Bizi Takip Edin

Diplomasi

Trump istediğini alırken, AB Kiev’den alacaklarını nasıl tahsil edecek?

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ukrayna ile, bu ülkenin kritik minerallerine el koyacağı anlaşmayı imzalaması beklenirken gözler Brüksel’in ne yapacağına çevrildi.

Trump, Washington’un Kiev’in hammaddelerine ya da bunların satışından elde edilen gelire erişiminin sağlanması talebini, ABD’nin Ukrayna’ya verdiği desteği büyük ölçüde hibe şeklinde ödediğine ve AB de dahil olmak üzere diğerleri gibi bunun büyük bir kısmını kredi olarak vermediğine işaret ederek gerekçelendiriyor.

Liège’de faaliyet gösteren Comité pour l’abolition des dettes illégitimes (Gayrimeşru Borçların Kaldırılması Komitesi – CADTM) tarafından ocak ayında yayınlanan analiz bunu kısmen doğruluyor.

Buna göre Kiev’in Brüksel’e olan borcu 2022 başında 5 milyar dolar iken Kasım 2024’te 43 milyar dolara yükseldi. Kiev’in Avrupa Yatırım Bankası (EIB) ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’ndan (EBRD) aldığı krediler de eklenince, toplam borç neredeyse 50 milyar dolara ulaşıyor.

CADTM’nin hesaplamalarına göre bu rakam Ukrayna devletinin toplam dış borcunun yaklaşık yüzde 44’üne tekabül ediyor ve öngörülebilir gelecekte daha fazlasının da ekleneceği anlaşılıyor.

AB, 2024 yılında G7 tarafından kabul edilen 50 milyar avroluk yardım paketindeki payının bir parçası olarak, bir kez daha yaklaşık yüzde 85’ini (33 milyar avro) geri ödenebilir kredi olarak sağlayacak. Bunun 12,4 milyar avroluk kısmı halihazırda ödenmiş durumda, dolayısıyla önümüzdeki iki yıl içinde 20 milyar avrodan fazla borç eklenecek.

CADTM analizinin de gösterdiği gibi AB, Ukrayna’nın en büyük alacaklısı konumunda. Ukrayna’nın dış borcunun yüzde 18’i Dünya Bankası kredilerinden, yüzde 15’i Uluslararası Para Fonu (IMF) kredilerinden kaynaklanıyor; Kiev’in Kanada’ya yüzde dört, Japonya’ya ise yüzde bir oranında ödeme yapması gerekiyor. Yaklaşık yüzde 18’i ise BlackRock gibi yatırım fonları başta olmak üzere özel alacaklılara olan borçlardan oluşuyor.

CADTM, Ukrayna’nın Dünya Bankası ve IMF kredilerini savaş sırasında bile geri ödemesi gerektiğini vurguluyor; IMF’nin yüzde 8’e varan faiz talep ettiği söyleniyor. Kiev’in 2022 ve 2024 yılları arasında IMF’ye yaklaşık 9 milyar dolar geri ödeme yapması gerekiyordu.

Ayrıca Ukrayna’nın kredi verilmesi karşılığında çok sayıda koşulu yerine getirmesi ve “reform” tedbirlerini uygulamaya koyması gerektiği de biliniyor, ki bu sadece Dünya Bankası ve IMF tarafından değil, aynı zamanda AB tarafından da açıkça talep ediliyor. CADTM, Ukrayna Maliye Bakanlığına atıfta bulunarak, yerine getirilmesi gereken bağlayıcı koşul ve tedbirlerin sayısının 325 olduğunu belirtiyor.

Orta ve Doğu Avrupa’nın Alman ekonomisi için önemi giderek artıyor

ABD’nin Ukrayna hammaddelerinin satışından elde edilen gelirlere erişiminin artık garanti altına alınmasıyla birlikte, Kiev’in Brüksel’e olan borçlarını ödeyebileceği bir finansman kaynağı artık mevcut değil.

Bunun yerine, AB’nin Ukrayna savunma sanayiine göz dikmesi muhtemel. Bu sektör savaşın başlamasından bu yana hızla büyüdü. Örneğin Stockholm merkezli araştırma enstitüsü SIPRI, yakın tarihli bir analizinde Ukrayna Savunma Sanayii (eski adıyla UkrOboronProm) adlı silah şirketinin sadece 2023 yılında gelirlerini yüzde 69 artırarak 2,2 milyar dolara çıkarabileceğine işaret ediyor.

Daha küçük silah şirketleri de patlama yaşıyor. Örneğin Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü (ASPI), Ukrayna silahlı kuvvetlerine tedarik sağlayan startup sayısının 2024’te iki kattan fazla arttığını ve şu anda yaklaşık 1.500 olduğunu bildiriyor. Bu şirketler fiber optik teknolojisiyle kontrol edilen ve bu nedenle müdahale edilmesi imkansız görülen dronlardan insansız kara araçları için uzaktan kumandalı makineli tüfeklere ve insansız hava aracı savunma dronlarına kadar çok çeşitli ürünler üretiyor.

SIPRI, sektörü “dinamik, çeşitli ve yenilikçi” olarak nitelendiriyor. Ayrıca, ürünlerinin düzenli olarak savaşta test edildiği de vurgulanıyor.

Ukraynalı yetkililer ve sektör uzmanları düzenli olarak Ukraynalı savunma şirketlerine, özellikle de bazı yeni kurulan şirketlere, yapılacak yatırımların uzun vadede Batılı şirketler için çok değerli olabileceğine dikkat çekiyor.

Aralarında Alman savunma devi Rheinmetall’in de bulunduğu bazı Batı Avrupalı şirketler artık Ukrayna’da yer edinmiş durumda. Bugüne kadar yapılan yatırım hacmi hâlâ düşük; raporlar en iyi ihtimalle toplam 20 ila 40 milyon dolar arasında olduğunu gösteriyor fakat şimdi gözle görülür bir yükselişin işaretleri var.

Almanya’da, Ukrayna’ya yatırım yapmayı düşünen şirketlerin projelerinin Alman devleti tarafından Ukrayna hükümeti nezdinde garanti alınarak harekete geçeceği de verilen bilgiler arasında. Almanya’nın Ukrayna’dan yaptığı ithalat ve bu ülkeye yaptığı ihracat artış gösterirken, savaşa rağmen, Doğu Avrupa Ekonomik İlişkiler Komitesi ve KPMG tarafından yapılan ankete katılan şirketlerin neredeyse yarısı (yüzde 46) önümüzdeki on iki ay içinde Ukrayna’ya yatırım yapmayı düşünüyor.

Buna ek olarak, Ukrayna savunma sanayii kârlı silah ihracatları için de umutlanmaya başladı. Kısa bir süre önce Ukraynalı silah üreticileri Kiev hükümetine savaş nedeniyle halen yürürlükte olan ihracat yasağını gevşetme çağrısında bulundu.

Aralık ayında bir sektör temsilcisi, bazı durumlarda Ukrayna silahlı kuvvetlerinin ihtiyacını aşan üretim kapasitelerinin yaratıldığını açıkladı ve “Ordumuzun ihtiyaç duymadığı ya da satın alamadığı her şeyi Ramstein Grubundaki ülkelere kontrollü bir şekilde ihraç etmeyi öneriyoruz,” dedi.

Bu kapsamda 10 milyar avronun üzerinde bir savunma ekipmanı ihracat potansiyelinden söz ediliyor. Üstelik Ukrayna’daki üretim maliyetleri Batı Avrupa’dakilerin çok altında. 

Ukrayna’nın silah üretimi arttıkça vergiler ve harçlar yüksek borçlu devlet kasasına para akıtıyor; bunun da AB’den gelen milyarlarca dolarlık kredinin geri ödenmesini kolaylaştıracağı öne sürülüyor.

AB’nin Ukrayna’ya silah yardımına devam etme planının da özel bir yeri bulunuyor. Geçen haftalarda Reuters tarafından görülen kısa bir belgede yer alan AB önerisi, bu yıl teslim edilecek 1,5 milyon topçu mühimmatını da içeren bir paketin üretilmesi için her üye ülkenin ekonomisinin büyüklüğüne bağlı olarak mali bir kotayı yerine getirmesini öneriyor.

Diplomatlar, ilk olarak Politico tarafından haberleştirilen planla ilgili ilk görüşmeleri Brüksel’de yaptıklarını ve AB dışişleri bakanlarının da planı görüşebileceklerini söyledi.

AB Dış Eylem Servisi’nin önerisi pakete tahmini bir değer biçmiyor fakat diplomatlar amacın milyarlarca avro değerinde bir plan ortaya çıkarmak olduğunu vurguladı.

Teklifte paketin ana hedeflerinin en az 1,5 milyon adet büyük kalibreli topçu mühimmatının yanı sıra hava savunma sistemleri, derin hassas saldırılar için füzeler ve insansız hava araçları tedarik etmek olacağı belirtiliyor.

Teklife göre finansmanın bir kısmı AB’de dondurulan Rus varlıklarından elde edilecek gelirden karşılanabilir.

Nitekim Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de hafta başında Kiev’e yaptığı ziyarette, Ukrayna’nın zor durumdaki bütçesine ek likidite sağlamak ve diğer hususların yanı sıra yerli sanayiden askeri teçhizat alımını kolaylaştırmak üzere 3,5 milyar avroluk bir AB mali yardım paketini açıkladı.

3,5 milyar avro, Avrupa Birliği’nin 2024 yılı başında kurduğu ve “Ukrayna Aracı” olarak adlandırılan 50 milyar avroluk daha büyük bir yardım fonunun avansı niteliğinde.

Diplomasi

Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Yayınlanma

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.

Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.

Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.

Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.

Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.

Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.

Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.

Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.

Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.

Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.

Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.

Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.

Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.

Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.

Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”

Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:

“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”

Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.

Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması  ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.

Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.

Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.

Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.

Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.

Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.

Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.

Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.

191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.

Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.

Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.

Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.

Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.

Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.

Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.

Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.

Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”

BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.

Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.

Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:

“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”

Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor

ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.

Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.

Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.

İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı

Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.

Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.

Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.

Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.

İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.

Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.

ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.

Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.

Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.

Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.

Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.

Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:

“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”

Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.

Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.

Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.

Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.

Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.

Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English