Dünya Basını
Beyaz Saray’a dönerse Trump’ın Gazze politikası nasıl olacak

Kasım ayındaki seçimlerde Biden’a karşı yarışacak olan eski ABD Başkanı Donald Trump, Gazze konusunda görüşlerini açıkça belirtmekten imtina ediyor. Dolayısıyla Beyaz Saray’a dönmesi durumunda politikasının nasıl şekilleneceği önemli bir tartışma konusu. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Trump’ın yaptığı net olmayan az sayıda açıklamalarından ziyade dış politika ekibi, yakın çevresi, bağışçıları, destekçileri ve bir önceki dönem sicili üzerinden Gazze politikasının nasıl şekillenebileceğine odaklanıyor:
***
Washington Gizemi mi? Trump İsrail-Gazze Savaşı Konusunda Nerede Duruyor?
James Carden ve Kelley Beaucar Vlahos
Sicili ve bugün yaptığı ‘işi bitirin’ yorumları sert bir çizgiye işaret ediyor, ancak yine de bir nebze belirsizlik söz konusu
Eski Başkan Donald Trump, İsrail’in Gazze’deki savaşıyla ilgili Fox News’e verdiği demeçle yine manşetlere çıktı: “Bu işi bir an önce bitirmeli ve barış dünyasına geri dönmelisiniz. Dünyada barışa ihtiyacımız var… Orta Doğu’da barışa ihtiyacımız var.”
Trump ayrıca İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile uzun süredir devam eden husumetini de ortaya koymaya devam ederek şunları söyledi: “Burada olanlar yüzünden çok kötü etkilendi. Hazırlıklı değildi. Kendisi de İsrail de hazırlıklı değildi.”
Bu Trump’ın Netanyahu’ya yönelik ilk açık eleştirisi değil. Trump, 2020’de Joe Biden’a karşı kaybetmesinin ardından Netanhayu’nun Biden’a gönderdiği tebrik mesajı dolayısıyla görevden ayrıldığından beri İsrail Başbakanıyla “konuşmadığını” söylemiş ve “canı cehenneme” demişti.
Ancak bu hafta İsrail gazetesi Israel Hayom’a verdiği bir röportajda Trump, savaşın neden sona ermesi gerektiğini ile ilgili görüşlerini daha da ileri götürdü.
“Barışa ulaşmalıyız, bu böyle devam edemez. Ve söyleyeceğim, İsrail çok dikkatli olmalı, çünkü dünyada çok destek kaybediyorsunuz” dedi.
Dünya genelinde antisemitizmin yükselişte olduğu yönündeki korkular sorulduğunda ise sivil ölüm ve yıkımlara atıfta bulundu.
“Çünkü siz de karşılık verdiniz” dedi: “Ve bence İsrail çok büyük bir hata yaptı. İsrail’i arayıp ‘bunu yapmayın’ demek istedim. Bu fotoğraflar ve görüntüler… Yani, Gazze’deki binalara bomba atılırken çekilen görüntüler. Ve dedim ki, bu korkunç bir tablo. Dünya için çok kötü bir resim. Dünya bunu görüyor… her gece binaların insanların üzerine yıkılışını izliyordum.”
Sivil binalarda Hamas’ın varlığı sorulduğunda bile Trump, “Gidin ve yapmanız gerekeni yapın. Ama bunu yapmayın.”
İsrail’in sivilleri bombalamayı bırakmasını mı yoksa bunu yaptıklarını dünyaya servis eden fotoğraflara izin vermesini mi kastediyor? Bu belirsizlik, gözlemcilerin bu sözlerden istedikleri anlamı çıkarmalarına yol açıyor. Belki de mesele budur.
Gerçekten de Trump, ateşkes ihtimalinden çatışmalar durduğunda neler olabileceğine kadar Gazze savaşıyla ilgili görüşleri hakkında çok az şey açıkladı. Kampanya sürecinde çok az açıklama yaptığı için daha fazlasını anlamak zor.
Ateşkes talep eden ilerici Demokratları “İsrail’den nefret eden deliler” olarak nitelendiriyor. Kısa bir süre önce Demokratlara oy veren Yahudilerin İsrail’den ve “dinlerinden nefret ettiklerini” söyledi.
Biden yönetimi hakkında Mart ayı başında Fox News’e verdiği demeçte “açıkçası yumuşadılar” dedi ve 7 Ekim Hamas saldırılarının kendisi hâlâ başkan olsaydı asla gerçekleşmeyeceğini ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin de gerçekleşmeyeceğini ekledi. Nedenini açıklamıyor ama azami baskı kampanyasının İran’ı “parasız” bıraktığı ve böylece Hamas’a verecek kaynağı kalmadığı konusunda ısrar ediyor.
Peki, son birkaç hafta içinde dağınık bir şekilde yapılan bu yorumlara bakarak, Trump’ın Kasım ayındaki seçimleri kazanması ve Ocak 2025’te 47. başkan olarak göreve başlaması halinde ABD’nin İsrail ve Filistinlilere yönelik politikasının nasıl olacağını gerçekten anlayabilir miyiz? Belki de en iyisi Trump’ın açıklamalarının ötesine siciline bir göz atmaktır.
İpuçları, geçmiş ve şuan
İlk olarak, Trump’ın son yorumlarıyla ilgili, Netanyahu’ya karşı duyulan sabırsızlığın iki partili olduğu, yaygın bir şekilde paylaşıldığı ve giderek arttığı konusunda uyarıyoruz; Senato Çoğunluk Lideri Chuck Schumer’in son açıklamaları merkez solun İsrailli lider hakkındaki hislerini iyi bir şekilde yansıtıyor.
Ancak Trump’ın yorumları şu ana kadar, Netanyahu hükümetinin 7 Ekim saldırılarını öngörememesinden kaynaklanan sağcıların hayal kırıklığına daha çok benziyor. Ancak Trump ve İsrail yanlısı sağ, Hamas’la mücadele devam ederken Netanyahu’ya yeterince destek vermemekle suçladıkları Biden’a ateş püskürüyor.
Dahası, Trump’ın “barış” hakkında yorum yaptığında İsrail-Gazze savaşında dikkatli olma konusunda uyarıda bulunuyor olabileceği fikri, yıllar boyunca etrafını sardığı insanlar tarafından çürütülüyor gibi görünüyor.
Örneğin Trump’ın başkanlığı döneminde Orta Doğu konusunda dış politika danışmanı olarak görev yapan damadı Jared Kushner’in Netanyahu ailesiyle uzun yıllara dayanan kişisel bağları var. Kısa bir süre önce Kushner Harvard Üniversitesi’ne verdiği bir mülakatta Filistinli mültecilerin Gazze’nin dışında İsrail çöllerinde barındırılabileceğini ve bir daha geri dönmeyebileceklerini öne sürdü. Ayrıca Filistinlilerin kendi devletlerine sahip olmamaları gerektiğini çünkü bunun Hamas’ın terörizmi için onları “ödüllendirmek” olacağını söyledi.
Trump’ın eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, emekli General Keith Kellogg, kampanya danışmanı Jason Miller, eski BM Büyükelçisi Richard Grenell ve Fred Fleitz gibi isimlerden oluşan mevcut dış politika danışman kadrosunun, başta İsrail-Filistin olmak üzere hiçbir dış politika konusunda güvercin olmadıkları biliniyor. Aralarında Tulsi Gabbard, Tim Scott, Sarah Huckabee, Elise Stefanik ve Ron DeSantis’in de bulunduğu 2024’ün potansiyel başkan yardımcılarının hepsi de eşit derecede İsrail yanlısı.
Bir de 45. Başkan’ın görevde olduğu dönemdeki sicili var. İsrail-Filistin ile ilgili eylemleri hiçbir şekilde dengeli, hatta ölçülü olarak yorumlanamaz.
Trump’ın İsrail Lobisi’nin önemli isimlerinden David Friedman’ı ABD’nin İsrail Büyükelçisi olarak ataması, ABD Büyükelçiliği’ni (uluslararası hukuku ihlal ederek) Kudüs’e taşıma kararı ve İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki toprak iddialarını resmen kabul etmesi, İsrail’in sert sağının ve birçok yönden en büyük bağışçılarının politika hedefleriyle yakın bir uyumun sinyallerini veriyor.
Bu arada Friedman, Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Refah’ın işgali durumunda Gazzelilerin gidecek hiçbir yeri olmayacağı yönündeki yorumlarına cevaben, “Mısır ve diğer Arap ülkelerinin” bir seçenek olduğunu açıkladı.
Friedman ayrıca iki devletli çözüme karşı çıkıyor ve bunun yerine Batı Şeria topraklarını ilhak etmenin İsrail’in hakkı olduğunu iddia eden Yahudiye ve Samarya’nın Geleceği planını savunuyor. Trump, yukarıda bahsi geçen Israel Hayom gazetesine verdiği demeçte Friedman’ın planını dinlemek üzere onunla görüşmeyi planladığını söyledi.
Trump’ın geçmişteki ve şimdiki en büyük bağışçıları; Tim Dunn, Bernie Marcus ve tabii ki ABD-İsrail ilişkilerini katı siyasi sağ lehine şekillendirmek amacıyla 2016-2020 yılları arasında Trump’a ve Cumhuriyetçi Parti davalarına 424 milyon dolardan fazla bağışta bulunan Adelson ailesi de dahil, İsrail yanlısı ve İran karşıtı katı bir duruşu destekliyor. Adelson ailesi -Miriam ve 2021 yılında ölen eşi Sheldon- özellikle 2015 yılında Başkan Obama tarafından imzalanan ve İran nükleer anlaşması olarak da bilinen Ortak Kapsamlı Eylem Planı’na (KOEP) karşıydı.
Bu arada Netanyahu bu anlaşmadan o kadar nefret ediyordu ki, 2015 yılında Kongre’nin ortak oturumunda bunun “tarihi bir hata” olduğunu ve İran’ın nükleer silah edinmesini “garanti edeceğini” söylemek de dahil anlaşmaya karşı tek kişilik bir halkla ilişkiler kampanyası yürüttü. Trump göreve geldiğinde KOEP’yi yırtıp attı ve İslam Cumhuriyeti’ne karşı yıllar sürecek maksimum baskı kampanyasını başlattı. İran’ın nükleer programı o zamandan bu yana genişledi.
Bu arada Miriam Adelson kısa bir süre önce Trump ile bu ay Florida’daki Mar-a-Lago tatil köyünde ve geçen ay Las Vegas’ta bir araya geldi.
Dahası, Trump’ın seçimlerdeki desteğinin temeli, yarısından fazlası İsrail’e desteğin kritik bir konu olduğunu belirten Hıristiyan Evanjeliklerin coşkulu katılımına bağlı olabilir.
Bağışçıların ve diğer ilgili tarafların ikinci bir Trump yönetiminde politika masasında nasıl bir yer edinecekleri adil bir soru.
Muhafazakârlar “tartışmalı konu”ya aldırmıyor
Bunların hiçbiri Trump’ın bugün sağın muhafazakârlarını tam anlamıyla ele geçirdiğini kanıtlamıyor. Trump’ın sözde dinlediği önemli muhafazakâr sesler Gazze’de daha itidalli bir politika izlenmesi gerektiğini açıkça dile getirdiler. Tucker Carlson, İsrail ile Hamas arasında ateşkes çağrısı yapmayı reddettiği için ABD’nin “ahlaki otoritesini” kaybettiğini söyledi.
Teknoloji milyarderi David Sacks ise İsrail’i kayıtsız şartsız desteklemenin İsrail’in çıkarına olmadığını söyledi. Breaking Points sunucusu Saagar Enjeti’ye verdiği demeçte, “Tarihsel olarak Amerika’nın rolü İsraillileri cesaretlendirmek olmuştur, temelde sınırı aşmak değil ama açıkçası bizimkini boşverin kendi çıkarlarına olmayan bir şey yapmadan önce onların geri çekilmesini sağlamak” dedi: “Ve Biden bunu yapma yani Amerika’nın neyi desteklemeye istekli olduğuna dair bazı sınırlar koyma fırsatını kaçırdı… Ayrım gözetmeksizin bir halkı bombalamanın geri tepeceği çok açık.”
Geçen hafta Daily Wire’dan kovulan muhafazakar provokatör Candace Owens ise, kısmen İsrail’in Gazze’deki politikasını sorguladığı ve “Amerikalı vergi mükelleflerinin İsrail’in ya da başka bir ülkenin savaşlarının bedelini ödememesi gerektiğine” inandığı için anti-Semitizm suçlamalarını savuşturmakla uğraşıyor.
Owens, İsrail’den ismen bahsetmeden, X’te “Hiçbir yerde hiçbir hükümetin soykırım yapmaya hakkı yoktur, asla. Soykırım için hiçbir gerekçe yoktur. Bunun söylenmesi gerektiğine ya da en azından tartışmalı bir konu olarak görüldüğüne bile inanamıyorum” diye yazdı.
Dolayısıyla, İsrail meselesi ana akım muhafazakar çevrelerde “tartışmalı konu” olmaya devam ederken Trump dünyasında henüz tamamen kaçınılmaz bir sonuç olmayabilir.
Nihayetinde Trump, Gazze’deki savaşın, devam ettiği her gün pek çok açıdan özellikle de kendi tabanında acı çeken rakibini nasıl etkileyeceğini görmek için bekleyebilir. Biden ya da Trump yönetiminde durumun “daha iyi” mi yoksa “daha kötü” mü olacağını tahmin etmeye çalışmak şu anda Washington’da popüler bir iddia olsa da, politikacılarımız ne derse desin gerçekler İsrail ve Gazze halkı için tam anlamıyla bir cehennem.
Dünya Basını
Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:
ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi
Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura
Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli
Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.
MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.
Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.
17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.
Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.
Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.
Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.
Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.
Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.
Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.
Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.
Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.
Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.
Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.
ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.
“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.
Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.
Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.
Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:
“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”
Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.
Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.
Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.
ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.
Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.
Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.
Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Diplomasi
‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.
South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.
Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.
Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.
İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.
Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.
İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.
Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.
“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”
Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.
Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.
Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.
Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.
Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.
Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.
Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.
Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.
Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu
Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.
Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.
Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.
Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.
Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.
Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.
Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.
Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.
“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.
Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.
“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.
Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.
“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Ortadoğu3 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Ortadoğu2 hafta önceYemen güçleri Saada semalarında Suudi Arabistan’a ait Vestel Karayel İHA’sını vurdu
Asya1 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi










