursuz bir suç da diyebiliriz.

Görevi yürütenler ile Başkan Biden arasında, boru hatlarının imha edilmesi emrini neden verdiğine dair bir anlayış boşluğu vardı. Şubat ayı başında yayımlanan 5 bin 200 kelimelik ilk haberim, görev hakkında bilgi sahibi olan bir yetkilinin bana söylediklerini aktararak şifreli bir şekilde sona erdi: “Bu çok güzel bir örtbas hikayesiydi.” Yetkili sözlerine şunları da ekledi: “Tek kusur bunu yapmakta karar kılınmasıydı.”

Bu, patlamaların birinci yıldönümünde bu kusurun ilk izahı ve Başkan Biden ile ulusal güvenlik ekibinin hoşuna gitmeyecek bir izah.

Kaçınılmaz olarak, ilk haberim sansasyon yarattı ama ana akım medya Beyaz Saray’ın yalanlamalarını vurguladı ve Joe Biden’ın bu bir saldırıyla herhangi bir ilgisi olabileceği fikrini çürütmede yönetime katılmak için demode bir saçmalığa —isimsiz bir kaynağa güvenmeme— dayandı. Burada belirtmeliyim ki kariyerim boyunca New York Times ve New Yorker’da tek bir isimsiz kaynağa dayanan haberlerimle çok sayıda ödül kazandım. Geçtiğimiz yıl, Ukraynalı muhalif bir grubun Baltık Denizi’ndeki teknik dalış operasyonu saldırısını Andromeda adlı 49 metrelik kiralık bir yatla gerçekleştirdiğini iddia eden, birinci elden kaynak belirtilmeyen bir dizi aykırı gazete haberine şahit olduk.

İsmi açıklanmayan yetkilinin bahsettiği açıklanamayan kusur hakkında artık yazabiliyorum. Bu konu bir kez daha Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın neyle haşır neşir olduğuna dair klasik meseleye —çalkantılı Vietnam Savaşı yıllarında teşkilatın başında bulunan Richard Helms tarafından gündeme getirilen ve CIA’in Başkan Lyndon Johnson tarafından talimatlandırılan ve Richard Nixon tarafından sürdürülen Amerikalılara dönük gizli casusluk faaliyetlerine— dönüyor. Aralık 1974’te Times’ta bu casuslukla ilgili bir ifşaat yayımladım ve bu da Senato’nun, teşkilatın Başkan John F. Kennedy tarafından yetkilendirilen Küba lideri Fidel Castro’ya yönelik başarısız suikast teşebbüslerindeki rolüne ilişkin benzeri görülmemiş oturumlar düzenlemesine yol açtı. Helms, senatörlere CIA direktörü olarak kendisinin anayasa adına mı yoksa başkanlar Johnson ve Nixon’ın şahsında Kraliyet adına mı çalıştığının önemli olduğunu sordu. Kilise Komisyonu meseleyi çözümsüz bıraktı, fakat Helms, kendisinin ve teşkilatının Beyaz Saray’daki en tepedeki adam için çalıştığını açıkça belirtti.

Kuzey Akım boru hatlarına geri dönelim: Joe Biden, geçen 26 Eylül’de boru hatlarının havaya uçurulması emrini verdiğinde Kuzey Akım boru hatları üzerinden Almanya’ya Rus doğalgazı akmadığını anlamak önemli. Kuzey Akım-1, 2011’den bu yana Almanya’ya büyük miktarlarda düşük maliyetli doğalgaz tedarik ediyordu ve Almanya’nın bir üretim ve sanayi devi olarak statüsünü güçlendirmesine yardımcı oldu. Fakat Ukrayna savaşı en iyi ihtimalle bir çıkmaza girdiği için Ağustos 2022 sonunda Putin tarafından kapatıldı. Kuzey Akım-2 2021’in eylül ayında tamamlandı, ancak doğalgaz sevkiyatı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinden iki gün önce Şansölye Olaf Scholz başkanlığındaki Alman hükümeti tarafından engellendi.

Rusya’nın geniş doğalgaz ve petrol rezervleri göz önüne alındığında, John F. Kennedy’den bu yana Amerikan başkanları bu doğal kaynakların siyasi amaçlarla silah olarak kullanılabileceği konusunda tetikte olmuştu. Bu görüş, Biden ve şahin dış politika danışmanları, Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ve şu anda Blinken’in yardımcısı olan Victoria Nuland tarafında baskınlığını koruyor.

Sullivan, Rusya’nın Ukrayna sınırı boyunca kuvvetlerini artırdığı ve bir işgalin neredeyse kaçınılmaz olarak görüldüğü 2021 yılının sonlarında bir dizi üst düzey ulusal güvenlik toplantısı düzenledi. Aralarında CIA temsilcilerinin de bulunduğu gruptan Putin’e karşı caydırıcı olabilecek bir eylem önerisi getirmeleri istendi. Boru hatlarını imha etme görevinin motivasyonu, Beyaz Saray’ın Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’i destekleme kararlılığıydı. Sullivan’ın hedefi net görünüyordu. Yetkili, bana “Beyaz Saray’ın politikası, Rusya’yı bir saldırıdan caydırmaktı. İstihbarat camiasına verilen görev, bunu yapabilecek kadar güçlü bir yol bulmak ve ABD’nin kapasitesini güçlü bir şekilde ifade etmekti,” dedi.

Rusya’dan Avrupa’ya uzanan başlıca gaz boru hatları / Harita: Samuel Bailey / Wikimedia Commons

Şu anda o zaman bilmediğim bir şeyi biliyorum: Biden yönetiminin “Kuzey Akım boru hattını devre dışı bırakmayı gündeme getirmesinin” gerçek nedenini. Yetkili, kısa süre önce bana, o dönemde Rusya’nın ondan fazla boru hattıyla dünyanın dört bir yanına doğalgaz ve petrol tedarik ettiğini, fakat Kuzey Akım 1 ve 2’nin doğrudan Rusya’dan Baltık Denizi üzerinden Almanya’ya uzandığını açıklamıştı. Yetkili, “Yönetim Kuzey Akım’ı masaya koydu, zira erişebileceğimiz tek boru hattı buydu ve yapılacaklar tamamen inkâr edilebilirdi. Sorunu birkaç hafta içinde, ocak ayının başında çözdük ve Beyaz Saray’a bildirdik. Varsayımımız Başkan’ın Kuzey Akım’a dönük tehdidi savaştan kaçınmak için caydırıcı bir unsur olarak kullanacağı yönündeydi,” ifadelerini kullandı.

O dönemde siyasi işlerden sorumlu dışişleri bakanlığı müsteşarı olan kendinden emin Nuland’ın 27 Ocak 2022’de Putin’i, açıkça planladığı gibi Ukrayna’yı işgal etmesi halinde “öyle ya da böyle Kuzey Akım-2’nin ilerlemeyeceği” konusunda sert bir şekilde uyarması, teşkilatın gizli planlama ekibi açısından sürpriz olmadı. Bu cümle büyük ilgi çekti ama tehditten önceki sözler ilgi çekmedi. Dışişleri Bakanlığı’nın resmi transkriptinde, Nuland’ın tehdidinden önce boru hattıyla ilgili olarak şunları söylediği görülüyor: “Alman müttefiklerimizle son derece şiddetli ve net temaslarda bulunmaya devam ediyoruz.”

