Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Beyaz Saray’a dönerse Trump’ın Gazze politikası nasıl olacak

Yayınlanma

Kasım ayındaki seçimlerde Biden’a karşı yarışacak olan eski ABD Başkanı Donald Trump, Gazze konusunda görüşlerini açıkça belirtmekten imtina ediyor. Dolayısıyla Beyaz Saray’a dönmesi durumunda politikasının nasıl şekilleneceği önemli bir tartışma konusu. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Trump’ın yaptığı net olmayan az sayıda açıklamalarından ziyade dış politika ekibi, yakın çevresi, bağışçıları, destekçileri ve bir önceki dönem sicili üzerinden Gazze politikasının nasıl şekillenebileceğine odaklanıyor:

***

Washington Gizemi mi? Trump İsrail-Gazze Savaşı Konusunda Nerede Duruyor?

James Carden ve Kelley Beaucar Vlahos

Sicili ve bugün yaptığı ‘işi bitirin’ yorumları sert bir çizgiye işaret ediyor, ancak yine de bir nebze belirsizlik söz konusu

Eski Başkan Donald Trump, İsrail’in Gazze’deki savaşıyla ilgili Fox News’e verdiği demeçle yine manşetlere çıktı: “Bu işi bir an önce bitirmeli ve barış dünyasına geri dönmelisiniz. Dünyada barışa ihtiyacımız var… Orta Doğu’da barışa ihtiyacımız var.”

Trump ayrıca İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile uzun süredir devam eden husumetini de ortaya koymaya devam ederek şunları söyledi: “Burada olanlar yüzünden çok kötü etkilendi. Hazırlıklı değildi. Kendisi de İsrail de hazırlıklı değildi.”

Bu Trump’ın Netanyahu’ya yönelik ilk açık eleştirisi değil. Trump, 2020’de Joe Biden’a karşı kaybetmesinin ardından Netanhayu’nun Biden’a gönderdiği tebrik mesajı dolayısıyla görevden ayrıldığından beri İsrail Başbakanıyla “konuşmadığını” söylemiş ve “canı cehenneme” demişti.

Ancak bu hafta İsrail gazetesi Israel Hayom’a verdiği bir röportajda Trump, savaşın neden sona ermesi gerektiğini ile ilgili görüşlerini daha da ileri götürdü.

“Barışa ulaşmalıyız, bu böyle devam edemez. Ve söyleyeceğim, İsrail çok dikkatli olmalı, çünkü dünyada çok destek kaybediyorsunuz” dedi.

Dünya genelinde antisemitizmin yükselişte olduğu yönündeki korkular sorulduğunda ise sivil ölüm ve yıkımlara atıfta bulundu.

“Çünkü siz de karşılık verdiniz” dedi: “Ve bence İsrail çok büyük bir hata yaptı. İsrail’i arayıp ‘bunu yapmayın’ demek istedim. Bu fotoğraflar ve görüntüler… Yani, Gazze’deki binalara bomba atılırken çekilen görüntüler. Ve dedim ki, bu korkunç bir tablo. Dünya için çok kötü bir resim. Dünya bunu görüyor… her gece binaların insanların üzerine yıkılışını izliyordum.”

Sivil binalarda Hamas’ın varlığı sorulduğunda bile Trump, “Gidin ve yapmanız gerekeni yapın. Ama bunu yapmayın.”

İsrail’in sivilleri bombalamayı bırakmasını mı yoksa bunu yaptıklarını dünyaya servis eden fotoğraflara izin vermesini mi kastediyor? Bu belirsizlik, gözlemcilerin bu sözlerden istedikleri anlamı çıkarmalarına yol açıyor. Belki de mesele budur.

Gerçekten de Trump, ateşkes ihtimalinden çatışmalar durduğunda neler olabileceğine kadar Gazze savaşıyla ilgili görüşleri hakkında çok az şey açıkladı. Kampanya sürecinde çok az açıklama yaptığı için daha fazlasını anlamak zor.

Ateşkes talep eden ilerici Demokratları “İsrail’den nefret eden deliler” olarak nitelendiriyor. Kısa bir süre önce Demokratlara oy veren Yahudilerin İsrail’den ve “dinlerinden nefret ettiklerini” söyledi.

