Ortadoğu
Suriye hükümet güçleri Süveyda’dan çekiliyor

İsrail’in Şam’a yönelik hava saldırılarından sonra Suriye hükümet güçleri Süveyda’dan çekilmeye başladı.
Suriye hükümeti, Süveyda kentinden ordu birliklerini geri çekmeye başladığını ve burada askeri operasyonlarını tamamen durdurmayı kabul ettiğini duyurdu. Ancak bazı Dürzi liderler bu anlaşmaya karşı çıkarken, İsrail “Dürzileri koruma”ya devam edeceği yönünde açıklamalarda bulundu.
Açıklama, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, Süveyda’da hafta sonundan bu yana süren mezhep çatışmalarında tarafların ateşkes için “somut adımlar üzerinde anlaştıklarını” açıklamasının ardından geldi.
Rubio, çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Süveyda’daki taraflar, bu korkunç ve rahatsız edici durumu bu gece sona erdirecek somut adımlar üzerinde anlaştılar. Tüm tarafların verdikleri taahhütleri yerine getirmeleri gerekiyor ve biz de bunu bekliyoruz” dedi.
Rubio, daha önce yaptığı açıklamada İsrail ve Suriye hükümetleri arasında yaşanan çatışmaların bir “yanlış anlaşılma”dan kaynaklandığını ileri sürmüştü.
Suriye İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan yeni ateşkes anlaşmasına göre “tüm askeri operasyonlar derhal ve tamamen durdurulacak” ve hükümet yetkilileri ile Dürzi dini liderlerden oluşan bir komite, anlaşmanın uygulanmasını denetleyecek.
Suriye Savunma Bakanlığı, “kentteki yasadışı gruplara yönelik süpürme operasyonunun sona ermesinin ardından anlaşmanın şartlarını uygulamak üzere Süveyda kentinden çekilmeye başlandığını” bildirdi.
Açıklamada, kentte konuşlu diğer güvenlik güçlerinin çekilmesine dair herhangi bir bilgi yer almadı.
İlk kez kameralar karşısına çıktı
Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, İsrail saldırılarından sonra ilk kez kameralar karşısına çıktı, Süveyda’daki güvenlik sorumluluğunun “üstün ulusal çıkarlar” doğrultusunda dini liderlere ve bazı yerel gruplara devredileceğini söyledi.
Şara “Dürzi halkımıza yönelik ihlallerin ve saldırıların failleri yargı önüne çıkarılacak. Dürziler devletin koruması ve sorumluluğu altındadır” dedi.
Hükümet müdahalesinden önce, Dürzi bölgeleri büyük ölçüde topluluğun kendi savaşçıları tarafından kontrol ediliyordu. Şara, Dürzi halkına hitaben, “Bu ulusun temel bir parçasısınız… Haklarınızı ve özgürlüğünüzü korumak önceliklerimizden biri” ifadelerini kullandı.
Şara ABD, Arap ülkeleri ve Türkiye’nin diplomatik girişimlerinin, çatışmanın büyümesini engellediğini söyledi: “Amerikan, Arap ve Türk arabuluculuğu olmasaydı bölge bilinmeyen bir felakete sürüklenebilirdi” dedi. Hangi Arap ülkelerinin arabuluculuk yaptığı ise açıklanmadı.
10 maddelik ateşkes
Suriye devlet televizyonunun yayımladığı bir videoda, ülkedeki üç ana Dürzi ruhani liderinden biri olan Şeyh Yusuf Cerbu, ateşkesin 10 maddelik metnini okudu. Bu metin, Süveyda vilayetinin “Suriye devletine tam entegrasyonunu” da içeriyordu.
Ateşkes metnine göre, sivillere ve mülklerine zarar verilmeyecek. Bu madde, son günlerde hükümet güçleri ve müttefiklerinin gerçekleştirdiği iddia edilen infazlar ve yağmalar gibi ihlallere dair tanıklık ve raporların ardından özellikle önem taşıyor.
Ayrıca Dürziler ve rejim yetkililerinden oluşacak ortak bir komitenin, bölgede yaşanan “suçlar ve yasal ihlalleri” soruşturacağı belirtiliyor. Olaylar sırasında gözaltına alınan herkesin serbest bırakılacağı da metinde yer alıyor.
Bazı Dürzi guruplar anlaşmaya karşı
Ancak, ateşkes duyurusundan kısa bir süre sonra Dürzi liderlerden Şeyh Hikmet el-Hicri ateşkesi reddetti. Hicri, yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Kendilerine hükümet diyen bu silahlı gruplarla herhangi bir anlaşma ya da müzakere olamaz.”
Hicri, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’ya, ABD Başkanı Donald Trump’a ve “etkili olan herkese” seslenerek “Süveyda’yı kurtarın” çağrısı yaptı.
Bölgedeki en büyük iki Dürzi silahlı grubundan biri olan “Onur Adamları Hareketi” de “İşgalci güçlerin tam olarak çekilmediği herhangi bir anlaşma kabul edilemez” dedi. Facebook’tan yapılan paylaşımda şu ifadeler yer aldı: “İşgalciler, kirlettikleri tüm köylerden ve kasabalardan çekilene kadar savaşmaya devam edeceğiz.”
Süveyda’da ölü sayısı 350’yi aştı
İsrail ordusu, Süveyda bölgesindeki Suriye hükümet güçlerine yönelik hava saldırılarını sürdürdüğünü açıkladı ve saldırı görüntülerini yayımladı. Ordu, saldırıların hedefinde zırhlı araçlar, makineli tüfekle donatılmış pikaplar, ordu mevzileri, silah depoları ve diğer askeri hedefler olduğunu duyurdu.
İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), bu sabah ölü sayısının 350’yi aştığını bildirdi. AFP’nin SOHR’dan aktardığına göre, pazar günü patlak veren çatışmalarda şimdiye dek 79 Dürzi savaşçı ile birlikte 55 sivil öldü. Bu sivillerden 27’si, Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına bağlı unsurlar tarafından “yargısız infazla” öldürüldü. Ayrıca, 189 savunma ve içişleri personeli ile 18 Bedevi savaşçı da çatışmalarda öldü.
Süveyda’da ölenler arasında Hasan el-Zaabi isimli bir basın çalışanının da bulunduğu açıklandı.
İngiltere merkezli kuruluş, ayrıca Suriye’nin güneyine düzenlenen İsrail hava saldırılarında 15 savunma ve içişleri bakanlığı personelinin öldüğünü bildirdi.
Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde, hükümete bağlı militanların Dürzi şeyhlerinin bıyıklarını zorla tıraş ettiği, Dürzi bayraklarını ve dini liderlerin fotoğraflarını ayaklar altına aldığı görüldü. Diğer görüntülerdeyse, Dürzi savaşçıların ele geçirdikleri rejim askerlerini dövdüğü ve cesetlerinin başında poz verdiği kaydedildi. AP muhabirleri bölgede yanmış ve yağmalanmış evler gördü.
Ateşkes görüşmeleri sürerken İsrail saldırılarına devam etti
Öte yandan Ateşkes görüşmelerine rağmen İsrail, Suriye hükümet güçlerine yönelik saldırılarını sürdürdü ve Dürzileri savunacağını yineledi.
İsrail Genelkurmay Başkanı Orgeneral Eyal Zamir, çarşamba akşamı Suriye sınırını ziyaret ederek askerlerle yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullandı: “Sınır ötesinde düşman unsurların yerleşmesini engellemek, İsrail vatandaşlarını korumak ve Dürzilere zarar verilmesini önlemek için kararlılıkla hareket ediyoruz.”
“Saldırılar karşısında sessiz kalmayız”
Siyonist lider Theodor Herzl için düzenlenen anma töreninde konuşan İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, İsrail’in sınır ötesindeki bir cihatçı tehdide kayıtsız kalamayacağını belirterek şunları söyledi: “İsrail, sınırın ötesinde cihatçı bir tehdit olasılığı varken sessiz kalmaz. İsrail, kendisine ait olan ve bir parçası olarak gördüğü Dürzi toplumu saldırı altındayken ve bir katliam tehlikesiyle karşı karşıyayken de sessiz kalmaz.”
Ortadoğu
Trump’ın vurmakla tehdit ettiği “Kazma Dağı” neresi ve önemi ne?

ABD Başkanı Donald Trump, Oval Ofis’te yaptığı açıklamada İran’ın “Kazma Dağı” olarak bilinen yer altı nükleer tesisini yakında çok şiddetli şekilde vurabileceklerini söyledi. İran’da Kuh-i Kolang Gaz La adıyla tanınan kompleks, Natanz zenginleştirme sahasının güneyinde ve dağın yaklaşık 328 fit altında kuruldu. Bilim ve Uluslararası Güvenlik Enstitüsü (ISIS) değerlendirmelerine göre henüz faal olmayan tesis, uranyum zenginleştirme programlarına ev sahipliği yapacak büyüklükte.
ABD yönetimi İran’a yönelik olası askeri adımları değerlendirirken, Başkan Donald Trump’ın “Kazma Dağı” olarak adlandırılan yer altı nükleer tesisini bombalama tehdidi dikkatleri yeniden bu bölgeye çevirdi.
Trump, salı günü Oval Ofis’te gazetecilere yaptığı açıklamada ilgili sahadaki hedeflere değindi. Bu bölgeyi yakında ve çok şiddetli vurabileceklerini dile getiren Trump, şu ifadeleri kullandı:
“O bölgeyi büyük ihtimalle çok yakında vuracağız. Bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey yok. Normalde bunu söylemezdim. Bir şey yapabileceklerini düşünseydim bunu asla dile getirmezdim. Ancak o bölgeyi çok yakında ve son derece şiddetli şekilde vuracağız.”
Dağın 328 fit altında inşa edilen tesis
İran’da Kuh-i Kolang Gaz La adıyla bilinen Kazma Dağı, ülkenin Natanz nükleer zenginleştirme sahasının güneyinde yer alıyor.
Bilim ve Uluslararası Güvenlik Enstitüsünün (ISIS) verilerine göre yer altı kompleksi, deniz seviyesinden 5 bin fitten fazla yükseklikteki dağın yaklaşık 328 fit altında yer alıyor.
İran, Natanz’daki yer üstü santrifüj tesisinin 2020 yılında meydana gelen bir patlamada tahrip olmasının ardından aynı yıl bu sahada kazı çalışmalarına başladı.
Söz konusu kompleks, ABD ordusunun 2025 yılında Natanz, Fordo ve İsfahan’daki ana nükleer tesisleri hedef alan Gece Yarısı Balyozu Harekâtı (Operation Midnight Hammer) sırasında vurulmadı.
Saldırının ardından inşaat çalışmaları devam etti ve hız kazandı. Bu durum Kazma Dağı’nı, askeri harekâtın ardından büyük ölçüde zarar görmeden kalan az sayıdaki ana yer altı nükleer sahadan biri haline getirdi.
Tesisin kapasitesi
Tesisin henüz faal duruma geçmediği değerlendiriliyor. Bununla birlikte ISIS tarafından yapılan uydu görüntüsü analizleri, Tahran yönetiminin karar alması halinde yer altı kompleksinin uranyum zenginleştirme ve nükleer silah programlarına ev sahipliği yapabilecek genişlikte olduğunu gösteriyor.
Enstitü, mevcut durumda tesiste bu tür faaliyetlerin yürütüldüğüne dair bir kanıt bulunmadığını kaydediyor.
ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, Senato Tahsisat Komisyonu’nda düzenlenen oturumda milletvekillerinin tesise ilişkin sorularını yanıtladı.
ABD ordusunun derine gömülü hedefleri vurma kabiliyetine sahip olduğunu vurgulayan Hegseth, şu değerlendirmede bulundu:
“Kabiliyetlerimizin birçoğu gizli tutuluyor. Ancak bu dünyada Tanrı’nın yeşil yeryüzündeki herhangi bir noktaya ulaşabilecek bir güç varsa o da dünyanın en güçlü ordusu olan ABD ordusudur. Her şey seçenekler ve tercihlerle ilgilidir.”
Wall Street Journal’ın haberine göre İsrail istihbaratı, İran’ın geçen yıl Kazma Dağı’nın derinliklerindeki tünellere uranyum zenginleştirme santrifüjleri taşıdığına dair kanıtları ABD’li yetkililere sundu.
İsrail makamları bu tespitleri, 2025 yılının haziran ayında gerçekleşen ve İran’ın üç ana nükleer sahasının hedef alındığı 12 gün süren ortak ABD-İsrail saldırılarının bir parçası olan Gece Yarısı Balyozu Harekâtı sonrasında elde ettiğini iletti.
Ortadoğu
Trump, Suudi Arabistan’la 30 yıllık nükleer anlaşmayı onayladı

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’la atom enerjisi alanında 30 yıl sürecek ve değeri onlarca milyar doları bulan işbirliği anlaşmasını onayladı. Associated Press’in konuya vakıf iki kaynağa dayandırdığı habere göre anlaşma, Riyad’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirme kabiliyeti kazanmasının önünü açabilecek hükümler içeriyor.
ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan ile nükleer enerji alanında hazırlanan ve Riyad’ın kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirmesinin önünü açabilecek bir işbirliği anlaşmasını onayladı.
Associated Press’e konuşan ve Trump yönetiminin kararına vakıf iki kaynak, anlaşmanın 30 yılı kapsadığını ve onlarca milyar dolar değerinde olduğunu aktardı.
The Wall Street Journal’ın ABD’li yetkililere dayandırdığı habere göre belge, Amerikalı şirketlerin Suudi Arabistan’da nükleer tesisler inşa etmesini öngörüyor.
Projenin muhtemel katılımcılarından biri olan Westinghouse şirketinin, her biri yaklaşık 1100 megavat gücünde AP1000 reaktörleri tedarik edebileceği belirtiliyor.
Anlaşmanın en çok tartışma yaratan başlığını, Suudi Arabistan topraklarında bir uranyum zenginleştirme tesisinin kurulması ihtimali oluşturuyor.
Tesisin, hassas zenginleştirme teknolojilerinin ABD denetiminde kalacağı bir modelle inşa edilebileceği kaydediliyor.
Trump yönetimi temsilcileri, bu yaklaşımın nükleer programın askeri amaçlarla kullanılmasını engelleyeceğini savunuyor.
Mutabakat ABD’de şimdiden tepkiyle karşılandı. Associated Press’in görüşlerine başvurduğu Amerikalı milletvekilleri ve uzmanlar, anlaşmanın Ortadoğu’da nükleer teknolojilerin yayılmasını tırmandırabileceği uyarısında bulunuyor.
Suudi Arabistan’a uranyum zenginleştirme teknolojilerini geliştirme hakkı verilmesinin bölgedeki diğer ülkeler için bir emsal teşkil edebileceği ifade ediliyor. Silah Kontrol Derneği Temsilcisi Kelsey Davenport, kişiselleştirilmiş güvence anlaşmaları oluşturmanın tehlikeli bir emsal yaratabileceğini vurguladı.
Riyad yönetimi ise nükleer tesislerde kapsamlı denetimleri öngören Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının (UAEA) Ek Protokolü’nü imzalamayı reddetti.
Süreç, Suudi Arabistan’ın, nükleer silaha sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke konumundaki Pakistan ile yürüttüğü askeri işbirliği nedeniyle daha da karmaşık bir boyut kazanıyor.
İki ülke arasında imzalanan savunma anlaşmasının ardından Pakistan Savunma Bakanı Havaca Muhammed Asıf, ülkesinin nükleer kapasitesinin Suudi Arabistan’ı korumak için kullanılabileceğini açıkladı.
