Dünya Basını
İngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, teknoloji milyarderlerinin ve yapay zeka şirketlerinin milyarlarca dolarlık zararlarını bireysel yatırımcılar ile emeklilik fonlarına yıktığını belirtti. Pettifor, yapay zeka balonunun patlamasının kaçınılmaz olarak küresel bir finansal krize ve resesyona yol açacağını vurguladı.
İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, kendisine ait Substack bülteninde yayımladığı makalede, teknoloji sektöründeki güncel gelişmeleri ve finansal piyasalardaki risk transferlerini değerlendirdi.
Profesör Daniela Gabor’un yapay zeka balonuyla ilgili olarak sosyal medyada paylaştığı “Buzdağı önümüzde duruyor ama bize başka yöne bakmamız söyleniyor” ifadesine atıfta bulunan Pettifor, teknoloji şirketlerinin yarattığı finansal risklerin sıradan tasarruf sahiplerine yüklendiğini kaydetti.
“Halka arzlar, yatırım riskinin milyonlarca bireysel yatırımcıya korkakça devredilmesidir”
Elon Musk’ın SpaceX şirketinin halka arz (IPO) sürecini eleştiren Pettifor, bu hamlenin şirketin mali kayıplarını gizleme çabası olduğunu ifade etti.
Makalede, “Musk’ın halka arzı, SpaceX’in kayıplarından ve onun Mars’ı kolonileştirme yönündeki gülünç hırsından dikkatleri başka yöne çekmekten ibarettir” görüşüne yer verildi.
SpaceX’in mali verilerini paylaşan iktisatçı, şirketin 2025 yılında 18,7 milyar dolar gelir elde etmesine karşın 4,9 milyar dolar zarar ettiğini, 2026’nın ilk çeyreğinde ise zararın geçen yılın aynı dönemindeki 528 milyon dolardan 4,3 milyar dolara yükseldiğini aktardı.
Şirketin bünyesindeki yapay zeka biriminin de Grok aracını çalıştırmak için gereken yüksek bilgi işlem maliyetleri nedeniyle geçen yıl 6,4 milyar dolar zarar ettiğini ekledi.
Bu mali tablonun halka arz yoluyla sıradan insanlara fatura edildiğini belirten Pettifor, şu ifadeleri kullandı:
“Musk’ın halka arzı, yatırım riskinin milyonlarca bireysel yatırımcıya ve nihayetinde emeklilik fonlarındaki farkında olmayan tasarruf sahiplerine korkakça devredilmesidir. SpaceX halka arzında sunulan hisselerin yaklaşık yüzde 30’unu bireysel yatırımcılara ayırdı; bu oran geleneksel olan yüzde 10’luk oranın çok üzerindedir. Bu durum, daha fazla küçük yatırımcıyı içeri çekmek için daha fazla hisse anlamına geliyordu.”
“Büyük yapay zeka şirketleri de zararlarını bireysel yatırımcılara aktarmayı planlıyor”
Pettifor, benzer bir risk transferinin sonbaharda halka arz planlayan diğer büyük yapay zeka şirketleri için de geçerli olduğunu yazdı.
Sam Altman’ın kâr amaçlı şirketi OpenAI’ın sızdırılan mali verilerine değinen yazar, şirketin 2025 sonu itibarıyla aylık gelirini 2 milyar dolara çıkararak tarihin en hızlı büyüyen girişimlerinden biri olmasına rağmen, devasa harcamalar nedeniyle net zararının 2024’teki 5 milyar dolardan 2025’te 39 milyar dolara fırladığını bildirdi.
Teknoloji sektöründeki bu finansal yapının sürdürülemez olduğunu savunan Pettifor, makalesinde şu uyarılara yer verdi:
“Yapay zeka çöküşünün kaçınılmaz bir sonucu, hem ABD’de hem de Avrupa’da bir finansal kriz ve resesyon olacaktır. Peki 2007-2009 ölçeğindeki başka bir krizi yönetmesi için Başkan Trump’ın kaotik yönetimine kim güvenebilir? Ne olursa olsun ve tıpkı Büyük Finansal Kriz’de olduğu gibi, bu balonun patlamasının, ardından kesinlikle gelecek olan ekonomik çöküşün ve başarısızlığın bedelini hepimiz ödeyeceğiz.”
“Wall Street, SpaceX hisselerini sıradan yatırımcıların portföylerine doldurmak için kuralları değiştirdi”
Pettifor, finansal piyasa düzenleyicilerinin ve pasif varlık yönetim fonlarının, kuralları Musk ve yapay zeka şirketleri lehine değiştirdiğini kaydetti.
NASDAQ ve FTSE Russell endeks kurallarının 1 Mayıs 2026 tarihinde değiştirilerek SpaceX’in sadece 15 işlem gününün ardından Nasdaq-100 endeksine girmesinin sağlandığını belirten yazar, eski kurallara göre endeks takip fonlarının (ETF) yeni halka açılan bir şirkete yatırım yapmak için üç aylık rüştünü ispat süresini beklemek zorunda olduğunu hatırlattı.
Bu kural değişikliğinin emeklilik fonlarından otomatik olarak 22 ila 27 milyar dolarlık bir alım talebi yaratacağını vurgulayan Pettifor, süreci şu sözlerle eleştirdi:
“Başka bir deyişle Wall Street, SpaceX hisselerinin daha fazlasını sıradan yatırımcıların ve emeklilik fonlarının portföylerine doldurmak amacıyla yatırım kurallarını değiştirmeye yardımcı oldu.”
S&P Dow Jones endeksinin ise SpaceX’i S&P 500 endeksine hızlı şekilde dahil etmeyi reddettiğini aktaran Pettifor, bu kararın bireysel yatırımcıları korumak amacıyla alındığını, bu nedenle SpaceX, Anthropic ve OpenAI gibi şirketlerin en az bir yıl boyunca S&P 500 endeksine giremeyeceğini yazdı.
“Kriz önümüzde duruyor”
Yapay zeka sektörünün gelir yaratmadan çok yüksek borçlanma ve maliyetlerle çalıştığını belirten Pettifor, sistemin ayakta kalabilmek için yatırımcılara yüzde 17,5 gibi olağan dışı getiri oranları vadettiğini ifade etti.
ABD’deki finansal denetim mekanizmalarının zayıflığına ve kuralsızlaşmaya dikkat çeken iktisatçı, Trump yönetiminin nisan ayında sarf ettiği “Maalesef tüm dünya bir nevi kumarhaneye dönüştü” sözünü hatırlatarak makalesini şu sözlerle tamamladı:
“Hepimizin bildiği gibi, bir kumarhanede her zaman kasa kazanır. Bu yüzden eğer bir SpaceX yatırımcısıysanız, her nerede olursanız olun, finansal can yeleklerinizi hazır bulundurun.”
Dünya Basını
Joe Kent: İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, Trump’a yönelik suikast girişimi ve İran ile yürütülen iyi niyet mektubu müzakerelerine dair açıklamalarda bulundu. Kent, devlet bürokrasisinin hassas bilgileri gizleme gücüne sahip olduğunu belirterek, suikastçının internet geçmişinin saklandığını ve İran ile yapılacak bir anlaşmanın yeni savaş gerekçelerine yol açabileceğini ifade etti.
ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, ünlü yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak gündeme dair açıklamalarda bulundu.
Programın açılışında İsrail’in Lübnan’ın güneyine yönelik gerçekleştirdiği insansız hava aracı saldırılarına değinen Nawfal, ardından kamuoyunda uzun süredir tartışılan Butler suikast girişimi konusunu gündeme taşıdı.
Gazeteci Tucker Carlson’ın, Donald Trump’ın Butler’daki suikast girişimi soruşturmasını bizzat sonlandırdığına dair iddialarını hatırlatan Nawfal, bu konudaki gerçeklik payını Kent’e sordu.
Joe Kent, soruşturmanın tamamen iptal edilmesinden ziyade, kendisine Trump’ın soruşturmanın gidişatından memnun olduğunun söylendiğini aktardı. Kent, “Soruşturmanın kesin olarak iptal edildiğini söyleyemem ancak bana Dan Bongino ya da Cash Patel tarafından Başkan’ın soruşturmadan tatmin olduğu aktarılmıştı. Fakat daha sonra Başkan’ın da hazır bulunduğu bir toplantıda Butler soruşturmasındaki bazı sorunları ele aldığımızda, kendisinin aslında alınan yanıtlardan memnun olmadığını bizzat işittim. Kapalı kapılar ardında Başkan, Butler’dan gelen açıklamalardan tatmin olmadığını açıkça ifade ediyordu” şeklinde konuştu.
“Cevaptan çok soru işareti var”
Soruşturmanın ayrıntılarına inildiğinde durumun daha da karmaşık bir hal aldığını belirten Joe Kent, suikastçı Thomas Crooks’un dijital varlığına dair resmi kurumların açıklamaları ile gerçeklerin uyuşmadığını kaydetti.
Göreve geldiklerinde FBI’dan şüphelinin telefon ve bilgisayar kayıtlarını talep ettiklerini dile getiren Kent, “Yönetime geri döndüğümüzde resmi sıfatımla FBI’a başvurarak Crooks’un cihazlarını incelemek istedim. Amacım, Butler olayının arkasında İran’ın olduğuna dair o dönem ortaya atılan iddiaları ve Asif Merchant davası ile bir bağ olup olmadığını araştırmaktı. Merchant’ın İran tarafından istihdam edildiği tescillenmiş bir gerçekti ve şu an hapiste. Ancak FBI bana başlangıçta cihazlara erişemediklerini söyledi. Israrcı olduğumuzda ise cihazları açtıklarını ama içeride hiçbir şey bulamadıklarını iddia ettiler” dedi.
Kent, federal kurumların bu tavrına karşın, Tucker Carlson’ın araştırmacı gazetecisinin şüphelinin oldukça aktif bir internet profiline ulaştığını vurguladı. Kent, “Bize çocuğun telefonunda hiçbir şey olmadığı söylenirken, Carlson’ın ekibi Crooks’un internette son derece aktif olduğunu ve FBI tarafından halihazırda izlenen Norveçli bir teröristle iletişim kurduğunu ortaya çıkardı. Thomas Crooks bir ABD vatandaşıydı ve ölmüştü; dolayısıyla anayasal bir hak ihlali de söz konusu değildi. Bu cihazların, yabancı bir bağlantı olup olmadığının tespiti için tüm istihbarat topluluğuna açılması gerekirdi. Akla yatkın olan ve komplo teorisi barındırmayan en basit açıklama, yetkililerin Crooks’tan haberdar olduğu ve bir şekilde onu izlediğidir. Belki de onu bir muhbir yapmaya çalışıyorlardı ve bu durum ortaya çıktığında hükümet için utanç verici olacaktı” ifadelerini kullandı.
“Bürokrasi siyasi atamaları yönlendirebiliyor”
Programda, FBI Direktör Yardımcısı Dan Bongino ile Tucker Carlson arasında yaşanan tartışma da ele alındı. Nawfal’ın, Bongino’nun bu süreçte gerçekleri bilmeme ihtimalinin olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Kent, devlet mekanizmasının işleyişine dair önemli bir tespitte bulundu.
Bürokrasinin en üst düzey yetkilileri bile sahadaki gerçeklerden uzak tutabildiğini belirten Kent, “Bongino’nun samimi olduğuna inanıyorum. Ancak hükümette çalışmamış insanlar için bunu anlamak zordur; çok yüksek pozisyonlardaki kişilerin sahadaki en hassas operasyonel detaylara ulaşması bazen neredeyse imkansızdır. FBI Direktör Yardımcısı olarak çok geniş bir görev alanı ve yoğun bir takvimi vardı. Bürokrasi aygıtı, siyasi atamaları idare etmek ve onları görmelerini istemedikleri şeylerden uzak tutmak konusunda oldukça yeteneklidir. Yeni gelen siyasi atamaların belirli alanları eşelemesini istemediklerinde, onlara zamanı kısıtlayacak şekilde parlatılmış sunumlar yaparlar. Eğer bu kurumlar halkın seçtiği başkanın atadığı kişileri, hatta başkanın kendisini bile engelleyebiliyorsa, o zaman ülkeyi gerçekten kimin yönettiği sorusu boşa çıkmıyor” dedi.
“İran ile yapılan anlaşma Obama dönemindekinden daha kötü algılanabilir”
Müzakereleri yürütülen mutabakat muhtırası (MOU) konusuna da değinen Joe Kent, kalıcı bir ateşkes için çalışılmasının olumlu bir gelişme olduğunu ancak metindeki belirsizliklerin büyük riskler barındırdığını ifade etti.
Trump’ın bu anlaşma nedeniyle iç politikada sert eleştirilere maruz kalabileceğini dile getiren Kent, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu mutabakat, İran’a para akışını sağlayacağı için Obama dönemindeki nükleer anlaşmadan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı – KOEP) daha kötü bir uzlaşı olarak nitelendirilecektir. Serbest bırakılacak para aslında İran’ın kendi parasıdır ancak Obama da aynısını nakit transferiyle yaptığında İran’a para vermekle suçlanmıştı. Benim nükleer konulardan ziyade asıl çekincem, İran’ın bu fonlara erişim sağlayarak bölgedeki vekillerini daha etkin şekilde silahlandırmasıdır. Nitekim İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan, bu paranın serbest kalmasıyla Hizbullah ve Hamas’ı yeniden tahkim edeceklerine dair teyit edilmemiş açıklamalar geliyor. İsrail lobisi bu süreçte Trump’ın üzerindeki baskıyı artıracaktır. İstihbarat raporları İran’ın bu parayı vekil güçlerine aktardığını bildirmeye başladığında, bu durum bir sonraki savaş dalgasının gerekçesi haline getirilecektir.”
Joe Kent, ABD’nin bu kısırdöngüden çıkması için bölgedeki askerlerini tamamen çekmesi gerektiğini savundu. Trump’ın “George W. Bush’un savaşından daha kötü bir savaş ile Obama’nın anlaşmasından daha kötü bir anlaşma” arasında sahte bir ikileme zorlandığını belirten Kent, “Başkan askerlerimizi oradan çekmeli, böylece İran askerlerimizi hedef alamaz. Ardından yaptırımları parça parça esneterek Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılmasını müzakere etmeliyiz. Bu, Başkana Ortadoğu’daki savaşlardan çıkma konusunda en geniş hareket alanını sağlayacaktır” dedi.
“İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor”
Mutabakatın Lübnan’ı da kapsayan bir ateşkes içerdiğini ve İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini öngördüğünü hatırlatan Kent, ancak metnin bu konuda çok muğlak olduğunu söyledi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu şartlara uyup uymayacağı konusundaki şüphelerini dile getiren Kent, ABD’nin İsrail üzerindeki nüfuzunu kullanma biçimini eleştirdi:
“Lübnan söz konusu olduğunda İsrail’i dizginlemek çok daha zor çünkü coğrafi yakınlık nedeniyle orada askeri güç sergilemek için bizim lojistik ya da tanker uçak desteğimize, İran vakasındaki kadar ihtiyaç duymuyorlar. Başkan Trump’ın İsrail’e ciddi olduğunu göstermesinin tek yolu, askeri yardımları tamamen kesmek veya büyük ölçüde kısmaktır. Kendilerine ‘Bu sefer ciddiyiz ve devam ederseniz bu durum sizin için daha kötü olacak’ denmelidir. Eş zamanlı olarak Katar üzerinden İran’ın milyarlarca dolarlık varlığının dondurulması kararı kaldırılırken, İranlı yetkililere de Lübnan’da İsrail ile yeni bir çatışma aramaktan kaçınmaları gerektiği kapalı kapılar ardında iletilmelidir.”
Kent, Netanyahu hükümetinin sivil yerleşim yerlerini hedef alan saldırı stratejisinin ABD için ciddi bir problem teşkil ettiğini belirterek, “Başkan’ın, İsrail’in Beyrut’taki saldırılarına öfkelendiğini biliyoruz. ‘Tek bir kişiyi yakalamak için koca bir apartmanı yıkmanıza gerek yok’ diyerek onları eleştiriyor. Fakat İsrail’in harekat tarzı budur. İsrail ile bu kadar iç içe olmanın getirdiği sorun tam olarak budur ve bizim ciddi olduğumuzu anlamaları için askeri kapasitelerini sınırlamamız şarttır” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Yazar Arnaud Bertrand: Avrupa, Çin’le ticaret savaşında zayıf konumda

Fransa merkezli Fréquence Populaire platformuna konuşan yatırımcı, yazar ve jeopolitik yorumcu Arnaud Bertrand, Tayvan’dan Rusya-Çin enerji ilişkilerine, Avrupa Birliği’nin Çin politikalarından İran krizine kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu. Bertrand, Japonya’nın Tayvan konusundaki son açıklamalarını Pekin açısından “son derece kışkırtıcı” olarak nitelerken, Avrupa’nın Çin’e karşı izlediği ticaret politikasının da kendi sanayi çıkarları açısından sorgulanması gerektiğini söyledi.
Fréquence Populaire platformunda yayımlanan söyleşide, Asya’dan bağlanan yatırımcı ve jeopolitik yorumcu Arnaud Bertrand, son dönemde Çin çevresinde yaşanan diplomatik ve ekonomik gelişmeleri değerlendirdi.
Bertrand, özellikle Tayvan etrafındaki gerilimin son dönemde Batı’dan çok Japonya ile bağlantılı gelişmeler üzerinden şekillendiğini ifade etti.
Bertrand, son dönemde Çin ile Japonya arasında diplomatik ilişkileri olumsuz etkileyen gelişmeler yaşandığını belirterek, bunların başında Japonya Başbakanı’nın Tayvan’da bir savaş çıkması halinde Tokyo’nun bunu savaşa girmek için yeterli gerekçe sayabileceği yönündeki açıklamasının geldiğini söyledi.
“Çin açısından bu son derece kışkırtıcı”
Bertrand, “Japonya Başbakanı’nın, Tayvan’da bir savaş çıkması halinde Japonya’nın da savaşa gireceğini söylemesi Çin açısından son derece kışkırtıcı. Çünkü Çin’in bakış açısına göre Tayvan iç meseledir. Resmi olarak Japonya’nın pozisyonu da bu yöndedir” ifadelerini kullandı.
Japonya’nın Çin ile diplomatik ilişkilere sahip olduğunu hatırlatan Bertrand, Tokyo yönetiminin bağımsız bir Tayvan’ı tanımadığını ve Taipei yönetimiyle resmi ilişkiler yürütmediğini söyledi.
Bertrand, “Japonya’nın resmi pozisyonuna göre tek bir Çin vardır ve bu Çin’in hükümeti Pekin’dedir. Dolayısıyla uluslararası hukuk açısından ve Japonya’nın kamuoyuna açıkladığı resmi pozisyon açısından, Çin ana karasından Tayvan’a asker gönderilmesi Çin sınırları içindeki bir askeri hareket olarak görülecektir” dedi.
Bu nedenle Japonya’nın böyle bir durumda Çin’e karşı savaşa gireceğini açıklamasının Pekin tarafından son derece provokatif görüldüğünü kaydetti.
Bertrand, Japonya ile Filipinler arasında münhasır ekonomik bölgelerin sınırlandırılmasına yönelik görüşmelerin de yeni bir gerilim başlığı oluşturduğunu söyledi.
Uluslararası hukukta kıyılardan itibaren belirlenen münhasır ekonomik bölgelerin doğal kaynakların işletilmesine ilişkin haklar verdiğini belirten Bertrand, Asya’da bu alanların büyük bölümünün birbiriyle çakıştığını ifade etti.
Japonya ve Filipinler’in bazı bölgelerde kendi aralarında sınır belirlemeye çalıştığını aktaran Bertrand, bunun Çin’in ve Taipei yönetiminin hak iddia ettiği alanları da kapsadığını söyledi.
“Toprak size ait değilken onu paylaşmaya benziyor”
Bertrand, “Japonya ve Filipinler’in Çin’i ve Taipei yönetimini sürece dahil etmeden bu alanları kendi aralarında paylaşmaya çalışması, uluslararası hukuk açısından size ait olmayan bir toprağı bölüştürmeye benziyor” dedi.
Bu noktada Taipei yönetiminin tutumuna özellikle dikkat çeken Bertrand, Tayvan’daki iktidar partisinin önceki yıllardaki pozisyonundan farklı bir çizgi izlediğini belirtti.
2016 yılında Güney Çin Denizi konusunda Filipinler ile Çin arasında görülen tahkim davasını hatırlatan Bertrand, o dönemde Taipei yönetiminin de Pekin gibi karara karşı çıktığını söyledi.
Bertrand, deniz kaynakları ve münhasır ekonomik bölgeler söz konusu olduğunda Pekin ile Taipei’nin çıkarlarının çoğu zaman örtüştüğünü belirterek, son Japonya-Filipinler girişiminde ise Taipei’nin bu kez onların yanında yer aldığını ifade etti.
Bertrand’a göre bunun pratik sonucu, Tayvanlı balıkçıların gelecekte Japonya veya Filipinler tarafından belirlenen alanlarda avlanmalarının engellenebilmesi anlamına gelebilir.
Bu nedenle Tayvan’daki mevcut yönetimin tavrının dikkat çekici olduğunu söyleyen Bertrand, bunun iktidardaki Demokratik İlerleme Partisi’nin siyasi çizgisiyle bağlantılı olduğunu dile getirdi.
“Kuomintang bunu bir aşağılanma olarak niteledi”
Bertrand, Tayvan’daki muhalefet partisi Kuomintang’ın, hükümetin tutumunu “aşağılanma” olarak tanımladığını aktardı.
KMT’nin bu değerlendirmeyi, Tayvan’ın egemenlik haklarının yeterince savunulmadığı gerekçesiyle yaptığını belirten Bertrand, partinin Japonya ve Filipinler karşısında daha egemenlikçi bir yaklaşım sergilediğini söyledi.
Bertrand, iktidardaki Demokratik İlerleme Partisi’nin ise bağımsızlık yanlısı bir çizgiye sahip olduğunu ve Japonya’ya yönelik daha olumlu bir yaklaşım benimsediğini ifade etti.
Tayvan Devlet Başkanı’nın geçmişte Japon sömürge döneminin, Kuomintang yönetiminden daha iyi olduğu yönünde açıklamalar yaptığını hatırlatan Bertrand, bu tür açıklamaların Fransa’da bir siyasetçinin Alman işgalini tercih ettiğini söylemesine benzetilebilecek ölçüde tartışmalı bulunacağını dile getirdi.
Bertrand, Batı ülkelerinde Demokratik İlerleme Partisi’nin çoğu zaman Tayvan’ın egemenliğini savunan aktör olarak görüldüğünü ancak Japonya’ya yönelik yaklaşımı dikkate alındığında bu algının sorgulanabileceğini söyledi.
Söyleşinin bir diğer başlığını Rusya ile Çin arasındaki enerji ilişkileri oluşturdu.
Özellikle Sibirya’nın Gücü 2 doğal gaz hattı konusunda Batı’da çelişkili yorumlar yapıldığını belirten Bertrand, hattın geleceğine ilişkin kesin konuşmanın zor olduğunu ifade etti.
“Çin sonunda bu projeyi hayata geçirecektir”
Bertrand, “Ben yine de Çin’in sonunda bu projeyi hayata geçireceğini düşünüyorum. Şu anda bir müzakere süreci yürütülüyor” dedi.
Eylül 2025’te Gazprom ile imzalanan ve Moğolistan güzergâhını kapsayan mutabakatın hukuken bağlayıcı nitelik taşıdığını belirten Bertrand, bunun önemli bir gösterge olduğunu söyledi.
Çin açısından kara üzerinden enerji tedarikinin stratejik önem kazandığını kaydeden Bertrand, Hürmüz Boğazı ve diğer deniz geçiş noktaları etrafında yaşanan gerilimlerin bu yaklaşımı güçlendirdiğini ifade etti.
Bertrand ayrıca, Mayıs 2026’da Vladimir Putin ile Xi Jinping arasında gerçekleştirilen görüşmelerde mevcut Power of Siberia 1 hattının kapasitesinin artırılması konusunda da uzlaşma sağlandığını belirtti.
Bu durumun Çin’in Rus gazına daha fazla erişim istemesinin işareti olduğunu söyleyen Bertrand, Avrupa açısından meselenin çok daha kritik olabileceğini dile getirdi.
Rus gazının önemli bölümünün geçmişte Avrupa pazarına yönelik planlandığını belirten Bertrand, söz konusu kaynakların artık Asya’ya yönelmesinin Avrupa sanayisi üzerinde ciddi etkileri olabileceğini ifade etti.
Bertrand, Avrupa’daki bazı diplomatların Pekin’e, ileride Rusya ile ilişkilerin normalleşebileceğini hatırlatarak projeyi ağırdan alması yönünde telkinlerde bulunup bulunmadığını bilmediğini ancak böyle bir girişimin mantıklı görünebileceğini söyledi.
Söyleşide Avrupa Birliği’nin Çin’deki diplomatik temsilciliğinin hazırladığı ve sosyal medyada gündem olan bir tanıtım videosu da gündeme geldi.
Bertrand, videonun aslında sosyal medyada paylaşılmış bir gençlik videosundan esinlenildiğini belirterek, bunun Çin’de de şaşkınlıkla karşılandığını söyledi.
Çin’in Avrupa Birliği kurumlarıyla görüşmekten ziyade üye devletlerle ikili temasları tercih ettiğini kaydeden Bertrand, söz konusu videonun Çin sosyal medyasında olumlu karşılanmadığını ifade etti.
Bertrand, “Video Çin sosyal medyasında yayıldı ama olumlu bir şekilde değil. İnsanlar bunun ne olduğunu ve neden yapıldığını sordu. Tepki aşağı yukarı Avrupa’daki tepkinin aynısıydı” dedi.
Söyleşide İran etrafındaki gelişmeler ve Hürmüz Boğazı’ndaki durum da ele alındı.
Bertrand, Çin’in büyük stratejik petrol rezervlerine sahip olduğunu belirterek, petrol ithalatının tamamen kesilmesi halinde ülkenin mevcut tüketim düzeyiyle yaklaşık dokuz ay idare edebileceğini söyledi.
Ayrıca Çin’in yalnızca büyük bir ithalatçı değil, aynı zamanda önemli bir petrol üreticisi olduğunu da vurguladı.
Bertrand, “Çin’in İran’dan ve Suudi Arabistan’dan petrol aldığı doğru ama aynı zamanda kendisi de çok büyük bir petrol üreticisi” ifadelerini kullandı.
Pekin yönetiminin İran ile Suudi Arabistan arasında denge kurmaya çalıştığını belirten Bertrand, birkaç yıl önce iki ülke arasında sağlanan yakınlaşmada Çin diplomasisinin önemli rol oynadığını hatırlattı.
Suudi Arabistan’ın İran’a karşı bölgede en sert tutumu benimseyen ülkelerden biri olmadığını söyleyen Bertrand, Çin’in bölgede gerilimin büyümemesi için yoğun diplomatik temaslar yürüttüğünü düşündüğünü ifade etti.
“Çin’in kamuoyu önündeki tavrı temkinli”
Bertrand, Çin’in bir yandan enerji akışının kesilmesini istemediğini, diğer yandan da ABD’nin dikkatinin Orta Doğu’ya yönelmesinin Pekin açısından stratejik avantajlar yaratabileceğini belirtti.
George W. Bush dönemini örnek gösteren Bertrand, Çin’in geçmişte de ABD’nin Afganistan ve Irak savaşları nedeniyle dikkatini başka alanlara yöneltmesinden fayda sağladığını söyledi.
Bu nedenle Pekin’in İran meselesinde farklı çıkarları aynı anda dengelemeye çalıştığını ifade eden Bertrand, kamuoyu önündeki tutumunun da bu nedenle temkinli göründüğünü kaydetti.
Küresel ekonomiyle ilgili değerlendirmelerde de bulunan Bertrand, Çin yönetiminin uzun süredir iç talebi büyütmeye çalıştığını söyledi.
Çin’in 15. Beş Yıllık Planı’nda iç pazarın güçlendirilmesinin temel hedeflerden biri olduğuna dikkat çeken Bertrand, ihracatın Çin ekonomisindeki payının Batı’da sanıldığı kadar yüksek olmadığını ifade etti.
Bertrand, Çin’in 1,4 milyarlık nüfusunun kendi başına devasa bir ekonomik alan oluşturduğunu belirterek, yalnızca iç pazarda faaliyet göstererek dünya lideri haline gelen şirketler bulunduğunu söyledi.
Örnek olarak Çin merkezli restoran zinciri Mixue’yu gösteren Bertrand, bu markanın dünyanın en büyük hızlı servis zincirlerinden biri haline geldiğini ancak Avrupa’da çok az kişinin adını duyduğunu ifade etti.
Söyleşinin önemli başlıklarından biri de Avrupa Birliği’nin Çin’e karşı planladığı yeni ticaret araçları oldu.
Bertrand, Avrupa Komisyonu’nun “aşırı kapasiteyle mücadele” gerekçesiyle yeni düzenlemeler üzerinde çalıştığını söyledi.
“Bu yaklaşım rekabetçi şirketleri cezalandırmaya dönüşebilir”
Bertrand, Avrupa’daki tanıma göre bir sektörün iç talebin üzerinde üretim yapmasının “aşırı kapasite” sayıldığını belirterek bunun çok geniş bir yaklaşım olduğunu ifade etti.
“Bu mantıkla bakarsanız Fransa’nın şarap üretimi de, Almanya’nın otomobil üretimi de iç talebin üzerindedir” diyen Bertrand, ihracat yapan sektörlerin doğası gereği bu şekilde çalıştığını söyledi.
Bertrand, Avrupa Birliği’nin daha önce devlet desteklerine karşı kullandığı araçlardan farklı olarak bu kez doğrudan rekabet gücünü hedef alan bir mekanizma üzerinde çalıştığını belirtti.
Bunun Dünya Ticaret Örgütü kurallarıyla uyumunun tartışmalı olabileceğini kaydeden Bertrand, örgütün de uzun süredir işlevsel sorunlar yaşadığını hatırlattı.
Eğitim konusunda da değerlendirmelerde bulunan Bertrand, Çin’deki üniversite giriş sınavı Gaokao’nun ülke çapında büyük önem taşıdığını söyledi.
Fransa’daki bakalorya sisteminin tarihsel olarak Çin’deki imparatorluk sınavlarından esinlendiğini belirten Bertrand, bu geleneğin köklerinin Tang Hanedanlığı dönemine kadar uzandığını ifade etti.
Bertrand, İmparatoriçe Wu Zetian’ın aile bağları yerine liyakati esas almak amacıyla sınav sistemini geliştirdiğini ve bu sistemin zaman içinde Çin devlet yapısının temel unsurlarından biri haline geldiğini anlattı.
Çin kırsalında dolaşırken savaş anıtları yerine başarılı sınav öğrencileri için dikilmiş anıtların görülebildiğini söyleyen Bertrand, bunun eğitim ve liyakat kültürünün ne kadar köklü olduğunu gösterdiğini belirtti.
Singapur’a taşınan Pekinli bir ailenin çocuklarının, eğitim dili değişmesine rağmen kısa sürede sınıflarının en başarılı öğrencileri arasına girdiğini aktaran Bertrand, bunu Çin eğitim sisteminin düzeyine örnek olarak gösterdi.
Söyleşinin son bölümünde Ukrayna savaşı ele alındı.
Bertrand, savaşın önlenebilir olduğunu düşündüğünü belirterek, savaş öncesinde çok sayıda Batılı siyasetçi ve stratejistin NATO’nun Ukrayna’ya doğru genişlemesinin Rusya açısından kırmızı çizgi olduğunu söylediğini hatırlattı.
Bertrand, savaşın başlamasının ardından bu açıklamaları bir araya getirdiği paylaşımının milyonlarca kişi tarafından görüntülendiğini ifade etti.
“Bu savaşın önlenebileceğini düşünüyordum”
Bertrand, “Bu savaşın önlenebileceğini düşünüyordum. Pek çok Batılı lider ve stratejist, izlenen politikanın savaş riskini artırdığını önceden söylemişti” dedi.
Aynı durumun Tayvan konusunda da geçerli olduğunu belirten Bertrand, Çin’in bağımsızlık ilanını kırmızı çizgi olarak gördüğünün uzun süredir bilindiğini ifade etti.
ABD açısından bakıldığında Ukrayna krizinin belirli stratejik hesaplarla uyumlu görülebileceğini söyleyen Bertrand, Zbigniew Brzezinski’nin Avrasya stratejilerine atıfta bulundu.
Buna karşılık Brzezinski’nin aynı zamanda Rusya ile Çin arasında güçlü bir ittifakın Washington açısından olumsuz bir senaryo olacağını da yazdığını hatırlattı.
Bertrand, Avrupa’nın bugün Ukrayna konusunda öncelikle siyasi ve diplomatik itibarını koruyacak bir çıkış yolu aradığını düşündüğünü söyledi.
Ancak Rusya’nın da benzer beklentilere sahip olduğunu ifade eden Bertrand, bunun taraflar arasındaki uzlaşmayı zorlaştırdığını belirtti.
İstanbul görüşmelerini kaçırılmış bir fırsat olarak değerlendiren Bertrand, Çin’in savaş sonrasında sunduğu barış planının da yeterince değerlendirilmediğini söyledi.
Bertrand, “Çin’in planında Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün yeniden tesis edilmesi fikri vardı. Buna karşılık NATO’nun Ukrayna’ya ilişkin yaklaşımının da yeniden ele alınması öngörülüyordu” dedi.
Avrupa Birliği’nin bu öneriyi çok kısa sürede reddettiğini hatırlatan Bertrand, bugün gelinen noktada söz konusu planın yeniden değerlendirilmesinin farklı sonuçlar doğurabileceğini ifade etti.
Dünya Basını
Prof. Pape: Masadaki anlaşma İran için muazzam

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, ABD ile İran arasında müzakere edilen mutabakat zaptını değerlendirdi. Profesör Pape, mevcut tablonun İran’a büyük bir stratejik üstünlük sağladığını, ABD Başkanı Donald Trump’ın ise hem askeri hem de diplomatik alanda zayıf bir pozisyona düştüğünü belirtti.
Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, uluslararası yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği söyleşide, ABD ile İran arasında yürütülen mutabakat zaptı müzakerelerini ve Orta Doğu’daki yeni güç dengelerini analiz etti.
Sızan bilgilere göre hazırlanan mutabakatın tamamen İran’ın lehine olduğunu belirten Profesör Pape, ABD Başkanı Donald Trump’ın askeri müdahale girişimlerinin ardından diplomatik müzakerelerde de kontrolü İran’a kaptırdığını ifade etti.
İsrail’de yapılan son kamuoyu araştırmalarının Trump’a olan desteğin ciddi oranda düştüğünü gösterdiğini hatırlatan Nawfal’ın sorusu üzerine Pape, “Başkan Trump askeri hamleyi zaten kaybetti. Bombalamayı denedi, rejim değişikliği istedi ancak İran daha da güçlendi ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirdi. Şimdi ise Trump müzakereleri kaybetme riskiyle karşı karşıya” dedi.
“Bu İran için muazzam bir anlaşma ve zamanla daha da iyiye gidecek”
Mevcut mutabakatın sadece İran için iyi bir anlaşma olmadığını, zaman geçtikçe Tahran’ın elini daha da güçlendirecek olağanüstü bir diplomatik kazanım olduğunu savunan Profesör Pape, şu ifadeleri kullandı:
“Bu İran için muazzam bir anlaşma ve zamanla daha da iyiye gidecek. Direksiyon koltuğunda İran oturuyor. Deniz taşımacılığı şirketleri, güvenliklerinin ABD veya Körfez ülkeleri tarafından değil, doğrudan İran tarafından garanti edilmesini istiyor. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın açıklamalarından anlaşıldığı üzere, anlaşmanın yürürlüğe girmesi için peşin olarak 12 milyar dolar talep ediyorlar. 60 günlük sürenin sonunda bir 12 milyar dolar daha ödenmesi öngörülüyor. Bu süreçte İran, petrol satışlarından her hafta yaklaşık 1 milyar dolar kazanmaya devam edecek.”
Bu mali kaynağın hiçbir şarta bağlı olmaksızın İran’a aktarılacağını vurgulayan Pape, elde edilecek yaklaşık 20 ila 30 milyar doların yeni insansız hava araçları ve füzeler üretmek, bu silahları Yemen’deki Husilere ve Lübnan’daki Hizbullah’a göndermek için kullanılabileceğini kaydetti.
“İran 60 gün içinde maksimum nüfuz seviyesine ulaşacak”
Gelecek 30 ila 60 günlük süreçte dünyadaki petrol stoklarının tükenmeye devam edeceğini belirten Profesör Pape, Körfez’den çıkarılan petrolün nihai hedefine ulaşmasının en az 30 ila 60 gün sürdüğünü hatırlattı.
Bu süre zarfında tüketicilerin mevcut stoklarını harcamak zorunda kalacağını ifade eden Pape, durumun yaratacağı etkiyi şöyle açıkladı:
“Önümüzdeki 60 günün sonunda küresel petrol tamponları tamamen tükeneceği için İran’ın pazarlık gücü katlanarak artacak. Bu durum, İran’ın yaklaşık 60 gün içinde maksimum nüfuz seviyesine ulaşmasını sağlayacak bir reçetedir. Petrol arz ve talebi bıçak sırtında ilerlediği için stokların yeniden doldurulması gelecek yılı bulacaktır. İran bu gücü, ABD’yi bölgedeki muharip güçlerini çekmeye zorlamak veya İsrail üzerindeki baskıyı artırmak için kullanacaktır. Bu tam anlamıyla gerçekçi uluslararası ilişkiler teorisinin temel bir kuralıdır; İran müzakereleri güç maksimizasyonu için bir araç olarak kullanıyor.”
“Trump’ın ekibi içinde bölünme açıkça görülüyor”
Mülakatta, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü John Ratcliffe’in, İran’ın nükleer tavizler verme konusundaki samimiyetine dair şüphelerini Trump’a ilettiği yönündeki raporlar da ele alındı.
ABD yönetimindeki görüş ayrılıklarına değinen Profesör Robert Pape, şunları kaydetti:
“Ratcliffe, Marco Rubio ve Pete Hegseth yönetim içinde şüphelerini dile getirirken, JD Vance, Matthew Whitaker ve Jared Kushner anlaşmanın yapılması için bastırdı. Trump’ın ekibi içindeki bölünme artık açıkça görülüyor. İstihbarat raporları, İranlı yetkililerin kendi aralarında, Amerikalı müzakerecilere söyledikleriyle çelişen konuşmalar yaptığını gösteriyor. İran’ın buradaki amacı açık; Trump’ı bu yola sokup ardından Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı üzerinden üzerindeki baskıyı tekrar tekrar artırmak.”
İran’ın uzlaşmacı bir tavır içinde olmadığını, tamamen bölgesel hegemonyaya odaklandığını belirten Pape, “Trump bombalama politikasını kaybetti, şimdi ise müzakere masasında kaybetmek üzere” değerlendirmesinde bulundu.
“Ortaklıklarını gözden geçiren Körfez ülkeleri ABD’den uzaklaşıp İran’a yakınlaşıyor”
Bölgesel ittifakların yön değiştirdiğine dikkat çeken Şikago Üniversitesi Profesörü Pape, Körfez ülkelerinin tutumundaki değişikliği şu sözlerle analiz etti:
“Nisan ayından bu yana İran; Rusya, Çin, Pakistan, Katar, Umman ve son olarak Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik temaslar yürüttü. Bu süreçte Körfez ülkelerinin ABD’den uzaklaşarak İran’a yakınlaştığını görüyoruz. İran ile askeri bir ittifak kurmuyorlar ancak Amerika’dan koparak İran’ın nüfuz alanına dahil oluyorlar. Bu durum, İsrail’in bölgede bir nüfuz alanı kurmasını amaçlayan İbrahim Anlaşmaları’nın tamamen etkisiz kalmasına yol açtı.”
Pape, eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde İran’a sağlanan 1,7 milyar dolarlık serbest kaynağa kıyasla, Trump döneminde peşin olarak verilmesi gündemde olan 12 milyar doların Trump açısından siyasi bir başarısızlık olduğunu ifade etti.
“İsrail bölgedeki yükselen güç konumunu kaybetti ve gerileyen bir güce dönüştü”
Mutabakat sürecinin en büyük kaybedeninin İsrail olduğunu savunan Robert Pape, İsrail’in Lübnan’da yeni bir cephe açmasının stratejik bir hata olduğunu belirterek şöyle devam etti:
“İsrail bölgedeki yükselen güç konumunu kaybetti ve gerileyen bir güce dönüştü. Savaşın gidişatı İsrail ve ABD için olumsuz seyrederken Lübnan’da yeni bir cephe açmak büyük bir stratejik hataydı. İsrail şimdi her zamankinden daha fazla gücünün üzerinde bir yayılma yaşıyor. Köşeye sıkışan İsrail’in Tahran’daki liderlere veya müzakereleri yürüten dışişleri bakanına yönelik suikast girişimlerinde bulunması beni şaşırtmaz. Bu, daha önce de uyguladıkları bir yöntemdir.”
“Medyadaki hava neredeyse tek ses halinde bu anlaşmanın korkunç olduğunu söylüyor”
Anlaşmanın ABD iç siyasetindeki yansımalarına değinen Pape, Cumhuriyetçi kanadın ve medyanın Trump’a yönelik eleştirilerinin arttığını belirtti. Mutabakat metninin kamuoyuna açıklanmamasının nedeninin siyasi kaygılar olduğunu dile getiren profesör, analizini şu sözlerle tamamladı:
“Eğer bu anlaşma Trump’a siyasi destek sağlayacak harika bir gelişme olsaydı bunu bir bayrak gibi dalgalandırırdı. Ancak bunu yapmıyor ve eleştirileri göğüslemesi için Başkan Yardımcısı adayı JD Vance’i öne sürüyor. Medyadaki hava neredeyse tek ses halinde bu anlaşmanın korkunç olduğunu söylüyor. Pazar günü yaşanan ilk rahatlama dalgası, yerini Trump’ın zayıf göründüğü eleştirilerine bıraktı. İran ise hem gücünü artırıyor hem de siyasi sorumluluğu her seferinde ABD ve İsrail’e yükleyerek süreci çok başarılı bir şekilde yönetiyor.”
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Amerika1 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Diplomasi2 hafta önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Görüş2 hafta önceİran Krizi ve Bilinçli Anlamsal Kaosun Yükselişi
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor
Asya2 hafta önceJaponya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?