Biden yönetimi hakkında Mart ayı başında Fox News’e verdiği demeçte “açıkçası yumuşadılar” dedi ve 7 Ekim Hamas saldırılarının kendisi hâlâ başkan olsaydı asla gerçekleşmeyeceğini ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin de gerçekleşmeyeceğini ekledi. Nedenini açıklamıyor ama azami baskı kampanyasının İran’ı “parasız” bıraktığı ve böylece Hamas’a verecek kaynağı kalmadığı konusunda ısrar ediyor.

Peki, son birkaç hafta içinde dağınık bir şekilde yapılan bu yorumlara bakarak, Trump’ın Kasım ayındaki seçimleri kazanması ve Ocak 2025’te 47. başkan olarak göreve başlaması halinde ABD’nin İsrail ve Filistinlilere yönelik politikasının nasıl olacağını gerçekten anlayabilir miyiz? Belki de en iyisi Trump’ın açıklamalarının ötesine siciline bir göz atmaktır.

İpuçları, geçmiş ve şuan

İlk olarak, Trump’ın son yorumlarıyla ilgili, Netanyahu’ya karşı duyulan sabırsızlığın iki partili olduğu, yaygın bir şekilde paylaşıldığı ve giderek arttığı konusunda uyarıyoruz; Senato Çoğunluk Lideri Chuck Schumer’in son açıklamaları merkez solun İsrailli lider hakkındaki hislerini iyi bir şekilde yansıtıyor.

Ancak Trump’ın yorumları şu ana kadar, Netanyahu hükümetinin 7 Ekim saldırılarını öngörememesinden kaynaklanan sağcıların hayal kırıklığına daha çok benziyor. Ancak Trump ve İsrail yanlısı sağ, Hamas’la mücadele devam ederken Netanyahu’ya yeterince destek vermemekle suçladıkları Biden’a ateş püskürüyor.

Dahası, Trump’ın “barış” hakkında yorum yaptığında İsrail-Gazze savaşında dikkatli olma konusunda uyarıda bulunuyor olabileceği fikri, yıllar boyunca etrafını sardığı insanlar tarafından çürütülüyor gibi görünüyor.

Örneğin Trump’ın başkanlığı döneminde Orta Doğu konusunda dış politika danışmanı olarak görev yapan damadı Jared Kushner’in Netanyahu ailesiyle uzun yıllara dayanan kişisel bağları var. Kısa bir süre önce Kushner Harvard Üniversitesi’ne verdiği bir mülakatta Filistinli mültecilerin Gazze’nin dışında İsrail çöllerinde barındırılabileceğini ve bir daha geri dönmeyebileceklerini öne sürdü. Ayrıca Filistinlilerin kendi devletlerine sahip olmamaları gerektiğini çünkü bunun Hamas’ın terörizmi için onları “ödüllendirmek” olacağını söyledi.

Trump’ın eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, emekli General Keith Kellogg, kampanya danışmanı Jason Miller, eski BM Büyükelçisi Richard Grenell ve Fred Fleitz gibi isimlerden oluşan mevcut dış politika danışman kadrosunun, başta İsrail-Filistin olmak üzere hiçbir dış politika konusunda güvercin olmadıkları biliniyor. Aralarında Tulsi Gabbard, Tim Scott, Sarah Huckabee, Elise Stefanik ve Ron DeSantis’in de bulunduğu 2024’ün potansiyel başkan yardımcılarının hepsi de eşit derecede İsrail yanlısı.

Bir de 45. Başkan’ın görevde olduğu dönemdeki sicili var. İsrail-Filistin ile ilgili eylemleri hiçbir şekilde dengeli, hatta ölçülü olarak yorumlanamaz.

Trump’ın İsrail Lobisi’nin önemli isimlerinden David Friedman’ı ABD’nin İsrail Büyükelçisi olarak ataması, ABD Büyükelçiliği’ni (uluslararası hukuku ihlal ederek) Kudüs’e taşıma kararı ve İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki toprak iddialarını resmen kabul etmesi, İsrail’in sert sağının ve birçok yönden en büyük bağışçılarının politika hedefleriyle yakın bir uyumun sinyallerini veriyor.

Bu arada Friedman, Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Refah’ın işgali durumunda Gazzelilerin gidecek hiçbir yeri olmayacağı yönündeki yorumlarına cevaben, “Mısır ve diğer Arap ülkelerinin” bir seçenek olduğunu açıkladı.

Friedman ayrıca iki devletli çözüme karşı çıkıyor ve bunun yerine Batı Şeria topraklarını ilhak etmenin İsrail’in hakkı olduğunu iddia eden Yahudiye ve Samarya’nın Geleceği planını savunuyor. Trump, yukarıda bahsi geçen Israel Hayom gazetesine verdiği demeçte Friedman’ın planını dinlemek üzere onunla görüşmeyi planladığını söyledi.

Trump’ın geçmişteki ve şimdiki en büyük bağışçıları; Tim Dunn, Bernie Marcus ve tabii ki ABD-İsrail ilişkilerini katı siyasi sağ lehine şekillendirmek amacıyla 2016-2020 yılları arasında Trump’a ve Cumhuriyetçi Parti davalarına 424 milyon dolardan fazla bağışta bulunan Adelson ailesi de dahil, İsrail yanlısı ve İran karşıtı katı bir duruşu destekliyor. Adelson ailesi -Miriam ve 2021 yılında ölen eşi Sheldon- özellikle 2015 yılında Başkan Obama tarafından imzalanan ve İran nükleer anlaşması olarak da bilinen Ortak Kapsamlı Eylem Planı’na (KOEP) karşıydı.

Bu arada Netanyahu bu anlaşmadan o kadar nefret ediyordu ki, 2015 yılında Kongre’nin ortak oturumunda bunun “tarihi bir hata” olduğunu ve İran’ın nükleer silah edinmesini “garanti edeceğini” söylemek de dahil anlaşmaya karşı tek kişilik bir halkla ilişkiler kampanyası yürüttü. Trump göreve geldiğinde KOEP’yi yırtıp attı ve İslam Cumhuriyeti’ne karşı yıllar sürecek maksimum baskı kampanyasını başlattı. İran’ın nükleer programı o zamandan bu yana genişledi.

Bu arada Miriam Adelson kısa bir süre önce Trump ile bu ay Florida’daki Mar-a-Lago tatil köyünde ve geçen ay Las Vegas’ta bir araya geldi.

Dahası, Trump’ın seçimlerdeki desteğinin temeli, yarısından fazlası İsrail’e desteğin kritik bir konu olduğunu belirten Hıristiyan Evanjeliklerin coşkulu katılımına bağlı olabilir.

Bağışçıların ve diğer ilgili tarafların ikinci bir Trump yönetiminde politika masasında nasıl bir yer edinecekleri adil bir soru.

Muhafazakârlar “tartışmalı konu”ya aldırmıyor

Bunların hiçbiri Trump’ın bugün sağın muhafazakârlarını tam anlamıyla ele geçirdiğini kanıtlamıyor. Trump’ın sözde dinlediği önemli muhafazakâr sesler Gazze’de daha itidalli bir politika izlenmesi gerektiğini açıkça dile getirdiler. Tucker Carlson, İsrail ile Hamas arasında ateşkes çağrısı yapmayı reddettiği için ABD’nin “ahlaki otoritesini” kaybettiğini söyledi.

Teknoloji milyarderi David Sacks ise İsrail’i kayıtsız şartsız desteklemenin İsrail’in çıkarına olmadığını söyledi. Breaking Points sunucusu Saagar Enjeti’ye verdiği demeçte, “Tarihsel olarak Amerika’nın rolü İsraillileri cesaretlendirmek olmuştur, temelde sınırı aşmak değil ama açıkçası bizimkini boşverin kendi çıkarlarına olmayan bir şey yapmadan önce onların geri çekilmesini sağlamak” dedi: “Ve Biden bunu yapma yani Amerika’nın neyi desteklemeye istekli olduğuna dair bazı sınırlar koyma fırsatını kaçırdı… Ayrım gözetmeksizin bir halkı bombalamanın geri tepeceği çok açık.”

Geçen hafta Daily Wire’dan kovulan muhafazakar provokatör Candace Owens ise, kısmen İsrail’in Gazze’deki politikasını sorguladığı ve “Amerikalı vergi mükelleflerinin İsrail’in ya da başka bir ülkenin savaşlarının bedelini ödememesi gerektiğine” inandığı için anti-Semitizm suçlamalarını savuşturmakla uğraşıyor.

Owens, İsrail’den ismen bahsetmeden, X’te “Hiçbir yerde hiçbir hükümetin soykırım yapmaya hakkı yoktur, asla. Soykırım için hiçbir gerekçe yoktur. Bunun söylenmesi gerektiğine ya da en azından tartışmalı bir konu olarak görüldüğüne bile inanamıyorum” diye yazdı.