Bir muhabirin “Almanların kamuoyu önünde söyledikleri ile sizin söyledikleriniz birbirini tutmuyor,” diyerek Almanların aynı fikirde olduğunu nasıl bu kadar net söyleyebildiği sorusuna Nuland, şaşırtıcı bir ikiyüzlülükle yanıt verdi: “Geri dönüp temmuz ayında (2021’de) imzaladığımız ve Rusya’nın Ukrayna’ya daha fazla saldırmasının boru hattı açısından ne gibi sonuçlar doğuracağını açıkça ortaya koyan belgeyi okuyun derim.” Ancak Times, Washington Post ve Reuters’ta yer alan haberlere göre, gazetecilere brifing verilen bu anlaşmada tehditler ya da sonuçlar belirtilmiyordu. Anlaşmanın yapıldığı 21 Temmuz 2021’de Biden, basın mensuplarına boru hattının yüzde 99’u tamamlandığı için “söylenecek ya da yapılacak herhangi bir şeyin bunu durduracağı fikrinin makul olmadığını” söyledi. O dönemde Teksas Senatörü Ted Cruz’un başını çektiği Cumhuriyetçiler, Biden’ın Rus doğalgazının akışına izin verme kararını Putin açısından “nesiller boyu sürecek bir jeopolitik zafer”, ABD ve müttefikleri açısından da “felaket” olarak nitelendirmişti.

Fakat Nuland’ın açıklamasından iki hafta sonra, 7 Şubat 2022’de, Beyaz Saray’ı ziyaret eden Scholz ile ortak basın toplantısı düzenleyen Biden, fikrini değiştirdiğinden ve boru hattını durdurmaktan bahsederek Nuland ve aynı derecede şahin olan diğer dış politika yardımcılarına katıldığının sinyalini verdi: “Eğer Rusya [Ukrayna’yı] işgal ederse, bu tankların ve askerlerin Ukrayna sınırını tekrar geçmesi anlamına geliyor, bu durumda Kuzey Akım-2 artık olmayacak. Buna bir son vereceğiz.” Boru hattı Almanya’nın kontrolü altında olduğu için bunu nasıl yapabileceği sorulduğunda ise şunları söyledi “Yapacağız, size söz veriyorum, bunu yapabiliriz.”

Scholz, aynı soru üzerine şunları söyledi: “Birlikte hareket ediyoruz. Kesinlikle birlik içindeyiz ve birbirimizden farklı adımlar atmayacağız. Aynı adımları atacağız, bunlar Rusya için çok çok zor olacak ve bunu anlamalılar.” Almanya lideri o zaman da şimdi de CIA ekibinin bazı mensupları tarafından boru hatlarını imha etmek üzere yapılan gizli planlamadan tamamen haberdar olarak görülüyordu.

Bu noktada CIA ekibi, donanma ve özel kuvvetler komutanlıklarının gizli operasyon görevlerini teşkilatla paylaşma konusunda uzun bir maziye sahip olduğu Norveç’te gerekli temasları kurmuştu. Norveçli denizciler ve Nasty sınıfı devriye botları, 1960’ların başında Amerika’nın hem Kennedy hem de Johnson yönetimleri döneminde ilan edilmemiş bir savaş yürüttüğü dönemde Amerikalı sabotaj casuslarının Kuzey Vietnam’a kaçırılmasına yardımcı olmuştu. CIA, Norveç’in yardımıyla işini halletti ve Biden Beyaz Sarayının boru hatlarına yapılmasını istediği şeyi yapmanın bir yolunu buldu.

O dönemde istihbarat camiasına düşen görev, Putin’i Ukrayna’ya saldırmaktan caydıracak kadar güçlü bir plan ortaya koymaktı. Yetkili bana şöyle dedi: “Başardık. Rusya üzerindeki iktisadi etkisi nedeniyle olağanüstü bir caydırıcılık bulduk. Putin de tehdide rağmen bunu yaptı.” Bu görev için tutulan iki uzman ABD Donanması derin deniz dalgıcının Baltık Denizi’nin çalkantılı sularında aylarca araştırma ve pratik yapması gerekti. Norveç’in mükemmel denizcileri boru hatlarını havaya uçuracak bombaları yerleştirmek için doğru noktayı buldular. Ortak karasularında neler olup bittiği hakkında hiçbir fikirleri olmadığında ısrar eden İsveç ve Danimarkalı üst düzey yetkililer, Amerikalı ve Norveçli casusların faaliyetlerini görmezden geldi. Görevin ana gemisi olan Norveç mayın tarama gemisindeki dalgıç ve destek personelinden oluşan Amerikan ekibinin, dalgıçlar işlerini yaparken saklanması zor olacaktı. Ekip, Kuzey Akım-2’nin içindeki 750 mile yayılmış doğalgazla birlikte kapatıldığını bombalamadan sonra öğrenecekti.

O zamanlar bilmediğim ama yakın zamanda öğrendiğime göre, Biden’ın Scholz’un yanındayken dile getirdiği Kuzey Akım-2’yi havaya uçurma tehdidinin ardından, CIA planlama ekibine Beyaz Saray tarafından iki boru hattına hemen saldırı yapılmayacağı ama ekibin gerekli patlayıcıları yerleştirmek için hazırlık yapması ve “talep üzerine” —savaş başladıktan sonra— bunları tetiklemeye hazır olması gerektiği söylenmiş. Oslo’da Norveç Kraliyet Donanması ve istihbarat teşkilatlarıyla birlikte proje üzerinde çalışan küçük planlama ekibi, “İşte o zaman boru hatlarına saldırının caydırıcı olmadığını anladık, zira savaş devam ederken hiçbir zaman emir alamadık,” dedi.

Biden’ın boru hatlarına yerleştirilen patlayıcıları tetikleme emrinden sonra, bunu yapmak için sadece bir Norveç savaş uçağıyla kısa bir uçuş ve Baltık Denizi’nde doğru noktaya değiştirilmiş bir hazır sonar cihazının bırakılması gerekti. O zamana dek CIA ekibi çoktan dağılmıştı. Yetkilinin bana söylediğine göre: “İki Rus boru hattının tahrip edilmesinin Ukrayna savaşıyla ilgili olmadığını anladık —Putin istediği dört Ukrayna bölgesini ilhak etme sürecindeydi— fakat kış yaklaşırken ve boru hatları kapalıyken Scholz ve Almanya’nın ürkmesini ve kapatılan Kuzey Akım-2’yi açmasını engellemek neocon siyasi ajandanın bir parçasıydı. Beyaz Saray’ın korkusu, Putin’in Almanya’yı kontrolü altına alması ve ardından Polonya’yı ele geçirmesiydi.”

Dünya sabotajı kimin yaptığını merak ederken Beyaz Saray hiçbir şey söylemedi. Yetkili bana, “Başkan böylece Almanya ve Batı Avrupa ekonomisine darbe vurdu. Bunu haziran ayında da yapabilir ve Putin’e şöyle diyebilirdi: Size ne yapacağımızı söylemiştik. Beyaz Saray’ın sükuneti ve inkârı ise yaptığımız şeye ihanetti. Eğer bunu yapacaksanız, bir fark yaratacağı zaman yapın,” diye konuştu.

Yetkilinin bana söylediğine göre CIA ekibinin liderleri, Biden’ın boru hatlarını imha etme emrine yönelik yanıltıcı yönlendirmesini, “Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru stratejik bir adım atmak olarak” görüyordu: “Ya Rusya şöyle karşılık verseydi? Siz bizim boru hatlarımızı havaya uçurdunuz, biz de sizin boru hatlarınızı ve iletişim kablolarınızı havaya uçuracağız. Kuzey Akım Putin için stratejik değil, iktisadi bir meseleydi. Gaz satmak istiyordu. Ukrayna savaşı başlamadan önce Kuzey Akım 1 ve 2 kapatıldığında halihazırda boru hatlarını kaybetmişti.”

Bombalamadan birkaç gün sonra Danimarka ve İsveç’teki yetkililer soruşturma yürüteceklerini açıkladılar. İki ay sonra hakikaten de bir patlama olduğunu bildirdiler ve daha fazla soruşturma yapılacağını söylediler. Ortaya hiçbir şey çıkmadı. Alman hükümeti bir soruşturma yürüttü ama bulgularının önemli bir kısmının gizli tutulacağını duyurdu. Geçtiğimiz kış Almanya makamları, işlerini yürütmek ve evlerini ısıtmak için daha yüksek enerji faturalarıyla karşılaşan büyük şirketlere ve ev sahiplerine 286 milyar dolar teşvik tahsis etti. Bunun etkileri, Avrupa’da daha soğuk bir kış beklendiği için bugün hala hissediliyor.

Başkan Biden boru hattı bombalamasını “kasıtlı bir sabotaj eylemi” olarak nitelendirmeden önce dört gün bekledi. Şunu söyledi: “Şimdi Ruslar bu konuda dezenformasyon pompalıyor.” Boru hatlarının gizlice imha edilmesi önerisine yol açan toplantılara başkanlık eden Sullivan’a daha sonra düzenlenen bir basın toplantısında Biden yönetiminin “şimdi sabotaj eyleminden Rusya’nın sorumlu olduğuna inanıp inanmadığı” soruldu.

Sullivan’ın yanıtı, hiç şüphesiz pratikti: “Öncelikle, Rusya bir şeyden sorumlu olduğu zaman sıklıkla yaptığı şeyi yaptı, yani bunu gerçekten başkasının yaptığına dair suçlamalarda bulundu. Buna zaman içinde defalarca şahit olduk. Fakat Başkan bugün ayrıca, ABD hükümetinin bu meselede bir suçlamada bulunmaya hazır olmadan önce soruşturmada yapılması gereken daha çok iş olduğu konusunda da netti.” Şöyle devam etti: “Tüm gerçekleri toplamak için müttefiklerimiz ve ortaklarımızla birlikte çalışmaya devam edeceğiz ve daha sonra buradan nereye gideceğimiz konusunda bir karar vereceğiz.”

Sullivan’a daha sonra Amerikan basınından birileri tarafından “tespitinin” sonuçlarının sorulduğuna dair herhangi bir örnek bulamadım. Sullivan’ın ya da Başkan’ın o tarihten bu yana nereye gidileceğine ilişkin “tespitin” sonuçları hakkında sorgulandığına dair herhangi bir kanıt da bulamadım.

Başkan Biden’ın Amerikan istihbarat camiasından boru hattının bombalamasıyla ilgili olarak geniş kapsamlı bir soruşturma yürütmesini talep ettiğine dair bir kanıt da bulunmuyor. Bu tür talepler “görevlendirme” olarak bilinir ve hükümet içinde ciddiye alınır.

Tüm bunlar, bombalamalardan bir ay kadar sonra Amerikan istihbarat camiasında uzun yıllar çalışmış birine yönelttiğim rutin bir sorunun beni neden Amerika’da ya da Almanya’da kimsenin peşine düşmek istemediği bir gerçeğe götürdüğünü açıklıyor. Sorum basitti: “Kim yaptı bunu?”

Biden yönetimi boru hatlarını havaya uçurdu ama bu eylemin Ukrayna’daki savaşı kazanmak ya da durdurmakla pek ilgisi yoktu. Beyaz Saray’ın, Almanya’nın tereddüt edip Rusya’dan doğalgaz akışını durduracağı ve Almanya’nın ve ardından NATO’nun ekonomik gerekçelerle Rusya’nın ve onun geniş ve ucuz doğal kaynaklarının egemenliği altına gireceği korkusundan kaynaklanıyordu. Ve böylece nihai korku —Amerika’nın Batı Avrupa’da uzun süredir sahip olduğu üstünlüğü kaybetmesi— ortaya çıktı.

Dünya Basını

Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Yayınlanma

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.

Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026

Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.

Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.

Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.

Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.

Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.

Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.

Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.

Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.

Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.

Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.

Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.

Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.

Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.

Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.

Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.

Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.

Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.

Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.

Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.

Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.

Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

Yayınlanma

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.

Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.

Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.

“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”

Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.

Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.

Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.

“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”

Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.

Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.

“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”

Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.

Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.

Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”

Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.

“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.

Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.

Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”

Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.

“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”

Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.

Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.

Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.

Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.

Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.

‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English