Diplomasi
Ankara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?

Türkiye’nin ev sahipliğinde Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinde, üye ülkeler toplam değeri en az 50 milyar doları bulan çok uluslu savunma ve silah tedarik sözleşmelerine imza attı. Avrupa ve Kanada’nın savunma yatırımlarını artırdığını ABD Başkanı Trump’a göstermeyi de amaçlayan bu dev hamle kapsamında hava savunma sistemlerinden insansız hava araçlarına, yakıt hatlarından yeni nesil erken uyarı uçaklarına kadar çok sayıda stratejik anlaşma duyuruldu.
NATO liderlerinin Türkiye’nin başkenti Ankara’da bir araya geldiği zirve, ittifakın savunma mimarisini, sanayi kapasitesini ve transatlantik askeri dengelerini kökten değiştiren milyarlarca dolarlık anlaşmalarla bitti.
Genel Sekreter Mark Rutte tarafından “NATO 3.0” olarak adlandırılan bu yeni evre, Avrupa ülkelerinin kendi güvenlikleri için daha fazla mali yük üstlendiği, ABD’nin küresel rolünü yeniden tanımladığı ve ev sahibi Türkiye’nin stratejik ağırlığının belirgin şekilde arttığı bir dönemece işaret ediyor.
Zirvenin ilk gününde açıklanan askeri sözleşmelerin ve savunma yatırımlarının toplam hacmi en az 50 milyar doları (yaklaşık 43 milyar avro) buldu.
Bu devasa bütçe, ittifak genelinde hava savunmasından erken uyarı uçaklarına, insansız sistemlerden derin hassas vuruş yeteneklerine kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsıyor.
Avrupa hava savunmasında “çok uluslu tedarik” hamlesi
Zirvede duyurulan 43 milyar avroluk sözleşme paketinin yarısından fazlasını hava ve füze savunma sistemlerine yönelik yatırımlar oluşturuyor.
“Avrupa semalarının güvenliğini artırmayı” hedeflediği iddia edilen bu adımlar kapsamında Belçika, hava savunma yeteneklerini güçlendirmek üzere 3 milyar avroyu aşan yeni füze savunma sözleşmelerine imza atacağını ilan etti.
Avrupa savunma sanayi lobisinin genel sekreteri Camille Grand, açıklanan anlaşmaların toplam tutarının son derece ciddi bir boyuta ulaştığını doğrularken, buradaki en kritik unsurun müttefiklerin daha önce doğrudan ABD tarafından sağlanan stratejik yetenekleri artık kendi imkanlarıyla edinmeye başlaması olduğunu kaydetti.
Bu stratejik bağımsızlık çabalarının en somut örneği, havadan erken ihbar ve kontrol yeteneklerinin yenilenmesi projesinde görüldü.
NATO bünyesinde yaklaşık 50 yıldır görev yapan emektar AWACS uçaklarının yerini almak üzere, İsveçli üretici Saab firması ile 10 adet yeni “GlobalEye” erken uyarı uçağının tedariki için anlaşma sağlandı.
Almanya ve Hollanda başta olmak üzere 10 ülkeden oluşan bir konsorsiyum tarafından finanse edilen bu dev projeye, daha önce iki uçak sipariş ettiğini açıklayan Fransa ile altı adet uçak alması beklenen Kanada da katıldı. Yatırım tutarının 3,8 milyar avro ile 4,3 milyar avro arasında değişeceği hesaplanıyor.
İsveç Başbakanı Ulf Kristersson, savunma sanayii forumunda yaptığı konuşmada, bu anlaşmanın müttefikler arasında ortaklaşa gerçekleştirilen “büyük bir gurur anı” olduğunu dile getirdi.
Anlaşmanın duyurulmasıyla birlikte İsveçli üretici Saab firmasının hisseleri borsada yüzde 5’in üzerinde değer kazanırken, yatırım bankası Morgan Stanley şirketin hisse notunu yükseltti.
Müttefikler “insansız sistemlere” yöneliyor
Avrupa’nın askeri harcamalarındaki artışın lokomotifi rolünü üstlenen Almanya, zirvede çok sayıda yeni askeri alım ve ortak üretim projesi duyurdu.
Berlin yönetimi, İskandinav ülkeleriyle ortaklaşa hareket ederek ABD’li savunma şirketi Northrop Grumman firmasından 5 adet yüksek irtifa uzun menzil (HALE) sınıfı “Triton” insansız hava aracı tedarik edeceğini açıkladı.
Bu stratejik gözetleme dronlarının toplam sözleşme bedeli 2 milyar avroyu aşıyor.
Almanya ayrıca, müttefikleri Hollanda ve Polonya ile ortak bir girişim başlatarak, en son teknolojiye sahip Patriot hava savunma sistemleri için Avrupa topraklarında kapsamlı bir bakım ve lojistik merkezi kuracağını ilan etti.
Sanayi forumunda dikkat çeken bir diğer ortaklık ise Alman savunma sanayi devi Rheinmetall ile ABD’li Lockheed Martin arasında kuruldu.
İki şirket, Amerikan kısa menzilli güdümlü füze sistemi ATACMS’ın Aşağı Saksonya eyaletindeki tesislerde ortaklaşa üretileceğini duyurdu.
Askeri nakliye ve lojistik alanında da önemli bir konsorsiyum kuruldu. Fransa, Birleşik Krallık ve Polonya’nın da aralarında yer aldığı yedi müttefik ülke, İspanya’da üretilen Airbus A400M ağır nakliye uçaklarından yaklaşık 10 adet satın almak üzere ortak bir niyet beyanı yayımladı.
Ağır askeri teçhizat ve personelin operasyon bölgelerine hızlıca sevk edilmesini sağlayacak bu projenin toplam bedeli, uçakların teknik konfigürasyonları ile eğitim ve bakım hizmetlerine bağlı olarak milyarlarca avroya ulaşacak.
Denizaltı ve uzay teknolojilerinde milyarlık bütçeler
NATO üyesi Kanada, zirve kapsamında Avrupa savunma sanayisine yönelik en büyük askeri siparişlerinden birini verdi. Kanada hükümeti, yeni nesil askeri filosunu inşa etmek amacıyla Alman gemi inşa şirketi ThyssenKrupp Marine Systems (TKMS) firmasını ortak olarak seçtiğini duyurdu.
Yapılan anlaşmaya göre, Alman tersanelerinde Kanada Kraliyet Donanması için 12 adet gelişmiş denizaltı üretilecek. Bu çok milyar avroluk sözleşme, zirvenin en büyük deniz savunma anlaşması olarak kayıtlara geçti.
Müttefik ülkeler ayrıca modern savaş konseptinin en kritik cephelerinden biri haline gelen uzay savunması alanında da iş birliğini artırıyor.
Zirvede, uzay tabanlı askeri teknolojiler, uydu haberleşme ağları ve erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi amacıyla 3 milyar avroluk yeni bir yatırım paketi açıklandı.
TKMS ile Kanada arasında 20 milyar avroluk denizaltı anlaşması
Ukrayna’ya 70 milyar avroluk askeri yardım taahhüdü
Ankara’daki zirvede müttefik liderler, Rusya’nın saldırılarına karşı mücadele eden Ukrayna’ya yönelik desteklerini güçlü bir şekilde yineledi.
NATO üyesi ülkeler, Ukrayna’ya bu yıl ve önümüzdeki yıl askeri teçhizat, doğrudan savunma yardımı ve personel eğitimi sağlamak üzere her yıl en az 70 milyar avro düzeyinde mali kaynak aktaracaklarını taahhüt etti.
Zirveye katılan Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, müttefik liderlere hitap ederek ülkesinin NATO üyeliği sürecinin hızlandırılması ve acil olarak daha fazla hava savunma sistemi gönderilmesi talebinde bulundu.
Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin muharebe tecrübesine dikkat çeken Zelenskiy, Rusya topraklarının derinliklerindeki petrol rafinerilerini ve enerji altyapısını başarıyla hedef alabildiklerini aktardı.
Zelenskiy, Ukrayna ordusunun cephe hattında her ay ortalama 30 bin Rus askerini etkisiz hale getirdiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Dürüst olmak gerekirse, bundan büyük bir gurur duymuyoruz. Bu savaş bizim talep ettiğimiz bir savaş değil, ancak savaşmak zorunda olduğumuz bir mücadeledir.”
“Makinelerin uğultusu kükremeye dönüşmeli”
Genel Sekreter Mark Rutte, zirvenin ilk gününde açıklanan dev bütçelerin müttefiklerin sorumluluk bilincini ortaya koyduğunu vurguladı. Rutte, müttefiklerin savunma harcamalarını gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) yüzde 5’ine çıkarma yönündeki 2035 hedeflerine doğru hızlı ilerlediğini, henüz on yıllık sürecin ilk yılında ortalama oranın yüzde 4 seviyesine ulaştığını kaydetti.
Rutte, bu büyük siparişlerin sadece bir günde 50 milyar doları aşan sözleşmelerle taçlandırıldığını belirtirken, “Makinelerin uğultusu artık bir kükremeye dönüşmeli” diyerek savunma sanayisine üretim hızını artırma çağrısı yaptı.
Öte yandan, NATO’nun başlattığı bazı yeni sanayi girişimleri, Avrupa Birliği’nin halihazırda yürütmekte olduğu savunma politikalarıyla benzerlik gösteriyor. Bu durum, ittifak içinde “mükerrer yapılanma” (duplication) tartışmalarını beraberinde getirdi.
AB’nin sermaye piyasalarından borçlanarak oluşturduğu 170 milyar dolarlık ucuz savunma kredisi sistemi ile NATO bünyesinde kurulan sanayi iş birliği platformlarının yetki alanlarının çakışabileceği belirtiliyor.
Camille Grand, NATO’nun bu adımları atarken savunma üreticilerini en başından itibaren sürece dahil etmediğini ifade ederken, NATO kaynakları ise zaman kaybetmeye tahammüllerinin olmadığını ve NATO şemsiyesi altında kararların çok daha hızlı alındığını savunuyor.
Zirvede dikkat çeken bir diğer detay ise Fransa’nın sergilediği tutum oldu. Avrupa’nın askeri açıdan özerk olmasını ve savunma harcamalarının kıta içinde kalmasını savunan Paris yönetimi, milyarlarca dolarlık Amerikan silahlarının tedarik edildiği ve transatlantik ortaklığın ön plana çıktığı sanayi forumunda oldukça düşük profilli bir duruş sergilemeyi tercih etti.
Almanya, Hollanda ve Polonya gibi ülkeler forumda başrolü oynarken, Fransa temsilcileri sessiz kalmayı yeğledi.
27 milyar avroluk akaryakıt hattı
İttifakın teknolojik üstünlüğünü korumayı amaçlayan en önemli uzun vadeli projelerden biri “NATO Drone Edge” girişimi oldu.
Bu program kapsamında, önümüzdeki beş yıl boyunca insansız ve otonom sistemlerin geliştirilmesi ve tedarik edilmesi amacıyla 40 milyar dolarlık bir kaynak ayrılacak.
Proje kapsamında ABD ve Avrupa savunma sanayisinin önde gelen üreticileriyle ortak insansız araç geliştirme sözleşmeleri imzalanacak.
Teknolojik yatırımların yanı sıra, NATO askeri birliklerinin lojistik ve harekat kabiliyetini doğrudan etkileyecek hayati bir altyapı kararı da alındı.
Genel Sekreter Mark Rutte, müttefik kuvvetlerin her an savaşa hazır olmasını güvence altına almak için 27 milyar avroluk tarihi bir akaryakıt tedarik zinciri modernizasyon projesi başlattıklarını açıkladı.
Bu kapsamda, ittifak sınırları içindeki mevcut askeri yakıt depolama tesisleri en son teknolojiyle yenilenecek, dağıtım şebekeleri modernize edilecek ve özellikle NATO’nun doğu kanadındaki ülkelere doğru yeni askeri boru hatları inşa edilecek.
Ayrıca muharebe sahasında komuta kontrol kolaylığı sağlamak üzere ortak bir transatlantik harp bulut ağı kurulması ve gelişmiş yapay zeka modellerinin askeri sistemlere entegre edilmesi kararlaştırıldı.
Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımları da kalkacak
Ankara’daki zirvenin en çok tartışılan siyasi başlıklarından biri, ABD Başkanı Donald Trump ile ev sahibi Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında gerçekleştirilen ikili görüşme oldu.
Görüşmede ABD heyetinden Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Hazine Bakanı Scott Bessent, Savunma Bakanı Pete Hegseth, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ve ABD’nin NATO Daimi Temsilcisi Matthew G. Whitaker hazır bulundu.
Erdoğan ile aralarında “mükemmel bir uyum” olduğunu belirten Trump, gazetecilerin bu dostluğun sırrına dair sorularına, “Aramızda çalışan bir kimya var. Bazen en zor insanlarla, onun gibi, çok iyi anlaşırsınız” yanıtını verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ABD Başkanı’nın her zaman sözünün arkasında duran bir lider olduğunu dile getirerek, F-35 savaş uçaklarının satışı konusunda olumlu adımlar atılacağına dair inancını paylaştı.
Görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunan ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye’nin 2019 yılında Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri satın alması üzerine 2020 yılında yürürlüğe konulan CAATSA yaptırımlarının kaldırılacağını ilan etti.
Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programına geri dönmesi konusundaki yasal engellerin aşılması için Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Hazine Bakanı Scott Bessent ve Savaş Bakanı Pete Hegseth’in koordineli bir çalışma yürüttüğünü belirten Trump, Türkiye’ye F-35 satışına sıcak baktığını şu sözlerle ifade etti:
“Yaptırımları kaldırıyoruz. Türkiye’ye F-35 satma olasılığı, kesinlikle değerlendireceğimiz bir konudur. İlişkilerimiz göz önüne alındığında, Türkiye birçok yönden, sadık olacağını düşündüğümüz diğer bazı ülkelerden çok daha sadık davrandı.”
Türkiye’nin F-35 programına geri dönme ihtimali bölgesel dengeleri de hareketlendirdi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, CNN televizyonuna verdiği mülatta, ABD Başkanı Donald Trump’a Türkiye’ye gelişmiş savaş uçakları satmaması konusunda bizzat çağrıda bulunduğunu açıkladı.
Türkiye’nin F-35 uçaklarına sahip olmasının İsrail’in güvenliğini tehlikeye atacağını savunan Netanyahu, “Bu güç barış ve istikrara hizmet eden bir güç değildir. Onlara bu gücü verdiğinizde, bunun arkasından saldırganlık gelecektir” iddiasını dile getirdi.
Ayrıca ABD Kongresi’nde de S-400 füzeleri Türkiye’nin elinde bulunduğu sürece bu satışa karşı çıkacağını belirten çok sayıda senatörün muhalefeti sürüyor.
Zirvede Grönland huzursuzluğu
Ankara zirvesinin arka planında, müttefikler arasında son bir yıldır biriken derin siyasi görüş ayrılıkları ve çatlaklar da varlığını korudu. Özellikle ABD’nin Şubat ayında İran’a karşı başlattığı askeri harekat, ittifak içinde ciddi huzursuzluklara neden oldu.
İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’yı kendilerine yeterli askeri ve lojistik destek vermemekle suçlayan Trump, müttefiklerine yönelik hayal kırıklığını gizlemedi. Avrupalı liderlerin kendilerine iyi davranmadığını savunan Trump, şöyle konuştu:
“Açıkçası NATO karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Ben daha yardım istemeden önce orada olmayacaklarını söylediler. Oysa biz NATO’ya trilyonlarca dolar yatırım yaptık.”
Avrupalı diplomatlar ise ABD’nin kendilerine danışmadan başlattığı ve Avrupa ekonomilerini sarsan bu popüler olmayan savaşta, tüm itirazlarına rağmen ABD ordusuna hava sahalarını ve askeri üslerini açarak üzerlerine düşen yükümlülükleri fazlasıyla yerine getirdiklerini belirtiyor.
ABD yönetimi ise Avrupa’daki askeri varlığını azaltma planları çerçevesinde altı aylık kapsamlı bir askeri inceleme süreci başlattığını duyurarak müttefiklerine gözdağı vermeyi sürdürdü. Hatta Trump, Erdoğan ile olan yakın dostluğu olmasaydı bu zirveyi tamamen boykot etmeyi bile düşündüğünü ifade etti.
İttifak içi gerilimi tırmandıran bir diğer başlık ise Trump’ın Danimarka toprağı olan Grönland’ı satın alma veya kontrolünü ele geçirme yönündeki ısrarını Ankara’da yeniden dile getirmesi oldu.
Grönland’ın ABD için çok önemli bir stratejik bölge olduğunu savunan Trump, “Orası Danimarka tarafından değil, Amerika Birleşik Devletleri tarafından kontrol edilmelidir. NATO ile ilişkilerimi zedeleyen konulardan biri de bu oldu, çünkü Grönland Danimarka’ya hiçbir fayda sağlamıyor. Danimarka Grönland’a gerçekten yardım etmek için para harcamıyor” dedi.
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise zirve salonunda gazetecilere yaptığı açıklamada, müttefiklerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı duyması gerektiğini vurgulayarak, “Grönland satılık değildir” yanıtını verdi.
“NATO’nun güç dengesi değişiyor”
St. Andrews Üniversitesi Stratejik Çalışmalar Bölümü öğretim üyesi ve NATO Savunma Koleji eski araştırmacısı Andrea Gilli, Ankara zirvesinde yaşanan gelişmeleri değerlendirirken, ittifak içindeki siyasi, askeri ve stratejik dengelerin kalıcı olarak dönüştüğünü belirtti.
Gilli’ye göre bu dönüşümün arkasında beş temel dinamik yer alıyor:
Birincisi, Donald Trump ittifak içindeki yük paylaşımı tartışmasını kesin olarak kazandı. Avrupalı müttefiklerin benzeri görülmemiş bir hızla silahlanması ve askeri harcamalarını artırması, Trump’ın geleneksel diplomatik yollar yerine tehdit ve baskı taktiklerini kullanmasının seleflerine kıyasla çok daha somut sonuçlar verdiğini gösteriyor.
İkincisi, harcamaların artması NATO’yu yeni bir askeri yapılanma sorunuyla karşı karşıya bırakıyor. ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını azaltmasıyla birlikte, kurulacak yeni Avrupa ordularının ve komuta yapısının nasıl şekilleneceği, caydırıcılığın nasıl daha inandırıcı hale getirileceği sorusu henüz yanıtlanmış değil. Gilli, müttefiklerin tarihsel olarak bu tür askeri yapılanma konularında uzlaşmakta zorlandığını hatırlatıyor.
Üçüncüsü, ABD’nin Avrupa üzerindeki kozları sadece savunma sektörüyle sınırlı değildir. Avrupa ülkeleri enerji tedariki, ileri teknoloji, finansal piyasalar ve ticaret gibi hayati alanlarda halen ABD’ye bağımlı durumda. Bu durum, Trump’ın orta vadede Avrupalı müttefiklerinden yeni ve daha büyük taleplerde bulunmasını kolaylaştıracak. Ayrıca Avrupa’nın sadece Rusya’yı caydırmaya odaklanmaması, kendi ekonomik bekası için kritik olan küresel ticaret rotalarını da koruyabilecek askeri yeteneklere yatırım yapması gerekecek.
Dördüncüsü, uluslararası zirveler ve dış politika kararları artık liderler tarafından iç politikada kendi konumlarını güçlendirmek amacıyla bir araç olarak kullanılıyor. Gilli, Trump ve İspanya Başbakanı Pedro Sánchez örneklerinde görüldüğü üzere, iç siyasi hesapların dış politikayı şekillendirmesinin ittifak içinde ortak karar almayı ve uzlaşı sağlamayı gelecekte daha da zorlaştıracağını öngörüyor.
Beşincisi, ev sahibi Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik yükselişi. NATO’nun 2004 yılındaki İstanbul zirvesinden bu yana geçen sürede hem Türkiye hem de ittifak büyük bir değişim geçirdi. ABD’nin Avrupa ve Ortadoğu’daki nüfuzunu kısmen azaltmasıyla ortaya çıkan boşluğu dolduracak en önemli aktörlerin başında, artan askeri sanayi kapasitesi ve jeopolitik konumuyla Türkiye geliyor. Ankara zirvesinde alınan kararlar, bu yükselişin somut birer göstergesi niteliğinde.
Diplomasi
İngiltere’den ABD’ye İsrail garantisi: Yaptırımlarımız sembolik

İngiltere’nin bugün açılayacağı İsrail karşıtı yaptırımlar karşısında ABD’nin tepkisi çekmemek için perde arkasında görüşmeler yaptığı ileri sürüldü.
Bloomberg’de yer alan habere göre, Andy Burnham hükümetinin, bugün Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerleriyle ticareti yasaklaması bekleniyor.
Burnham, iktidardaki İşçi Partisi için önemli olan ama ABD Başkanı Donald Trump’ı kızdırabilecek bu konuda daha sert bir politika izlemeye çalışıyor.
Konuya yakın kaynaklara göre, Dışişleri Bakanı Ed Miliband, İsrail’i hedef alan ama Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim yerleriyle sınırlı yeni bir yaptırım rejimini açıklayacak.
Başbakanlıktan yapılan açıklamaya göre, Burnham ve Trump pazartesi günü telefonla görüştü. Açıklamada, iki liderin İsrail ve Filistin toprakları için iki devletli bir çözümü ele aldıkları belirtildi.
Bu durum, Burnham’ın bu görüşmeyi, İsrail’e yönelik yaptırımların yolda olduğunu Trump’a bildirmek için kullandığını gösteriyor.
Değerlendirilen öneriler arasında, İsrail yerleşim yerleriyle mal ve hizmet alışverişini engelleyecek önlemleri içeren yeni bir yaptırım rejimi de yer alıyordu.
Miliband ayrıca, Gazze’deki insani krizi daha da şiddetlendirdiği gerekçesiyle eleştirilen yardımların engellenmesini de kapsayacak şekilde mevcut insan hakları yaptırımlarının genişletilmesini değerlendirdi.
İngiltere, İsrail’deki yasadışı yerleşimlere ticaret yasağı getiriyor
Dışişleri Bakanı, İngiltere’nin şu anda Filistin Devleti olarak tanıdığı topraklarda İsrail’in işgalinin hukuka aykırı olduğuna dair Uluslararası Adalet Divanı’nın bağlayıcı olmayan 2024 tarihli görüşünü açıkça desteklemeyi de gündemine aldı.
Buna rağmen Birleşik Krallık yetkilileri, bu açıklamanın Burnham’ın Trump ile ilişkilerinde erken bir aksilik yaratabileceğinden endişe duyuyor.
Konuya yakın kaynakların aktardığına göre, İngiliz diplomatlar, Trump yönetiminin tepkisini yatıştırmak amacıyla ABD’ye, yaptırımların büyük ölçüde sembolik olduğunu ve Birleşik Krallık’ın İsrail ile ticaret veya güvenlik alanındaki genel ilişkileri üzerinde somut bir etkisi olmayacağını özel olarak ilettiler.
Bu öneriler, İsrail’in Batı Şeria’nın bir bölgesinde 1.200 yerleşim konutunun inşası için ihale açma kararının ardından hazırlandı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimlerde koltuğunu korumak için zorlu bir mücadele vermesi nedeniyle, İsrailli yerleşimciler ile Filistinliler arasındaki anlaşmazlıklar son aylarda daha da alevlendi.
Burnham, Kanada ve Fransa, Almanya ve İtalya dahil olmak üzere beş Avrupa hükümetinin liderleriyle birlikte, konut planını “kabul edilemez” olarak kınayan ve Netanyahu’dan ihaleyi geri çekmesini isteyen bir bildiriye de imza attı.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ise ayrı bir açıklamada, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Gazze’de “her gece suikastlar” düzenlenmesi çağrısını kınadı.
Burnham, İşçi Partisi’ne, selefi Keir Starmer’dan daha eleştirel bir bakış açısıyla İsrail’e yaklaştığını erkenden göstermeye hevesli.
Starmer, görevde bulunduğu iki yıl boyunca Filistin devletini resmen tanımak da dahil olmak üzere İsrail’e karşı tutumunu sertleştirmiş olsa da, Netanyahu’dan Gazze’deki askeri harekatını durdurmasını talep etmeyi başlangıçta reddetmesi partiyi böldü.
Bu durum, İşçi Partisi’nin anketlerdeki popülaritesinin düşmesine yol açtı ve ülke genelinde Yeşil Parti’nin seçimlerdeki kazanımlarını artırdı.
Geçen ay Burnham’ın Parlamento’ya geri dönmesi Starmer’ın istifasına yol açmıştı. Burnham, selefi döneminde İşçi Partisi’nin İsrail’in Gazze’deki askeri harekâtına ilişkin tutumundan dolayı özür dileyerek, partinin “doğru bir tutum sergilemediğini” söyledi.
Geçen ay, son genel seçimlerde kendi kuzeydoğu Londra seçim bölgesinde Müslüman bir bağımsız adaydan gelen yoğun rekabetle karşı karşıya kalan Burnham’ın yeni savunma sekreteri Wes Streeting, İsrail’in uluslararası standartların “gerisinde kaldığını” belirtmişti.
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, BBC’nin “Newsday” programına verdiği demeçte, ABD’den “şüphesiz” bir yanıt geleceğini söyledi.
İşçi Partisi’ni “İsrail hükümetine karşı ayrımcılık yapmakla” suçlayan Huckabee, “Bu, bir taş atıp nereye düşeceğini bilmemek gibi bir şey. Birleşik Krallık egemen bir ülkedir, istediklerini yapabilirler ama ABD de öyledir,” dedi.
Cumhuriyetçi Florida Kongre üyesi Randy Fine da yaptırımlar uygulanırsa İngiliz şirketlerinin eyaletteki yerel yönetimlerle iş yapmalarının yasaklanacağı konusunda uyarıda bulundu.
X’te yaptığı paylaşımda Fine, “Florida tavrını açıkça ortaya koydu. İsrail’i boykot eden herhangi bir şirket –ya da ülke– Florida tarafından boykot edilecektir,” dedi.
İşçi Partisi milletvekilleri ve Yahudi gruplar, hükümete yerleşim yerlerine yönelik herhangi bir yaptırımın İsrail mallarına yönelik “fiili bir boykot” anlamına gelebileceği ve İngiliz Yahudilerinin güvenliğini tehlikeye atabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Diplomasi
İngiltere, İsrail’deki yasadışı yerleşimlere ticaret yasağı getiriyor

İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband, bugün Birleşik Krallık’ın İsrail ile ilişkilerinde kapsamlı bir yeniden düzenleme olarak nitelendirdiği adımı duyuracak.
İşçi Partili bakan, hükümetinin Filistin davasını destekleme konusunda daha aktif bir yaklaşım sergileyeceğine söz verecek.
ABD ve İsrail’den şiddetli eleştiriler alması beklenen bu adımda, Dışişleri Bakanı, yasadışı İsrail yerleşim yerlerinden gelen mal ve bazı hizmetlerin ticaretine Birleşik Krallık’ta yasak getirecek.
Ayrıca sivil toplum örgütlerine, Filistinlilerin haklarının korunması ve uluslararası hukuka saygı çağrısında bulunarak, çatışmaya ilişkin iki devletli çözüme desteğini yeniden teyit etmeye kararlı olduğunu belirtti.
Miliband’ın milletvekillerine yapacağı açıklamada, Gazze’deki Filistinlilerin maruz kaldığı insani adaletsizlikleri ele alırken, son dönemdeki öncüllerinden daha sert bir dil kullanması bekleniyor.
Bakanın ortaya koyacağı adımlar, Filistinli savunucu grupların talep ettiği tüm şartları tam olarak karşılamayabilir.
Fakat yine de Birleşik Krallık’ın, iki devletli çözüme yönelik geleneksel retorik desteğin ötesine geçerek, Filistin devletinin kurulması ihtimalini ortadan kaldırmayı amaçladığı yaygın olarak kabul edilen Batı Şeria’daki yasadışı yerleşim yerlerinin genişlemesini önlemek için aktif adımlar attığının bir işareti olarak görülecek.
İsrail, Miliband’ın daha önce İsrail ordusunun Gazze’ye giden yardımı engellediği yönündeki iddiası üzerine misilleme yapma tehdidinde bulunmuştu.
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ise İşçi Partisi hükümetinin “Yahudi nefretiyle bezeli” olduğunu iddia etmişti.
İsrail’in aşırı sağcı maliye bakanı Bezalel Smotrich, haberlere yanıt olarak “İngiliz büyükelçisini bu gece sınır dışı edin!” dedi.
Başbakan Andy Burnham, pazartesi günü Donald Trump ve Katar gibi önemli Körfez müttefikleriyle görüşerek, hükümetin bölgedeki planları hakkında bilgi verdi.
Miliband’ın bu müdahalesi, The Guardian gazetesine açıklanan bir anketin, siyasi görüş farklılıklarına bakılmaksızın İngiliz halkının İsrail yerleşim yerleriyle ticaretin yasaklanmasını güçlü bir şekilde desteklediğini göstermesinin ardından geldi.
Opinium tarafından yürütülen ve Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) tarafından yayınlanan anket, Birleşik Krallık’taki yetişkinlerin yalnızca %18’inin İsrail yerleşim yerleriyle mal ticaretinin yasaklanmasına karşı çıktığını, buna karşılık %46’sının ise lehte olduğunu ortaya koyuyor.
Fikir belirtmeyenler hariç tutulduğunda destek oranı neredeyse dörtte üçe yükseliyor.
Miliband’ın açıklaması, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) güvenlik bahanesiyle Gazze’ye giren yardımlara gereksiz kontroller uygulayarak korkunç bir durum yarattığı yönündeki iddiasını destekleyecek.
Ne var ki, kısıtlamaların kaldırılması çağrısı dışında, Birleşik Krallık’ın bu durumu çözmek için sahip olduğu etki gücüne şüpheyle yaklaştığı anlaşılıyor.
Miliband’ın yardımların alıkonulduğu yönündeki iddiası, hafta sonu İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından şiddetle reddedildi.
Bakanın ayrıca, yerleşim önlemlerini, ABD’nin saldırısı altında olan iki önemli kurum olan Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) kararları da dahil olmak üzere, uluslararası hukuku savunma bağlamına kesin bir şekilde oturtma konusunda öncekilerden daha ileri gitmesi muhtemel.
Paketin, Gazze’ye yönelik yardım kısıtlamaları konusunda yaptırımlar içermesi veya bölgede yaşananları “soykırım” olarak nitelendirmesi olası görünmüyor.
Fakat Birleşik Krallık, ICJ’de İsrail’in mahkemenin önceki kararlarını ihlal ettiğini iddia etmek üzere Güney Afrika gibi ülkelere katılma seçeneğini açık tutuyor.
Öte yandan Miliband, ticaret konusunda kararlı adımlar atarak, Birleşik Krallık’ın “kutuplaştırıcı” bir müdahalesinin, 27 Ekim’de yapılacak İsrail seçimlerinde Binyamin Netanyahu’nun şansını artırabileceğine dair uyarıları ciddiye almadı.
İngiliz kaynaklar, İsrailli askeri yetkililerin bile başbakanlarına, temel güvenlik altyapısından yoksun olan ve güvenlikten ziyade siyasi nedenlerle kurulmuş olan Batı Şeria’nın kuzeyindeki yeni yerleşim yerleri ile ileri karakolları savunmakta IDF’nin zorlanacağı konusunda uyarıda bulunduklarına dikkat çekti.
ABD’nin Birleşik Krallık’ın tutumuna yönelik eleştirilerine rağmen, Washington da yerleşim yerleri konusunda Netanyahu’ya baskı uyguladı ve Netanyahu bazı yerleşim yerlerinin gerekli izinler alınmadan kurulduğunu belirterek bunların sökülmesini talep etti.
İsrail daha önce bazı ileri karakolları yıkmıştı fakat bunlar genellikle kısa süre sonra yeniden inşa ediliyor.
Dışişleri Bakanlığı tarafından uzun süredir uygulanmasının imkânsız olduğu gerekçesiyle reddedilen Birleşik Krallık’ın yerleşim bölgelerinden gelen malların ticaretine ilişkin yasağı, hükümetlerin sadece yasadışı yerleşim bölgelerini değil, Filistin topraklarındaki İsrail işgaline de yardım veya destek vermemelerini şart koşan 2024 tarihli ICJ danışma görüşüyle uyumlu.
Birleşik Krallık hükümeti bu görüşe hiçbir zaman resmi olarak yanıt vermemişti ama Keir Starmer hükümetindeki bakanlar, bu yasağın genel hatlarıyla görüşe uygun olduğunu belirtmişti.
Diplomasi
İran savaşı 50 yıllık petrodolar döngüsünü çöküşe sürüklüyor

AQR Capital Management eski Finansal Piyasa Araştırmaları Başkanı Aaron Brown, Japan Times gazetesinde yayımlanan analizinde, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik savaşının 50 yıllık petrodolar döngüsünü iki taraflı olarak çöküşe sürüklediğini yazdı.
Brown, Orta Doğu’daki çatışmanın küresel sermaye akışını tersine çevirdiğini ve ABD Hazine tahvillerinin geleneksel güvenli liman niteliğini sarstığını belirtti.
Kissinger’ın 1974 yılında Suudi Arabistan ile vardığı anlaşmayı hatırlatan Brown, sistemin işleyişini şu sözlerle aktardı:
“Petrol tüketicileri enerji için dolar ödüyor, bu dolarlar Riyad ile Abu Dabi’ye akıyor ve oradan Washington’ın borcuna geri dönüyordu. 50 yıl boyunca bu petrodolar döngüsü, Amerikan borçlanma maliyetlerini sessizce sübvanse etti ve doların dünyanın rezerv para birimi rolünü pekiştirdi.”
“ABD ile İsrail’in İran savaşı bu düzeni her iki ucundan kırdı”
Brown, ithalatçı ülkeler tarafında 28 Şubat’ta İran’a düzenlenen saldırının ardından yabancı merkez bankalarının art arda haftalarca net tahvil satıcısı olduğunu vurguladı.
New York Federal Rezerv Bankası’ndaki yabancı varlıkları kısa süre önce yaklaşık 82 milyar dolar gerileyerek 2,7 trilyon dolara indi; bu miktar 2012’den bu yana kaydedilen en düşük seviye oldu.
Gelişmeler tahvil faizlerine de yansıdı. ABD’nin 10 yıllık Hazine tahvili getirisi, son krizlerin aksine güvenli liman alımlarıyla düşmek yerine, şubat ayı sonundaki yüzde 3,9 seviyesinden birkaç hafta içinde yüzde 4,4’ün üzerine tırmandı.
Bank of America faiz masası ise durumu “Yabancı resmi sektörler ABD Hazine tahvillerini satıyor” tespitiyle özetledi.
Türkiye, Hindistan ve Tayland gibi petrol ithalatçısı ülkelerin ağır bir mali baskıyla karşılaştığını kaydeden Brown, mekanizmayı şöyle açıkladı:
“Dolar cinsinden petrol fiyatı bir noktada varil başına 100 doları aşarken, para birimleri dolar karşısında zayıfladı. İç petrol fiyatlarını daha da artıracak değer kaybını sınırlamak isteyen merkez bankaları döviz piyasalarına müdahale ediyor. Bu ise dolar gerektiriyor. Bir merkez bankasının sahip olduğu en likit dolar varlığı Hazine tahvilleridir. Dolayısıyla satıyorlar.”
“Körfez üreticileri bu kez petrolünü dışarı çıkaramıyor”
Makalede, Mart 2020’deki koronavirüs salgını sırasında yabancı merkez bankalarının 109 milyar dolarlık rekor tahvil satışı yaptığı, ancak Fed’in takas hatlarını devreye sokmasıyla durumun hızla düzeldiği ifade edildi.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Çin’in Ağustos 2022’de Tayvan çevresindeki askeri hareketliliği, Mart 2023’te Silicon Valley Bank’in iflası ve 7 Ekim 2023’teki gelişmeler sırasında sermayenin tahvillere yöneldiğini belirten yazar, mevcut krizin yapısal farklar içerdiğini savundu.
Normal petrol şoklarında artan fiyatların üreticilerin gelirini yükselttiğini ve bu gelirin tahvillere geri aktığını aktaran Brown, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Hürmüz Boğazı’nın kapanması, herkesin petrolüyle birlikte Körfez ülkelerinin varillerini de mahsur bıraktı. Kuveyt, Irak, Suudi Arabistan ve BAE mart ayında üretimi topluca günlük en az 10 milyon varil kıstı. Suudi Arabistan ve BAE alternatif boru hatlarıyla daha düşük hacimlerde ihracat yapabiliyor, ancak bu hatlar tam kapasitede dahi boğazın normal geçiş hacminin sadece dörtte birini karşılıyor ve aktif İran İHA ile füze tehdidi altında bulunuyor.”
Katar’ın Ras Laffan tesisine yönelik saldırılar sonrasında sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatında mücbir sebep ilan ettiğini hatırlatan Brown, Körfez İşbirliği Konseyi’nin hidrokarbon ihraç edip küresel varlıklara yatırma modelinin tamamen kilitlendiğini belirtti.
Makalede, “Petrodolar döngüsü iki hareketli parça gerektirir: kazanılan dolarlar ve yatırılan dolarlar. İkisi de durdu” ifadelerine yer verildi.
“Alternatifi olmaması ile tartışmasız güvenli liman olması aynı şey değil”
Ocak ayı itibarıyla Kuveyt, Suudi Arabistan ve BAE’nin elinde yaklaşık 300 milyar dolarlık ABD tahvili yer alıyordu. Brown, bu ülkelerin hem petrol gelirlerinin azaldığını hem hava savunmasına yoğun harcama yaptığını hem de Washington’a aylar önce verdikleri yatırım taahhütlerini gözden geçirdiğini kaydetti.
Financial Times’a konuşan bir Körfez yetkilisi de bölgenin en büyük ekonomilerinden bazılarının, ABD varlıklarına odaklanan Körfez varlık fonları dahil, mevcut taahhütlerde mücbir sebep maddelerinin geçerliliğini incelediğini aktardı.
Savaşın uzun vadeli yapısal eğilimleri hızlandırdığına dikkat çeken Brown, yabancı yatırımcıların ABD tahvillerindeki payının 2010’ların başındaki yüzde 50 düzeyinden yaklaşık yüzde 32’ye indiğini yazdı.
Merkez bankalarının 2025 yılı başlarında net satıcı konumuna geçtiğini ve 1996’dan bu yana ilk kez küresel merkez bankalarının rezervlerinde ABD tahvillerinden daha fazla altın tuttuğunu aktaran yazar, savaşın bu sinyalleri güçlendirdiğini dile getirdi.
Brown, ABD tahvillerinin derinlik ve likidite açısından toptan terk edilmeyeceğini, ancak nitelik değiştirdiğini belirterek yazısını şu sözlerle tamamladı:
“Kaliteye kaçış eğilimi her zaman şu siyasi varsayıma dayanıyordu: Küresel bir krizde ABD, taraf olan bir savaşçı değil; istikrar sağlayıcı ya da seyircidir. Ancak bizzat ABD savaşın tarafı olduğunda hesaplar değişir. Kissinger’ın 1974 anlaşması Soğuk Savaş’ı, Körfez Savaşları’nı, finansal krizleri ve salgını atlattı; ancak bu savaşı atlatamadı. Petrodolar döngüsü her zaman finansal giysiler kuşanmış siyasi bir düzenlemeydi. Siyaset değiştiğinde, finans da onu takip ediyor.”
Dünya Basını2 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Amerika2 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Görüş1 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa2 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Ortadoğu2 hafta önceSDG’nin feshi için yapılan anlaşmanın ayrıntıları
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek
Rusya2 hafta önceRusya’da İHA üreticisi TulaDron’un yöneticisi Grigoryev tutuklandı











