Bizi Takip Edin

Görüş

Trump’ın Orta Doğu’daki ‘hasat turu’ dolu dolu sona erdi

Avatar photo

Yayınlanma

Orta Doğu saatiyle 16 Mayıs’ta, ABD Başkanı Trump Orta Doğu’daki üç Arap ülkesine yaptığı dört günlük resmi ziyaretini tamamladı. Bu, Trump’ın Beyaz Saray’a yeniden dönmesinden sonra gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti olup, Orta Doğu’nun ticari ve jeopolitik önemine verdiği değerin bir devamı niteliğindeydi. Her ne kadar Trump, ABD’nin bölgedeki bir numaralı müttefiki olan İsrail’i bu ziyarette “beklenmedik şekilde” es geçse de, “hasat turu” olarak görülen bu üç ülkelik gezi oldukça verimli geçti. Silah satışı, yatırım çekme, politika açıklama ya da düşman ve stratejik rakip “hasadı” açısından son derece parlak sonuçlar elde edildi. Trump’ın devasa “para çekme” başarısı bile tek başına ABD’nin askeri hegemon konumunu sağlamlaştırdığını, jeopolitik etki gücünü sürdürdüğünü ve diğer büyük güçlerin kısa vadede erişemeyeceği bir mali cazibe etkisine sahip olduğunu gösteriyor. Kısacası, ABD hâlâ Orta Doğu üzerinde güçlü biçimlendirme gücüne sahip tek dış güç.

13 Mayıs’ta başlayan Trump’ın Orta Doğu turu, Suudi Arabistan’dan başlayıp, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ile sona erdi. Bu süreç, onun “güç diplomasisi” ve “ticaret diplomasisi” özelliklerini ön plana çıkardı. Söz konusu üç ülke Arap dünyasının en zengin ülkeleri olup, ulusal güvenlik açısından ABD’ye oldukça bağımlı. Trump’ın bu gezide büyük miktarda “para çekeceği” herkesçe bekleniyordu, ancak sonuçlar yine de şaşırtıcıydı.

Suudi Arabistan gibi “zengin ama zayıf” Körfez monarşilerinin ABD’ye büyük paralar ödeyerek güvenlik ve statü “satın alma” politikasını sürdürmesini sağlamak adına, Trump Beyaz Saray’a döner dönmez ilk dış ziyaretinin “ilk gecesini” Riyad’a vereceğini yüksek sesle duyurdu. Dahası, ABD-Rusya arasında ilk üst düzey görüşmenin ev sahipliğini yapması için Suudi Arabistan’ı özellikle seçti, bu ülkeye büyük prestij verdi. Hatta “Basra Körfezi”nin adını “Arap Körfezi” olarak değiştirmeyi bile önerdi — hazırlıklarını ve siyasi jestlerini eksiksiz yaptı.

Sekiz yıl önce Trump, Körfez’e ilk ziyaretinde Suudi Arabistan’dan 115 milyar dolardan fazla silah satışı elde etmiş, Riyad’dan 10 yıl içinde ABD’ye 400 milyar dolarlık yatırım taahhüdü almış, Katar ile de 40 milyar dolarlık silah anlaşması imzalamıştı. Bu ziyarette, Trump daha önce Beyaz Saray’da doğrudan yüzüne çıkıştığı Suudi Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman’a karşı önceki kibirli tutumunu tamamen bıraktı. 13 Mayıs’ta düzenlenen “Suudi-Amerikan Yatırım Forumu 2025”te adeta eğilerek, ev sahibi gence övgüler yağdırdı, onun “ne kadar büyük” ve “ne kadar bilge” olduğunu defalarca dile getirdi. Bu tutumu, genç liderin yüzünde tebessüm, coşkulu alkışlar ve ayakta teşekkür ile karşılık buldu.

ABD-Suudi ilişkileri yeni bir balayı dönemine girmiş durumda, hatta bu ilişkiler 21. yüzyıldaki en yüksek seviyeye ulaşmış olabilir. Bu durumun temelinde ise çıkar alışverişi ve petro-dolarlar yatıyor. Trump’ın Riyad’a vardığı gün, ABD ve Suudi Arabistan 142 milyar dolarlık bir silah anlaşması imzaladı; bu, 10’dan fazla Amerikan savunma şirketini kapsayan beş ayrı savunma ekipmanı ve hizmetini içeriyor. Ayrıca Suudi Arabistan, ABD’ye 600 milyar dolarlık yatırım sözü verdi; stratejik ortaklığı derinleştirme, ekonomik refahı artırma ve önümüzdeki birkaç ay içinde toplam yatırımı 1 trilyon dolara çıkarma hedefiyle ortak çalışma sözü verildi. Bu, ABD-Suudi tarihinde imzalanmış en büyük silah ve yatırım anlaşmasıdır. Suudi yatırımları, ABD’nin enerji güvenliğini, savunma sanayisini, teknoloji üstünlüğünü ve küresel altyapı ile kritik maden kaynaklarına erişimini güçlendirecek.

Trump, Suudi Arabistan, BAE ve Katar gibi “dünyanın en zengin” Arap komşuları arasındaki hassas ilişkileri çok iyi biliyor. Suudi Arabistan ve BAE hem Arap Birliği’nin “yeni güç merkezleri” hem de kendi aralarında ekonomik ve siyasi rekabet içindeler. Katar ise daha önce bu iki ülkenin baskı ve dışlamasına uğramış, ancak serveti ve ABD’nin desteği sayesinde “yıkılamayan küçük Körfez gücü” unvanını kazanmıştı. Trump’ın bu üç ülkeyi birlikte ziyaret etme amacı, Suudi Arabistan’ı kaldıraç olarak kullanıp Katar ve BAE’yi sürece dâhil ederek “trilyon dolarlık hasat turu” hedefini gerçekleştirmekti.

Trump’ın ziyaretinden hemen önce, Katar kraliyet ailesi ABD yasalarını aşarak Pentagon aracılığıyla Trump’a 400 milyon dolar değerinde lüks bir Boeing 747-8 uçağı bağışladı. Bu uçak, 40 yılı aşkın süredir kullanılan “Air Force One”ın yerine geçecekti. Trump, 14 Mayıs’ta Doha’ya yaptığı ziyarette Katar Emiri Tamim ile görüşmesinde, ABD-Katar ilişkilerini “sadık bir dostluk” olarak niteledi ve iki tarafın birbirini “çok sevdiğini” söyledi. Aynı gün ABD ve Katar, toplam değeri 243,5 milyar doları aşan ekonomik iş birliği anlaşmaları imzaladı. Bunlar arasında Katar’ın 96 milyar dolar değerinde 210 adet Boeing uçağı satın alması da yer aldı — bu, Boeing tarihinin en büyük siparişi oldu. Katar ayrıca 3 milyar dolar değerinde MQ-9B insansız hava aracı ve anti-İHA sistemleri satın almayı da kabul etti.

2017’de Trump, Suudi Arabistan ve Katar’a ilk ziyaretini gerçekleştirdiğinde, önce Suudi Arabistan’ın Katar’ın “terörizmi finanse ettiği” yönündeki iddialarına destek verdi, ardından kısa sürede Katar’a “temize çıkma” yardımı yaptı. Bu fırsatçı yaklaşım — önce darbe, sonra yumuşatma — sayesinde, ABD’nin Körfez’deki en büyük hava üssüne ev sahipliği yapan Katar, ABD silahlarını çılgınca satın alarak güçlü bir koruma şemsiyesi kazandı ve sonunda Suudi Arabistan ile BAE’nin yoğun baskısından ve “kuşatmasından” kurtulmuş oldu.

Suudi Arabistan ve Katar’dan gelen devasa “hediye paketleri” zemininde, 15’inde Trump son durağı olarak BAE’yi ziyaret etti. Bu ziyarette ABD ile 200 milyar doları aşan iş birliği anlaşmaları imzalandı. Ayrıca 260 bin metrekare alana kurulu, 5 GW kapasiteli bir veri merkezi ortak girişimi de duyuruldu — bu merkez, 2.5 milyon Nvidia B2000 çipini çalıştırabilecek kapasitede olacak. Aslında, bu yıl Mart ayında BAE Ulusal Güvenlik Danışmanı Şeyh Bin Zayed’in ABD ziyareti sırasında, BAE’nin ABD’de 10 yıllık, toplam 1.4 trilyon dolarlık bir yatırım çerçevesi kurma sözü çoktan verilmişti. Yani, Trump Körfez turuna başlamadan önce bile BAE Beyaz Saray’a gönüllü olarak bol keseden hediye sunmuştu.

Trump’ın Körfez turu aynı zamanda bir politika duyuru gezisiydi. Suudi-Amerikan Yatırım Forumu’nda yaptığı bir saatlik doğaçlama konuşmada, Trump, önceki Amerikan hükümetlerinin Orta Doğu’ya müdahalelerini sahnevari bir şekilde kınadı; önceki başkanların Orta Doğu’da “inşa ettiğinden çok daha fazla ülke yıktığını” söyledi, “ABD’nin ebedi düşmanları yoktur” diyerek, “bugün en yakın dostlarımız, geçmişte savaştığımız ülkelerdi” ifadesini kullandı. Suudi Arabistan’ın kalkınma modelini örnek göstererek “kendi başına inşa etmenin” dış müdahaleye göre daha etkili olduğunu vurguladı. Analistler, para odaklı Trump’ın Amerikan değerlerini taşıyan müdahaleci diplomasi ve topyekûn güç politikalarını açıkça terk ettiğini, onun yerine “merkantilist” (ticaret merkezli) bir yaklaşımla Orta Doğu düzenini yeniden şekillendirmeyi hedeflediğini düşünüyor.

Dünya kamuoyunu asıl şaşırtan şey ise Trump’ın bu gezide sadık müttefiki İsrail’i “atlamasıydı.” Bu, ABD’nin büyük çıkarlarının İsrail’in küçük hesapları tarafından gölgelenmesini önlemek ve mevcut yönetimin Netanyahu’nun Gazze savaşındaki bataklığına daha fazla saplanmaması içindi. Daha önce Trump, İsrail’i fazla kayırdığı için Arap kamuoyundan tepki görmüştü. Ancak ABD-İsrail ilişkileri sarsılmaz olduğundan ve Trump’ın Netanyahu ile kişisel ilişkisi güçlü olduğundan, İsrail listede görünmese bile Trump içgüdüsel olarak “eski dostunu” unutmadı: Suudi Arabistan’a İsrail ile barış anlamına gelen “İbrahim Anlaşmaları”na katılması için çağrıda bulundu, Suriye ile İsrail arasında uzlaşma sağlanmasını teşvik etti ve ABD’nin Gazze’yi “alabileceği” yönündeki yanlış anlatısını sürdürdü.

Dünyayı esas sarsan ise, Trump’ın Riyad’da Suriye’nin yeni lideri Admed Şara ile ani ve kamuoyuna açık bir görüşme yapmasıydı. Bu görüşmede Trump, Şara’ya İsrail’le ilişkileri normalleştirme, ülkedeki “Filistinli teröristleri” sınır dışı etme ve kuzeydoğu Suriye’de cihatçıları hapsetmek için cezaevi kurma sorumluluğu üstlenme çağrısı yaptı. Görüşmeye Suudi Veliaht Prensi bizzat katıldı, Türkiye Cumhurbaşkanı da video bağlantısı ile iştirak etti — bu, 25 yıl sonra gerçekleşen ilk ABD-Suriye zirvesiydi. Dahası, Suudi ve Türk liderlerin çağrısıyla Trump, ABD’nin Suriye’ye uyguladığı onlarca yıllık ekonomik ve ticaret yaptırımlarını kaldırdığını açıkladı. Böylece Suriye’nin 46 yıllık uluslararası ve özellikle tek taraflı Amerikan yaptırımlarından kurtuluşu ilan edilmiş oldu.

Trump’ın Şara ile görüşmesi, “değerlerden arınmış diplomasi” ve “düşmanı dost yapma”nın tipik bir örneği sayılabilir. Zira Trump, Şara’nın geçmişte ABD tarafından uzun süre aranan “terörist” bir lider oluşunu ve Şam’daki yeni hükümetin hâlâ BM ve ABD’nin terör listesinde olan “Şam’ın Kurtuluşu” (HTŞ) örgütü tarafından yönetilmesini tamamen görmezden geldi. Hatta Suudi Arabistan’dan ayrılırken Trump, ABD medyasına bu eski “düşmanı” överek, onu “geçmişin sağlam savaşçısı, bugünün güneşli ve yakışıklı sert adamı” olarak niteledi. 16 Mayıs’ta, ABD Dışişleri Bakanı Rubio, Türkiye’nin Antalya kentinde Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile görüştü ve ABD’nin İran’dan uzak, barışçıl ve istikrarlı bir Suriye inşa edilmesine yardım edeceğini açıkça ifade etti.

Aslında Trump’ın dış politikasına aşina gözlemciler buna şaşırmadı. 2020 yılının Mart ayında, başkanlığının son döneminde, Trump Afganistan savaşını hızla sona erdirmek için ABD’nin 20 yıldır desteklediği Kabil hükümetini bir anda terk etmiş, hiçbir devlet onuru ya da siyasi etik tanımadan, düşman Taliban’la ateşkes karşılığında çekilme anlaşması imzalamıştı. Bu da Afganistan’da “iki hükümetli” bir yapı oluşturmuş ve kısa sürede Taliban’ın yeniden iktidara gelmesine yol açmıştı. Trump, devlet ciddiyetini hiçe sayarak Taliban liderlerini Beyaz Saray’a davet etmeye çalışmış, buna karşı çıkan Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton’u da anında görevden almıştı.

Trump’ın bu son Orta Doğu diplomasi turundaki bir diğer önemli kazancı, “havuç ve sopa” yöntemiyle, “Direniş Ekseni”nin üç büyük gücü olan Yemen’deki Husiler, Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) ve İran’ı önemli tavizler vermeye zorlaması oldu. Trump’ın ziyareti öncesinde, Ürdün’ün başkenti Amman aracılığıyla ABD ile Husiler arasında bir ateşkes anlaşması sağlandı. Husi güçleri, Kızıldeniz’den geçen gemilere saldırmama sözü verdi. Aynı zamanda Hamas, Trump’a bir “hoş geldin hediyesi” olarak son Amerikalı rehineyi serbest bıraktı — bu hareket, Trump yönetiminin İsrail’e tamamen tabi olmadığını takdir eden bir jest olarak da değerlendirildi. 15 Mayıs’ta Hamas’ın üst düzey yetkilisi Basem Naim medyaya, Hamas’ın ABD ile doğrudan müzakerelerde bulunduğunu ve Gazze çatışmasını sona erdirecek bir ateşkes anlaşması yapmaya çalıştıklarını söyledi… Kalıcı bir ateşkese ulaşılırsa, Hamas Gazze Şeridi’nin kontrolünü devredebilir.

Trump’ın ziyareti öncesinde, Amerikan temsilciler İran’la Umman’ın başkenti Maskat’ta dört tur görüşme gerçekleştirdi. Her iki taraf da bu görüşmelerde “yapıcı” ilerleme kaydedildiğini belirtti. Trump, Riyad’da bulunduğu sırada Tahran’a tekrar seslendi, İran liderlerini “yeni ve daha iyi bir yol” seçmeye ve Washington’la yeni bir nükleer anlaşma yapmaya çağırdı. Bu diplomatik çözüm fırsatının “sonsuza kadar sürmeyeceğini” vurguladı ve “İran liderliği bu zeytin dalını reddederse… başka seçeneğimiz kalmaz, İran’ın petrol ihracatını sıfıra indiririz” diyerek tehditte bulundu.

Belki önceki dört görüşme Trump’ın sınırlarını ve niyetini açık etti, belki Trump’ın ilk dönemindeki “aşırı baskı” kampanyasının acı hatıraları etkili oldu, belki de “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın stratejik fiyaskosu ya da Rusya’nın ABD-İran askeri çatışmasına karışmayacağını açıkça ilan etmesi etkiliydi. Belki de Trump’ın son dönemde Husiler ve Hamas’la kurduğu olumlu temaslar… Tüm bu sert gelişmeler, İran hükümetini Trump’ın yumuşak ve sert taktiklerini harmanladığı diplomatik saldırısına karşı hızlı ve net bir yanıt vermeye itti.

14 Mayıs’ta, İran’ın dini lideri Hamaney’in danışmanı Şemhani, NBC’ye verdiği demeçte İran’ın ekonomik yaptırımların kaldırılması karşılığında ABD ile bir anlaşma yapmaya hazır olduğunu söyledi. Şemhani, İran’ın asla nükleer silah üretmeyeceği sözünü vereceğini, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunu yok edeceğini, uranyum zenginleştirmeyi sadece sivil ihtiyaçlar için gerekli düşük düzeyde tutmayı kabul edeceğini ve bu sürecin uluslararası denetçilere açık olacağını ifade etti.

Gözlemciler, bunun İran’ın nükleer meselede şimdiye kadar sergilediği en hızlı ve en esnek taviz olduğunu düşünüyor. Daha önce İranlı müzakereciler sert bir tutum sergilese de, Trump’ın Körfez’deki “hasat turunun” bu denli başarılı geçmesi, ABD-Arap ilişkilerinin daha da güçlenmesi, ABD-Suriye ilişkilerindeki tarihi yön değişimi ve “Direniş Ekseni” üyelerinin kendi yollarına gitmesi Tahran’ı hızlıca diplomatik duruşunu ve nükleer kriz pozisyonunu değiştirmeye zorladı. 15 Mayıs’ta Trump, Doha’dan BAE’ye geçmeden önce yaptığı açıklamada, ABD ile İran’ın nükleer anlaşmaya varmaya “çok yaklaştığını” ve Tahran’ın “belirli ölçüde” şartları kabul ettiğini belirtti.

Kısacası, Trump bu Orta Doğu gezisinden çok önemli kazanımlarla döndü. Beklenmedik gelişmeler, onun güç temelli ve “anlaşma odaklı” diplomasisinin Orta Doğu jeopolitiğini dönüştürdüğünü ve şekillendirdiğini ortaya koydu. İç ve dış sorunlara rağmen, ABD’nin stratejik temeli hâlâ güçlü ve istikrarlı. Egemen varlık fonlarının büyük bölümünü zaten ABD pazarına yatırmış olan Körfez’in başlıca petrol üreten ülkeleri, gelecekteki servetlerini korumak, artırmak ve yüksek teknolojiye yönelmek için stratejik müttefik olarak yine ABD’ye güveniyor. Buna karşın, bu ülkelerin diğer büyük ekonomilere yaptığı yatırımlar yok denecek kadar az — “karabiber serpiştirmek” ya da “çiseleyen yağmur” gibi — bu da ABD’nin hâlâ sarsılamaz tek süper güç konumunu açıkça ortaya koyuyor.

Aynı zamanda, “Şii Hilali”nin giderek çökmesi, “Direniş Ekseni”nin dağılması, ABD’nin Arap ülkeleri ve Türkiye ile ilişkilerinin güçlenmesi, Arap ülkeleri ile İsrail arasında imzalanan “İbrahim Anlaşmaları”nın genişlemeye devam etmesi ve bu yıl ABD-İran ilişkilerinde büyük bir değişim ihtimalinin belirmesi, yepyeni bir Orta Doğu’nun şekillenmekte olduğunu gösteriyor.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.

Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.

Messi primi

FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.

Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.

Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.

Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.

Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması

Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.

Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.

Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.

Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi

FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.

Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.

Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.

Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.

Yayın haklarında adalet uçurumu

Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.

Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.

Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.

Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.

Gelişim bütçesindeki açık

FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.

Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.

Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.

Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi

FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.

Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.

Geleceğe bakış

2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.

Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.

Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.

Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.

Okumaya Devam Et

Görüş

NATO 2.9: Atlantik cephesinin çok kutuplu paradoksu

Yayınlanma

Bilgisayar mühendisleri bilecektir, bir yazılımın 1.0, 2.0,3.0 gibi anılması yeni bir sürümü çıktığını ifade eder. Öncekine kıyasla doyurucu boyutta değişimler ve geliştirmeler içermelidir ki .0 takısını hak etsin. Eğer değişimler kullanıcı tarafından yeterli bulunmazsa genelde şu yorum yapılır; “Buna keşke 2.9 deseydiniz!”

İşte NATO’nun Ankara zirvesinde kurmaya çalıştığı NATO 3.0 düzeni de bu şekilde hissettirdi. Artık 2.0’dan aşina olduğumuz ABD merkezli dünya yok ancak bu yeni denklemin altı 3.0 diyecek kadar da dolu değil. NATO 3.0, ABD Savaş Bakanlığı Politikalardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Elbridge Colby tarafından ortaya atılan, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk aldığı bir NATO güvenlik mimarisi ön gören bir tanımlamaydı. Bu düzenin temelleri de Ankara’daki zirvede atılacaktı. Bu net tanımlama, ittifakın sadece ufak “yamalarla” yoluna devam etmeye çalışmadığı, tamamen yenilenerek üzerindeki “ölü toprağını” atmaya hazırlandığı anlamına geliyordu.  Ancak bu yeni düzenin bir paradoksu vardı; Evin oğlu kendi geçimini sağlıyorsa baba sözü neden dinleyecekti? Avrupa ülkeleri savunma harcamaları arttırınca neden ABD’nin istediğiyle düşman olup istemediğiyle barış yapacaktı? İttifakı 77 yıl ayakta tutan Amerikan hegemonyası olmazsa bunun yerini ne alacaktı?

Dağılmakta olan bir aile

Zirveyi ben ve Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, yerinde takip ettik. İlk gün başta Genel Sekreter Mark Rutte olmak üzere “sevimli” ve “sıcak” mesajlar dinledik. Herkes aile olmaktan, bütün olmaktan bahsediyordu. İyi dilek ve temennilerin dışında NATO, ilk kez nitelik yerine niceliğe odaklanmıştı. Onlarca askeri endüstri anlaşması, artık sadece sofistike teknolojiler değil, sayısal olarak fark yaratacak üretim hatları oluşturmayı hedefliyordu. Ucuz ve yenilenebilir savaş araçları ilgi odağıydı.

Verilen mesajlar ve panellerdeki ortam NATO’nun geleceği açısından pozitif bir görüntü çiziyor denebilirdi, tabii sonra Trump gelmeseydi…

ABD Başkanı ayağının tozuyla önce Grönland arzusunu yineledi sonraysa İspanya’ya sataştı. Onları “anlaşması imkansız, konuşmaya değer olmayan bir ülke” olarak nitelendirdi ve İspanya ile ticareti askıya alabileceğini söyledi. Trump saldırgan bir şeyler söyledikçe hemen yanında oturan Rutte, dağılmakta olan bir ailenin “yeterince neşe saçarsam belki herkesi bir arada tutabilirim” diye düşünen çocuğu gibi hasar kontrolü yapmaya çalışıyordu. Basın toplantısında Rutte’ye sordum;

“İran’a operasyonlar konusunda Trump haklı buluyorsunuz, eğer çatışma ortamı tekrar başlar ve başkan Trump Avrupalılara destek için çağrı yaparsa bunu onaylayacak mısınız?”

Rutte, epey uzun ama tatmin etmeyecek bir cevap verdi. Enteresan noktası, Avrupa’nın hareketsizliği konusunda Trump’a kısmen hak veriyor oluşuydu. Bu, Rutte’ye özgü bir davranış değildi. Alman Şansölyesi Frederik Merz de benzer bir yol almıştı. “Trump’ın bize silah üretimini arttırmayı sert bir şekilde söylemesi gerekiyormuş, Trump bu konuda haklıydı” ifadesini kullandı. Trump’ı özellikle İran konusunda eleştiren çıkışları beklenen sonucu vermemiş olacak ki Merz çalıştığı ispatlı huyuna gitme stratejisine başvurmuş.

Yine de bu huyuna gitme işi yeterli olmadı. Zirvenin sonunda paylaşılan metin bir gerçeği ortaya koyuyordu; NATO eskisi gibi düşman belirleyemiyordu. Rusya konusundaki cümleler geçen yıllara nazaran daha hafifken İran için boyutu belirsiz bir “nükleer silah sahibi olamaz” tanımı kullanılmış, Çin’in adı bile geçmemişti. Metinde ne ABD Rusya’ya karşı bir taahhütte bulunuyor, ne de AB İran veya Çin konusunda Trump’a bir söz veriyordu. Ukrayna’ya destek meselesi, 70 milyar dolarlık bir yıllık destek ile belirtilmiş ancak ABD’nin bunda bir rol oynayıp oynamayacağı ortada bırakılmıştı.

Dürüst olalım, yakın zamanda ne Trump’ın Ukrayna’ya destek paketlerini kongreye getirme ne de Avrupa’nın İran konusunda ciddi bir askeri destek sağlama planı var. İki taraf da birbirine “hadi aslanım, sen halledersin” demeyi tercih ediyor. Peki neden? Avrupa daha önceden düşman olarak gördüğü İran’a neden saldırmıyor? Daha önce tehdit kabul ettiği Çin’e karşı neden tavır almıyor? ABD, neden yıllarca STK’larla ve askeri destekle dahil olduğu Ukrayna meselesine karışmak istemiyor?

NATO’nun çok kutuplu paradoksu

NATO doğası gereği büyük jeopolitik gerilimlerde tek yürek olmak zorunda olan bir yapı. Bu Soğuk Savaş ve sonrası dönemde nispeten kolaydı. Güç merkezi bir taneydi. Alternatifler imkansızdı. İdeolojik hesaplaşmalar sınırları keskin bir biçimde belirliyordu. Bugün ise ABD’nin ortak hedefler ve ortak düşmanlar belirlemesi mümkün değil. Ülkeler, ideolojik bağlardan yoksun bir şekilde birbiriyle iletişim kuruyor. Küreselleşmenin de yardımıyla endüstrilerini desentralize hale getiriyor, vazgeçmesi güç ticaret hatları oluşturuyor.

Trump’ın eleştirilerine karşı Afganistan ve Irak’ta ne kadar istekli bir şekilde çarpıştıklarını anlatan Avrupa ülkeleri, petrol piyasalarını derinden sarsma korkusuyla Hürmüz civarında savaşı uzatacak operasyonlardan kaçınıyor. (Avrupa ordularının ABD’nin yapamadığı neyi başaracağı da tartışılır tabii) Bunun yanında Trump’ın Grönland inadı Avrupalıların soluğu Pekin’de almasına yol açmıştı. Bugün nasıl olacaktı da Avrupalılar Çin’i bir tehdit olarak nitelendirecekti?

Benzer bir fikir ayrılığı ABD için de geçerli. Ukrayna’da Rusya’nın askeri kabiliyetlerinin yeterince hasar aldığını düşünen Amerikan devleti, hem nükleer savaş ihtimalini düşürmek hem de Çin’e değerli bir enerji kaynağı sunmamak adına Rusya’nın huyuna gitmeyi umuyor. Böyle bir durumda ABD, neden birkaç paragrafla zirvede Rusya’yı hedef alsın ki?

Bunun yanında Avrupa içinde bile tam bir fikirsel ortaklık yok. Son dönemde Polonya ile Ukrayna arasında patlak veren gerilimden Orban sonrası Rusya konusunda radikal bir değişim getirmeyen Magyar’a kadar Avrupa içinde de aykırı görüşler varlığını sürdürüyor. Bunlara yükselişi süren Almanya’nın AfD’sini, İngiltere’nin Reform Partisi’ni ve Fransa’da seçime girip girmeyeceği belirsiz Le Pen’i eklediğimizde bugünkü Avrupa’yı bile mumla arayabilirler.

Sonuç olarak, dünyayla ABD’den bağımsız bir şekilde (ABD’nin isteği böyle olsa bile) hareket etmeye başlayacak bir Avrupa, doğal olarak kendi çıkarlarını önceleyecek. Kaçınılmaz çıkar çatışmaları, NATO içinde bağımsız ittifaklara yol açacak. 100 yıldır gömülü baltalar parça parça yerinden çıkmaya başlayacak. Yani NATO’nun hayatta kalabilmesi için sorumluluk alan bir Avrupa’ya ihtiyacı var, ancak bu sorumluluk NATO’nun sonunu getirebilecek çıkar çatışmalarına yol açabilir. İşte NATO 3.0’ın içinden çıkamadığı paradoks budur. NATO gibi bir ittifakta “eş başkanlık” yürümez.

Neden 2.9?

İşte böylesi bir paradoksta Avrupa ülkeleri kendi yollarını belirgin bir biçimde çizmiş değiller. Daha fazla üretim yaptıkları, daha fazla sorumluluk aldıkları bir NATO öngörüyorlar ama bunun yanında kendilerine bir yol çizemiyorlar. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen de Ankara’ya gelmişti. Önceden “Türkiye, Rusya, Çin nüfuzundan kaçınmalı” diyen Von Der Leyen, Türkiye’yle yapılan savunma anlaşmalarıyla ilgili sorulara kaçamak yanıtlar verdi. Çünkü o da Avrupa’nın stratejik yolunu henüz tanımlayamıyor. Ukrayna Savaşı’nın gölgesinde askeri talebe yetişemeyen Avrupa endüstrilerinin Türk şirketlerle iş yapmasını önleyemiyor. ABD’den fırça yedikçe Çin’le iletişime geçen ülkelere dur diyemiyor. Böylesi bir durumda hangi 3.0’dan söz edeceğiz? Yeni düzende Avrupa ABD’nin yanında mı olacak? Çin’e mi yakınlaşacak? Kendi başına mı duracak?

Ankara zirvesinde güçlü hissedilen tek bir kavram vardı; panik. Hızlıca bitmesi gereken İran savaşı uzadıkça Pasifik’e açılamayan ABD’nin paniği ve ABD’nin etkisinden çıkınca ortada kalmaktan korkan Avrupa’nın paniği…

Bu sırada Türkiye, bu kriz ortamında hem YPG meselesini çözdü hem de F-35 krizinde büyük ilerleme kaydetti. Yeni savunma sanayii anlaşmaları ve insiyatifler, bu kriz azalma eğilimi gösterdiğinde Türkiye’nin avantajlı bir konumda olmasını sağlayacak. Zira Avrupa, yolunu çizdiğinde tehdit algısı içine Türkiye’yi alıp almayacağını bilmiyoruz. Bugün alacağımız önlemler ve yapacağımız bağlayıcı anlaşmalar yarını daha net görmemizi sağlayacak. Bu sırada NATO, varlığını sürdürmek için ufak yamalar çıkarmaya devam edecek. 3.0 için henüz erken, daha yolda 2.9.1 ve 2.9.2 var.

Okumaya Devam Et

Görüş

Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.

Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.

Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.

Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası

Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.

Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.

Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?

ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.

Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.

Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

Savaşın Maliyeti

Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.

Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:

  • Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
  • Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
  • Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
  • Ticari yatırımların gerilemesi.
  • Enflasyonist baskıların artması.
  • Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.

Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.

Amerika’nın İç Siyaset Hesabı

Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.

Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.

Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.

Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.

NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya

NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.

Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.

Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.

Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi

Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.

Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.

Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.

Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği

Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.

Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.

Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.

Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı

Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.

Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.

ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.

Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?

Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.

Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.

Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.

Sonuç

Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.

Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.

Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.

Kaynaklar:

  • ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
  • Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
  • Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
  • Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
  • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
  • NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
  • Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
  • OECD – Ekonomik Görünüm.
Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English