Avrupa
Hollanda’da yeşil dönüşüme karşı çiftçi isyanının anlamı

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, 6 Nisan 2023 tarihinde New Left Review’da yayınlanmıştır. Hollanda’daki seçimlerde büyük bir başarı elde eden Çiftçi-Yurttaş Hareketinin (BBB) yükselişinin maddi gerekçelerini inceleyen yazar, ‘yeşil dönüşüm’ adı altında süregiden mülksüzleştirme pratiklerinin Brüksel, Hollanda yargısı, Hollandalı siyasetçiler ve sermaye grupları arasındaki ittifaka yaslandığını açıkça ortaya koyuyor. Buna yönelik direniş, bazı etkili tarım-hayvancılık lobilerinin liderliğinde başlasa da tarım ve hayvancılık sektöründen ‘ekmek yiyenlerin’ çok ötesine geçmiş görünüyor. Liberal soldaki genel eğilim, Avrupa’daki bu tip hareketleri ‘popülist’, hatta ‘yeni sağ’ torbasına doldurmaktır; yazı, çiftçi isyanının elbette ‘popülist’ temalara sahip olduğunu ama açıkça emekçi veya emekçileşme eğilimi içindeki sınıflarda esas temsiliyetini bulduğunu gösteriyor. Makalenin sonundaki ‘demokratik yeşil dönüşüm’ iddiası ise, mülsüzleştirmeye yönelik bir direnişe veya mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeye yönelik bir siyasete çağrı yapmadığı için, naif olmaktan öteye gidemiyor. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Çiftçilerin İsyanı
Ewald Engelen
New Left Review
6 Nisan 2023
Hollanda’nın geveze sınıfları arasında 16 Mart’ta yaşanan şok barizdi. Küçük bir iletişim firması tarafından 2019 yılında kurulan, güçlü Hollanda tarımsal gıda kompleksi tarafından finanse edilen ve eski bir et endüstrisi gazetecisi tarafından yönetilen sağ-popülist Çiftçi-Yurttaş Hareketi (BBB), ülkedeki eyalet seçimlerinde oy oranını büyük ölçüde arttırmıştı. Şu anda on iki vilayetin tamamında en büyük parti konumunda ve önümüzdeki ay yapılacak Senato seçimlerinde de aynı statüyü elde etmesi bekleniyor. Bu durum BBB’ye hem ulusal hem de yerel düzeyde veto yetkisi vererek zaten tereddütlü olan yeşil dönüşüm sürecini durma noktasına getirebilir. Bu ihtimal karşısında öfkeli bir yorumcu kitlesi, çiftçileri çevresel ilerlemenin düşmanları olarak suçlamaya başladı ve onların direnişini kırmak için yaşlılara, ‘eğitimsizlere’ ve kırsal seçim bölgelerinde yaşayanlara oy kısıtlamaları getirilmesinin gerekli olabileceği yönünde spekülasyonlar yaptı.
Çiftçilerin isyanının nedeni, Hollanda Yüksek Mahkemesinin 2019 yılında aldığı, hükümetin 163 doğal alanı, yakındaki tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan emisyonlara karşı korumaya yönelik AB yükümlülüklerini ihlal ettiği kararıydı. Bu durum, Mark Rutte liderliğindeki merkez sağ koalisyon hükümetinin otoyollarda ülke çapında 100 km/s hız sınırı getirmesine ve Hollanda konut piyasasındaki arz sıkıntısını hafifletmeyi amaçlayan çok sayıda inşaat projesini iptal etmesine yol açtı. Fakat kısa süre sonra bu tür önlemlerin yetersiz olduğu anlaşıldı, çünkü ulaşım ve inşaat sektörleri ulusal azot emisyonlarına çok az katkıda bulunuyordu. Buna karşılık tarım %46’lık bir orana sahipti. Bu nedenle yapısal bir çözüm, besi hayvanı varlığının önemli ölçüde azaltılmasını gerektirecekti. Marjinal ‘Hayvanlar için Parti’ tarafından uzun süredir öne sürülen, 500 ila 600 büyük emitörün kamulaştırılması yoluyla toplam Hollanda hayvancılığının yarısının azaltılmasına yönelik öneri aniden masaya yatırıldı. Düşünülemez olan düşünülebilir hale gelmişti.
Tarımsal faaliyetlerde çalışan Hollandalı işçilerin sayısı son yüzyılda hızla azalmış, Büyük Savaş sırasında yaklaşık %40 iken bugün sadece %2’ye düşmüştür. Yine de aynı dönemde Hollanda, ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci gıda ihracatçısı haline gelmiştir. Et ve süt endüstrisi küresel tedarik zincirlerinde önemli bir rol oynamakta ve bu da ekolojik ayak izini sürdürülemez derecede büyük kılmaktadır. Dolayısıyla Hollanda siyasi sınıfı arasında –Yüksek Mahkeme kararıyla hızlanan– iklim hedeflerine ulaşmanın ulusal ekonomiyi yeniden yönlendirmek anlamına geldiğinin kademeli olarak farkına varıldı. Bu projeye yönelik heves düzeyi iktidar partileri arasında farklılık gösterdi. Kırsal odaklı Hıristiyan Demokratlar için bu yenilir yutulur değildi; Demokratlar 66’nın eko-modernist, meritokratik sosyal liberalleri için bu altın bir fırsattı; Rutte’nin Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) için ise bu sadece pragmatik bir seçenekti. Bir milletvekilinin dediği gibi, “Hollanda hem dünyayı besleyen hem de altına sıçan bir ülke olamaz.”
Öneriler, çiftçilerin traktörleriyle yolları kapatması, meydanları ve diğer kamusal alanları işgal etmesi, hükümet binalarına girmesi ve politikacıların evlerine gitmesi gibi beklenmedik bir köylü protesto dalgasını ve BBB’nin oluşumunu tetikledi. Kapanmalar sırasında yaşanan kısa bir duraklamanın ardından bu hareket yeni bir yoğunluğa ulaştı. 2022 baharından bu yana, Hollanda’nın unutulmuş bölgelerine giden yollar ve otoyollar boyunca çiftçiler, hoşnutsuzluklarının bir sembolü olan binlerce tersine çevrilmiş ulusal bayrak astı.
Seçmenlerin neredeyse beşte biri, yaklaşık 1,4 milyon kişi, bu ay BBB’ye oy vermek için sandık başına gitti; bu sayı, BBB’nin ana seçmen kitlesini oluşturan 180.000 çiftçiden çok daha fazla. Bu durum, basit bir bana dokunmayıncılıktan [nimbyism] daha fazlasının söz konusu olduğunu göstermektedir. Emekliler, mesleki eğitim görenler ve güvencesiz istihdam edilenler partinin destekçileri arasında fazlasıyla temsil edilmektedir ve partinin en büyük seçim kazanımları, düşen kamu yatırımlarından ağır darbe alan, kentsel olmayan çevre bölgelerde olmuştur. Bu tür gruplar, kendilerini mağdur olarak tanıtan ama aslında ülkedeki en ayrıcalıklı kesimler arasında yer alan bir çiftçi sınıfı etrafında toplanmış durumda: her beş kişiden biri milyoner. Bu heterojen bloğun, uzun zamandır yönetici tabakasının kibri ve beceriksizliği ile lekelenen ana akım Hollanda siyasetine karşı duyulan derin hayal kırıklığının bir sonucu olarak bir araya gelebildiği açıktır.
Bir dizi tarihsel faktör çiftçi hareketinin zeminini hazırlamaya yardımcı olmuştur. İlk olarak, Hollanda 1980’lerin başından bu yana son derece hızlı bir neoliberal dönüşüm geçirdi ve bunun sonucunda kamu hizmetleri haraç mezat satıldı, çocuk bakımı, sağlık hizmetleri ve yüksek öğrenim piyasalaştırıldı, sosyal konutlarda ciddi bir düşüş yaşandı, küreselleşmiş bankalar ve emeklilik fonları ortaya çıktı ve çalışanların üçte birinin güvencesiz sözleşmelerle çalıştığı AB’deki en esnek işgücü piyasalarından biri oluştu. Ardından, 2008 mali krizi kişi başına düşen en pahalı banka kurtarmalarından birine yol açtı, bunu da zenginliğin yoksullardan zenginlere yeniden dağıtılmasına hizmet eden altı yıllık kemer sıkma politikaları izledi. 2020-2022 yılları arasında uygulanan dört kapanma da aynı etkiyi yarattı: işçiler işlerini kaybetti, gelirleri düştü ve daha fazla sayıda insan öldü. Ukrayna’daki savaşın tetiklediği yükselen tüketici fiyatları, daha sonra birçok Hollandalı haneyi yakıt yoksulluğuna itti.
Tüm bunlar, çocuk bakımı, ilköğretim, konut, vergi dairesi, ulaşım ve doğalgaz çıkarma gibi bir dizi devlet dairesindeki süreklileşmiş bürokratik başarısızlıklarla birlikte yaşandı. Aynı zamanda, orta sınıf çevrecilere ısı pompaları, güneş panelleri ve Tesla’ların masraflarını karşılamak için regresif sübvansiyonlar dağıtıldı. Buna bir de kamusal tartışmalara hakim olan sözde uzmanlardan alt sınıflara yönelik sürekli gelen ağır hakaretleri eklediğinizde, ortaya kolay tutuşabilir bir kızgınlık karışımı çıkıyor. Durum nihayet 2019’da mahkeme kararıyla alevlendi ve bu noktada gizli bölgesel-kültürel kimlikler çiftçilerin karşıt anlatısı için ham sembolik malzeme sağladı: kente karşı kırsal, elitlere karşı kitleler, veganlara karşı et yiyenler. Bazı bilgili siyasi girişimcilerin de yardımıyla, bu mesaj tarım arazilerinin çok ötesinde yankı bulmaya başladı.
Fransız romancı Michel Houellebecq bir keresinde Hollanda’nın bir ülke değil, limited şirket olduğunu yazmıştı. Bu, Rutte’nin VVD’sinin görüşünü mükemmel bir şekilde yansıtıyor. İktidara geldiği 2010 yılından bu yana Hollanda’yı Ren nehri üzerinde yeni bir Singapur olarak yeniden tasarlayan VVD, hem mali hem de insani anlamda mümkün olduğunca çok yabancı sermaye çekmeye yönelik bir tür merkantilist neoliberalizm tesis etti. Hollanda, doğrudan yabancı yatırımları cezbetme çabasıyla dünyanın en büyük vergi cennetlerinden biri haline geldi. Sosyal güvenlik rejimi, yüksek eğitimli gurbetçilere hizmet etmek üzere yeniden tasarlanarak Amsterdam’ı, bir dükkana ya da restorana gitmek için İngilizce konuşulması gereken bir Anglofon karakoluna dönüştürürken, mülteciler ve sığınmacılar Hollanda’nın taşrasındaki en yoksul köylerden bazılarının yakınına hapsedildi. Kamu yatırımları ağırlıklı olarak Batı’daki metropollere akarken, Almanya sınırı boyunca uzanan çeper bölgeleri büyük ölçüde geri bıraktı.
Eşitsiz gelişim dinamikleri, kentin ve ‘yaratıcı sınıfın’ erdemlerini yücelten bir anlatı ile meşrulaştırıldı. Richard Florida ve Edward Glazer gibi coğrafyacılar, ideoloji sonrası politikacıların kaybedenleri desteklemeyi bırakıp, ulusal ekonomik başarının anahtarı olduğu düşünülen kent merkezlerine büyük miktarlarda kamu fonu yönlendirerek kazananları seçmeye başlamaları gerektiği fikrini popüler hale getirdiler. Ve böyle devam etti: hastaneler, okullar, itfaiye istasyonları ve otobüs hatları çevreden yavaş yavaş kaybolurken, merkez ışıltılı metro hatlarıyla donatıldı. Bu bölgeler arasında yaşam beklentisi açısından büyük farklar ortaya çıktı ve insanların politikacılara olan güveninde büyük bir ayrışma yaşandı.
Tüm bunları yöneten Başbakan Rutte, Hollanda Krallığının kurulduğu 1815 yılından bu yana en uzun süre görevde kalan devlet başkanı olmaya hazırlanıyor. Siyaset oyununu oynamakta ustadır, fakat kriz zamanlarını atlatmak için gerekli ideolojik vizyondan yoksundur (Rutte, vizyon isteyen seçmenlerin bir optometriste gitmesi gerektiğini söylemiştir). Demografi, denk bütçe, avro, Covid-19, savaş, iklim değişikliği: bunlar, Rutte ve benzerlerinin, uzmanlar tarafından desteklenerek Hollandalı seçmenleri disiplin altına almak için kullandıkları bilinmezliklerdir. Azot emisyonları bu daha geniş modelin bir parçasını oluşturmaktadır. Hayvan sayısını yarıya indirme planı uzun bir demokratik tartışma sürecinin ardından hazırlanmadı; bu, hesap vermeyen bir yargının arkasına saklanan politikacılar tarafından verilen ani bir karardı. Fakat bu kez hükümet, yarattığı tepki karşısında hazırlıksız yakalanmıştır.
Bu nedenle Alman şair Heinrich Heine’nin “Hollanda’da her şey elli yıl geriden gelir,” gözlemini gözden geçirmek gerekebilir. Burada teknokrasiye karşı isyan erken gelmiş gibi görünüyor. Hollanda’daki konjonktür muhtemelen Küresel Kuzey’deki diğer zengin ülkelerin kaderinin habercisidir: yeşil kimliklerini kanıtlamaya çalışan merkezci hükümetler, büyük yeniden bölüşüm sonuçları olan ağır politika reformları yapmaya başlarlar.
Andreas Malm’ın küresel kapitalizmin ‘enerjik rejimi’ olarak adlandırdığı şey şimdiye kadar politik ilgimizin çoğunu aldı; fakat ‘ısıl [caloric] rejiminin’ çevresel etkileri göz ardı edilemez hale geldikçe, hayvancılık hükümetlerin ve iklim aktivistlerinin hedef tahtasına girecektir. Eurostat’ın son verileri, hayvan yoğunluğunun özellikle Danimarka, Flandre, Piemonte, Galiçya, Brittany, Güney İrlanda ve Katalonya’da yüksek olduğunu göstermektedir. Çok yakında bu bölgeler de şu anda Hollanda’da tartışılmakta olanlara benzer önlemler almak zorunda kalacaktır. Ve eğer Hollanda örneğinden yola çıkılacak olursa, teknokrasi pek de işe yaramayacaktır. Vatandaşlarına özelleştirme, esnekleştirme, kemer sıkma, yatırımsızlaştırma ve gerici çevre sübvansiyonları dayatan bir devlet, iklim politikaları söz konusu olduğunda güvenilmeyi bekleyemez. Bunun yerine, demokratik anlaşmazlıklardan ve bunun gerektirdiği zor işlerden kaçınmayan anlamlı bir katılım süreci yoluyla yeşil bir geçiş için kademeli olarak destek oluştururken, bu yıkıcı politikaların etkilerini düzeltmesi gerekecektir.
Avrupa
Alman donanması kıyılardaki etkinliğini artırıyor

Bremerhaven limanının yüksek kapasiteli bir askeri merkez haline getirilmesi ve muhtemelen Emden’de kurulacak beşinci Alman deniz üssü ile birlikte, federal hükümet Alman kıyılarının askeri hale getirilmesi sürecini hızlandırıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığına göre Bremerhaven’da, muazzam miktardaki silah ve mühimmatı mümkün olduğunca çabuk boşaltmak ve Doğu Avrupa’daki potansiyel savaş alanlarına nakletmek için gerekli lojistik altyapı modernize edilecek ve genişletilecek.
Bu, bu hafta Savunma Bakanlığı ile Bremen belediye yetkilileri arasında imzalanan bir mutabakat zaptında öngörülüyor.
Federal hükümet bu amaçla 1,35 milyar avroya kadar kaynak sağlarken, Bremen eyaleti de 212 milyon avrodan fazla katkı sağlıyor.
Bremen, ülke genelinde yoksulluk riskinin en yüksek olduğu ve çocuk yoksulluğu oranının en yüksek olduğu eyalet.
Yoksullukla mücadele yerine askeri lojistiğin genişletilmesi için yüz milyonlarca avroluk bir meblağın ayrılması, eyalet hükümetinde yer alan Sol Parti’den senatörler tarafından da destekleniyor.
Bremerhaven’de modernizasyon faaliyetleri yoğunlaştı
Denizyolu yük elleçleme açısından Hamburg’un ardından ikinci, Wilhelmshaven’ın önünde yer alan Almanya’nın en büyük ikinci limanı olan Bremerhaven Limanı, askeri yüklerin elleçlenmesi için ideal olarak kabul ediliyor.
Liman, sadece konteynerlerin değil, araçların da boşaltılması için önemli bir kapasiteye; ayrıca savaş tankları gibi ağır askeri teçhizatı bile taşıyabilecek ağır yük alanlarına sahip. Buna ek olarak, kilitlerden geçmeden erişilebildiği için ulaşımı önemli ölçüde daha kolay ve hızlı.
Son olarak, karayolları ve özellikle de demiryollarıyla iyi bağlantılara sahip; bu da bir kriz veya savaş durumunda silah ve mühimmatın hızlı bir şekilde nakledilmesi için hayati önem taşıyor.
Limanın askeri bir aktarma merkezi olarak özel uygunluğu, tarihinden de kaynaklanıyor: Liman, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri ABD kuvvetleri tarafından kullanılıyor.
Soğuk Savaş döneminde, Federal Almanya Cumhuriyeti’ndeki merkezi aktarma limanı olarak hizmet vermiş ve buna uygun olarak genişletilmişti.
1990’dan sonra ABD için önemini yitirdi; fakat Ukrayna çatışmasının tırmanmasıyla birlikte, ABD’nin varlığı yeniden arttı.
Başlangıçta Defender Europe 2020 gibi tatbikatlar kapsamında, ardından 2022’den itibaren Ukrayna savaşı bağlamında ABD faaliyetleri tırmanışa geçti.
Uzmanlar, 2023 gibi erken bir tarihte bile Bremerhaven’ın “tıpkı eski günlerdeki gibi bir silah merkezi” olarak işlev gördüğünü belirtmişlerdi.
Limanlar askeri lojistik için optimize ediliyor
Federal hükümet şu anda limanın askeri lojistik kapasitesini daha da artırmak için çalışıyor.
Örneğin, “liman havuzlarının derinleştirileceği ve karayolu ile demiryolu bağlantılarının genişletileceği” bildiriliyor.
Konteyner tesisleri modernize edilecek ve daha ağır yükleri taşıyabilecek şekilde uyarlanacak.
Bu durum hem vinçler hem de depolama alanları için geçerli olup, bu alanların yeni bölgelere doğru genişletilmesi de planlanıyor.
Liman işletmecisi Bremenports’un bir sözcüsünün “Askeri teçhizatın verimli bir şekilde taşınması artık sadece tanklarla sınırlı değil” dediği aktarılıyor.
Günümüzde silah ve mühimmat da konteynerlerle teslim ediliyor ve savaş durumunda bunların hızla boşaltılıp ileriye taşınması gerekecek.
Bunu sağlamak için Kaiserhafen’da yeni bir demiryolu döner köprüsünün inşası da planlanıyor. Raporlara göre mevcut köprü, askeri teçhizatın hareketini gereksiz yere yavaşlatan bir “darboğaz” olarak tanımlanıyor.
Ayrıca, askeri lojistiğe yoğun bir şekilde odaklanılması, oldukça maliyetli güvenlik önlemlerini de gerektiriyor.
Örneğin, sadece yeni çitler ve mahremiyet perdeleri inşa edilmekle kalmayacak, aynı zamanda insansız hava aracı savunma sistemleri kurulacak ve siber güvenlik önlemleri alınacak.
Sol Partili senatörlerden silahlanmaya destek
Federal hükümet, Bremerhaven’daki askeri lojistiği optimize etmek ve bununla bağlantılı olarak Bremen Havalimanı’nın Bundeswehr’in ihtiyaçlarına daha uygun hale getirilmesi amacıyla 2031 yılına kadar yaklaşık 1,35 milyar avro tahsis ediyor.
Bremen Belediye Başkanı Andreas Bovenschulte’ye göre bu, Alman hükümetinin Bremen eyaletindeki bir projeye şimdiye kadar sağladığı en büyük hibe.
Bremen eyaleti ise “Bremerhaven 2031 Konuşlanma Merkezi” projesine ek olarak 212 milyon avro katkıda bulunuyor.
Bremen eyalet bütçesinden bu şekilde büyük meblağlar savaş hazırlıklarına aktarılırken, 2024 yılında eyalet nüfusunun yaklaşık yüzde 25,9’u yoksulluk riski altında, tüm çocukların ise yüzde 28,6’sı yoksulluk içinde yaşıyor olarak sınıflandırıldı.
Bu durum, Bremen’i yoksulluk riski en yüksek ve çocuk yoksulluğu oranı en yüksek eyalet yapıyor.
Bremerhaven’daki askeri lojistiğin eyalet bütçesinden yüz milyonlarca avroluk bir meblağla finanse edilmesine ilişkin onay, Sol Parti’ye mensup iki Bremen senatöründen de geldi.
Sol Partili Ekonomi ve Limanlardan Sorumlu Senatör Kristina Vogt, yeni tesisler inşa etmek yerine “halihazırda sivil amaçlarla kullanılan altyapımızı askeri amaçlar için iyileştirmenin” “akılcılığını” övdü.
Baltık Denizi’nin militarizasyonuna Kuzey Denizi de ekleniyor
Bremerhaven askeri merkezinin genişletilmesiyle birlikte Almanya’nın kıyılarının militarizasyonu ilerliyor.
Şimdiye kadar Almanya’nın denizcilik altyapısının odak noktası Baltık Denizi kıyılarıydı. Bunun nedeni kısmen Soğuk Savaş döneminde Federal Almanya Cumhuriyeti’nin denizcilik faaliyetlerinin Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkelerine yönelik olmasıydı.
Birkaç eğitim tesisinin yanı sıra, Alman Donanması burada öncelikle Eckernförde, Kiel ve Rostock-Warnemünde’de bulunan üç büyük deniz üssünü ve Rostock’ta bulunan Deniz Komutanlığı’nı işletiyor.
Kuzey Denizi’nde ise bunlara Wilhelmshaven’daki deniz üssü ve Cuxhaven yakınlarındaki Nordholz’da bulunan Deniz Hava Komutanlığı ekleniyor.
Deniz Hava Komutanlığı, Kiel’de konuşlanmış 1. Operasyon Filosu ve Wilhelmshaven’da konuşlanmış 2. Operasyon Filosu ile birlikte Alman Donanması’nın üçüncü büyük birimi.
Şu anda, Bundeswehr’e bağlı yaklaşık 16.000 asker ve 1.800 sivil personel, Donanma’nın ana üslerinde ve çeşitli küçük tesislerinde görev yapıyor.
Silahlı kuvvetlerin diğer kollarında olduğu gibi, Alman Donanması da personel sayısını artırmayı hedefliyor.
Almanya’nın beşinci deniz üssü inşa edilecek
Mevcut dört deniz üssü ve Bremerhaven askeri merkezine ek olarak, federal hükümet kısa süre içinde yine Kuzey Denizi’nde inşa edilecek beşinci bir deniz üssünün yapımını duyurmayı planlıyor.
Haberlere göre, üssün yeri olarak Emden seçildi. Burada pazartesi günü Savunma Bakanı Boris Pistorius ve Aşağı Saksonya Eyalet Başbakanı Olaf Lies’in olası yeni bir deniz üssüyle ilgili sonraki adımları ana hatlarıyla açıklaması planlanıyor.
Emden, Soğuk Savaş döneminde bir deniz üssüne ev sahipliği yapmıştı ama üs 1997’de kapatılmıştı.
Haberlere göre, Emden’in lehine olan argümanlardan biri, Aşağı Saksonya’nın Kuzey Denizi limanları arasında en geniş kullanılmayan alana sahip olması.
Kullanılmayan arazinin nasıl akılcı bir şekilde değerlendirileceği konusunda bir süredir tartışmalar sürüyor ama bu tartışmalar daha önce sivil kullanıma odaklanmıştı.
Alman Donanması’nın planlarına göre, yeni deniz üssü yedi fırkateyn, on mayın tarama gemisi ve on römorkörün yanı sıra dört haneli sayıdaki Bundeswehr askeri ve sivil personeli barındıracak.
Avrupa
Manchester City’nin başı dertte

Bağımsız bir komisyon, Manchester City’yi, 830 milyon sterlinden fazla gizli fonu gizlemek amacıyla ticari ortaklarla “sahte sözleşmeler” düzenlemek de dahil olmak üzere, 114 başlıkta suçlu buldu.
Kulüp, herhangi bir suçu olduğunu hâlâ reddediyor ve 2 Ekim tarihine kadar temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.
City, 2009 ile 2018 yılları arasında mali kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Şubat 2023’te Premier Lig tarafından yöneltilen 115 suçlamadan 114’ü konusunda suçlu bulundu.
Bağımsız heyet, para cezasından ağır puan kesintisine, ligden ihraç edilmeye veya şampiyonlukların iptal edilmesine kadar uzanan yaptırımlar konusunda henüz bir karar vermedi.
Manchester United, Liverpool ve Arsenal gibi rakip kulüplerin, bu kararın o dönemde kaçırdıkları ödül paraları ve sıralamalar açısından ne anlama gelebileceğini şimdiden değerlendirmeye başladıkları söyleniyor.
En ciddi suçlamalar ise sponsorluk gelirleri, ilişkili taraflarla yapılan ödemeler ve işletme giderleri ile ilgili muhasebe usulsüzlüklerine odaklanıyor.
40 sayfalık raporda Manchester City, “sahte” anlaşmalar, “dürüst olmayan” tanıklar ve Abu Dhabi United Group (ADUG) için “bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” Fordham Anlaşması ile suçlanıyor.
City, ADUG’un Abu Dabili sponsorlardan gelen sponsorluk ücretlerini kısmen karşıladığı bir “Gizli Finansman Planı” uyguladı.
Sonuç olarak, kulübün mali tablolarında 2009-10 sezonundan 2017-18 sezonuna kadar Abu Dabi sponsorlarından elde edilen ticari gelirin 949,94 milyon sterlin olduğu gösterildi.
Oysa gerçekte, Abu Dabi sponsorları bu dönemde City’ye sadece 119,25 milyon sterlin ödedi; kalan 830,69 milyon sterlin ise ADUG tarafından karşılandı.
City ayrıca, gelirleri 24,5 milyon sterlin fazla, giderleri ise 49,414 milyon sterlin eksik göstermek amacıyla Fordham adlı bir üçüncü tarafı bir araç olarak kullandı.
Komisyon, “Fordham Anlaşması”ni “ADUG için bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” bir düzenleme olarak nitelendirdi.
Bu davanın boyutu, onu İngiliz futbolunun daha önce karşılaştığı hiçbir duruma benzemiyor.
Everton, 2023-24 sezonunda kâr ve sürdürülebilirlik kurallarını tek bir kez ihlal ettiği için altı puan, Nottingham Forest ise dört puan düşürüldü.
Her iki vaka da City’ye yöneltilen 115 suçlamanın yanında nispeten sınırlı kalıyor.
Chelsea, kulübün önceki yönetim döneminde yapılan usulsüz ödemeleri fiilen ihbar ettikten sonra para cezasına çarptırıldı ve ertelenmiş bir transfer yasağı aldı; ayrıca soruşturma süreci boyunca yetkililerle işbirliği yaptı.
City ise bunların hiçbirini yapmadı. Davayı takip eden hukuk uzmanlarına göre kulüp, her bir suçlamayı reddetti ve Chelsea’nin yaptığı gibi işbirliği göstermedi.
Bu durum, yaptırımlar nihayet belirlendiğinde hoşgörü gösterilme olasılığını önemli ölçüde azaltıyor.
Premier Lig’den Richard Masters, ligin uygulanması gerektiğini düşündüğü yaptırımla ilgili sunumları denetleyecek.
Bunun ardından City’nin avukatları daha hafif bir sonuç için savunma yapabilecek.
Her iki taraf da, kararı veren aynı bağımsız heyetin huzurunda argümanlarını sunacak.
Söz konusu dönemde City’nin kazandığı şampiyonlukların elinden alınıp alınmayacağı konusu henüz netleşmedi.
Kulübün yaratmakla suçlandığı mali avantajın, sonraki on yıl boyunca İngiliz futboluna hakim olan ve 2023’teki üçlü zaferle doruğa ulaşan kadronun oluşturulmasına katkıda bulunduğu gerekçesiyle, 2009 ile 2018 arasındaki tüm sonuçların geçersiz sayılması yönünde bir görüş bulunuyor.
Buna karşılık, sahada yaşananların geriye dönük olarak iptal edilemeyeceği yönünde bir görüş de mevcut.
City’nin en görkemli döneminde kulübe antrenörlük yapan Pep Guardiola, karar açıklanmadan önce, 2023 yılında bu soruyu doğrudan ele almış ve şunları söylemişti:
“Hadi ama! Karar ne olursa olsun, o anlar bize aittir. Yaptıklarımızı bir düşünün… Sergio Aguero’nun QPR’a attığı o gol; kimse onu silemez. Bilmiyorum, Steven Gerrard’ın Anfield’da kaymasından biz mi sorumluyuz?”
2018-19 ve 2021-22 sezonlarında Liverpool takımıyla City’nin ardından ikinci sırada bitiren Jürgen Klopp, karar açıklanmadan önce, kulübün suçlu bulunması halinde bira alıp eski oyuncuları için kendi arka bahçesinde bir kutlama düzenleyeceğini söylemişti.
City taraftarları açısından bakıldığında, kulübe yakın kaynakların tarif ettiği ruh hali, davanın sürdüğü üç yıl boyunca direniş ve yorgunluk arasında gidip geldi.
Başkan Khaldoon Al Mubarak, taraftarlara ve genel müdür Ferran Soriano’ya bir mektup yazarak, bir kararın açıklandığı şu anda bile sürecin sonuçlanmasının hâlâ yıllar alabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu mesaj, kulübün kendisinin de temyiz davasının hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını beklemediğini gösteriyor.
Everton taraftarı olan İngiltere Başbakanı Andy Burnham da topa girdi. Başbakan, Manchester City’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen sahiplerinin, kulübün Premier Lig’in mali kurallarını ihlal ettiği tespit edildikten sonra kulübü satması durumunda “gerçekten endişeleneceğini” söyledi.
Burnham, 2008 yılından bu yana kulübün sahibi olan ve Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan tarafından yönetilen Abu Dhabi United Group’un başarılarını övdü:
“Onları kaybetmek beni gerçekten çok endişelendirir. Modern Manchester’ın inşasında ve tabii ki Manchester City’nin bugünkü küresel güç haline gelmesinde çok büyük bir ortak oldular. Aslında City Football Group’a ve daha geniş kapsamlı sahiplik yapısına, sadece Etihad [Stadyumu] ve çevresindeki kampüse değil, aynı zamanda şehre de yatırdıkları para için teşekkür ediyorum.”
Başbakan, City’ye ceza verilmesinin Birleşik Krallık-Abu Dabi ticaret ilişkileri üzerinde önemli bir etki yaratabileceği yönündeki uyarılara rağmen, herhangi bir disiplin sürecine müdahale etmeyeceğini söyledi.
Burnham, belediye başkanı olduğu dönemde City’nin sahipleriyle kurduğu ilişkilerin “elbette” incelemeye dayanacağından emin olduğunu belirtti.
Avrupa
Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.
ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.
Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.
Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.
Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.
Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.
“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.
Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.
Papa şöyle konuştu:
“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”
Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.
Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:
“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”
Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.
Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.
Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:
“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”
Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.
Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak












