Bizi Takip Edin

Diplomasi

Çok kutuplu dünyada Bandung Ruhu’nu yeniden değerlendirmek

Yayınlanma

Fang Xuting, Şanghay Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi Araştırma Görevlisi

Çin diplomatik söylemini nasıl ifade ediyor?

18-24 Nisan 1955 tarihleri arasında 29 Asya ve Afrika ülkesi ile bölgesinden hükümet heyetleri, tarihi Asya-Afrika Konferansı için Endonezya’nın Bandung kentinde bir araya geldi. Bandung Konferansı’nın 70. yıl dönümünde, “Küresel Güney”in yükselişi ve geleneksel uluslararası güç dinamiklerinin yeniden yapılandığı, hızla dönüşen küresel düzenin arka planında, konferansın anısını ve kalıcı “Bandung Ruhu”nu yeniden ziyaret etmek yeni stratejik önem kazanıyor. Günümüz Çin’i için bu durum, çok taraflı diplomasiyi ilerletme, Güney-Güney işbirliğini derinleştirme ve uluslararası düzenin yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunma açısından taze değer sunuyor.

Bandung Konferansı’nın tarihsel bağlamı

1950’lerde, Soğuk Savaş’ın yoğunlaştığı dönemde, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği liderliğindeki iki ideolojik blok, Üçüncü Dünya’da nüfuz için giderek daha fazla rekabet ediyordu. Asya ve Afrika’da yeni ortaya çıkan devletlerin liderleri kendi kaderlerini tayin hakkını ararken, anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı hareketler ivme kazandı. Sömürge sistemi çözülmeye başladı. Asya ve Afrika’daki bağımsız uluslar, uluslararası ilişkilerde tarafsızlıklarını savunmada daha cesur hale geldi ve 1950’lerin başlarında Birleşmiş Milletler forumlarında giderek daha aktif rol aldı. Örneğin Hindistan, defalarca Asya ve Arap ülkeleri adına konuşarak Kore Savaşı’nda ateşkes ve barışçıl çözüm çağrısında bulundu. Amerikan askeri politikasını açıkça eleştirdi ve güç siyasetinden korkmadığını gösterdi.

1954 sonlarında düzenlenen Bogor Konferansı’nda beş ülke —Hindistan, Endonezya, Burma (şimdiki Myanmar), Seylan (şimdiki Sri Lanka) ve Pakistan— 1955’te ilk Asya-Afrika Konferansı’nı resmen başlatmak üzere ortak bildiri yayınladı. “Bağımsız hükümetler” ilkesine dayanarak, Çin dahil otuz ülke konferansa katılmaya davet edildi.

Çin’in diplomatik geçişi açısından bakıldığında, Bandung Konferansı, yeni kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin devrimci dış politikadan uzaklaşıp devlet diplomasisine dayalı politikaya yöneldiği önemli anı temsil ediyordu. Bu, ikili Soğuk Savaş hizipleşmesinden barış içinde birlikte yaşamaya dayalı bağımsız dış politikaya geçişi simgeliyordu. Aslında, konferanstan önce bile —özellikle Kore Savaşı’ndan (1950–1953) sonra— Çin, Asyalı ve Afrikalı komşularına daha barışçıl imaj sunmak için dış politikasını yumuşatma eğilimi göstermişti.

Çin’in Kore Savaşı’na katılımı daha geniş çatışmanın sadece parçası olsa da, rolü askeri açıdan belirleyiciydi. Savaşın sonuçları, Asya’daki sosyalist hareketlerin ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin seyrini kayda değer ölçüde etkiledi. Hem Asya’da hem de Avrupa’da sosyalist devletlerin ortaya çıkışı, Batılı güçlere karşı jeopolitik denge sağladı. Uzun süre, Doğu ile Batı arasındaki iki kutuplu çatışma stratejik dengeyi korudu, zira Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batılı güçler artık sadece Avrupa’daki sosyalist blokla değil, hem Avrupa hem de Asya’daki sosyalist ülkeler ittifakıyla karşı karşıyaydı.

Dahası, savaş, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana Çin ile büyük Batılı güç arasındaki ilk doğrudan askeri çatışmaya işaret ediyordu. Azimli mücadeleyle Çin, Amerika Birleşik Devletleri’ni müzakere masasına dönmeye zorladı, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni krizden kurtardı, kendi ulusal sınırlarını savundu, Çin-Sovyet ittifakını pekiştirdi ve uluslararası konumunu yükseltti. Çin, savaşın haklı gerekçesini —”ABD saldırganlığına direnmek ve Kore’ye yardım etmek; vatanı korumak”— vurguladı ve anlatısını küresel anti-emperyalist mücadelelerle ilişkilendirerek, yeni ortaya çıkan Asya ve Afrika uluslarının sömürgecilik karşıtı özlemleriyle güçlü yankı uyandırdı. Bu retorik ve ideolojik uyumlar, Çin’in Üçüncü Dünya ile dayanışması için sağlam temel oluşturdu.

Son olarak, Çin’in Kore Savaşı sırasındaki Panmunjom müzakereleri de dahil olmak üzere diplomatik ve askeri angajmanı, Batı ile ilişkilerde değerli deneyim sağladı; bu deneyim daha sonra Çu Enlay’ın Bandung Konferansı’ndaki diplomatik başarısında etkili olacaktı.

18 Nisan 1955’te Bandung Konferansı resmen başladı. 24 Nisan akşamına gelindiğinde, son genel kurul oturumu, tarihte 29 Asya ve Afrika ülkesi tarafından topluca yayınlanan ilk ortak bildiri olan Asya-Afrika Konferansı Nihai Bildirisi’ni oybirliğiyle kabul etti. Bildiri, sömürgecilik karşıtlığı ve ulusal bağımsızlıkla ilgili konuları ele alan Bandung’un On İlkesi’ni içeriyor, küresel barış ve işbirliğini teşvik eden kararları benimsiyor ve Asya ve Afrika halklarının saldırganlığa karşı çıkma ve dünya barışını koruma yönündeki ortak özlemini yeniden teyit ediyordu.

Bandung Ruhu’nun tarihsel değeri ve Çin’in katkıları

Bandung Konferansı, zamanının en geniş coğrafi alanı ve nüfusu kapsayan, en büyük ve en temsili kıtalararası zirvesiydi. Asya ve Afrika uluslarının emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı çıkma, ulusal bağımsızlığı koruma ve barış ile kalkınmayı teşvik etme yönündeki kolektif iradesini somutlaştırdı. Bandung Ruhu —farklılıkları koruyarak ortak zemin arama, barış içinde birlikte yaşama, dayanışma, işbirliği ve ortak mücadele— o zamandan beri dünya tarihinde değerli entelektüel miras haline geldi. Gelişmekte olan ülkelerin daha sonra uluslararası ilişkilere yaklaşımını derinden etkiledi. Sadık destekçi ve aktif katılımcı olarak Çin, Çin bilgeliğini ve diplomatik deneyimini sunarak Bandung Ruhu’nun oluşumuna önemli katkıda bulundu.

1) Çin’in barış içinde birlikte yaşamanın beş ilkesinin entegrasyonu

Asya-Afrika Konferansı Nihai Bildirisi’nin sonuç bölümü, Çin’in önerisi üzerine oybirliğiyle kabul edilen dünya barışını ve işbirliğini teşvik etme beyanını içeriyordu. Bu beyan, temel insan haklarına ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkelerine saygı, tüm ulusların egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı, büyük ya da küçük tüm ırkların ve ulusların eşitliğinin tanınması ve diğer ülkelerin iç işlerine müdahale etmeme gibi uluslararası ilişkilerin yürütülmesine yönelik on ilkeyi ana hatlarıyla belirtiyordu. Bandung’un On İlkesi, Çu Enlay’ın Barış İçinde Birlikte Yaşamanın Beş İlkesi’nin tüm unsurlarını tam olarak içeriyor ve bunları daha da geliştiriyordu.

2) Çin’in tutarlı anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı duruşu

Çin liderliği, 1950’lerin “savaş ve devrim” ile karakterize edilen tarihsel bağlamını yansıtarak, yeni kurulan Halk Cumhuriyeti’ni sömürgeci saldırıya uğramış ve ulusal bağımsızlığını kazanmış sosyalist ulus olarak tanımladı. Bu kimlik, Bandung dönemindeki dış politikasına rehberlik etti. Konferansa giden toplantılarda Çu Enlay, kapitalist blok içindeki ülkelerin tipolojisini ortaya koyarak, Çin’in Amerika Birleşik Devletleri’ni izole etmesi, ara devletleri kazanması ve en çok ezilen uluslarla birleşmesi gerektiğini savundu. Buna göre, Çin’in Bandung Konferansı’na katılmaktaki temel amacı, uluslararası izolasyonunu kırmak ve Asya ile Afrika’daki ulusal kurtuluş için verilen haklı mücadeleyi tam olarak desteklemekti; böylece Bandung Ruhu’nun şekillenmesinde temel rol oynadı.

3) Çin’in “farklılıkları koruyarak ortak zemin arama” diplomatik yaklaşımını tanıtması

Katılımcı ülkelerin farklı ideolojik yönelimleri ve Amerika Birleşik Devletleri ile müttefiklerinin öncülüğündeki anti-komünist propaganda göz önüne alındığında, pek çok heyet Çin’e karşı temkinliydi. Hatta bazıları hem sömürgeciliğin hem de komünizmin kınanması gerektiğini savundu. Bu zorlukla karşı karşıya kalan Çu Enlay, uzlaşmacı ve kapsayıcı yanıt verdi: “Aramızda anlaşmazlıklar var, ancak bu tür farklılıkları kabul etmek, kendi başına bir anlaşma biçimidir”. Çin, suçlamalara yanıt olarak devrimci veya ideolojik retorikten kaçınarak bilinçli olarak “tartışmasız” yaklaşım benimsedi. Bu, konferansın sorunsuz ilerlemesini sağladı.

Konferans sırasında Çin, farklılıkları koruyarak ortak zemin arama ilkesine bağlı kaldı ve Endonezya ile Çifte Vatandaşlık Anlaşması’nı imzaladı. Endonezya Dışişleri Bakanı Sunario, anlaşmayı “iki Asya ülkesi arasında iyi niyet ve hoşgörü ruhu içinde” varılan anlaşma olarak övdü; ona göre bu ruh, Bandung Konferansı’nın kendisine de rehberlik etmişti.

Bandung Ruhu’nun günümüzdeki önemi ve Çin tarafından miras alınması

Geçtiğimiz 70 yıl içinde küresel manzara derin dönüşümler geçirdi. Sömürge sistemi çöktü, iki kutuplu Soğuk Savaş çatışması geçmişte kaldı ve ekonomik küreselleşme derinleşti. Barış, kalkınma, işbirliği ve karşılıklı fayda, dönemin hakim temaları haline geldi. Fakat, uluslararası toplumdaki temel çelişkiler kökten değişmedi. Adaletsiz ve eşitsiz siyasi ve iktisadi düzen devam ediyor ve medeniyetler, ideolojiler, siyasi sistemler ve kalkınma modelleri arasındaki gerilimler varlığını sürdürüyor.

Şu anda küresel manzarayı üç temel özellik tanımlamaktadır. Birincisi, güvenlik alanında, büyük güç rekabeti, blok çatışması, bölgesel çatışmalar ve iç karışıklıklar birbirini etkileyip güçlendirerek uluslararası güvenlik düzenini şekillendiriyor. 2022’de Ukrayna krizinin patlak vermesi, Soğuk Savaş sonrası dönemin sonunu ve akademisyenlerin artan küresel istikrarsızlıkla işaretlenen “Soğuk Savaş sonrası sonrası dönem” olarak adlandırdığı dönemin başlangıcını işaret ediyor olabilir.

İkincisi, ideolojik alanda, Batı’nın “demokrasi otoriterliğe karşı” anlatısı, Küresel Güney’in “çoklu moderniteler” savunusuyla çatışıyor. Amerika Birleşik Devletleri değer temelli diplomasiyi ve Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi gibi dışlayıcı ittifakları teşvik ederken, Küresel Güney ülkeleri kalkınma haklarına ve egemen eşitliğe öncelik vererek ikili hizalanma mantığını reddediyor. Bu arada, sosyal medyadaki algoritmik güçlendirme enformasyon savaşını yoğunlaştırdı ve küresel kamuoyunu büyük güçlerin yumuşak güç rekabetinin yeni arenasına dönüştürdü.

Üçüncüsü, iktisadi alanda, Küresel Güney’in yükselişi ve yeni Güney-Güney işbirliği biçimlerinin ortaya çıkışı, küresel kalkınma manzarasını yeniden şekillendirdi. Geçmişle karşılaştırıldığında, güney ülkeleri artık daha fazla maddi kapasiteye, kalkınma deneyimine ve kurumsal platformlara sahip. Yapısal güçleri ciddi ölçüde arttı ve günümüzün küresel dönüşümlerinde giderek daha etkili roller oynamalarına olanak tanıdı.

Bandung Konferansı’na katılan ve Küresel Güney’in kilit liderlerinden biri olan Çin, giderek çok kutuplu hale gelen dünyada kendi diplomatik söylemini etkili şekilde ifade edebilmek için Bandung Ruhu’nu miras almalı ve yeni dönemin özellikleriyle uyumlu hale getirerek ilerletmeli.

1) Blok öatışmasını azaltmak için “barış içinde birlikte yaşama”yı kullanmak

Çin, Soğuk Savaş zihniyetine karşı çıkmaya ve güvenliğe yönelik “kapsamlı, işbirlikçi ve sürdürülebilir” yaklaşımı teşvik etmeye devam etmeli. Kavramsal düzeyde, Çin’in önerdiği Küresel Güvenlik Girişimi, Küresel Güney’in endişelerinin çoğuyla uyumlu. Bu nedenle, Küresel Güney Güvenlik Perspektifi oluşturmak için yol gösterici çerçeve işlevi görebilir. Pratikte Çin, Küresel Güney ülkeleri arasında hem ikili hem de çok taraflı diplomasiyi güçlendirmeli. İki tipik çok taraflılık biçimi ortaya çıktı:

Birincisi, BRICS’in tipik örnek olduğu büyük Küresel Güney güçleri arasında çok taraflı işbirliği. Yoğunlaşan büyük güç rekabeti bağlamında, BRICS’in genişlemesi —özellikle Orta Doğu devletlerinin dahil edilmesi— mekanizmanın güvenlik yönetişiminde daha büyük rol oynayabileceğinin sinyalini veriyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi platformlar, güvenlik çıkarlarını koordine etmek ve Hint-Pasifik stratejilerinin dışlayıcılığına karşı koymak için kullanılmalı.

İkincisi, Küresel Güney güçleri ile tüm bölgesel gruplar arasındaki işbirliği. Örnekler arasında Çin’in Afrika, Arap devletleri ve Pasifik ada ülkeleriyle angajmanı yer alıyor. Çin-Afrika İşbirliği Forumu (FOCAC) ve Çin-Arap Devletleri İşbirliği Forumu gibi forumlar, bölgesel sıcak noktaların gerilimini düşürmek ve blok temelli çatışmayı reddetmek için platformlar sağlıyor.

2) Değer temelli diplomasiyi “farklılıkları koruyarak ortak zemin arama” ilkesiyle dengelemek

İlk olarak Çu Enlay tarafından Bandung’da önerilen farklılıkları koruyarak ortak zemin arama kavramı, pragmatik işbirliği lehine ideolojik dogmatizme direnmeyi vurguladı. Bugün Çin, egemen eşitlik ilkesini ve tüm ulusların kendi kalkınma yollarını seçme hakkını vurgulayarak “demokrasi otoriterliğe karşı” anlatısına meydan okumalı. Karşılıklı saygı ve kapsayıcılık ilkesi, medeniyetler arası diyaloğu ve sistemler arası karşılıklı öğrenmeyi vurgulayan modeli destekleyerek uluslararası ilişkilere rehberlik etmeli.

Çin, tek taraflılığa, sıfır toplamlı düşünceye ve hegemonik uygulamalara karşı çıkmalı, karşılıklı saygı, adalet, hakkaniyet ve kazan-kazan işbirliğine dayalı yeni tip uluslararası ilişkileri teşvik etmeli. Ayrıca kalkınma haklarına öncelik veren Küresel Güney söylem sisteminin inşasını hızlandırmalı. BM İnsan Hakları Konseyi gibi uluslararası platformlarda Çin, Batılı güçler tarafından insan haklarının siyasallaştırılmasına direnmeli. Dahası, CGTN ve TikTok gibi platformlar aracılığıyla uluslararası iletişim güçlendirilmeli, algı savaşına karşı koymak için etkili Kuşak ve Yol işbirliği vakaları kullanılmalı.

3) Güney-Güney işbirliği yoluyla kalkınma paradigması dönüşümünü yönlendirmek

Barış İçinde Birlikte Yaşamanın Beş İlkesi’nden Bandung Ruhu’na ve yeni Güney-Güney işbirliğinin ortaya çıkışına kadar, öz her zaman kalkınma yollarının çeşitliliğine saygı ve eşitlik, dayanışma ve karşılıklı faydaya dayalı ortaklıklar oldu. Amaç, yoksulluğu ve az gelişmişliği aşmak, adil küresel düzen inşa etmek ve çeşitlilik içinde birliği gerçekleştirmek.

Çin, özellikle Asya ve Afrika’da altyapı ve kapasite işbirliğine odaklanarak Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) yüksek kaliteli gelişimini derinleştirmelidir. Gelecek On Yıl İçin Kuşak ve Yol Girişimi’nin Yüksek Kaliteli Gelişimine Bakış‘a göre, Çin “küçük ama güzel” geçim projelerine öncelik vermeli, böylece Bandung’un ekonomik karşılıklı yardım idealini yerine getirmeli.

Çin, Güney-Güney işbirliği modellerinde yenilik yapmalı. Büyük ölçüde gelişmiş Batı ülkelerinin modernleşme deneyimleriyle şekillenen geleneksel uluslararası kalkınma paradigmaları, tek yönlü akma eğilimindedir ve alıcı ülkeleri kurumsal olarak Batı normlarına uymaya zorlar. Buna karşılık Çin, Afrika ile sürdürdüğü ortak modernleşme modelini teşvik etmeye devam etmeli. Bu yaklaşım, karşılıklı etkileşimi ve paylaşılan iradeyi vurgular, aşağıdan yukarıya istişare, ortak inşa ve ortak paylaşım yoluyla yerli inisiyatifi teşvik eder ve böylece daha eşit ve sürdürülebilir kalkınma ortaklıklarını besler.

Çin, modernleşme modeli olarak hizmet etmeli. Çin tarzı modernleşmenin yeni uygulamaları, yalnızca Çin’in Küresel Güney kalkınmasındaki liderliği için sağlam temel sağlamakla kalmaz, aynı zamanda diğer Küresel Güney ülkelerine alternatif kalkınma yolları sunar. Çin-Afrika ortak modernleşmesi kilit stratejik odak noktası olarak, Çin yeni uluslararası modernleşme işbirliği paradigmasına öncülük etmeye yardımcı olabilir.

1955’te Bandung Konferansı’nın sunduğu fırsatı değerlendirerek, Çin Halk Cumhuriyeti Batı’nın izolasyonunu ve ablukasını başarıyla kırdı ve kendisini Üçüncü Dünya için güvenilir ortak olarak sundu. Yetmiş yıl sonra Çin, Bandung deneyiminden tekrar yararlanmalı, Bandung Ruhu’nu yeni dönemde Çin karakteristiği taşıyan diplomasi pratiğiyle bütünleştirmeli. Bunu yaparken Çin, daha adil ve makul uluslararası düzenin inşasına yardımcı olacak ve dünya barışı ile kalkınmasına katkıda bulunacaktır. Bu sadece tarihe saygı duruşu değil, aynı zamanda mevcut zorluklara yanıt ve geleceğin keşfidir.

Diplomasi

AB, “Barış Kurulu” ile işbirliği yollarını arıyor

Yayınlanma

Bir yıl önce kurulduğu duyurulduğunda “Barış Kurulu”nu dışlayan AB ülkeleri, Gazze Şeridi’ndeki insani yardım projeleri kapsamında bu kuruluşla işbirliği yapmaya başlıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre Avrupa Komisyonu, Başkan Donald Trump tarafından kurulan bu grupla projelere temkinli bir şekilde girmeye başlasa da, Barış Kurulu’nun Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme konusundaki iddialı vizyonu büyük ölçüde kağıt üzerinde kalmaya devam ediyor.

Buna rağmen, Kurul hâlâ dikkate alınması gereken, Trump’ın en yakın müttefikleriyle bağlantılı ve göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir siyasi güç.

Bu nedenle Avrupa, bu örgütü tam olarak desteklemeden onunla işbirliği yapmanın yollarını arıyor.

Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide, “Tüm geleneksel bağışçılar paralel olarak çalışmaya hazırlar fakat Barış Kurulu’na para aktarmaya yanaşmıyorlar,” dedi.

Norveç, AB üyesi olmasa da Filistinlilere yapılan bağışlar konusunda blokla işbirliği yapıyor.

Eide, Norveç’in Dünya Bankası gibi “yerleşik kurumlarla” çalışmayı tercih edeceğini açıkladı.

Barış Kurulu, bütçesini veya organizasyon şemasını yayınlamıyor. Ayrıca Dünya Bankası’nda bir hesabı bulunmasına rağmen, JPMorgan’da ayrı hesaplar da bulunduruyor.

Eide, “Barış Kurulu’nun mekanizmaları, bizim raporlama düzenlemelerimizle uyumlu olmayacaktır,” dedi.

Bu tereddüt, BM Genel Kurulu’nun yan etkinlikleri kapsamında çarşamba günü Barış Kurulu yetkilileriyle yapılan bir brifingde açıkça görüldü.

Etkinlikte, Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz Sorumlusu Dubravka Šuica, BM kurumlarıyla ortaklaşa ve “Barış Kurulu’nun öncelikleriyle uyumlu” olarak Avrupa tarafından finanse edilen iki projeye imza atacağını duyurdu.

Fakat Kurul ile olan işbirliğini tanımlaması pek de övgü dolu değildi. Šuica, “Önemli olan pragmatik kalmak,” dedi.

Avrupa Komisyonu yaptığı açıklamada, “Gazze’deki muazzam erken toparlanma ihtiyaçları göz önüne alındığında, sahada somut sonuçlar elde etmek için her düzeyde koordinasyon ve uyumun elbette gerekli olduğunu” belirtti.

AB ve üye devletlerinin çoğu, kısmen bu kurulun BM’nin yerini alabileceği endişesinden dolayı Barış Kurulu’na katılmayı reddetti.

O zamandan beri Avrupa ülkeleri, Barış Konseyi temsilcilerini toplantılarına davet etti ve Konsey Başkanı Nikolay Mladenov ile birlikte Güvenlik Konseyi brifinglerine katıldı.

Ortak projeler, işbirliği yolunda atılan ilk somut adım.

Bu kuruma yönelik isteksiz de olsa kabul, Gazze’deki Filistinli mültecilerle ilgilenen ve İsrail ile ABD’nin kenara itilmesini istediği BM Filistin Mültecilerine Yardım ve Çalışma Örgütü’ne (UNRWA) bile uzanıyor.

UNRWA’nın geçici başkanı Christian Saunders, Barış Kurulu’nun “bölgedeki tek seçenek” olduğunu söyledi ve “Herkesin bu girişimi desteklemesi gerekiyor,” dedi.

Romanya Dışişleri Bakanı Oana-Silvia Țoiu, bir röportajda kurulun rolüne ilişkin diplomatik bir tavır sergiledi.

Ülkesinin BM ve AB ile işbirliği içinde olduğunu belirten Bakan, “Evet, birbirimizi tamamlayıcı unsurlar gördüğümüz yerlerde, elbette Barış Kurulu düzeyinde yürütülen çalışmaları destekliyoruz,” dedi.

Bakan, perşembe günü BM’de Mladenov ile bir toplantıya katıldığını da sözlerine ekledi.

Ne var ki bu yaklaşım oybirliği ile kabul görmüyor. İsminin açıklanmaması şartıyla konuşan bir Fransız yetkili, “BM’nin, Gazze’ye insani yardımın ulaştırılmasını kolaylaştırmak, anlaşmazlıkları çözmek ve siyasi süreci ilerletmek için başlıca platform olmaya devam etmesi gerektiğini” vurguladı.

Barış Kurulu, geçen yılın Kasım ayında “Gazze’nin yeniden inşası için çerçeveyi belirleyecek ve bu alandaki finansmanı koordine edecek … bir geçiş yönetimi” olarak BM’nin desteğini talep etti ve aldı.

Fakat kurul bağımsız olarak faaliyet gösteriyor ve eleştirenler bunun Trump’a ve İsrail’e bir boyun eğme olduğunu söylüyor.

Avrupalı, Arap ve Filistinli yetkililerle yakın temas halinde olan Uluslararası Kriz Grubu’ndan Amjad Iraqi, “Bu, üstte Washington’a, altta ise Filistinli teknokratlara açılan bir kapı,” dedi ama “kararların kimin tarafından alındığını” sordu ve “kararları İsrail’in verdiğini” ekledi.

Iraqi, İsrail’in Hamas’ın silahsızlanmasına kadar izin vermeyeceğini söylediği ağır ekipman ve yeniden inşa ekipmanlarının girişine yönelik devam eden kısıtlamalara dikkat çekti. 

Öte yandan Barış Kurulu’nun Hamas’ı silahsızlandırma planı suya düştü. Dahası, İsrail, geçen yıla kıyasla daha küçük ölçekte de olsa, Gazze’deki Hamas hedefleri olarak tanımladığı yerlere yönelik ölümcül saldırılarını sürdürdü.

Barış Konseyi üyesi bir ülkenin Arap diplomatı, konseyin İsrail’e sivil kayıplar konusunda “özel bir sıfatla” seslendiğini belirtti ve “Bunun yeterli olup olmadığı tartışmaya açık,” dedi.

Țoiu, Gazze ölçeğindeki bir sorun için “büyük aktörlerin sürece dahil olması gerektiğini” belirterek, buna “Hamas’ın silahsızlandırılmasına yönelik baskı olarak ortaya çıkabilecek gelişmelerin temel kolaylaştırıcısı olarak ABD’nin” de dahil olduğunu ifade etti.

Gazze’yi yönetmesi planlanan Barış Kurulu’nun Filistinli teknokrat komitesinin başkanı Ali Şaas, çarşamba günkü etkinlikte, “parçalanmış” bir duruma düzen getirmek için Barış Kurulu’na ihtiyaç olduğunu savundu.

Filistin Yönetimi, belediyeler, Gazze Şeridi’nin fiili hükümeti ve çok sayıda BM ajansı ile uluslararası STK’nın on binlerce çalışanı bu bölgede faaliyet gösteriyor ve komitesinin bunları tek bir çatı altında birleştireceğini belirtti.

Şaas, “Tek bir ilkeye bağlıyız: tek otorite, tek yasa ve tek silah,” dedi.

Mladenov, çatışmaların ortasında çalışmanın yarattığı gerginliği de kabul etti. Bu haftaki etkinlikte, kurulun güvenlik sorunlarını “kinetik aşamaya” ulaşmadan çözmek için “gelişmiş bir çatışma önleme mekanizması” üzerinde çalıştığını belirtti.

Çarşamba günü Barış Kurulu, yalıtımlı karavanların sağlanmasından toplu taşımacılığın desteklenmesine ve hastanelerin onarılmasına kadar uzanan, toplam değeri 2,45 milyar dolar olan ve yakında başlamasının beklendiği 66 projenin listesini yayınladı.

Planlanan, başlangıç tarihinden itibaren altı ay içinde bu projelerin tamamlanması.

Trump’ın damadı ve Barış Kurulu’nun yönetim kurulu üyesi Jared Kushner, aynı etkinlikte “Gördüğünüz şey, adeta çok ama çok büyük bir startup’ın kurulmasına benziyor,” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı adına işgal sonrası Irak planlamasını yöneten ve Avrupalı yetkililerle temas halinde olan Tom Warrick, ayrıntıların eksikliğinin tam da Avrupa’yı ve diğer potansiyel ortakları kurulun planları konusunda tedirgin eden unsur olduğunu söyledi.

Warrick, “Bu plan kağıt üzerinde iyi görünüyor ama eksik olan nokta, buradan bu plandaki projelerin çoğunun fiili başlangıç noktasına nasıl ulaşacağımız,” dedi.

Mladenov, Barış Kurulu etkinliğinde, 27 Ekim’de yapılacak İsrail seçimlerinden önce pek bir ilerleme kaydedilemeyeceğine dair bir ipucu verdi ve “Şu anda İsrail ile yürüttüğümüz görüşmeler, oradaki seçimler nedeniyle kolay geçmiyor,” dedi.

Mladenov, hedefinin, Hamas’ın silahsızlandırılmasını da içeren kalıcı bir barış olduğunu vurguladı:

“Bir takvime ya da tarihlere bağlı değiliz. Doğrulamaya bağlıyız. Bunun işe yaradığından emin olmak istiyoruz.”

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Thiel ödül aldı, yine Papa ve ÇKP’ye çattı

Yayınlanma

Palantir’in kurucusu Peter Thiel, Axel Springer medya grubundan ödül aldı ve verdiği mülakatta Papa Leo ile Çin Komünist Partisi’ni (ÇKP) eleştirdi.

Thiel, Axel Springer Ödülü’nü aldıktan sonra yaptığı konuşmada medyanın bazı kesimlerini sert bir şekilde eleştirdi.

Berlin’de düzenlenen törende konuşan Thiel, medyanın büyük bir kısmının neden “bir tür solcu nefret fabrikasına dönüştüğünü” merak ettiğini söyledi.

Medya ortamının “çok, çok tek taraflı” ve “istediğimiz kadar özgür olmaktan çok uzak” olduğunu iddia eden yatırımcı, aynı zamanda Springer CEO’su Mathias Döpfner’i ve CBS’ten ABD’li gazeteci Bari Weiss’i övdü.

Thiel, Döpfner ve Weiss gibi insanlar olmasaydı durumun “gerçekten çok, çok kötü” olacağını savundu.

Döpfner, Weiss ve Axel Springer çalışanlarına “cesaretleri” nedeniyle takdirlerini dile getiren Thiel, onları bu medya ortamındaki “muhalif sesler” olarak nitelendirdi.

Thiel, ayrıca Sol Parti’nin son Berlin Temsilciler Meclisi seçimlerindeki başarısına da değindi.

İnsanların bu partiye neden oy verdiğini anlayabildiğini vurgulayan ABD’li, ortada “çok gerçek bir sorun” olduğunu, konutların çok pahalı ve aşırı derecede düzenlemeye tabi bulunduğunu söyledi.

Peter Thiel: Papa, Çinli komünistler için çalışıyor

Sol Parti’nin buna yönelik iyi çözümleri olmadığını savunan Thiel, kira kontrollerinin muhtemelen “Berlin’i bir gecekondu mahallesine dönüştüreceğini” ileri sürdü.

Axel Springer Ödülü, Springer’e göre “piyasaları olağanüstü bir şekilde dönüştüren” kişileri onurlandırıyor.

CEO Döpfner konuşmasında, Springer’in Thiel’i girişimciliği, risk alma istekliliği ve alışılmışın dışında düşünme tarzı nedeniyle ödüllendirdiğini belirtti.

Geçmişteki ödül sahipleri arasında Facebook CEO’su Mark Zuckerberg, Amazon kurucusu Jeff Bezos, Tesla CEO’su Elon Musk ve World Wide Web’in mucidi Tim Berners-Lee yer alıyor.

Ödül töreninin kenarında, çok sayıda kişi Thiel’e karşı bir protesto mitingine katıldı. Polise göre, gösteri olaysız bir şekilde gerçekleşti. Protesto çağrısını sol gruplar yapmıştı.

Axel Springer binasının dışında, “Thiel Shall Not Pass” (Thiel Geçemeyecek) yazan bir pankart da sergilenenler arasındaydı.

Alman Gazeteciler Birliği (DJV) de daha önce teknoloji milyarderine ödül verilmesini eleştirmişti.

Ödül töreni sırasında kısa süreli bir aksaklık yaşandı. Springer’in verdiği bilgiye göre, bir hizmet sağlayıcısının çalışanı, üzerinde “Onlar, bizim onların yalan söylediğini bildiğimizi biliyorlar” yazan bir pankartla sahneye çıktı.

Thiel, “Deccal dersleri”ne Roma’da devam ediyor

Springer, bir soruya yanıt olarak, adamın güvenlik görevlileri tarafından sahneden uzaklaştırıldığını ve kimsenin yaralanmadığını belirtti.

Mathias Döpfner’e verdiği röportajda ise Thiel, Papa Leo’nun Mayıs ayında yayınladığı yapay zeka genelgesinin Çin’in yapay zeka alanındaki hedeflerini dizginlemeye hiçbir katkısı olmayacağını fakat ABD ve müttefiklerinin bu teknolojiye ağır kısıtlamalar getirmesine neden olabileceğini savundu.

Thiel, “Çin Komünist Partisi’nin Papa’yı dinlemeyeceği kesin. Fakat ABD’deki insanların dinleme ihtimali var. Dolayısıyla, papa’nın genelgesi aslında Komünist Parti’nin işine yarıyordu. Onun komünistlerin ajanı olduğunu söylemiyorum, ama en azından ÇKP için ‘kullanışlı bir aptal’ olarak hareket ediyordu,” diye ekledi.

Thiel, “Bence AI, internetten daha önemli olabilir ve büyümeyi hızlandırma potansiyeline sahip; bununla birlikte gelen tüm olumlu ve olumsuz sonuçlarla birlikte,” dedi.

“Teorik olarak, küresel düzeyde gerçek ve derin bir işbirliği olsaydı, bu gelişimi yavaşlatmak mümkün olabilirdi.,” diyen Palantir’in kurucusu, bununla birlikte bunun için gerçek yetkileri ve gerçek gücü olan bir dünya hükümeti gerektiğini düşündüğünü aktardı.

Peter Thiel, Almanya-Avusturya siyaseti ile güçlü bağlara sahip

Thiel, “İçimdeki klasik liberal, bunun ‘kötüden daha kötüye’ gitmek olacağına inanıyor. Çare, dertten daha kötü olurdu,” diye konuştu.

Thiel’e göre Batı’da gelişimin frenlenmesi, Çin’de ise frenlenmemesi tehlikesi bulunuyor.

AfD ve Sol Parti’nin seçim başarılarına da değinen Thiel, bunun nedeninin “orta yol partilerinin Almanya için tüm toplumun yararına olacak bir iktisadi gelecek tasarlama konusundaki başarısızlığını yansıttığını” söyledi.

Thiel AfD ile ilgili olarak, “Bence Ukrayna, Çin ve İsrail hakkında mantıklı bir şekilde tartışılabilir. Fakat aynı zamanda AfD’nin bu üç konuda da yanıldığını düşünüyorum. Ve bu üç konuda da yanılmak mümkün değil,” dedi.

Eskiden Almanya’nın “önemli yeni şirketler kurma yeteneği” olduğunu savunan Thiel, Mittelstand‘ların yanı sıra 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan çok daha büyük şirketler de olduğuna işaret etti.

Thiel’e göre 1995’ten bu yana bu yetenek gerçekten büyük ölçüde kayboldu.

Kıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor

En zengin Almanlarla Amerikalıları kıyaslayan süper zengin, “ABD’de bu on iki kişiden dokuzu servetini kendi çabalarıyla kazanmış. Almanya’da ise 20 kişiden 20’si de servetini miras yoluyla almış. Hiçbiri yeni bir şey yaratmamış, yeni bir servet kazanmamış ya da uygun şekilde büyütülebilecek büyük bir şirket kurmamış,” iddiasında bulundu.

Trump yönetimi hakkındaki görüşlerini de dile getiren Thiel, ilk Trump döneminde birbirleriyle hiçbir konuda anlaşamayan insanların ekipte olduğunu, ikinci yönetimde ise bu hatayı düzeltmeye çalışırken “aşırıya kaçarak”, yönetimde “pek zeki olmasa da son derece sadık kişilerin” yer aldığını söyledi.

Kendisinin Marco Rubio yerine hâlâ JD Vance’in destekçisi olduğunu söyleyen Thiel, “Fakat korkarım ki her iki aday için de kazanması zor olacak,” dedi.

Kasım ayındaki ara seçimlere de değinen ABD’li şunları söyledi:

“Eğer Cumhuriyetçiler bu sonbahardaki ara seçimlerde ağır bir yenilgiye uğrarsa, Demokratlar 2028’de zaten kazanacaklarına inanacaklar. Ve o zaman muhtemelen bir demokratik sosyalistin zaferine karşı o kadar da güçlü bir engel olmayacaktır. (…) Bence Demokratlar, bir buçuk ay sonra yapılacak ara seçimlerde yeterince iyi bir sonuç alacaklar; bu durumda, başkanlık adaylarının merkez sol mu yoksa aşırı sol kanattan mı geleceği, sonuçta onlar için pek de önemli olmayacak. Ve o zaman yarış tamamen açık, sonuç ise tamamen belirsiz olacak.”

Okumaya Devam Et

Diplomasi

OpenAI Ukrayna’ya siber savunma için ücretsiz yapay zeka desteği verecek

Yayınlanma

ABD merkezli OpenAI, sivil altyapıyı siber saldırılardan korumak amacıyla Ukrayna hükümetine “Daybreak” yapay zeka sistemini ücretsiz sunacak. Gelişmiş GPT 5.6 Sol modeli üzerinden işleyecek yazılım, hastaneler ve enerji tesislerindeki dijital güvenlik açıklarını hızla kapatmayı hedefliyor.

Yapay zeka devi OpenAI, Ukrayna hükümetine “Daybreak” adlı yapay zeka programına ücretsiz erişim imkanı sağlayacak.

Program, dijital sistemlerdeki güvenlik açıklarını tespit etmeyi; hastaneler ve elektrik santralleri dahil olmak üzere sivil altyapıyı hedef alan siber saldırılara karşı koymayı amaçlıyor.

Kiev yönetimi, Daybreak aracılığıyla gelişmiş GPT 5.6 Sol modelinin yazılımlardaki açıkları hızla belirleyip kapatmaya yarayan özel bir sürümünü kullanacak.

Ukrayna ulusal siber olaylara müdahale ekibi CERT-UA, 2025 yılında yaklaşık 6 bin siber saldırı kaydetti.

OpenAI, Ukrayna makamlarıyla vardığı işbirliğini New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu marjında 23 Eylül’de duyurdu.

OpenAI for Countries biriminin yöneticisi George Osborne, konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Sivil altyapının korunması, insanların yaşamaya, çalışmaya ve hayati hizmetlerden yararlanmaya devam edebilmesi adına bu yapıların hem fiziksel hem de dijital saldırılara karşı savunulması anlamına geliyor.”

Daha önce OpenAI’ın rakiplerinden Anthropic şirketi, geliştirdiği Claude adlı yapay zeka sisteminin Rusya ile bağlantılı bilgisayar korsanları tarafından Ukraynalı kuruluşlara yönelik saldırılarda kullanıldığını açıklamıştı.

Palantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?

Söz konusu korsanlar, insansız hava aracı (İHA) parçası üreten en az iki firmanın e-posta kutularındaki verileri ele geçirdi; askeri dron üreticisi bir şirkete saldırarak bilgisayarlı görü sistemine ait yazılım geliştirme kitini çaldı.

Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü (RUSI) Kıdemli Araştırmacısı Jamie MacColl, Ukrayna’nın OpenAI haricinde Google gibi diğer rakip teknoloji şirketlerinin yapay zeka araçlarına da sahip olduğunu belirtti.

Geçtiğimiz Mayıs ayında Ukrayna’nın, Pentagon’un ana tedarikçilerinden bilişim devi Palantir Technologies firmasının yapay zeka yazılımlarından yararlandığı kamuoyuna yansımıştı.

Dönemin Savunma Bakanı Mihail Fedorov, bu işbirliği neticesinde hava saldırılarını ayrıntılı biçimde analiz eden bir sistem kurulduğunu ve büyük ölçekli istihbarat verilerini işlemeye dönük çözümlerin devreye sokulduğunu aktarmıştı.

Şirketin sunduğu teknolojiler, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin Rusya’nın cephe gerisindeki hedeflerine yönelik yüksek hassasiyetli uzun menzilli taarruzlarının (deep strike) planlanmasında da kullanılıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English