Bizi Takip Edin

Amerika

ABD’de ‘göçmen dostları’ ile ‘göçmen düşmanları’nın ortak sektörü: Özel göçmen hapishaneleri

Yayınlanma

ABD’nin Teksas eyaletinde Vali Greg Abbott ile federal mahkemeler ve Joe Biden yönetimi arasında patlak veren göçmen krizi, bir kez daha gözleri ülkenin güney sınırına çevirdi.

ABD’de hem federal düzeyde, hem de eyalet bazında hapishane sistemi kâr amacı güden özel kuruluşların büyük ‘yatırımlarına’ sahne oluyor. Hapishane sisteminin en önemli parçalarından biri de göçmenlerin tutulduğu özel gözaltı merkezleri.

Başkan Joe Biden, iktidardaki 100. gününde Georgia’da yaptığı bir mitingde, bir grup protestocu kendisinden özel göçmen gözaltı merkezlerinin kapatılmasını istediğinde, onlara katıldığını söylemiş ve ‘özel hapishanelerin ve özel gözaltı merkezlerinin olmaması gerektiğini’ vurgulayarak hepsini kapatmak için çalıştıklarını ilan etmişti.

Buna rağmen, iktidardaki üçüncü yılını tamamlayan Biden, göçmen gözaltı merkezlerinin idaresinde hâlâ büyük oranda kâr amacı güden kuruluşlara dayanıyor. Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) tarafından yapılan bir analize göre, gözaltında tutulan kişilerin göçmenlerin yaklaşık %90’ı özel şirketler tarafından işletilen tesislerde bulunuyor.

Syracuse Üniversitesinde federal göçmenlik verilerini toplayan ve analiz eden bir araştırma kurumu olan Transactional Records Access Clearinghouse’a (TRAC) göre, Biden’ın Ocak 2021’de göreve gelmesinden bu yana, göçmenlik gözetiminde tutulanların sayısı iki kattan fazla arttı: 22 Ocak 2021’de 14.195’ten 3 Aralık 2023’te 36.755’e.

Biden’ın başkanlık emri göçmen merkezlerine işlemiyor

Bu rakamlar, 2019’da Trump yönetimi altında kaydedilen en yüksek göçmen gözaltı rakamlarından (55.000) daha az olsa da, gidişat, COVID-19 salgını sırasında yavaşladıktan sonra, Biden döneminde göç oranlarındaki artışı ve yönetimin sığınma davaları devam ederken daha fazla göçmeni gözaltında tuttuğunu gösteriyor.

Biden görevdeki ilk haftasında, Adalet Bakanlığına, özel olarak işletilen gözaltı tesisleriyle sözleşmeleri yenilememesi talimatını veren bir başkanlık emri yayınlamıştı. Adalet Bakanlığı sözcüsü Dena Iverson, bakanlığın emri uygulamak için çalışmaya devam ettiğini söyledi ve Hapishaneler Bürosu ve ABD Polis Teşkilatının bir düzineden fazla özel sektöre ait sağlayıcıyla sözleşmeleri feshettiğini belirtmişti.

Yine de bu emir, federal gözaltında kâr amacı gütmeyen şirketlerin kullanımında bir azalmaya yol açmış olsa da, özellikle göçmen gözaltı ‘sektörü’ için geçerli olmadı ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafazanın (ICE) kâr amacı güden şirketlere büyük ölçüde dayanmaya devam etmesine izin verdi.

Göçmenlik sisteminin kâr amacı güden gözaltı merkezleri ile bağı onlarca yıl öncesine gidiyor. ICE, olası sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan insanları tutmak için gözaltı merkezleri şebekesini kurarken, federal hükümetse tersine, kendi tesisini inşa etmek yerine bunu özel şirketlere yaptırıyor.

Ödüllü gazeteci ve The Marshall Project’in kurucu genel yayın yönetmeni Bill Keller, 2022’de The Guardian’a verdiği demeçte, özel olarak işletilen ve kâr amacı güden hapishaneler fikrini ilk ortaya atan kişinin Ronald Reagan olduğunu hatırlatıyor. Keller, hapishane sahiplerine, ‘otel sahipleriyle aynı şekilde’, mevcut doluluk yoluyla ödeme yapıldığından, mahkumları serbest bırakmaya hazırlamak için hiçbir motivasyonlarının olmadığına dikkat çekiyordu.

‘Esneklik’ nedeniyle hem Cumhuriyetçiler hem Demokratlar özel hapishane sisteminden yana

Time’a konuşan ICE İcra ve Kaldırma Operasyonlarından sorumlu genel müdür yardımcısı Corey A. Price’a göre, mevcut finansman ve ihtiyaç duyulan yataklar yıldan yıla değiştiğinden, göçmen konutlarının lojistiği karmaşık. Özel şirketlerle sözleşme yapmak, Kongre daha fazla fon tahsis ettiğinde ICE’nin hızlı bir şekilde yeni gözaltı yatakları getirmesine izin veriyor.

ICE ile sözleşme imzalayan ve göçmen gözaltı merkezleri şebekesinin en önemli unsurlarından biri olan CoreCivic şirketinin halkla ilişkiler direktörü Ryan Gustin, şirketin ‘Amerika’nın göçmenlik sisteminde değerli ancak sınırlı bir rol oynadığını, bunu yaklaşık 40 yıldır her yönetim için, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi, yaptıklarını’ söylüyor.

Gustin, federal hükümet kurumlarının, şirketlerin sağlayabileceği ‘esneklik’ nedeniyle genellikle CoreCivic ile çalışmayı tercih ettiğini, bunun da ihtiyaçların ve önceliklerin yıldan yıla önemli ölçüde değişebildiği bir sektörde ‘özellikle önemli olduğunu’ belirtiyor.

CoreCivic ve GEO Group’un kirli geçmişi

İlk kez 1983 yılında Amerika Islah Şirketi (CCA) adıyla sözleşme imzalayarak dünyanın ilk özel hapishanesini inşa eden CoreCivic’in gelirinin yüzde 25’i ICE ile yapılan sözleşmelerden geliyor.

Tüm göçmen tutukluların üçte ikisinden fazlası CoreCivic ve GEO Group gibi özel hapishane şirketleri tarafından hapsediliyor ve ABD’deki en büyük 10 göçmen gözaltı merkezinden 9’u özel olarak işletiliyor.

Anlaşmaların büyüklüğü ise şaşırtıcı: 2014 yılında federal hükümet, CoreCivic’e Dilley, Teksas’ta bir aile gözaltı merkezi işletmek için dört yıllığına 1 milyar dolarlık bir sözleşme verdi. Yaz başında yaklaşık 2.000 kişiyi ‘ağırlayan’ şirket, 2.400 kişilik kapasitesine rağmen sözleşme gereği tam ödeme almıştı.

Trump’ın göçmen çocukları ailelerinden ayırma kararının yol açtığı krizin zirvesinde, şirketin hisse senedi fiyatı iki haftadan kısa bir süre içinde yüzde 14 artmıştı.

CoreCivic’in mahpus plantasyonlarından ‘süzülen’ tecrübesi

CCA’nın kurucuları T. Don Hutto and Thomas Beasley. Mother Jones’taki uzun bir araştırmaya göre Beasley, Tennessee Cumhuriyetçi Partinin lideriydi. İlk kez 80’li yıllarda özel hapishane açma fikrini Cumhuriyetçilerle konuşmuştu ama bunun için cezaevlerine bilen birisine ihtiyaç duyuyordu.

Hutto, 1967’de Rosharon, Teksas’taki Ramsey plantasyonunun müdürü olduğunda hapishaneleri yönetme kariyerine başlamıştı. Ramsey, Manhattan büyüklüğündeydi ve pamuk tarlalarında çalışan 1.500 mahkum vardı. 

Tıpkı Güney’deki diğer hapishane sistemleri gibi, Teksas’taki cezaevi ağı da doğrudan kölelik ile büyümüştü. İç Savaş’tan sonra, pamuk ve şeker yetiştiricileri çalışmaya zorlayabilecekleri kölelerinden ‘yoksun’ kalmışlardı. Ama bir avantajları vardı: Anayasanın 13. Maddesi köleliği kaldırıyor ama kapıdan kovulan köleliğin bacadan girmesine izin veren bir boşluk bırakıyordu. Kölelik ‘gönüllü ya da gönülsüz’ kaldırılmıştı, ama ‘bir suçun cezası dışında’…

Dolayısıyla ‘kölesizliğe alışamayan’ Güneyli toprak ve mülk sahipleri, mahkumlarını özel çiftliklerde, kereste kamplarında ve kömür madenlerinde çalışmak ve demiryolu raylarının döşenmesine yardımcı olmak için kiralayabilirdi.

Eyalet sonunda şirketlerin ve yetiştiricilerin ucuz mahkum emeğinden kazandıkları kolay parayı tatlı buldu ve bu yüzden 1899 ile 1918 arasında 13 plantasyon satın alıp aracıları ortadan kaldırarak onları hapishaneye dönüştürdü.

Kölelik derken, hakiki kölelikten bahsediyoruz: Teksas’ta, 1941 yılına dek hapishanelerinde kırbaç cezası yasak değildi ve mahkumlar de öncelikle ‘yeterince üretken’ olmadıkları için kırbaçlanıyordu. Arkansas’ta kırbaç cezası ancak 1968’de ortadan kaldırıldı. Mahkûmlar, ‘tembellik’ veya tarlalarda çalışma kotalarını karşılamadıkları için rutin olarak hücre hapsine alınıyordu.

Teksas hapishaneleri ayrıca özel himayeye sahip bazı mahkumlara, diğer mahkumları yöneten ve cezalandıran kişiler (Nazi toplama kamplarında bunlara ‘Kapo’ denirdi) olarak hareket etme yetkisi verdi. Bu mahkum gardiyanlar, hapishaneleri acımasız bir güçle yönetti; öyle ki, bir eyalet müfettişi, gardiyanların ve Amerikan Kapoların mahkumları ‘yumruklar, balta sapları, coplar, kurşunlu lastik hortum, at dizginleri, silah dipçikleri, siyah krikolar ve beyzbol sopaları’ ile dövdüğünü tespit etmişti.

Eyalet, Kapoları kullanarak aksi takdirde gardiyanların maaşlarına harcanacak paradan tasarruf ediyordu. 1974 tarihli bir devlet raporu, bu uygulamaların 1970’lere kadar devam ettiğini ortaya koydu.

1965’te Arkansas’ın hapishane çiftlikleri eyalet hazinesine 250.000 dolar koyuyordu. Bir eyalet polis soruşturmasının özetinde, “Bu kârları elde etmek için mahkumlar, özellikle hasat zamanında, tarlalarda şafaktan alacakaranlığa kadar acımasızca sürüldü,” yazıyordu.

ABD’de kölelik sürüyor: Mahkûmların zorla çalıştırılması her yerde

CoreCivic’in kurucusu, vahşi eğilimlerini ‘sektöre’ aktardı

İşte Hutto, bir hapishaneyi nasıl yöneteceğini böyle öğrenmişti. 1971’de Arkansas hapishane sistemini yönetmeye başlayan Hutto, mahkumları ‘küçük ödüller’ karşılığında yarıştırmaya başlamıştı. Ağustos 1972’de yüzlerce kişi, mahkumların yarışmasını izlemek için bilet satın almıştı.

Siyah ve beyaz çizgili üniformalar giyen mahkumlar vahşi atlara bindiriliyordu. Bir mahkum ata binmeye çalışırken karnına tekme yedi ve sedyeyle taşınmak zorunda kaldı.

‘Eğlencede’ mahkumlar, yağlanmış bir domuzun üzerine atlıyor ve 10 dolar kazanmak için onu yakalamaya çalışıyordu.

Bir makaleye göre, kalabalığın favorisi, mahkumların öfkeli bir boğanın boynuzları arasına bağlanmış 75 dolar içeren bir tütün kesesini almaya çalıştıkları ‘Hard Money’ adlı bir oyundu. Eğlenceyi bir muhabire anlatan Hutto, “Buradaki amacımız, her mahkûmu sorumluluklarını yerine getirecek daha donanımlı bir topluma geri döndürmek ve bu, bu yönde bir başlangıç olabilir,” diyordu.

Hutto, Arkansas hapishane sistemini ihya eden çiftçilik operasyonunu da yenilemiş ve onu ‘verimsiz, marjinal bir operasyondan son derece verimli mekanize bir operasyona’ dönüştürmüştü. Artık besin ürünlerinin yerine pamuk, pirinç ve soya fasulyesi gibi yüksek gelir getiren mahsuller yetiştiriliyordu. Hutto’nun Arkansas’taki ilk yılında, çiftlik operasyonları yaklaşık 1,7 milyon dolar gelir getirmişti.

Ceza sistemi de değişti

Habere göre, Cummins ve Arkansas’ın diğer hapishane çiftliğindeki üst düzey pozisyonların neredeyse yarısı, mahkumları çalışmaya zorlamak için ‘kendi yöntemlerine’ sahip olan Teksaslılar tarafından dolduruldu.

Arkansas’taki hapishane koşullarıyla ilgili federal bir duruşmada mahkumlar, birinin pamuk kotasını dolduramamasının ‘Texas TV’ adlı bir cezanın gerekçesi olduğunu ifade ediyordu. Bu cezada bir mahkum, alnını duvara dayayarak ve elleri arkada durmaya zorlanırdı. Orada altı saate kadar, genellikle yiyeceksiz, bazen çıplak olarak bırakılırdı.

Bir mahkum, “Sabahları sizi kaldırıyorlar ve size şerbetli iki parça ekmek veriyorlar ve bütün gün pamuk toplamanızı söylüyorlar ve yeterince toplamadığınızda sizi o duvara yapıştırıyorlar, böylece akşam yemeği ya da temiz kıyafet alamıyorsunuz. Sonra ertesi sabah, aynı şey. Hiçbir işe yaramadığında nasıl iyi bir tavır sergileyeceksin?” diye soruyordu.

Bütün bunlar, Shane Bauer’in 2018 tarihli American Prison: A Reporter’s Undercover Journey Into the Business of Punishment [Amerikan Hapishanesi: Bir Muhabirin Ceza İşine Gizli Yolculuğu] isimli kitabında ayrıntılarıyla anlatılıyor. Bauer, tebdil-i kıyafet bir şekilde CoreCivic tarafından işletilen hapishanelerde çalışarak bu kitap yazmıştı.

Özel şirketlere kölelik suçlaması

Elbette hapishane ve göçmen merkezlerinin işletmelerinin özel şirketlere verilmesi, güvenlik ve personel endişelerini beraberinde getiriyor. Kâr amacıyla hareket eden şirketler, maliyetleri azaltmak için personel sayısını azaltma gibi adımlar atıyorlar.

Biden’ın 2021’deki başkanlık emrinden aylar sonra, Pennsylvania, Philipsburg’da özel olarak işletilen bir hapishane, Federal Cezaevleri Bürosu’nun sözleşmesini yenilememesi üzerine kapatılmıştı. Fakat bir yıl içinde hapishane, Moshannon Vadisi İşlem Merkezi adlı yeni bir isim altında ve ICE ile göçmen gözaltıları için yeni bir sözleşme kapsamında yeniden açıldı.

ICE’ye göre, 6 Aralık’ta Frankline Okpu adlı Kamerunlu bir adam Moshannon Vadisi gözaltı merkezinde öldü.

Yakın zamanda Brezilya’dan sığınma talebinde bulunan Kesley Vial, geçen hafta New Mexico’daki bir gözaltı merkezinde intihar ederek öldü. Yerel savunucular ve sivil haklar avukatları, intihar nedeniyle, ‘ICE ve gözaltı merkezini işleten özel şirket CoreCivic’in koşullarını ve muamelesini’ suçladı.

Georgia’daki ayrı bir CoreCivic gözaltı tesisine geçen hafta, şirketin insanları hücre hapsi de dahil olmak üzere ceza tehdidiyle çalışmaya zorlayarak federal kölelik karşıtı yasaları ihlal ettiği iddiasıyla dava açıldı. CoreCivic yaptığı açıklamada iddiaları yalanladı.

CoreCivic’in göçmen gözaltı sözleşmeleri söz konusu olduğunda ‘en büyük rakibi’ Geo Group, California’daki bir gözaltı merkezindeki personelin, tesisteki bir işçi grevini destekledikleri için ceza olarak dört kişiyi hücre hapsine koyduğu iddialarıyla karşı karşıya.

GeoGroup da iddiaları reddetti. İddia, eyalet senatosunun California’yı gözaltı merkezlerinde hücre hapsinin kullanımını kısıtlayan ilk eyalet yapacak bir yasa tasarısı sunmasından hemen önce geldi.

Özel gözaltı merkezlerini işleten şirketlerin Cumhuriyetçi sevgisi

‘Göçmen istilasına’ neden olduğu iddia edilen Biden yönetiminin, göçmenlerin kapatılması için dayandığı özel şirketlerin Cumhuriyetçilerle olan ilişkisi ise ‘sektörün’ ironilerinden biri.

2022 yılında Jacobin’de yer alan bir makaleye göre, federal ve eyaletler düzeyindeki özel hapishane işletmelerinin en büyük ikisi, CoreCivic ile GEO Group, 2020-2022 arasında Cumhuriyetçi Valiler Birliği’ne 1,7 milyon doların üzerinde para verdi.

Örneğin özel hapishane bağışlarının büyük bir kısmı, GEO Group’un bulunduğu ve eyalet ihalelerinin verildiği Florida’daki Cumhuriyetçilere akıyor. Sektör, Florida Cumhuriyetçi Parti komitelerine 1 milyon dolardan fazla ve Florida Valisi Ron DeSantis’e 269.000 dolar bağış yapmıştı.

Yakın zamanda Cumhuriyetçi adaylık yarışından çekilen DeSantis, Donald Trump’a destek çağrısı yapmıştı. Son göçmen krizinin odağındaki Vali Abbott da özel hapishane endüstrisinin en önemli bağış sahiplerinden. Tennessee Valisi Bill Lee ve Arkansas Valisi Asa Hutchinson da özel hapishane sektörünün bağışlarından faydalanıyor.

Ülkenin en büyük hapishane işletmecilerinden biri olan GEO Group, 2017’de Trump’ın yemin töreni kutlamalarını desteklemek için 250.000 dolar bağışlamıştı. CoreCivic de aynı törenin hazırlıkları için 250.000 dolar vermişti.

Küresel sermaye göçmen kamplarına yatırım yapıyor

Fakat işler burada kalmıyor. Dünyanın en büyük finansal yatırım şirketleri arasında yer alan Fidelity, BlackRock, State Street ve Vanguard gibi devler de büyük özel hapishane yatırımcıları. BlackRock, %15,38 hisseyle CoreCivic’in en büyük yatırımcısı. State Street’in hem CoreCivic’te hem de GEO Group’ta hisseleri var.

BlackRock, özel hapishaneleri içeren ESG (çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim) fonları da satıyor. The Intercept’te yer alan bir araştırmaya göre, BlackRock’ın ‘sosyal sorumluluk’ fonlarından biri olan iShares ESG Screened S&P Small-Cap ETF’si (borsa yatırım fonu) CoreCivic’i içeriyor. DWS Group’un Xtrackers S&P SmallCap 600 ESG’sinden hisse satın alan yatırımcılar da CoreCivic’ten bir miktar satın alıyor.

CoreCivic’in, George Floyd’un polis tarafından öldürülmesinin ardından, ‘proaktif’ olarak ‘ırksal eşitlik denetimi’ yürüten ilk şirket olduğunu duyurarak bunun sonuçlarını açıklaması da göçmen hapsetme sektörünün nasıl işlediğine ilişkin küçük bir örnek olarak tarihe geçmişti.

Şirketin DEI (çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık) raporuna göre CoreCivic, beyaz olmayan hapishane gardiyanları, yönetim kurulundaki çeşitlilik ve çeşitli gardiyan rütbelerinin yanı sıra siyahların öncülüğünde kurulan bir ticaret grubuyla ortaklığını öne çıkarıyor.

CoreCivic, kendi ESG raporunda, Newsweek/Statista tarafından Amerika’nın ‘en sorumlu şirketlerinden biri ‘olduğunu iddia eden 2021 ödülünü hatırlatıyor. Newsweek/Statista ESG sıralaması, kısmen hapishane şirketinin ‘iyi amaçlara’ olan bağlılığına ve yönetim kurulundaki kadın ve ırksal azınlıkların sayısına dayanarak CoreCivic’e yüksek bir sosyal derecelendirme veriyor.

Sınır hattında ‘büyük veri işleme’ Palantir’de

ICE ile birlikte iş yapan önemli isimlerden biri de, ilk Trump döneminde eski başkanın en büyük destekçilerinden, eski PayPal CEO’su ve Cumhuriyetçi Peter Thiel.

Thiel’in kurduğu gizemli veri madenciliği şirketi Palantir, ICE’nin ‘pis işlerini’ yaptığı gerekçesiyle eleştiriliyordu. 2020 yılında, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu (WEF) esnasında CNBC’ye bir mülakat veren Palantir CEO’su Alex Karp, şirketinin ABD’deki ‘belgesiz insanları bulduğunu’ söylemişti.

Palantir, yıllar boyunca, ICE’nin göçmenleri sınır dışı etme operasyonlardaki rolünü inkar etmişti. Şirket, ICE’nin yanı sıra Pentagon, Adalet Bakanlığı ve İç Güvenlik Bakanlığı ile de çalışıyor ve yüklü sözleşmeler elde ediyor.

Amerika

Trump, Venezuela’da kalıcı asker konuşlandırmak istiyor

Yayınlanma

ABD’li yetkililer, Trump yönetiminin Venezuela ile, ülkede olası bir uzun vadeli ABD askeri varlığının temelini atacak bir anlaşma üzerinde müzakere ettiğini belirtti.

New York Times’a konuşan ABD’li yetkililer, Marco Rubio yönetimindeki Dışişleri Bakanlığı’nın, “kuvvetlerin statüsü anlaşması” (SOFA) olarak bilinen askeri anlaşmaya ilişkin görüşmelere öncülük ettiğini belirtti.

Venezuela’daki uzun vadeli ABD asker varlığına ilişkin sayılar ve konumlar da dahil olmak üzere tüm ayrıntılar, gelecekteki anlaşmalarda belirlenecek.

Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, 100’den fazla ülkeyle kuvvetlerin statüsü anlaşmaları müzakere ettiğini belirtti.

ABD, bazı ülkelerdeki üslerde on binlerce asker bulundururken, diğerlerinde sadece birkaç danışman veya birim bulunduruyor.

Açıklamada, bu anlaşmaların “ABD kuvvetlerinin, gemi ziyaretleri, eğitim, tatbikatlar ve insani yardım gibi güvenlik ortaklarımızla karşılıklı olarak kararlaştırılan faaliyetlerde çalışabilmesi için net ve öngörülebilir bir yasal çerçeve sağlayarak savunma işbirliğini teşvik ettiği” belirtildi.

Ocak ayında ABD askerlerinin Venezuela’ya düzenlediği gece baskınında onlarca kişiyi öldürmesi ve ülkenin lideri Nicolás Maduro’yu kaçırmasından bu yana, Venezuela’nın üst düzey yetkilileri Donald Trump’a boyun eğmiş durumda.

Pazartesi günü Washington’da yaptığı bir konuşmada Trump, “Venezuela’yı fethetmek”ten bahsetti.

New York Times’a göre müzakereler, ABD hükümetinin Latin Amerika’da giderek artan askerileştirilmiş politikalarının en son tezahürü.

Trump ve üst düzey danışmanları, Kolombiya, Ekvador ve Venezuela’daki güçlerle ortak operasyonlar da dahil olmak üzere, bölge genelinde operasyonlar yürütülmesi için askerlere talimat vermişti.

ABD ordusu ayrıca Karayipler ve doğu Pasifik’te sivil teknelere yönelik onlarca saldırı düzenledi; birçok hukuk uzmanı bu saldırıları yargısız infaz olarak nitelendiriyor.

Trump yönetimi, bölgedeki birçok sağcı hükümetle daha yakın güvenlik bağları kurdu ve Orta ve Güney Amerika’daki üslerde asker ve askeri varlık bulunduruyor.

Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Ekim ayı sonlarında bazı Kongre danışmanlarına Venezuela ile yakında başlayacak müzakereler hakkında resmi bir brifing verdi.

Pazartesi günü, Rubio, Washington’da Venezuela’nın yeni dışişleri bakanı Oliver Blanco ile bir araya geldi.

Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre, ikili görüşmede ülkenin siyasi grupları arasındaki uzlaşma görüşmeleri, gelecekte seçimlerin yapılma olasılığı ve siyasi tutukluların serbest bırakılması konusu ele alındı.

Bakanlığın toplantı özetinde askeri bir anlaşmaya ilişkin müzakerelerden bahsedilmedi.

Venezuela, Karayipler’e kıyısı ve Kolombiya, Brezilya ve Guyana ile kara sınırları bulunması nedeniyle bölgesel bir operasyon üssü olarak son derece elverişli.

ABD ordusu ve diğer Amerikan kurumları, uyuşturucu kaçakçılığını durdurmak amacıyla Kolombiya’da operasyonlar yürütüyor.

Buradaki sorulardan biri, ABD’nin Venezuela’da Amerikan askeri üsleri kurup işletmeyi mi, yoksa Venezuela üslerine asker yerleştirmeyi mi planladığı.

Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkili, Karakas’ta yaptığı açıklamada, ABD’nin Venezuela ile güvenlik işbirliğini genişletmeyi beklediğini ama üslerin kurulmasına ilişkin ciddi bir tartışmanın “çok, çok uzak bir ihtimal” olduğunu vurguladı.

Yetkili, şu anda Venezuela hükümetiyle üsler konusunda herhangi bir görüşme yapılmadığını belirtti.

Okumaya Devam Et

Amerika

Teksas’ta 32 yıl sonra Demokratları zafere götüren Gina Hinjosa kimdir?

Yayınlanma

Demokrat Partili Gina Hinojosa, Teksas valilik seçimini kazanarak eyalette 32 yıldır süren Cumhuriyetçi Parti hakimiyetine son veren ilk Demokrat oldu. Dördüncü dönemi hedefleyen Cumhuriyetçi Vali Greg Abbott yenilgiyi kabul ederken Hinojosa, eyalet meclisindeki sandalye dağılımı sayesinde güçlü bir veto yetkisiyle göreve başlayacak.

Demokrat Partili Gina Hinojosa, Teksas valilik seçimini kazanarak eyalette 32 yıldır süren Cumhuriyetçi Parti yönetimine son veren ilk Demokrat oldu.

Dördüncü dönemini hedefleyen mevcut Vali Greg Abbott, Hinojosa’yı telefonla arayarak yenilgiyi kabul etti. Associated Press (AP) haber ajansı da eyaletteki seçimi Hinojosa’nın kazandığını duyurdu.

Seçim zaferinin ardından destekçilerinin tezahüratları eşliğinde sahneye çıkan Hinojosa, “Başardık. Bu zaferin yarattığı sarsıntı da dahil olmak üzere, Teksas’ta her şey daha büyüktür. Bu gece dünyayı şaşırttık.” dedi.

Valilik görevini ocak ayında devredecek olan Abbott ise destekçilerine teşekkür ederek görevi devralacak Hinojosa ve ekibine geçiş sürecinde yardımcı olacağını belirtti.

Abbott, “Buraya çıkmadan hemen önce, eyaletteki bütün bölgelerin ayrıntılarını inceledikten sonra Gina Hinojosa’yı arayıp kendisini Teksas valilik yarışını kazandığı için tebrik etme kararı aldım. Halen sayılacak oylar var ancak matematiksel olarak bu seçimi kazanmamız mümkün görünmüyor.” diye konuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, kaybettiği seçimin ardından sosyal medyada Abbott’ı hedef aldı.

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, “Teksas Valisi Greg Abbott, siyasi hayatının son altı ayında yalnızca adı Cumhuriyetçi olan birine (RINO) dönüşmeseydi kaybetmezdi. Eski formülüne geri döndü ve sonuç hiç hoş olmadı!” değerlendirmesini yaptı.

Hükümet ve Plan II alanında öğrenim gören Hinojosa, valilik yarışına şansı daha düşük gösterilen aday olarak başladı.

Önceki üç rakibini açık farklarla mağlup eden Abbott, yarışa büyük bir bağış toplama avantajıyla girdi. Hinojosa ise görevdeki valiyi geçmek amacıyla seçim kampanyasında eğitim ve veri merkezleri konularına ağırlık verdi.

Teksas genelindeki Demokrat zaferleri valilikle de sınırlı kalmadı; AP, ABD Senatosu yarışında Demokrat James Talarico’nun Cumhuriyetçi Ken Paxton karşısında kazandığını bildirdi.

Siyasete oğlunun okulunu kurtarmak için adım attı

Rio Grande Vadisi’nde doğup büyüyen yerli bir Teksaslı olan Gina Hinojosa, Brownsville devlet okullarında eğitim gördü.

Teksas Üniversitesinden mezun olmasının ardından George Washington Üniversitesinde hukuk öğrenimini tamamladı.

Kariyerine ailelerin ve işçilerin haklarını savunan bir sivil haklar ve sendika avukatı olarak başlayan Hinojosa, çalışanların adil ücret ve özlük haklarına kavuşması için çalıştı.

Hinojosa, 2005 yılında Temsilciler Meclisi Çoğunluk Lideri Tom DeLay hakkında kara para aklama suçlamasıyla açılan davayı yürüten hukuk ekibinde görev aldı.

Hinojosa, başlangıçta kamu görevine aday olma planı yapmıyordu. Ancak eyalet bütçesindeki kesintiler nedeniyle oğlunun gittiği ilkokul kapanma tehlikesiyle karşılaşınca diğer velileri bir araya getirdi.

Austin Bağımsız Okul Bölgesi Yönetim Kuruluna adaylığını koyarak seçimi kazanan Hinojosa, oğlunun okulunun yanı sıra bölgedeki diğer tüm devlet okullarının eğitime devam etmesini sağladı.

Kurul üyeleri, 2015 yılında Hinojosa’yı Yönetim Kurulu Başkanı olarak görevlendirdi.

Eyalet meclisinde eğitime bütçe mücadelesi verdi

Kamu hizmetine okul yönetiminde başlayan Hinojosa, Teksas Temsilciler Meclisinde Austin bölgesini dokuz yıl boyunca temsil etti.

Eyalet meclisinde 2017 yılında insan ticareti mağdurlarına destek amacıyla Sağlık ve Sosyal Hizmetler Komisyonuna 3 milyon dolar aktarılmasını önerdi.

Öneri Temsilciler Meclisinden geçse de Senato görüşmelerinde bütçeden çıkarıldı. 2019 yılında ise afetzedelerin yardım başvurusu yapmasını sağlayan bir sistem kuran HB 1307 sayılı yasa tasarısını hazırlayarak yasalaşmasını sağladı.

Ayrıca Travis bölgesindeki yoksullara sağlık hizmeti verilmesi için yaklaşık 1 milyar dolarlık federal fon ayrılmasına öncülük etti.

Eğitim odaklı girişimlerini mecliste de sürdüren Hinojosa, 2019 yılında kamu okullarına 11 milyar doları aşan yatırım ayrılması sürecinde yer aldı.

2023 yılındaki yasama döneminde ise öğretmen maaşlarına 15 bin dolar, destek personeline 5 bin 500 dolar zam yapılmasını ve öğrenci başına ayrılan bütçenin 6 bin 160 dolardan 8 bin 947 dolara çıkarılmasını hedefleyen 40 milyar dolarlık “Geleceğimizi Tam Fonlayın Yasası” teklifini sundu.

Vali Abbott, özel okul kuponu uygulaması geçmedikçe kamu eğitimi bütçesini artırmayacağını açıkladı ve okullara ek bütçe aktarılamadı.

2025 yılı şubat ayında bu kesintileri gösteren bir internet sitesi açan Hinojosa, Abbott’ın suçlamasına karşı “Yüzüme karşı yalancı de.” çağrısıyla bir video paylaştı.

Seçim zaferi yeni bir yasama dengesi getirdi

Hinojosa, meclisteki görev süresi boyunca Demokrat parlamenterlerle birlikte oy hakkı kısıtlamalarını durdurmak ve seçim bölgeleri haritalarını engellemek amacıyla eyalet dışında eylemlere katılmıştı.

Başsavcı Ken Paxton’ın Hinojosa ve diğer vekilleri görevden alma talebiyle açtığı dava ise Teksas Yüksek Mahkemesince yetkisizlik gerekçesiyle reddedildi.

Ocak ayında valilik koltuğuna oturacak olan Hinojosa; binlerce eyalet görevlisini atama, yasa tasarılarını imzalama veya veto etme ve afet durumu ilan etme yetkilerine sahip olacak.

Cumhuriyetçilerin Teksas Meclisinin her iki kanadında da üçte iki çoğunluğu elde edememesi nedeniyle yeni vali, yasama sürecinde veto gücünü etkin bir şekilde kullanabilecek.

Çocukluğunda büyükannesinden “No te dejes” (Boyun eğme) ilkesini öğrendiğini dile getiren Hinojosa, konuşmasını “Teksaslılara özgü o kararlılıkla her şeyin mümkün olduğunu gösterdik.” sözleriyle tamamladı.

Okumaya Devam Et

Amerika

Tıp doktorluğundan Senatoya: Abdul El-Sayed kimdir?

Yayınlanma

Michigan’daki yarışta Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’ı mağlup eden tıp doktoru Abdul El-Sayed, ABD tarihinin ilk Müslüman senatörü oldu. El-Sayed, evrensel sağlık sigortası ve İsrail’e askeri yardımın sonlandırılması talepleriyle biliniyor.

Abdul El-Sayed, ABD’nin Michigan eyaletinde Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’ı mağlup ederek ABD tarihinin ilk Müslüman senatörü unvanını kazandı.

Demokrat Parti’nin sol kanadında yer alan 42 yaşındaki El-Sayed, hem partisinin yerleşik düzenine yönelttiği eleştirilerle hem de Cumhuriyetçilerin ve Donald Trump’ın hedef aldığı seçim kampanyasıyla öne çıktı.

Mısır kökenli göçmen bir ailenin çocuğu olarak 1984 yılında Detroit’in banliyösü Rochester Hills’te doğan El-Sayed’in ilk dili Arapça oldu. Lise yıllarında güreş, Amerikan futbolu ve lakros takımlarının kaptanlığını yürüten El-Sayed, Michigan Üniversitesinde biyoloji ve siyaset bilimi eğitimi aldı; lakros sporunu üniversite takımında da sürdürdü. Ardından Rhodes bursuyla Oxford Üniversitesinde ve Michigan Üniversitesinde tıp eğitimi gördü; tıp doktorası derecesini Columbia Üniversitesinden aldı.

Epidemiyolojiden Detroit Sağlık Departmanına

Siyasete atılmadan önce kamu sağlığı epidemiyolojisi alanında çalışan ve akademide doçentlik kadrosuna yönelen El-Sayed, daha sonra Detroit Sağlık Departmanının başına getirildi. 2018 yılında, 32 yaşındayken Flint su krizindeki çalışmalarından esinlenerek Michigan Valiliği adaylığı için görevinden istifa etti. Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi sol Demokrat isimlerin desteğini almasına karşın, partisinin ön seçiminde Gretchen Whitmer’a 20 puandan fazla farkla kaybetti.

Ardından Wayne County Kamu Sağlığı Direktörlüğü görevini yürüten El-Sayed, 2026 yılındaki Senato yarışında şansını yeniden denedi.

Demokrat Partinin emekliye ayrılan Senatörü Gary Peters’ın yerine geçmek için başlatılan ön seçim yarışında ilk olarak El-Sayed, Michigan Eyalet Senatörü Mallory McMorrow ve Temsilciler Meclisi Üyesi Haley Stevens yarıştı. McMorrow’un temmuz ayında adaylıktan çekilmesinin ardından yarış, Stevens ile El-Sayed arasında geçti.

İsrail yanlısı lobi örgütü AIPAC’e bağlı United Democracy Project adlı bağımsız harcama komitesinin (Super PAC) Stevens’ı desteklemek ve El-Sayed’i durdurmak için 30 milyon dolar harcadığı ön seçimi, El-Sayed yaklaşık yüzde 1 farkla kazandı.

“Trump etrafında ördüğümüz ittifak artık yok”

Obama’nın desteğini aldı

Eski ABD Başkanı Barrack Obama, El-Sayed’in Senato kampanyasına destek verdi.

El-Sayed, aralarındaki ilişkiyi zaman zaman kendi babasıyla kurduğu bağa benzeterek her başlıkta aynı görüşü paylaşmasalar dahi Obama’nın açtığı yol ve sunduğu katkı nedeniyle “derin bir minnettarlık duyduğunu” dile getirdi.

El-Sayed, Barack Obama’nın 2004 yılındaki Demokratik Ulusal Kurultay (DNC) konuşmasını takip ettikten sonra ilk kez bir siyasetçide kendisini gördüğünü kaydetti. Her iki ismin de Afrika kökenli babalara sahip olması, alışılmışın dışında isimler taşıması ve benzer fiziksel özellikleri paylaşması, El-Sayed’in sıklıkla dikkat çektiği unsurlar arasında yer aldı.

El-Sayed, geçmişte Obama yönetiminin bazı adımlarına yönelik eleştirilerini açıkça paylaştı. Özellikle dış politika kararlarını ve sağlık reformundaki sınırlılıkları hedef alan siyasetçi, bir dönem kendisine yakıştırılan “yeni Obama” nitelemesinden rahatsızlık duyduğunu dile getirdi.

El-Sayed, bu dönemde yaptığı değerlendirmede “Ben Obama değilim.” ifadesini kullandı. Obama döneminde yürürlüğe giren Sağlık Sigortası Reformu’nu (Affordable Care Act – ACA) ise geliştirilmeye muhtaç bir “başlangıç evi” olarak tarif etti.

Trump yenilgiyi kabul etti

İsrail’e askeri yardımları kampanyanın merkezine taşımıştı

El-Sayed, siyasi çizgi olarak kendisini demokratik sosyalist şeklinde tanımlamasa da Bernie Sanders çizgisine yakın bir ekonomik popülizmi savunuyor. Herkes için sağlık sigortası (Medicare for All) tasarısını destekleyen, şirket tekellerini eleştiren ve seçim harcamalarını serbest bırakan Citizens United kararının iptalini isteyen Michiganlı siyasetçi, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin (ICE) lağvedilmesini talep ediyor.

Dış politikada ise El-Sayed, İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarını doğrudan “soykırım” olarak niteledi ve ABD’nin bu ülkeye yönelik koşulsuz askeri yardımlarının kesilmesini savundu.

Nisan ayında CNN’e verdiği demeçte, “On binlerce insanı öldürmek sizi fazlasıyla kötü yapar. Hangisinin diğerinden daha kötü olduğunu tartışmıyoruz. Hamas: kötü. İsrail hükümeti: kötü. İkisini de söyleyebiliriz.” ifadelerini kullandı.

El-Sayed, seçim konuşmalarında bütçe önceliklerine değinerek “Vergilerimizin burada; buradaki okullar, sağlık sistemi ve altyapı için harcanmasını istiyoruz. Paramızın apartheid, soykırım ya da savaş yürütmek için gönderilmesini istemiyoruz.” görüşünü dile getirdi.

Genel seçim sürecinde Donald Trump ve Cumhuriyetçi çevrelerin hedefi olan El-Sayed, “cihatçı”, “komünist” ve Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütünün mensubu olmakla itham edildi.

Trump, El-Sayed’in Senatoya girmek için metal detektöründen geçmesi gerekeceğini iddia etti; Başkan Yardımcısı JD Vance ise El-Sayed’in ABD’ye hiçbir bağlılığının olmadığını öne sürdü.

Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers da El-Sayed’i kararsız bir eyalet için aşırı solda konumlandırmaya çalıştı. Genel seçim sürecinde taraflar ekim ayı ortasına kadar 220 milyon doları aşkın reklam harcaması yaptı.

Seçim gecesi Detroit’te eşi Sarah Jukaku ile birlikte zafer konuşması yapan El-Sayed, kendisine yöneltilen suçlamalara yanıt vererek “Ben Müslüman bir senatör olmak için yarışmıyorum. ABD Senatosu için yarışıyorum ve tesadüfen Müslümanım.” dedi.

Ocak ayında göreve başlayacak olan El-Sayed, anayasa gereği yemin törenini yönetecek olan Başkan Yardımcısı Vance’e seslenerek “JD, habibi, ocak ayında bana yemin ettirmekle anayasal olarak yükümlü olman leziz bir ironi barındırıyor.” ifadesini kullandı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English