Görüş
Büyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim

ABD Başkanı Donald Trump, 13-15 Mayıs 2026 tarihleri arasında Çin’e bir devlet ziyareti gerçekleştirdi. Mevcut çalkantılı uluslararası düzen açısından, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bu iki büyük güç zirvesi olağanüstü bir öneme sahiptir ve belirsiz bir dünyaya belli bir ölçüde kesinlik kazandırmaktadır.
Yurt içi ve uluslararası kamuoyunun başlıca odak noktalarından biri, Trump’ın Çin ziyareti sırasında Avrupa’dakine kıyasla çok daha rasyonel, ölçülü ve pragmatik görünmesiydi. Avrupa’da müttefiklerine sık sık duygusal çıkışlar, tek taraflı baskı ve hatta aleni alayla yaklaşırken; Pekin’de ise aksine tonunu yumuşattı, sözlerini dikkatle seçti, Çin’e saygıyı ve işbirliğine hazır olduğunu vurguladı; böylece daha güçlü bir realpolitik anlayışı ve diplomatik teamül bilinci sergiledi.
Zhongnanhai turu sırasında, buraya alışırsa ayrılmak istemeyebileceğini bile söyledi. Ayrıca altı ay içinde Çin’i yeniden ziyaret etmeyi umduğunu ifade etti. Bütün bunlar, iki taraf arasında verimli iletişimlerin gerçekleştiğine işaret etmektedir. En önemli sonuç, iki tarafın stratejik istikrara dayalı yapıcı bir Çin-ABD ilişkisi inşa etme konusunda anlaşmaya varmasıydı. Bu, Çin-ABD ilişkilerinde açıkça büyük bir yeni gelişme ve dönüşümdür; kuşkusuz güçlü yankılar uyandıracak, yalnızca her iki ülkenin toplumlarını değil, aynı zamanda küresel stratejik manzarayı ve mevcut uluslararası ilişkiler yapısını da derinden şekillendirecektir.
“Stratejik İstikrara Dayalı Yapıcı Çin-ABD İlişkisi” Nedir?
Başkan Trump’ın Çin ziyaretinin ardından herhangi bir ortak bildiri yayımlanmamış ya da basın toplantısı düzenlenmemiş olsa da, Çin tarafı yine de bu ziyareti “tarihî bir görüşme” olarak nitelendirerek son derece olumlu değerlendirmiştir. Bunun nedeni, iki tarafın stratejik istikrara dayalı yapıcı bir Çin-ABD ilişkisi inşa etme konusunda anlaşmaya varmış olmasıdır.
Stratejik istikrar, başlangıçta nükleer silaha sahip güçler arasında karşılıklı caydırıcılığın nükleer savaşı önlediği bir durumu ifade eder. Kavram, Soğuk Savaş döneminde ABD-Sovyet silah kontrolü sürecinden doğmuş olup, günümüzde büyük güçler arasındaki barışçıl ilişkileri tanımlamak için de kullanılmaktadır. Mevcut Çin-ABD bağlamında “stratejik istikrar”, geniş anlamda iki ülkenin en kritik etkileşimlerinde istikrarlı bir çerçeveyi sürdürebilmesi anlamına gelmektedir.
“Stratejik istikrara dayalı yapıcı ilişki” şeklindeki yeni konumlandırmayı nasıl anlamalıyız? 14 Mayıs’taki görüşmede Başkan Xi Jinping, bu yeni çerçeveyi tanımlamak için “dört gerekliliği” ortaya koydu: İşbirliğinin ana eksen olduğu pozitif istikrar, rekabetin sınırlar içinde tutulduğu sağlıklı istikrar, farklılıkların kontrol altında olduğu normal istikrar ve barış perspektifiyle kalıcı istikrar olmalıdır. “İstikrar”ın her bir boyutu, yoruma oldukça geniş bir alan bırakmaktadır.
İlk boyut: işbirliğinin ana eksen olması. Geçtiğimiz on yılda, hem Trump yönetiminin iki ticaret savaşı başlatması hem de Biden yönetiminin “yüksek duvarlı küçük bahçe” inşa ederek Çin’e yönelik yüksek teknoloji ihracat kontrolleri uygulaması, her iki ülkedeki işletmelerin normal faaliyetlerinde ve ikili ticarette büyük çaplı aksamalara yol açmıştır. Dünyanın en büyük iki ekonomisi olarak, ABD politikalarından kaynaklanan sık sürtüşmeler açıkça anormaldir ve hem iki ülkenin hem de dünyanın ekonomik gelişimi açısından zararlıdır. Bu nedenle işbirliğini merkeze alan bir tona dönmek elzemdir.
İkinci boyut, iyi düzenlenmiş rekabettir. Amerika Birleşik Devletleri, Thukydides Tuzağı zihniyetine yatkındır ve Çin’in yükselişi ile gelişimine ilişkin derin kuşkular beslemektedir. Bununla birlikte Çin’in, bir tarafın kazanıp diğer tarafın kaybettiği sıfır toplamlı oyunlara girme niyeti yoktur. Çin perspektifinden bakıldığında, uluslar arasındaki rekabet kaçınılmazdır. Ancak günümüz dünyası, mevcut kazanımları bölüşmekten ziyade ortak çıkarları genişletme temel göreviyle karşı karşıyadır. Biz sağlıklı rekabeti benimsiyor, yıkıcı rekabeti reddediyoruz; aksi takdirde dünya, I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı ve hatta Soğuk Savaş trajedilerini tekrarlama riskiyle karşı karşıya kalır.
Üçüncü boyut, yönetilebilir farklılıklardır. Çin-ABD etkileşimlerinde anlaşmazlıklar kaçınılmazdır. Ancak ekonomik, ticari, teknolojik, kültürel ve akademik alışverişlerin tümü siyasallaştırılır ve güvenlikleştirilirse, sıradan ikili meseleler bile stratejik çatışmalara tırmanacaktır. Olgun bir büyük ülke ilişkisi, ihtilafların yokluğu değil, anlaşmazlıklar ortaya çıktıktan sonra bile diyaloğu sağlam tutabilme yeteneği anlamına gelir.
Dördüncü boyut, öngörülebilir barıştır. Bu, Çin-ABD ilişkilerindeki en temel ve asgari ilkeyi hedef alır: iki ülke savaştan kaçınmalıdır. Bugünkü Çin-ABD ilişkisi artık iki izole ülke arasındaki basit bir ikili bağ değil; küresel sanayi zinciri, finans sistemi, teknolojik sistem ve güvenlik mimarisi içine yerleşmiş iki temel sütundur. Bu nedenle öngörülebilir barış, her iki taraftan da stratejik öz farkındalık gerektirir: rekabet çatışmaya tırmanmamalı ve karşı karşıya geliş asla savaşa yol açmamalıdır. Hiçbir taraf, kısa vadeli siyasi kazanımlar uğruna 1,4 milyar Çinlinin, 300 milyondan fazla Amerikalının ve tüm dünyanın geleceğini, bedeli karşılanamaz bir çatışma üzerine kumar konusu yapmamalıdır.
Bu zirveden yayılan sinyaller, her iki tarafın da ilişkilerini karşı karşıya gelişten, kontrol edilebilir rekabet ve pragmatik işbirliğiyle karakterize edilen yeni bir aşamaya kaydırmaya çalıştığını göstermektedir.
Çin-ABD İlişkilerinin Yeni Konumlandırılmasının Yapıcı Önemi
Bu “dört gereklilik”, Çin’in Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelttiği tek taraflı bir beklenti değil, aksine iki ülke arasında karşılıklı bir taahhüttür. Çinli lider tarafından ortaya konulan tanım, ABD tarafından yüksek düzeyde kabul görmüştür. Bu nedenle, bu yeni çerçevenin önümüzdeki üç yıl boyunca Çin-ABD ilişkileri için stratejik kılavuz işlevi göreceğine inanmak için güçlü nedenler vardır; bu dönem Trump’ın ikinci dönemini kapsayacaktır, çünkü bu çerçeve her iki ülkenin de yararınadır.
Çin açısından daha önemli olan şey, bu görüşmeden elde edilen stratejik kazanımlardır: yani Amerika Birleşik Devletleri’ni yapıcı stratejik istikrar çerçevesini benimsemeye ikna etmek. Çin’in en öncelikli stratejik hedefi, Çin ulusunun büyük yeniden doğuşunu gerçekleştirmektir; bu da istikrarlı bir dış çevre gerektirir. Ancak Trump’ın ilk döneminden bu yana Çin, ticaret, teknoloji, finans ve jeopolitik alanlarında Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin çevreleme politikalarıyla karşı karşıya kalmış, bu da ülkenin kalkınması açısından ciddi zorluklar doğurmuştur. Çin uzun süredir Thukydides Tuzağı’nı aşmaya çalışmaktadır. Rekabetten kaçınmamakla ve ABD ile ekonomik ve ticari sürtüşmelerde çıkarlarını savunmaya hazır olmakla birlikte, stratejik rekabet arzusu taşımamaktadır. Bunun yerine Çin, ekonomik büyüme için istikrarlı bir dış çevre sağlamak amacıyla ikili ilişkileri rasyonellik, iletişim ve çatışmasızlık yoluna geri yönlendirmeyi hedeflemektedir.
Amerika Birleşik Devletleri açısından ise bu ziyaretin pragmatik faydaları daha fazla önem taşımaktadır. ABD, Çin’i ziyaret etme niyetini daha geçen yıl kadar erken bir tarihte işaret etmiş; Venezuela ve İran karşısında algıladığı zaferleri Çin’e baskı uygulamak için kullanmayı amaçlamıştır. Ancak İran’daki savaş henüz sona ermemiştir ve ABD’ye karşı önemli ölçüde ters tepki yaratmış, dünyaya birkaç kritik gerçekliği göstermiştir:
Birincisi, ABD İran’ı yenememektedir ve İran’ı boyun eğdiremeyen bir gücün Çin’i fethetmek için inandırıcı bir yolu yoktur.
İkincisi, Çin dünyanın en büyük enerji ithalatçısı olmasına rağmen, yakın vadede enerji kıtlığı riskiyle karşı karşıya değildir.
Üçüncüsü, ABD’de yükselen iç enflasyon ve petrol fiyatları kamuoyundaki hoşnutsuzluğu artırmış, Trump’ın ara seçimlerdeki şansını zayıflatmıştır.
Dördüncüsü, ABD ticaret savaşında Çin’i yenememiş, aksine bir duvara toslamıştır. Şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi, Trump yönetiminin Uluslararası Acil Ekonomik Güçler Yasası — IEEPA — kapsamında uyguladığı devasa tarifelerin yasa dışı olduğuna hükmetmiştir.
Beşincisi, Çin’in altıncı nesil savaş uçağının ilk uçuşu, 7 Mayıs Hindistan-Pakistan hava muharebesi, 3 Eylül askerî geçit töreni ve ABD-İsrail-İran çatışması gibi bir dizi olay, ABD’yi askerî zorlamanın Çin’i kendi iradesine boyun eğdirmesinin pek olası olmadığına ikna etmiştir.
ABD perspektifinden bakıldığında, gerçekliğe dayalı bir değerlendirme Çin’in uluslararası konumunun tanınmasını zorunlu kılmaktadır. Ayrıca Çin’in çok sayıda küresel krizdeki tarafsız tutumu, ABD’nin onu tamamen kontrol edilemez bir meydan okuyucu değil, rasyonel, öngörülebilir ve müzakere edilebilir bir stratejik rakip olarak görmesine yol açmıştır.
Genel olarak dünya açısından, Çin-ABD ilişkilerinde stratejik istikrarın gerçekleşmesi küresel barış ve istikrara da katkıda bulunur. Büyük güç oyunları çağında, dünya kalkınması ve güvenliği çok sayıda zorlukla karşı karşıyadır: artan küresel huzursuzluk ve silahlı çatışmalar, halkların geçim kaynakları üzerinde baskıları artıran durgun ekonomik büyüme, durağan teknolojik ilerleme ve gerileyen uluslararası işbirliği, parçalanmış bir uluslararası düzen ve dengesiz kurallara dayalı sistemler, kötüleşen diplomatik atmosferler ve barışçıl diplomasiye yönelik gerilemeler, küresel meseleler üzerindeki etkisiz yönetişim ve küçük ve orta ölçekli ülkelerin büyük güç mücadelelerinde piyonlara indirgenmesi. Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu en ağır kriz, tek tek ulusları saran sorunlarda değil, yaygın küresel istikrarsızlık, belirsizlik ve öngörülemezlik hâlinde yatmaktadır. Dünyanın en büyük iki ekonomisi olarak Çin ve Amerika Birleşik Devletleri, tüm dünya için istikrarlı beklentiler sunma sorumluluğunu taşımaktadır.
Çin-ABD İlişkilerinin Geleceği
Kısa vadede, Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yapıcı stratejik istikrar ilişkisinin önerilmesi, önümüzdeki altı ay boyunca olumlu etkileşimler için hâlâ fırsatlar olacağı anlamına gelmektedir. Başkan Xi Jinping, Eylül 2026’da ABD’ye bir ziyaret gerçekleştirmeyi kabul etmiştir ve iki liderin Shenzhen’deki APEC Zirvesi’nde ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki G20 Zirvesi’nde yeniden bir araya gelme olasılığı yüksektir. Başka bir deyişle, iki ülke angajmanı sürdürmeye, farklılıkları yönetme temelinde işbirliğini yoğunlaştırmaya ve önümüzdeki dönemde çok sayıda devlet başkanı diplomasisi turu için elverişli bir atmosfer oluşturmaya devam edecektir.
Bununla birlikte, “Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki yapıcı stratejik istikrar ilişkisi”, gerçek mahiyetini belirleyecek daha da büyük bir sınavla karşı karşıyadır. Tayvan meselesi, Çin-ABD ilişkilerindeki en hassas ve temel meseledir; Çin’in hayati temel ulusal çıkarını temsil etmektedir. Bu, pazarlık konusu yapılamayacak ya da çiğnenemeyecek bir dip çizgi ve kırmızı çizgidir.
Çin ziyaretinin ardından ABD’ye dönen Air Force One’da Trump, Tayvan konusundaki en son “Dört İstemiyoruz” yaklaşımını ortaya koydu: Kimsenin bağımsızlık peşinde koşmasını istemiyoruz; savaşmak için binlerce mil uzağa asker göndermek istemiyoruz; “Tayvan bağımsızlığı” için destekçi hâline gelmek istemiyoruz; Tayvan’a silah satışına kolayca taahhütte bulunmak istemiyoruz.
Bu açıklama, stratejik belirsizlikten stratejik açıklığa doğru bir geçişi temsil etmemektedir. İlk üç “istemiyoruz” Çin’e yönelik bir tür stratejik güvence olarak görülebilse de, silah satışları konusundaki kasıtlı belirsizlik, “Tayvan meselesini Çin’i çevrelemek için kullanma” temel aracını muhafaza etmektedir. Kısacası Trump, bu ziyaret sırasında “Tayvan kartı”ndan vazgeçmemiştir ve onu hâlâ Çin’i sınırlamak için bir araç olarak kullanmaya çalışmaktadır. Buna bağlı olarak, Trump’ın ABD tarihindeki en büyük tekil silah anlaşması olan Tayvan’a 14 milyar ABD dolarlık silah satışını onaylayıp onaylamayacağı, yalnızca ABD’nin siyasi taahhütlerini sınamakla kalmayacak, aynı zamanda gelecekte Çin ile ABD arasında büyük bir çatışmanın patlak verip vermeyeceğini de doğrudan belirleyecektir.
Bu ziyaret Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında stratejik istikrarın gerçekleşmesini kolaylaştırsa da, iki taraf arasındaki ideoloji, kalkınma modelleri, teknolojik rekabet ve jeopolitik stratejiler alanlarındaki yapısal çelişkiler çözülmemiş olarak kalmaktadır. Stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik karşı taarruz mantığı doğrultusunda, Çin-ABD ilişkileri stratejik denge aşamasına girmiştir. Ancak bu aşamanın ne kadar süreceği belirsizliğini korumaktadır. Bunun son derece uzun süreli olması, iki ülke tüm alanlarda dengeli güce ulaşıncaya kadar yirmi ila otuz yıl ya da hatta daha uzun bir zamana yayılması muhtemeldir.
Çin’in Amerika’nın hâkim statüsüne meydan okuma niyeti yoktur; ABD ise Çin’i çevreleme girişiminden kolay kolay vazgeçemez. Dolayısıyla bu stratejik denge sırasında, ikili ilişkilerde aralıklı sürtüşmeler ve ateşkesler görülebilir; hiçbir taraf diğerini boyun eğdiremez. Her iki taraf da rekabetin ortasında işbirliği yapmak zorundadır; bu da ikili bağların yeni normali hâline gelecektir.
Her hâlükârda, yapıcı stratejik istikrar ilişkisi vizyonu, Çin’in Çin-ABD ilişkileri ve küresel barış için önerdiği acı fakat etkili bir ilaçtır. Bu, küçük rahatsızlıkları tedavi etmez; aksine hegemonik kaygının kökleşmiş ölümcül hastalığını hedef alır. Bu reçete, her iki tarafın ortak bağlılığını gerektirmektedir. Çin azami samimiyet ve sarsılmaz kararlılık göstermiştir. Şimdi top Amerika’nın sahasındadır, özellikle de Washington’daki karar alıcıların ellerindedir. Kibrini bir kenara bırakıp eşit, istikrarlı ve sürdürülebilir yeni bir ikili ilişkiler çerçevesini benimseyecek mi, yoksa güç pozisyonundan hareket etme yanılsamasına saplanıp çatışma yolunda başıboş şekilde ilerlemeye devam mı edecektir? Bu Pekin zirvesinin ikili bağlar için yeni bir başlangıç noktası teşkil etmesi umulmaktadır. Her iki taraf da yapıcı stratejik istikrar ilişkisini tam olarak uygular, duygusal kararları ve aşırı güvenlikleştirme eğilimlerini azaltır, pragmatik iletişimi ve somut işbirliğini artırırsa, bu Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve tüm dünya için bir nimet olacaktır.
*Doç. Dr. Yang Chen
Şanghay Üniversitesi, Küresel Çalışmalar Enstitüsü, Türkiye Çalışmaları Merkezi İcra Direktörü
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa4 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa3 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa4 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya1 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya3 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek