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) ve UAEA üyesi kalmayı sürdüren Suudi Arabistan, uzun yıllardır tam nükleer döngü geliştirme hakkını savunuyordu.
Krallığın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman 2018 yılında yaptığı açıklamada, İran’ın nükleer silah geliştirmesi halinde Riyad’ın da aynı adımı atmaya çalışacağını ifade etmişti.
Washington yönetimi geçmişte nükleer işbirliklerinde daha sert bir tutum izliyordu.
ABD, 2009 yılında Birleşik Arap Emirlikleri ile bir nükleer anlaşma imzalamış, ancak Abu Dabi yönetimi kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirme ve nükleer yakıtı yeniden işleme haklarından feragat etmişti.
Ortadoğu
ABD ordusu Ortadoğu’da iki cepheli baskıyla karşı karşıya

Yemen kuvvetlerinin Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukası kararı, Washington yönetimi üzerinde İran ile yaşanan gerilimin ardından ikinci bir askeri cephe baskısı oluşturuyor. Reuters’a konuşan ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Kızıldeniz’deki ticari seyrüseferin korunmasının halihazırda Körfez bölgesinde yoğunlaşan donanma ve hava unsurlarının bölünmesine yol açacağını ifade ediyor.
ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Yemen Kuvvetleri tarafından Kızıldeniz’de Suudi Arabistan’a uygulanacak bir deniz ablukasının, İran ile devam eden gerilimin kapsamını genişletebileceğini ve halihazırda Tahran’ın bölgedeki eylemlerini engellemeye odaklanan ABD ordusu üzerinde ek baskı oluşturacağını bildirdi.
Yemen yönetimi, Suudi Arabistan’ın ülkeye uyguladığı ablukaya yanıt olarak Suudi limanlarında gemilerin yük yüklemesine veya boşaltmasına izin verilmeyeceğini duyurdu.
Bu gelişmenin Suudi Arabistan’ın petrol ihracatını aksatabileceği ve küresel ham petrol arzının yüzde 7’lik ek bir kısmını kesintiye uğratabileceği belirtiliyor.
ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Suudi Arabistan şu ana kadar Washington’dan resmi bir askeri yardım talebinde bulunmadı.
Ancak ABD Başkanı Donald Trump, küresel ticaret açısından kritik bir geçiş noktası olan Kızıldeniz’deki seyrüseferin engellenmesine yönelik her türlü adıma ABD’nin müdahale edebileceğini söyledi.
Gazetecilere açıklama yapan Trump, “Böyle bir şey gerçekleşirse bununla ilgileniriz. Bunu daha önce Yemen ile yaptık” dedi.
Askeri kaynakların bölünmesi riski
Reuters haber ajansına konuşan ABD’li yetkililere göre askeri açıdan durum karmaşık bir nitelik taşıyor. Suudi Arabistan ve ABD’nin geçmişteki bombardıman hatlarına karşı koyan Yemen kuvvetleri, tecrübeli ve hızlı hareket edebilen savaşçılar olarak değerlendiriliyor.
ABD’li yetkililer, bu güce karşı yürütülecek operasyonların, İran ile mücadeleye ve ABD’nin Körfez’deki İran limanlarına uyguladığı ablukayı sürdürmeye ayrılmış kaynakları tüketeceğini vurguluyor.
Eski Pentagon yetkilisi ve Middle East Institute uzmanı Jason Campbell, “Bölgedeki hatırı sayılır büyüklükteki kaynaklarınızı iki aktif cephe arasında bölmek zorunda kalacaksınız” değerlendirmesinde bulundu.
Campbell, Kızıldeniz’deki tehditle mücadelenin, ABD savaş gemilerinin Körfez’den Yemen’e yakın bölgelere kaydırılmasını ve füze savunma operasyonlarına tahsis edilmesini gerektirebileceğini aktardı.
Yemen’in denkleme dahil olma ihtimali, Trump’ın başlangıçta “İran’ı teslim olmaya zorlayacak odaklanmış bir bombardıman harekâtı” olarak tanımladığı sürecin evrim geçirdiğini gösteriyor.
ABD donanma gemilerinin ve uçaklarının Yemen’e ait insansız hava araçları ile füzeleri düşürmeye başlaması halinde, uzmanların dikkat çektiği mühimmat ve hava savunma füzesi stoklarındaki azalmanın daha da derinleşebileceği kaydediliyor.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde ABD Savunma Bakan Yardımcılığı görevini yürüten Michael Mulroy, “Yemenliler geçmişte Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’nda seyrüseferi engelleme kapasitelerini ve kararlılıklarını defalarca kanıtladılar” dedi.
Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde Kızıldeniz ticaret yolunu açık tutmak amacıyla Yemen’deki hedeflere hava saldırıları düzenlenmişti.
Trump ise geçen yıl Gazze’ye destek amacıyla ticari ve askeri gemilere ateş açan Yemen güçlerine yönelik bombardımanları artırmıştı. Uzmanlar, her iki harekâtın da Yemen’in deniz trafiğini tehdit etme imkânlarını tamamen ortadan kaldıramadığını belirtiyor.
Geçen yıl iki ay süren operasyonlar; iki uçak gemisi, çok sayıda savaş gemisi, savaş uçakları ve B-2 stealth bombardıman uçakları dahil olmak üzere büyük bir ABD ateş gücü gerektirmişti.
Yetkililer, ABD ordusunun yüksek bütçesine rağmen kaynak sınırlarıyla karşı karşıya kaldığını, Yemen’de ihtiyaç duyulacak sistemlerin çoğunun halihazırda İran’a karşı kullanıldığını ifade ediyor.
Bir ABD’li yetkili, bazı savaş gemilerinin önce Karayipler’de, ardından Ortadoğu’da yürütülen yoğun operasyonlar nedeniyle denizde normalden daha uzun süre kaldığını belirterek “Şimdiden çok meşgulüz” dedi. Uzayan görev sürelerinin personel üzerinde baskı oluşturduğu ve gemilerin bakım için limanlara dönmesi gerektiği vurgulanıyor.
Bölgedeki askeri varlık
Halen Ortadoğu’da ABD Donanmasına ait 20’den fazla savaş gemisi ve yüzlerce askeri uçak görev yapıyor. İkinci bir ABD’li yetkili, İran ile yaşanan çatışmaya destek olmak üzere bölgeye ek kuvvetlerin sevk edildiğini bildirdi.
Bu durumun, Yemen yakınlarında yürütülecek ve büyük deniz ile hava kaynakları gerektirecek bir operasyona ayrılacak imkânları kısıtladığı aktarılıyor.
Ayrıca Yemen’in geçen yıldan bu yana değişmiş olabilecek askeri kapasitesini tespit etme ihtiyacı nedeniyle istihbarat kaynaklarının da başka yöne kaydırılacağı ifade ediliyor.
Center for Strategic and International Studies bünyesinde çalışan emekli deniz piyadesi Albay Mark Cancian da Kızıldeniz’de ikinci bir cephe açılmasının ABD deniz kuvvetleri üzerinde ağır bir yük oluşturacağını doğruladı.
Yemen Silahlı Kuvvetleri, Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukasının yürürlüğe girdiğini duyurarak bu adımın meşru bir karşılık olduğunu açıkladı.
Yapılan açıklamada, ablukaya karşı abluka ve tırmanmaya karşı tırmanma ilkesinin uygulanacağı, gelecek aşamadaki tüm seçeneklere hazır olunduğu belirtildi. Ayrıca Yemen halkına genel seferberliği sürdürme ve cepheleri destekleme çağrısı yapıldı.
Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçleri, 9 Ağustos 2016 tarihinde Yemen hava sahasına genel abluka uygulayarak ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 80’ine (yaklaşık 20 milyon kişi) hizmet veren ana ulaşım noktası durumundaki Sana Havalimanı’nı ticari uçuşlara kapatmıştı.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?