Dolayısıyla, İsrail meselesi ana akım muhafazakar çevrelerde “tartışmalı konu” olmaya devam ederken Trump dünyasında henüz tamamen kaçınılmaz bir sonuç olmayabilir.

Nihayetinde Trump, Gazze’deki savaşın, devam ettiği her gün pek çok açıdan özellikle de kendi tabanında acı çeken rakibini nasıl etkileyeceğini görmek için bekleyebilir. Biden ya da Trump yönetiminde durumun “daha iyi” mi yoksa “daha kötü” mü olacağını tahmin etmeye çalışmak şu anda Washington’da popüler bir iddia olsa da, politikacılarımız ne derse desin gerçekler İsrail ve Gazze halkı için tam anlamıyla bir cehennem.

Dünya Basını

Starmer yazdı: Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi

Yayınlanma

Çiplerden rüzgâr enerjisine, Birleşik Krallık-Japonya ortaklığı güçleniyor.

Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Japon medyası Nikkei Asia’ya yazdı:

Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği dönemi

Britanya açısından Japonya ile ilişkimiz son derece önemlidir.

Biz, ortak çıkarlara ve geleceğe dair ortak bir vizyona sahip, dünyanın önde gelen iki demokrasisiyiz.

Japonya, Britanya’nın Asya’daki en yakın güvenlik ortağıdır. G7 ve G20’de ortağız; ayrıca Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve İlerlemeci Anlaşma’nın (CPTPP) önde gelen ekonomileriyiz. Teknoloji, yenilenebilir enerji, savunma ve eğitim gibi pek çok alanda birbirini tamamlayan güçlü yönlere sahibiz.

Fakat tüm bunların ötesinde, aynı değerleri ve bakış açısını paylaşıyoruz. Nezakete, saygıya ve ortak iyilik için birlikte çalışmaya inanıyoruz.

Bu nedenle pazar günü Başbakan Takaichi’yi Downing Street’te ağırladığımda, bu sadece bir onur değil; iki ülke arasındaki derinleşen ilişki açısından da önemli bir andı. Bu ilişki, Britanya ile Japonya arasında yeni bir işbirliği döneminin habercisidir.

Bugün bu işbirliği her zamankinden daha önemli. Dünyamız hızla değişiyor. Teknolojik ilerlemeler, değişen jeopolitik ittifaklar ve hem yeni hem de eski çatışmalar hepimiz için meydan okumalar yaratıyor.

Orta Doğu’daki savaşın ve özellikle İran krizinin Japonya ve Birleşik Krallık’taki emekçi haneler üzerinde nasıl büyük bir etki yarattığını gördük.

Ancak zorlukların yanında, birlikte çalışmayı seçenler için büyük fırsatlar da var.

Hiçbir ülke bunu tek başına başaramaz.

Daha çekişmeli ve daha kırılgan bir dünyada başarılı olmak istiyorsak; küresel avantaj sağlamak, daha büyük kapasite ve dayanıklılık inşa etmek ve her iki ülkenin halkları için somut faydalar üretmek istiyorsak, ortaklarımızla işbirliğimizi derinleştirmeliyiz.

Bu yılın başlarında Başbakan Takaichi ile Tokyo’da görüştüğümüzde, ortak önceliklerimiz üzerinde mutabık kalmıştık: büyümeyi desteklemek; ekonomik güvenliği, enerji dayanıklılığını ve ulusal güvenliği güçlendirmek.

Pazar günü ise bu işbirliğinin şimdiden nasıl sonuç verdiğine dair somut kanıtlar gördük.

Downing Street’te Başbakan Takaichi ve ben, önde gelen Britanyalı ve Japon iş dünyası temsilcileriyle görüştük. Aralarındaki benzersiz işbirliğinin, her iki ülkeye de milyarlarca sterlinlik yatırım sağlayarak şimdiden büyük yatırım fırsatları yarattığını dinledik. Küresel istikrarsızlık karşısında, iş dünyamızı, tamamlayıcı güçlü yönlerimizden hareketle ortaklıklarını daha da derinleştirmeye; ekonomilerimizin büyümesini, güvenliğini ve dayanıklılığını desteklemeye teşvik ettik.

Başbakan Takaichi’nin açıkça ifade ettiği gibi, güçlü ekonomik büyüme dayanıklılık ve ulusal güvenlik için elzemdir. Ülkelerimiz arasındaki güçlü ticari ilişkiler yalnızca iç büyümeyi desteklemekle kalmayacak; aynı zamanda istihdamı destekleyecek ve pek çok insanın karşı karşıya olduğu hayat pahalılığı sorunlarının aşılmasına katkı sunacaktır.

Bu nedenle, dünkü yatırım haberlerinin yanı sıra Başbakan Takaichi ve ben, hâlihazırda yürüttüğümüz çalışmaları ileri taşıyacak yeni ortaklıklar açıkladık.

İlk olarak, büyümeyi ve ekonomik dayanıklılığı artırmak üzere yeni Birleşik Krallık-Japonya Öncü Teknolojiler Ortaklığı’nı başlattık. Tek başımıza ilerleyemeyeceğimiz gerçeğinden hareketle bu ortaklık, Birleşik Krallık’ın Ar-Ge ve yazılım alanındaki yetkinliğini Japonya’nın ileri imalat gücüyle birleştirecek.

Bu, inovasyondaki güçlü yönlerimizi geleceğimizi güvence altına almak için gereken güvenilir teknoloji kapasitesine dönüştürecek stratejik bir ittifaktır. Britanyalı yapay zekâ çip tasarımcılarını Japonya’nın Rapidus tesisiyle buluşturarak, ticari kuantum atılımlarını devreye alarak ve ileri nükleer mühendislik alanında işbirliği yaparak, laboratuvardaki bilimsel mükemmeliyeti pazarda yenilik üreten dinamik işletmelere dönüştürüyoruz. Bu, yarının teknolojilerine öncülük etmek ve ortak değerlerimizi bu teknolojilere yerleştirmek için gerekli dirençli tedarik zincirlerini inşa edecektir.

Ayrıca enerji dayanıklılığını artırmaya yardımcı olmak üzere Açık Deniz Rüzgâr Enerjisi Mutabakatı üzerinde anlaştık. Japonya’nın halihazırda Avrupa dışından Birleşik Krallık’ın temiz enerji alanındaki en büyük yatırımcısı olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Şimdi daha ileri gidecek; açık deniz rüzgâr enerjisi üretimini hızlandıracak, dayanıklı tedarik zincirleri kuracak ve yüksek vasıflı istihdamı destekleyeceğiz.

Bunun yanı sıra, yeni nesil nükleer enerjiyi ticari bir gerçekliğe dönüştürmek için Britanya ve Japonya’nın en iyi nükleer kabiliyetlerini bir araya getirecek nükleer enerji alanında daha ileri işbirliği açıkladık.

Savunma alanında ise Başbakan Takaichi ve ben, kolektif güvenliğimizi güçlendirmek üzere yeni bir Savunma Kabiliyeti ve Sanayi Konseyi kurulması konusunda mutabık kaldık. Bu yapı, büyük değer verdiğimiz Küresel Muharip Hava Programı ortaklığımızın üzerine inşa edilerek daha güçlü iş bağları ve daha bütünleşik tedarik zincirleri oluşturulmasına yardımcı olacak.

Japonya ve Birleşik Krallık’ın pek çok ortak yönü, güçlü halklar arası bağları ve birbirinden öğreneceği çok şey var. Bunu teslim ederek, bir iş birliği mutabakatı aracılığıyla, birbirimizin yüksek performanslı eğitim sistemlerinden öğrenmeyi sürdürme konusunda da anlaştık. Bu, gelecek nesli ekonomilerimizin bugün ve gelecekte büyümek için ihtiyaç duyduğu beceri ve bilgiyle donatmaya yardımcı olacak.

Dünyamız hızla değişiyor. Ancak ortaklar olarak birlikte çalışarak bu yeni dönemde başarılı olabiliriz. Başbakan Takaichi ve ben daha kapsamlı işbirliği için bir yol haritası oluştururken, sanayinin de bu çağrıya kulak vermesini ve ekonomik güvenlik, enerji güvenliği, teknoloji inovasyonu ve savunma alanlarında stratejik avantajımızı güvence altına almaya yardımcı olmasını umuyorum.

Birlikte çalışmanın getirileri çok büyük. Kutlayacak çok şeyimiz, sabırsızlıkla bekleyecek çok şeyimiz var. Önümüzdeki yıllarda ülkelerimiz arasındaki ilişkiyi derinleştirmeyi sürdürürken Japonya ve Birleşik Krallık’ın birlikte neler başaracağını görmek için sabırsızlanıyorum.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Batı medyası ABD-İran mutabakatını nasıl değerlendirdi?

Yayınlanma

18 Haziran gecesi Tahran, İran ile ABD arasında hazırlanan ve “Amerika Birleşik Devletleri ile İran İslam Cumhuriyeti Arasında İslamabad Mutabakat Zaptı” adını taşıyan mutabakat metninin son halinin tamamlanarak imzalandığını resmen doğruladı. Açıklamayı İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi yaptı. Taraflar belgeyi elektronik ortamda imzaladı.

CNN, ABD yönetiminden bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Washington’ın mutabakat metnini kamuoyuna açıkladığını bildirdi. On dört maddeden oluşan anlaşmada Hürmüz Boğazı’nda deniz ulaşımının yeniden başlaması, İran’a yönelik bazı mali kısıtlamaların hafifletilmesi ve İran’ın nükleer programına ilişkin gelecekte yürütülecek teknik görüşmelerin çerçevesi yer alıyor. Taraflar ilk etapta mutabakatı 19 Haziran’da İsviçre’de imzalamayı kararlaştırmıştı.

Reuters:

“Trump, kullandığı sert söyleme rağmen savaşı başlatırken ulaşmak istediğini söylediği hedeflerin pek azını elde etmiş görünüyor. Buna karşılık İran, saldırıdan önceye kıyasla milyarlarca dolarlık yaptırımların kaldırılmasına çok daha yakın duruyor.”

Axios:

“Başkan Trump, çarşamba günü düzenlediği bir saatlik basın toplantısında İran’la yaptığı anlaşmayı savundu. Ancak bunu yaparken başarı ölçütlerini aşağı çekmiş izlenimi verdi ve nükleer müzakerelerin başarısızlığa uğraması halinde İran’ı yeniden bombalayabileceği uyarısında bulundu.”

Bloomberg:

“Özünde bu geçici anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını ekonomik rahatlamayla takas ediyor. Ancak bu değiş tokuş eşit değil: Tahran’ın elde edeceği kazanımlar daha büyük ve yeni nitelikte. Washington ise yalnızca şubatta başlayan savaştan önce sahip olduğu bazı avantajları geri kazanacak.”

The New York Times:

“Bu tepki, ara seçimlere beş ay kala Trump’ın karşı karşıya olduğu sorunu ortaya koyuyor. Trump, Cumhuriyetçileri savaşın yarattığı siyasi yükten kurtarmaya çalışırken aynı zamanda parti içindeki farklı görüşleri de yönetmek zorunda kalıyor. Bazı Cumhuriyetçi müttefikleri anlaşma nedeniyle Trump’ı övse de, birbiriyle rekabet eden hiziplerin bulunduğu partide desteği bir araya getirmek kolay görünmüyor.”

Financial Times:

“Tarafların iyi bir anlaşmaya varamaması halinde Trump, elindeki araçları İran’a karşı kullanmaktan çekinmeyecek.”

The Wall Street Journal:

“ABD ile İran arasındaki barış anlaşması, Tahran’ın petrol sektörüne büyük bir ivme kazandırıyor; rejimin ekonomisini yeniden canlandırma ve yılda 60 milyar doların üzerinde gelir elde etme potansiyeli taşıyor.

Uzun vadede İran’ın küresel petrol piyasalarına tam olarak yeniden entegre olması, ABD’nin tanıdığı muafiyetlerin kalıcı yaptırım gevşemesine dönüşüp dönüşmeyeceğine bağlı olacak. Mutabakat metnine göre bunun yolu da İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin daha kapsamlı bir anlaşmaya varılmasından geçiyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Joe Kent: İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor

Yayınlanma

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, Trump’a yönelik suikast girişimi ve İran ile yürütülen iyi niyet mektubu müzakerelerine dair açıklamalarda bulundu. Kent, devlet bürokrasisinin hassas bilgileri gizleme gücüne sahip olduğunu belirterek, suikastçının internet geçmişinin saklandığını ve İran ile yapılacak bir anlaşmanın yeni savaş gerekçelerine yol açabileceğini ifade etti.

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, ünlü yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak gündeme dair açıklamalarda bulundu.

Programın açılışında İsrail’in Lübnan’ın güneyine yönelik gerçekleştirdiği insansız hava aracı saldırılarına değinen Nawfal, ardından kamuoyunda uzun süredir tartışılan Butler suikast girişimi konusunu gündeme taşıdı.

Gazeteci Tucker Carlson’ın, Donald Trump’ın Butler’daki suikast girişimi soruşturmasını bizzat sonlandırdığına dair iddialarını hatırlatan Nawfal, bu konudaki gerçeklik payını Kent’e sordu.

Joe Kent, soruşturmanın tamamen iptal edilmesinden ziyade, kendisine Trump’ın soruşturmanın gidişatından memnun olduğunun söylendiğini aktardı. Kent, “Soruşturmanın kesin olarak iptal edildiğini söyleyemem ancak bana Dan Bongino ya da Cash Patel tarafından Başkan’ın soruşturmadan tatmin olduğu aktarılmıştı. Fakat daha sonra Başkan’ın da hazır bulunduğu bir toplantıda Butler soruşturmasındaki bazı sorunları ele aldığımızda, kendisinin aslında alınan yanıtlardan memnun olmadığını bizzat işittim. Kapalı kapılar ardında Başkan, Butler’dan gelen açıklamalardan tatmin olmadığını açıkça ifade ediyordu” şeklinde konuştu.

“Cevaptan çok soru işareti var”

Soruşturmanın ayrıntılarına inildiğinde durumun daha da karmaşık bir hal aldığını belirten Joe Kent, suikastçı Thomas Crooks’un dijital varlığına dair resmi kurumların açıklamaları ile gerçeklerin uyuşmadığını kaydetti.

Göreve geldiklerinde FBI’dan şüphelinin telefon ve bilgisayar kayıtlarını talep ettiklerini dile getiren Kent, “Yönetime geri döndüğümüzde resmi sıfatımla FBI’a başvurarak Crooks’un cihazlarını incelemek istedim. Amacım, Butler olayının arkasında İran’ın olduğuna dair o dönem ortaya atılan iddiaları ve Asif Merchant davası ile bir bağ olup olmadığını araştırmaktı. Merchant’ın İran tarafından istihdam edildiği tescillenmiş bir gerçekti ve şu an hapiste. Ancak FBI bana başlangıçta cihazlara erişemediklerini söyledi. Israrcı olduğumuzda ise cihazları açtıklarını ama içeride hiçbir şey bulamadıklarını iddia ettiler” dedi.

Kent, federal kurumların bu tavrına karşın, Tucker Carlson’ın araştırmacı gazetecisinin şüphelinin oldukça aktif bir internet profiline ulaştığını vurguladı. Kent, “Bize çocuğun telefonunda hiçbir şey olmadığı söylenirken, Carlson’ın ekibi Crooks’un internette son derece aktif olduğunu ve FBI tarafından halihazırda izlenen Norveçli bir teröristle iletişim kurduğunu ortaya çıkardı. Thomas Crooks bir ABD vatandaşıydı ve ölmüştü; dolayısıyla anayasal bir hak ihlali de söz konusu değildi. Bu cihazların, yabancı bir bağlantı olup olmadığının tespiti için tüm istihbarat topluluğuna açılması gerekirdi. Akla yatkın olan ve komplo teorisi barındırmayan en basit açıklama, yetkililerin Crooks’tan haberdar olduğu ve bir şekilde onu izlediğidir. Belki de onu bir muhbir yapmaya çalışıyorlardı ve bu durum ortaya çıktığında hükümet için utanç verici olacaktı” ifadelerini kullandı.

“Bürokrasi siyasi atamaları yönlendirebiliyor”

Programda, FBI Direktör Yardımcısı Dan Bongino ile Tucker Carlson arasında yaşanan tartışma da ele alındı. Nawfal’ın, Bongino’nun bu süreçte gerçekleri bilmeme ihtimalinin olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Kent, devlet mekanizmasının işleyişine dair önemli bir tespitte bulundu.

Bürokrasinin en üst düzey yetkilileri bile sahadaki gerçeklerden uzak tutabildiğini belirten Kent, “Bongino’nun samimi olduğuna inanıyorum. Ancak hükümette çalışmamış insanlar için bunu anlamak zordur; çok yüksek pozisyonlardaki kişilerin sahadaki en hassas operasyonel detaylara ulaşması bazen neredeyse imkansızdır. FBI Direktör Yardımcısı olarak çok geniş bir görev alanı ve yoğun bir takvimi vardı. Bürokrasi aygıtı, siyasi atamaları idare etmek ve onları görmelerini istemedikleri şeylerden uzak tutmak konusunda oldukça yeteneklidir. Yeni gelen siyasi atamaların belirli alanları eşelemesini istemediklerinde, onlara zamanı kısıtlayacak şekilde parlatılmış sunumlar yaparlar. Eğer bu kurumlar halkın seçtiği başkanın atadığı kişileri, hatta başkanın kendisini bile engelleyebiliyorsa, o zaman ülkeyi gerçekten kimin yönettiği sorusu boşa çıkmıyor” dedi.

“İran ile yapılan anlaşma Obama dönemindekinden daha kötü algılanabilir”

Müzakereleri yürütülen mutabakat muhtırası (MOU) konusuna da değinen Joe Kent, kalıcı bir ateşkes için çalışılmasının olumlu bir gelişme olduğunu ancak metindeki belirsizliklerin büyük riskler barındırdığını ifade etti.

Trump’ın bu anlaşma nedeniyle iç politikada sert eleştirilere maruz kalabileceğini dile getiren Kent, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu mutabakat, İran’a para akışını sağlayacağı için Obama dönemindeki nükleer anlaşmadan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı – KOEP) daha kötü bir uzlaşı olarak nitelendirilecektir. Serbest bırakılacak para aslında İran’ın kendi parasıdır ancak Obama da aynısını nakit transferiyle yaptığında İran’a para vermekle suçlanmıştı. Benim nükleer konulardan ziyade asıl çekincem, İran’ın bu fonlara erişim sağlayarak bölgedeki vekillerini daha etkin şekilde silahlandırmasıdır. Nitekim İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan, bu paranın serbest kalmasıyla Hizbullah ve Hamas’ı yeniden tahkim edeceklerine dair teyit edilmemiş açıklamalar geliyor. İsrail lobisi bu süreçte Trump’ın üzerindeki baskıyı artıracaktır. İstihbarat raporları İran’ın bu parayı vekil güçlerine aktardığını bildirmeye başladığında, bu durum bir sonraki savaş dalgasının gerekçesi haline getirilecektir.”

Joe Kent, ABD’nin bu kısırdöngüden çıkması için bölgedeki askerlerini tamamen çekmesi gerektiğini savundu. Trump’ın “George W. Bush’un savaşından daha kötü bir savaş ile Obama’nın anlaşmasından daha kötü bir anlaşma” arasında sahte bir ikileme zorlandığını belirten Kent, “Başkan askerlerimizi oradan çekmeli, böylece İran askerlerimizi hedef alamaz. Ardından yaptırımları parça parça esneterek Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılmasını müzakere etmeliyiz. Bu, Başkana Ortadoğu’daki savaşlardan çıkma konusunda en geniş hareket alanını sağlayacaktır” dedi.

“İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor”

Mutabakatın Lübnan’ı da kapsayan bir ateşkes içerdiğini ve İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini öngördüğünü hatırlatan Kent, ancak metnin bu konuda çok muğlak olduğunu söyledi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu şartlara uyup uymayacağı konusundaki şüphelerini dile getiren Kent, ABD’nin İsrail üzerindeki nüfuzunu kullanma biçimini eleştirdi:

“Lübnan söz konusu olduğunda İsrail’i dizginlemek çok daha zor çünkü coğrafi yakınlık nedeniyle orada askeri güç sergilemek için bizim lojistik ya da tanker uçak desteğimize, İran vakasındaki kadar ihtiyaç duymuyorlar. Başkan Trump’ın İsrail’e ciddi olduğunu göstermesinin tek yolu, askeri yardımları tamamen kesmek veya büyük ölçüde kısmaktır. Kendilerine ‘Bu sefer ciddiyiz ve devam ederseniz bu durum sizin için daha kötü olacak’ denmelidir. Eş zamanlı olarak Katar üzerinden İran’ın milyarlarca dolarlık varlığının dondurulması kararı kaldırılırken, İranlı yetkililere de Lübnan’da İsrail ile yeni bir çatışma aramaktan kaçınmaları gerektiği kapalı kapılar ardında iletilmelidir.”

Kent, Netanyahu hükümetinin sivil yerleşim yerlerini hedef alan saldırı stratejisinin ABD için ciddi bir problem teşkil ettiğini belirterek, “Başkan’ın, İsrail’in Beyrut’taki saldırılarına öfkelendiğini biliyoruz. ‘Tek bir kişiyi yakalamak için koca bir apartmanı yıkmanıza gerek yok’ diyerek onları eleştiriyor. Fakat İsrail’in harekat tarzı budur. İsrail ile bu kadar iç içe olmanın getirdiği sorun tam olarak budur ve bizim ciddi olduğumuzu anlamaları için askeri kapasitelerini sınırlamamız şarttır” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English