Amerika
Kıyamete beş kala – 3: Kapitalizmin (önlenemeyen) ölümleri

Bir üretim biçimi kaç kez ölür, kaç kez dirilir? Feodalizmin tarihinde, “para ekonomisinin genişlediği” döneme işaretle “İkinci Feodal Çağ”; başta Bohemya (büyük oranda bugünkü Çekya), Polonya ve Rusya olmak üzere Orta ve Doğu Avrupa’da ihracat odaklı angaryanın yaygınlaştığı döneme de “ikinci serflik” dendiğini biliyoruz. Daha ileriye gidip antik dünyaya ulaşmak da mümkün: Kuzey Amerika’nın güneyli plantasyon sahipleri, köleliği kapitalist dünya piyasasının hizmetine sunmakta pek mahirlerdi. Artık emeğe el konuluş biçimlerinin yan yanalığı, üretim biçiminin genel görünümü bakımından önemsiz olmasa da, özünde bağlı kaldığı eğilimi değiştirmiyor.
Konumuz kapitalizm ve onun neye benze(me)diği. Bu, kapitalizmin ölüp ölüp dirilmesiyle de bağlantılı. Özellikle 2008 krizinden sonra kapitalizmin ölümü üzerine yazılanlar binlerce sayfa ediyor. Üstelik, bize verilen ölüm belgesi mi yoksa veraset ilamı mı, çoğunlukla anlamak mümkün olmuyor. Çünkü kapitalizmin ölümü ilk kez ilan edilmiyor. 1848 Avrupası, 1917 Rusyası, 1918 Almanyası ve Macaristanı, 1945-47 Fransa ve İtalyası, 1968-75 Güney Avrupa ve Güney Asyası gibi devrimci dönemleri bir kenara bırakıyorum. Kapitalizmin, bizzat kendi arızaları nedeniyle yerini başka bir üretim biçimine, hassaten sosyalizme bırakacağına ilişkin tahminler yalnızca Marx ve Engels’in 1848 öncesi iyimser haletiruhiyesine has değildi. 1848 Devrimleri sonrasında, ama özellikle işçi sınıfı hareketinin doruklara ulaştığı yüzyıl sonu Almanya’da “liberal hımbıllığın” dünyamızı sosyalizme götürdüğüne ilişkin kötümser görüş egemen sınıfların gayet ana akım entelektüellerinde bile hâkim durumdaydı. Tocqueville, Nietzsche, Kierkegaard, Pareto bunlar arasında sayılabilir. 20. yüzyılda ise başta Schumpeter olmak üzere bir dizi iktisatçı ve sosyolog, serbest rekabet kapitalizminin artık sona erdiğini; gelişmiş kapitalist ülkelerin tekellerin, devasa tröstlerin, planlamanın, sosyal yardımların ve üretim araçlarındaki “sosyalizasyonun” egemenliği altında “kapitalist olmayan” bir şekilde yönetildiğine, hatta bir tür sosyalizme doğru ilerlediğine inanıyordu.(1)
Meşrebinize ve iktisadi mezhebinize göre, bunu olumlayabilir veya kötüleyebilirdiniz; hatta bunun kaçınılmaz olduğunu bile savunabilirdiniz.(2) ABD’de New Deal’e yönelik liberteryen tepkilerde bile bunu hissetmek mümkündü: Hayek’in Kölelik Yolu kitabından bir yıl önce, Özgürlüğün Keşfi [The Discovery of Freedom] kitabının yazarı Rose Wilder Lane, Amerikan sınır zihniyetinin özgürlükçülüğünü övüyor, onların gittikçe genişleyen devlet bürokrasisine karşı savaşını övüyor ve bu ruhun, New Deal programına karşı mücadelelerinde kendi çağdaşlarına ilham verebileceğini söyleyip ekliyordu: “Sosyal Güvenlik, Nasyonal Sosyalizm’dir.”(3)
Yani aslında İkinci Dünya Savaşı öncesinde başlayan ama savaş sonrasında Amerikan hegemonyası ve komünizmin etkisiyle yayılan “sosyal devlet”, kimileri için kapitalizmin sonuydu.(4) Tekrar olacak: Bunu olumlayarak söyleyenler olduğunu gibi, yukarıda adını geçirdiğimiz liberteryenler örneğinde gördüğümüz üzere, kınayanlar da vardı. Ama neredeyse herkes, kapitalizmin, laissez faire liberalizminin ya da “bildiğimiz dünyanın” sonunun geldiğine inanıyordu.
Wolfgang Streeck ile kapitalizmin sonu üzerine bir diyalog
Tarihin sonu fikrinin ilk bu dönemde yaygınlaştığı malum. Alexandre Kojève, Arnold Gehlen, Raymond Aron gibi farklı siyasi görüşlere sahip Avrupalı aydınlar benzer bir tema etrafında fikir üretmişlerdi. Sonrasında Frankfurt Okulu, hatta Postmodernizm ile Fredric Jameson aynı kavrayışın kültür alandaki izlerini araştırdı.(5)
Ne demek istiyorlardı? Özellikle Avrupa’da sosyal devlet, tam istihdam, işçi-sermaye-devlet uzlaşması, gelişen tüketim kültürü ve toplumu, demokratik kurumlar istikrar kazanmış, altına bağlı dolar sistemi ve IMF-Dünya Bankası-BM gibi kurumlar uluslararası ticareti ve güvenliği garanti altına almıştı. ABD ve Avrupa toplumları, sükunet içerisinde büyüyorlardı. Kapitalizmin tarihine damga vurmuş büyüme-balon-çöküş zinciri sanki kopmuştu.(6)
Elbette bu düzen ve istikrar görüntüsünün aldatıcı olduğunu düşünenler de vardı. Alman sosyolog Wolfgang Streeck, işe kendi tanıklığını da katarak, Adorno’nun kötümser haletiruhiyesi nedeniyle her zaman terazinin bozulacağına (veya bozulmuş terazinin tekrar dengeye gelmeyebileceğine) inandığını yazıyor. Kendisi de, toplumsal düzenlerin kırılgan ve istikrarsız olduğuna, “tatsız sürprizlerin” ise her an için ihtimal dahilinde gözüktüğüne inanıyor.
Streeck, kapitalizmin krizine ve bu krizden nasıl çıkılabileceğine ilişkin çokça kafa yoran birisi. Kapitalizm Nasıl Sona Erecek? isimli kitabının hemen girişinde şöyle yazıyor:
“Kapitalizm hep ihtimal dışı bir toplumsal formasyon oldu, çatışmalar ve çelişkilerle doluydu; o yüzden de daima istikrarsız ve değişkendi, ayrıca tarihsel bakımdan olumsal ve kırılgandı, destekleyici olduğu kadar kısıtlayıcı da olabilen olaylara ve kurumlara son derece bağımlıydı. Kapitalist toplum Adam Smith’teki ve aydınlanmadaki anlamıyla kestirmeden ‘ilerleyici’ bir toplum olarak tanımlanabilir – ‘ilerlemesi’ni sürekli ve sınırsız üretken sermaye üretimi ve birikimiyle bitiştiren, maddiyata yönelik açgözlülük denen özel günahı piyasanın görünmez eli ve devletin görünür eli aracılığıyla kamuya yararlı hale getiren bir toplum.”
Kapitalist “siyasal-iktisadi konfigürasyonun” gerilimleri ve çelişkilerinin, yapısal çöküş ve toplumsal kriz olasılığını hep gündemde tuttuğuna işaret eden Streeck, bu üretim biçiminde iktisadi ve toplumsal istikrarın sağlama alınmasının istisnai koşullara bağlı olduğunu tespit ediyor: Doğu zamanda teknolojik bir inovasyon ortaya çıkacak, iktisadi büyüme sürekli kılınacak, ve saire.
Bir başka kitabında (Satın Alınan Zaman), savaş sonrası oluşan düzeni “demokratik kapitalizm” olarak adlandıran Streeck, bu dönemi tavizlerle süren geçici ve bozulmaya her an hazır bir denge olarak resmediyor. Bu kapitalizm, geçicilikle malüldü ve krizini bağrında taşıyordu.(7) Modern kapitalizmin tarihini “krizler silsilesi” halinde yazmanın mümkün olduğunu söyleyen Alman yazar, sistemin bu krizleri ancak iktisadi ve toplumsal kurumlarının derinden dönüşümleri pahasına atlatabildiğine, “öngörülemez ve çoğunlukla da niyet edilmemiş yollarla” iflastan kurtulabildiğine işaret ediyor. Ona göre, “Bu açıdan bakıldığında, kapitalist düzenin hala var olması o kadar da etkileyici görünmeyecektir, zira çoğu zaman çöküşün kıyısında durmuş ve sürekli değişmek zorunda kalmış, içsel kaynaklarıyla harekete geçemediği konularda sıklıkla dışarıdan gelecek olumsal desteğe muhtaç olmuştur.” (Kapitalizm Nasıl Sona Erecek, s. 17)
Streeck, bu “demokratik kapitalizm”den neoliberalizme “tedricen ve 180 derecelik geri dönüşü” 1970’lerdeki krizin ve bu krize verilen tepkilerin sağladığını düşünüyor. Buraya geleceğiz ama birkaç itiraz sıralamam gerekiyor. Streeck’in kapitalizme savaş sonrası atfedilen “altın çağ” kavrayışında bir sorun var gibi görünüyor. Birincisi, altın çağın inişli çıkışlı seyrini gözden kaçırıyor, üniform bir hale sokuyor; oysa örneğin “Alman mucizesi” ancak 1950’lerde gerçekleşmiş, 1948’deki fiyat ve para reformu büyük bir işçi direnişi ile karşılaşmış, mucize ancak Kore Savaşı sayesinde realize olmuştu. İkincisi, birincisiyle bağlantılı olarak, Batı Avrupa’da komünizmin yaratabileceği kriz potansiyeline yönelik devletin teyakkuz halini unutuyor. Özellikle Fransa ve İtalya’da iktidarın eşiğinde duran silahlı komünist partilere yönelik yasal ve yasadışı yollardan yapılan müdahaleleri hatırlatmak isterim. Üçüncüsü, ABD’de 1968’den itibaren sönümlenmeye başlayan sivil haklar hareketi, 1950’lerin ikinci yarısında istim almış ve açıkça antikapitalist uçlar vermişti. Dördüncüsü, “üçüncü dünya” hareketleri ve dekolonizasyon dönemi, kapitalist krizden önce hem eski sömürgeleri hem de metropolleri sarsıyordu. Dolayısıyla, “istikrar” görüntüsünün ardında yer yer devrimci bir kaynama hali mevcuttu.(8)
Ne var ki, 1970’lerle birlikte bir şeylerin değiştiği açık. 1970’lerde iktisadi faaliyetlerdeki düzensizlik ve durgunlukların geri dönüşü, “altın çağ”ın istikrarlı görünümüne büyük bir darbe vurdu; göze soktu da diyebiliriz. Kapitalizmin 70’lerdeki krize yönelik tepkisi, Streeck’e göre “zaman satın alma” idi: İlkin enflasyon aracılığıyla, sonra devlet borcuyla (privatised Keynesianism), ardından özel borç piyasalarının genişlemesiyle ve en sonunda devlet ve banka borçlarının merkez bankaları üzerinden satın alınmasıyla. Bir başka deyişle, para karşılığında enflasyon, kamu borcu ve hanelere kredi yoluyla güvence altına alınan kitlesel sadakat satın alınıyordu. Kriz ile birlikte Keynesçilikten “Neo-Hayekçiliğe” dönüşüm yaşanıyordu. Apokaliptik terimlerle de konuşan Streeck, çağdaş kapitalizmin “kıyamet alemeti” üç atlısı olarak (iktisadi) durgunluk, borç ve eşitsizliği sıralıyor.
68 ve sonrasındaki grev-ücret artışı isyanına egemen sınıflar enflasyonist bir tepki verdi. Pasta, görünürde büyüdü (“para illüzyonu”). Enflasyon devam ettikçe parasal varlık sahipleri yatırım yapmaktan imtina etti veya başka döviz cinslerine kaçmaya başladı. 80’lerde ise parasal istikrarın sağlanması Reagan-Thatcher sertliği ile oldu: “Sağlam para” üretimi karşılığında kitlesel işsizlik ve sendikaların direnişinin ne pahasına olursa olsun kırılması.
Streeck, 1970’lerdeki krizin yaratıcısının ve esas tepki verenin emek değil, sermaye olduğunu öne sürüyor. Bu bana su götürür görünüyor. Nitekim Streeck’teki Adorno’dan mülhem bu kötümserlik, 2008 sonrası kapitalizmin kendi kendini yok edeceğine ilişkin bir tahmine de dönüşüyor. 60’ların sonunda kâr oranlarının düşmesi eğer “tepki veren” ve krizi yaratan unsur olarak sermayeyi öne çıkarmak anlamına geliyorsa buna bir itirazım yok. Fakat 1970’lerdeki kaynama halini, büyük bir karşı saldırı örgütleyerek püskürtenin, başta ABD olmak üzere egemen sınıflar olduğunu düşünürsek, tek kale maç fikrinden uzak durmamız gerekir. Emperyalist merkezler, hem Avrupa’da, hem ABD’de, hem de sömürge dünyada yaşananları göz önüne alarak kendi dünyalarının yok olabileceğine dair gerçek bir panik duyuyorlardı.
Son krizin uzun gölgesi
“Büyüme illüzyonları yaratarak meşruiyet krizlerine hakim olmak amacıyla başvurulan araçlar, bugün artık tüketilmiş görünüyor; özellikle de prangalarından kurtulmuş bir finans sanayiinin yardımıyla son yirmi yılda üretilmiş para büyüsü, en sonunda bir kez daha zaman satın almak için kullanmaya cesaret edilemeyecek kadar tehlikeli hale gelmiş durumda. Bir büyüme mucizesi daha gerçekleşmediği sürece geleceğin kapitalizmi, borçla finanse edilen bir tüketimcilik olmadan idare etmek zorunda kalacak. Günümüzdeki kriz yönetiminin ütopyası da zaten oldukça mesafe kat etmiş olan, politik ekonomiyi politikasızlaştırma sürecini politik araçlarla tamamlamak ve demokratik katılıma karşı yalıtılmış uluslararası hükümet ve finans diplomasisinin kontrolüne girmiş, uzun yıllar süren hegemonik yeniden eğitimin ardından, kendi haline bırakılmış piyasalardan ortaya çıkan bölüşüm sonuçlarını adil veya en azından alternatifsiz görmeyi öğrenmiş olması gereken halklarıyla birlikte yeniden örgütlenmiş ulus devletler içerisinde sımsıkı sabitlemektir.” (Satın Alınan Zaman, s. 85)
Borçla finanse edilen tüketimciliğin sona erişi; finans kapitalin emrine girerek “alıklaşan” halklarla birlikte yeniden örgütlenmiş ulus devletlerin sımsıkı kenetlenişi – 1970’lerdeki krize verilen tepki ve bu tepkinin dünya halklarına sunduğu politika seti, 2008 krizi ile birlikte sona gelmişti artık. Streeck, buna “uluslararası konsolidasyon devletine geçiş” diyor. Üstelik bu, eskiden yazılan kriz reçetelerinin aksine “anestezisiz” (s. 147) olacak. Mali konsolidasyon, devletin bu sayede piyasalara karşı dizginleri ele alacağına yönelik bir propagandayla paralel ilerler. Kemer sıkma ile simgelenen kriz sonrası Avrupa’sının egemenleri, uzak bir gelecekteki vaade işaret ederek rıza ister. Neoliberalizmin sözü budur: Mali konsolidasyon/disiplin, kemer sıkma, yüksek büyüme, makul enflasyon, nihayetinde “piyasaların tahakkümünden” kurtuluş. Kriz karşısında deregülasyon politikalarının avantajı da budur: Uzun vadeli vaatler; vaatlerin gerçekleşmemesi halinde ise “reel” dünyada deregülasyonun asla tam olarak uygulanmamasına neden olan yapısal engeller bahanesi…
Peki finansal krizin ardından “zaman satın almak” hâlâ mümkün mü? Streeck buna “borç kapitalizmine ikinci bir bahar bahşetmek” diyor ve yapay paraya dayalı kriz terapisine işaret ediyor. Sosyolog Randall Collins, Kapitalizmin Bir Geleceği Var Mı? (2013) isimli kitaba yaptığı katkıda, daha önce kapitalizmin kendisini kurtarmasını sağlayan beş “kaçış” yoluna işaret eder ve artık bu çıkışların kapandığını öne sürer: i) teknolojik ilerlemenin neden olduğu istihdam kaybının telafi edilmesi; ii) piyasaların genişlemesi; iii) finansın hem spekülatif hem de “reel” olarak büyümesi; iv) özel istihdamın geri kaldığı yerlerde devletin yardıma koşması; v) eğitimin yaygınlaşması ve “diploma”nın sınıfsal mobilizasyon işlevi görmesi. Collins’e göre bu beş kaçış yolu da artık kapalıdır ve kapitalizm ömrünün sonuna gelmiştir.
Streeck’in bunlara cevabı, çeşit çeşit kriz senaryolarından birini seçip onu diğerlerinden üstün tutmak yerine, “farklı düzensizliklerin bir arada var olduğu ve zaman zaman da birbirini desteklediği bir çoklu maraz teşhisi”dir. Günümüzde pek çok kırılganlığın aynı anda akut bir hal aldığını, pek çok çarenin de “ya tükendiğini ya yok olduğunu” savunan Streeck, “O yüzden kapitalizmin sonu binlerce kesik yüzünden ölmek ya da hepsi aynı anda tedavi talep ettiği için daha da tedavi edilemez hale gelen çok sayıda hastalık yüzünden ölmek gibi tahayyül edilebilir,” (Kapitalizm Nasıl Sona Erecek?, s. 29) diye yazıyor. Bu nedenle, kapitalizmi geriletecek bir devrimci alternatife veya kapitalizm sonrasındaki topluma dair ütopyacı vizyonlara gerek yok. Günümüzde kapitalizm, kendi kendine yok olmakta, iç çelişkileri yüzünden çökmektedir, zira tüm alternatiflerini yenmiştir!
“Nihai krizi içinde olan kapitalizmden sonra bana kalırsa sosyalizm ya da başka bir tanımlanmış toplumsal düzen değil, uzun bir fetret devri gelecek – Wallerstein tarzı yeni bir dünya sistemi dengesi değil, uzun döneme yayılan bir toplumsal entropi ya da düzensizlik (ve tam da bu sebepten bir belirsizlik ve kararsızlık dönemi). Bir toplumun önemli bir zaman boyunca toplumdan daha düşük bir şeye, tabiri caizse toplum sonrası topluma ya da geçici topluma dönüp dönmeyeceği ve nasıl döneceği, sonrasında da kendini toparlayıp yeniden tam anlamıyla toplum olup olamayacağı sosyolojik teori açısından ilginç sorular.” (s. 30)
Bir görüşe göre, kapitalizm kendisini öyle alternatifsiz kılmıştı ki, artık dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolaydı. Streeck bu fikri altüst ediyor ama düşündüğünüz şekilde değil: Kapitalizmin sonu ile toplumun sonunu eşitliyor. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasındaki “karanlık çağ” mitine benziyor. İşin ilginç yanı, Streeck’in bu uzun bir iç çekiş biçiminde gelen ölümü (ya da apokalipsi) geciktirmek için bulduğu çözüm (veya katechon), Batı medeniyetinin kurtuluşu için büyük egemenliklerin parçalanmasını önerenlerle (başka amaçlarla da olsa) Eski Kıta düzeyinde ortak: Avrupa Parasal Birliği’inden (EMU), daha bilindik adıyla, Avro bölgesinden çıkmak.
Zaten yazarın tahayyül ettiği postkapitalist (veya postapokaliptik) dünya da siberpunk-liberteryen fantezileri andırıyor. Ona göre postkapitalist fetret devrindeki bir toplum “kurumsallıktan arındırılmış veya yetersiz kurumsallaşmış bir toplum” olacak; “beklentiler ancak kısa süreliğine yerel doğaçlama yöntemiyle istikrar kazanabilecek”, “tam da bu yüzden söz konusu toplum temelde yönetilemez olacak.”
“Bu durumda çağdaş kapitalizm, sistem bütünleşmesi kritik ve geri dönüşsüz şekilde zayıflamış bir toplum gibi görünüyor; dolayısıyla sermaye birikiminin sürmesi –belirsiz bir orta vadede– toplumsal ve ekonomik statüleri üzerindeki arızi ve yapısal baskılara karşı kendilerini koruma mücadelesi verirken kolektif olarak aciz bırakılmış bireyselleştirilmiş bireylerin oportünizminden başka dayanak bulamayacaktır.” (s. 31)
Üstelik bu postkapitalist tahayyülde bile mikro düzeyde gündelik sosyal hayatı örgütleme yükü sadece bireyin sırtına binmek zorunda değil. Streeck, sadece bireyden bahsediyor ama ulus-altı muhtelif kurumları gözden kaçırıyor. Aile, din, cinsiyet, ırk gibi hiyerarşiler, çağrılan kıyamette yığınları örgütlemek için Silikon Vadisi türünden sermaye ve ideologları tarafından göreve çağrılıyor. Ama Streeck, doğru bir noktaya da parmak basıyor: Bu fetret devrinde toplum olmayan toplumun davranışsal programında, “rekabetçi kendini geliştirmenin neoliberal ethosu” artık kabullenilmiştir. Sosyal Darwinizmin fetret dönemi toplumunun kılcal damarlarına kadar sızması da diyebiliriz. Bireyden başlayan ve aile-din-cinsiyet-ırk ekseninde tarif edilen sözde-toplumsallık, kendisini iktisadi durgunluğun damga vurduğu sıfır toplamlı bir oyunda ancak diğerlerine göre daha rekabetçi kılarak yeniden üretebilir. Modern öncesi toplumsallıklar, kapitalizm sonrasının postpokaliptik dünyasında bireylerin “iktisadi zorunluluk” ilkelerine uyum sağlamasını kolaylaştırır. Fetret devrinin toplumsallığından soyundurulmuş kapitalizmi,” der Streeck, “yapısal olarak benmerkezci, toplumsal açıdan örgütsüz ve siyaseten yetkisizleştirilmiş bireylerin doğaçlama performanslarına bel bağlar.” (s. 67)
Finansallaşma neoliberalizme karşı
Ama fetret devri sonrası yeni düzen bir tür “hiper-liberalizm” ve Sosyal Darwinizm zemininde örgütleniyor olamaz mı? Egemen sınıfların kaçış rotaları arasında vaat sisteminin yerine hiper-finansallaşma ile şeker bulanmış bir tür kaybediş anlatısının yer alması mümkün değil mi?
Aris Komporozos-Athanasiou, Speculative Communities [Spekülatif Cemaatler] kitabında finans ile “popülizm”in nasıl olup da Trump veya Modi gibi liderlerde cisimleştiğini araştırıyor. Yazar, neoliberal teknokratik rasyonalitesine ve onun karar alma süreçlerindeki “liberal yavaşlığa” karşı hızlı hareket etmek ve “kaos ile idare etmek” düşüncelerinin merkezinde yer aldığı finansal spekülasyonun gücüne işaret ediyor. Max Weber’in yaptığı spekülasyon analizine atıf yapan Komporozos-Athanasiou, Alman sosyoloğun, spekülasyonu “ahlaksız kumar” olarak tamamen kınamadığını; onun, “homo economicus’un araçsal rasyonalitesini” hem içerdiğini hem de aştığını düşündüğünü aktarıyor:
“Spekülasyon, ilk bakışta kapitalizmin ‘taklitçi’, ‘atavistik’ ve ‘özsel irrasyonalitesinin’ somutlaşmış hali olarak görülebilir. Ne var ki Weber’e göre, spekülatör, hem geleneği hem de kişisel otoriteyi, hem tutkuları hem de çıkarları bir araya getiren, büyüleyici, ‘karizmatik’ ve toplumsal bağlamda yer alan bir varlıktır.”
Risk ve belirsizliğe yönelik olumlayıcı bakış, yazara göre spekülatif cemaatlerin ayırt edici bir özelliği. Louisiana’daki Çay Partisi destekçileri arasında yapılan bir araştırma da “avam” ile finans ve spekülasyon arasındaki ilişki hakkında önemli ipuçları veriyor. Parti üyeleri, kendi belirsiz geleceklerine yönelik bir yatırım biçimi olarak risk almayı öngören neoliberal mantığı reddediyor gibi görünüyorlarmış. Siyasi içgüdüleri, finansallaşma eleştirilerinde sıklıkla rastlanan, “atomize ve endişeli girişimci” bir öznellik anlatısıyla uyuşmuyor gibi görünüyormuş. Çay Partisi üyeleri, “risk kontrolü” ve “regülasyon”a yönelik müdahaleci hareketlere pek sempati duymasa da, yaşadıkları radikal belirsizliklere verdikleri tepkiler, tüm sorunların bir çözümü olduğu inancından sapıyormuş. Yazar, tüm sorunların bir çözümü olduğuna ilişkin inancı, “neoliberal aklın fantezisi ile uyumlu” sayıyor.
Dolayısıyla spekülasyon, kapitalist koşullarda iktisadi yaşamın belirsizliğine karşı karmaşık bir tepki olarak görülebilir: hem riskten korunma (hedging) hem de bahis (wagering) yoluyla belirsizliğe karşı koyuş. Türev ürünler ve piyasaları, bu bakımdan çok önemli görünüyor: Türev ürün, özünde bir taahhüt belgesi’dir; geleceğe dair vaatlere dayanan ve geleceğin öngörülemezliği ile ölçülemeyen bilinmeyenlere yönelik bilinçli bir beklentiyi yansıtan bir sözleşme. Bu bakımdan türev araçlar, “olasılıksal düşüncenin hapishanesinden” kurtulur ve “olumsallıkların” vahşi doğasına girer. Konumuz açısından en önemli nokta da burası: Türev piyasalarının yarattığı en önemli dönüşümlerden biri, neoliberalizmin kendi vaat mantığının tersine çevrilmesi. Komporozos-Athanasiou’dan olduğu gibi aktarıyorum:
“Siyasette de, türev piyasalarında da, gelecek artık genellikle şimdiki zamandaki fedakârlığı (kemer sıkma mantığı) meşrulaştıran bir kurtuluş vaadini barındırmaz; aksine, giderek artan bir şekilde yadsımanın zaman-mekânını ifade eder. Dolayısıyla spekülasyon, başarısız bir vaadi onaylama eylemi ya da başka bir deyişle, bilerek bozulmuş bir sözleşmeye girme eylemi olarak anlaşılabilir.”
Emeğin güvencesizleştirildiği, barınmanın gitgide imkânsızlaştığı, hem hanelerin hem devletlerin borçluluğun arşa yükseldiği, siyasi istikrarsızlığın norm haline geldiği bir dünyada bu “radikal belirsizlikler” yumağına karşı egemen sınıfların önerdiği kaçış finanstır. Ama görüldüğü üzere, ortada bir süreklilik de vardır. Zaten Komporozos-Athanasiou’ya göre günümüzde bu “aristopopülist” ittifak, finansın spekülatif tahayyülünün neoliberal teknokratik akıldan ayrışmasıyla mümkün hale gelmiştir. Belirsizlik duygusunun kolektifleşmesi, istikrar sağlayacak anlatıların ve güven verici siyasi mitlerin tekrar çağrılmasını sağlamıştır. Böylece nativizmin, ento-milliyetçiliğin, cinsiyet hiyerarşilerinin ortaya çıkışı ile finansal (ve dijital) teknolojilerin ilerlemesi ele ele gider. Geleceği bilemiyor olmamızı fetişleştirerek, risk iştahı ile kaderciliği astroloji ve rasyonel-dışı düşüncelerle birleştirmek de cabası.(9)
Hem geleceğe meftun olmak, hem de şimdiye mahpusluk. Neoliberalizmin kesin olarak öldüğünü, kapitalizmin ise en iyi ihtimalle can çekiştiğini hevesle ilan edenlerin bir kısmının insanlığa önderdiği bu. Samman ve Sgambati, “finansal eskatoloji” üzerine yaptıkları araştırmada, finans sermayesinin kendini sürekli tekrar eden dinamiklerinin, günlük yaşamın tam merkezine özel bir tür eskatoloji yerleştirdiğine işaret eder: Borcun sonsuz dolaşımı ve kaldıraç etkisine dayanan, finansallaştırılmış bir eskatoloji. Nihilist tekrarlama ve kıyametçi takıntı bu dinamikte iç içe geçmiş iki etkili dürtüdür. Komporozos-Athanasiou’ya benzer şekilde, belirsiz gelecek, “açıklık ve değişimin kaynağı” olarak hayal edilir ama her yerde “tutulmamış bir söz” haline dönüşür. Borçluluk ve borç döndürme, sonsuz bir döngüdür ve kıyameti çağırır. Uzun bir alıntı ama değer:
“Bir yandan, borcunu idare etme, borç yükümlülüğüne hizmet etme ya da ona yatırım yapma eğiliminin beraberinde getirdiği akılsız bir tekrarlama vardır; diğer yandan ise tüm bu girişimi ayakta tutan apokaliptik umut, yani yeterince kaldıraç uygulanan tüm borçların bir gün geri ödeneceği düşüncesi. Tarihsel açıdan bakıldığında, ortaya çıkan sonuç paradoksal bir zamansallıktır; burada finansal toplumun sonsuz ve döngüsel nitelikleri, çağdaş eskatolojik hayal gücünün bir ürünü haline gelir: finansın kendisinin sonuna dayanan sonsuz bir apokalips.”
Finans söz konusu olduğunda, hiçbir zaman “Kıyamet Şimdi” (Apocalypse Now) değil, “Kıyamet Daha Sonra”dır (Apocalypse Later). Ekonomi, artık Kutsal Kitap’ın dilinden konuşmak zorunda kalır. Ahir zaman beklentisi hem bugünde hem yarında egemen olduğu için, bilimin yerine eskatoloji geçer. Samman ve Sgambati, bu nedenle Streeck’in kapitalizmin sonu araştırmalarını aslında “eskatolojik hayal kırıklığı” olarak görerek Alman sosyoloğu haklı olarak eleştirir: Sanki sürekli “zaman satın alan” kapitalizm bir türlü sona ermediği için Streeck hüzünlüdür; ama “bu sefer” farklıdır, sistem yerini sosyalist olmasa bile “bir şeye” bırakacaktır. 1973’te patlak veren kriz ve uzatmalı 2008 krizi, uzun ve büyük bir bunalıma işaret etmektedir; kapitalizm can çekişmektedir.
Oysa yazarlara göre para, asla tasfiye edilemeyecek bir borcun eşzamanlı varlığı olmadan var olamaz. Mahsuplaşmanın, borçtan kurtulmanın, itfanın asla mümkün olmaması, hesap gününün sürekli ertelenmesi anlamına gelir. Yazarlar, ima ettikleri sonucun tüm yükünü sırtlanarak şu soruları sorarlar: “Ya çağdaş kapitalizm, daha da fazla borçlanarak uzun vadeli durgunluktan çıkmaya çalışmıyorsa? Ya küresel borcun muazzam artışı, çökmeye mahkum, iskambilden hassas bir ev değilse? Ya ‘sistemin sonbaharı’, kış vakti ölümü ve ilkbaharda yeniden doğuşu değil de, sonu gelmeyen bir kış, kalıcı borçluluğa mahkum karanlık bir çağ anlamına geliyorsa?”
Alacaklılar ile borçlular arasındaki “nihai hesaplaşma” daima “bugün” değil, “yarın” gerçekleşir. Yazarlara göre “bugün” daima “yarının arefesi” olduğu için, çağdaş finans mekanizması her gün apokaliptik düşünceden beslenir; “pek çok hayatın ve geçim kaynağının etrafında şekillendiği milyonlarca son ve bitiş noktası üretir ve planlar.” Yoksul yarın müflis şekilde ölmemek için bugün çalışmak ve bugün ödemek zorundayken, zengin bugün kazanacağı para için apokalipsin yarına ertelenmesini ister; ama aynı zamanda, servetinin ödünç alınmış zamana bağlı olduğunu bilir ve bir gün, hatta belki yarından da yakın, hesap anının gelip çatabileceğini bilir. Ama asla ödeme yapmak istemez. Bunun için uzaklara kaçar ya da yokoluş fantezisinin kendisi için yaratacağı fırsatı görür: Kıyamet anında zenginlerin borçları silinecektir.(10)
Dolayısıyla, vaat vermekten vazgeçmek, hatta verilen sözün tutulmamasının bir başarı olarak görülmesi, Silikon Vadisi ve dijital teknolojilerdeki “çıkış” ideolojilerinin alametifarikasıdır. Ama bunun marjlarda kaldığı düşünülmesin: Tüm dünyada “neoliberalizm sonrası” siyasetçiler aynı yolu takip ediyorlar. Lynch ve Muñoz-Viso, blok zinciri teknolojilerinin ve liberteryen kaçışların “yeni kentleşme” yollarını incelerken, “tekno-siyasi başarısızlık” kavramına başvuruyor. Özellikle “charter city” veya “özgürlükçü şehir” projelerinde yaşanan fiyaskoları inceleyen araştırmacılar şu sonuca varıyorlar: Bu kaçışçı anlatılar arasında “egemen birey” ve “seçme hakkı devleti” kavramları yer alıyor ve bu kavramlar, daha geniş siyasi tartışmalarda normalleştirilip yerleşerek, “demokratik normları ve idealleri” aşındıran bir “gizli devrim”e katkıda bulunuyor. Bu nedenle, Tayland’da denizin ortasında inşa edilen bir “kent”in başarısızlığı, “başarılı bir başarısızlık” olarak nitelendiriliyor.
***
Bütün bunları, çıkış mümkün değil demek için anlatmıyorum. Bilakis, kapitalizmin kendi kendine çökeceği anlatısının kelimenin kötü anlamıyla ideoloji olduğuna işaret etmek istiyorum. Kapitalizmin, kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan ama ona indirgenemeyecek bir altüst oluşla tarih sahnesinden çekilme ihtimali egemen sınıflar açısından daha korkutucu. Kapitalizmin deri değiştirmesi veya bu dönüşüm ihtimali, bir yandan ölüme yorulurken, diğer taraftan egemen sınıflar aslında bunu ezilenlere karşı silah olarak kullanıyor. Bu türden bir son duygusu, kaynakları sınırlı mülksüzlerin, egemen sınıfların “pastadan pay kapma” planlarına ortak olmasını sağlıyor. Nitekim, bu sistemin tepesindeki ABD’deki çıkış stratejisi arayışları tam da kendi kendini yiyip bitiren yılan modelini sarsıyor. Bir sonraki yazıda Amerikan kapitalizminin kıyametten kaçış planlarına, tarihte de gezinerek göz atacağız.
(1) Sombart, kapitalizmi dönemselleştirirken erken (tüccar), yüksek (sinai) ve geç kapitalizmi ayırıyor ve Ernest Mandel’in adlandırmasını çok daha önceden, 1920’li ve 30’lu yıllara çekiyor. Hilferding ise, sanayi kapitalizminden finans kapital egemenliğine geçişi, kapitalizmden başka bir şeye geçiş olarak görüyordu. James Burnham’ın ünlü Yönetsel Devrim incelemesi ise “örgütlü” kapitalizmin idarileşmesi ile birlikte artık kapitalizm olmadığına ilişkin tüm tezlere ilham kaynağı olacaktı.
(2) Bir sonraki yazıda ayrıntısıyla işleyeceğiz ama değinmeden geçemeyeceğim: ABD’deki güneyli (eski) köle sahipleri, desegregasyonu dünyanın sonu sayarken, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Porto Riko’nun “sosyal demokrat” anayasasını felakete çağrı gibi gören liberteryen yazarlar ve Kongre üyeleri de bu koroya dahildir.
(3) Lane ve Ayn Rand ile birlikte Amerikan liberteryenizminin üç silahşörlerinden Isabel Paterson’ın da sosyal güvenlik konusunda benzer düşüncelere sahip olduğunu biliyoruz. Paterson, minimal devlet taraftarı sınır adamı için aynı zamanda en iyi Kızılderilinin ölü Kızılderili olduğunu övünçle söyleyecek kadar açık sözlü biriydi.
(4) Yazı çok uzayacağı için son zamanların hararetli yeni-feodalizm tartışmalarına girmiyorum. Bu meseleyi daha sonra ele almayı umuyorum. Şimdilik, yeni-feodalizmin odağına aldığı iktisadi kategori olan rantı, örneğin sermayenin devir hızıyla karıştırıyor olabileceklerine işaret etmekle yetiniyorum.
(5) Kapitalizmin az gelişmişliğinin veya Kapital’deki analizle sermayeye reel tabiyetin [real subsumption] henüz gerçekleşmemesinin, bir başka deyişle, farklı üretim tarzlarının yan yana ama hiyerarşik bir düzende sıralandığı bir tarihsel dönemin devrimci sonuçlar üretmeye veya kapitalizmi aşmaya yönelik devrimci bir gelecek tahayyülüne yoll vereceği iması Jameson’da bulunabilir.
(6) Wolfgang Streeck, bu düzende iktisadi büyümenin toplam talebi sağlama almayla gerçekleştiğini öne sürüyor. Streeck, kriz için de bu yolu izleyerek eksik tüketimci bir modele ulaşıyor. Bu modele sağlam Marksist eleştirilern yapıldığını söylemeye gerek yok.
(7) Streeck’e göre 1968 döneminin neomarksist Frankfurt kriz kuramlarında bankalar ve finans piyasalarına yer verilmemişti çünkü hiçkimse “modern kapitalizmin finansallaşmasını” öngörememişti. Üstelik bu kuramlar, keynesçi aletlerle teknokratik yöntemleri fetişize ediyor, devletlerle şirketler arasında düzenliği bir işbirliği ile “dengeli ve krizlerden uzak bir şekilde işletilebilecek bir refah makinesi” öngörüyordu. Bu iddialar tutmadı:
“Kapitalist sanayi toplumunun maddi yeniden üretimi böylelelikle güvence altına alınmış ve kapitalist gelişmenin kriz eğilimleri bertaraf edilmiş görünürken, Ortodoksinin halen beklemekte olduğu işçi sınıfının ‘yoksullaştırılma’sının izine en uzun vadede bile rastlanmıyordu.” (Satın Alınan Zaman, s. 56)
(8) Sömürgelerdeki devrimciler, devrimci kurtuluş savaşlarını, İkinci Dünya Savaşı’ndaki antifaşist mücadelenin bir devamı olarak görüyor; İngiltere, Fransa ya da ABD’yi Nazi Almanyası ile bir tutuyorlardı.
(9) Komporozos-Athanasiou, JP Morgan gibi dev finansçıların astroloji, okültizm ve bilinemezci ideolojilerle ilişkisine işaret ediyor. Günümüzde de finansal ve dijital teknolojilerin en büyük yatırım alanları arasında astroloji uygulamaları yer alıyor. Büyük astroloji sitesi Co-Star, “Aşırı Kişiselleştirilmiş, Gerçek Zamanlı Burç Yorumları” lejandı ile yayınlanıyor ve “tekno-rasyonalist yaşam tarzımızı irrasyonalitenin işgal etmesi” ihtiyacından bahsediyor.
(10) Yaklaşan bir finansal krizden nasıl kâr edileceğine ilişkin liberteryen/neoliberal literatür epey yüklü. Daha önceki yazı dizisinde sıkça atıf yaptığım Quinn Slobodian Crack-Up Capitalism kitabında bunun örneklerini bolca veriyor. Biz de “shortlama”yı hatırlatalım: Bu, yalnızca fiyat volatilitesinden değil, borsaların çöküşünden de kâr edilebildiğini gösterdiği için kritik bir finansal araç.
Yazıda bahsi geçen kaynaklar:
Amin Samman ve Stefano Sgambati, “Financial Eschatology and the Libidinal Economy of Leverage”, Theory, Culture & Society, 40(3), 103-121.
Aris Komporozos-Athanasiou, Speculative Communities: Living with Uncertainty in a Financialized World, The University of Chicago Press, 2022.
Wolfgang Streeck, Satın Alınan Zaman Demokratik Kapitalizmin Gecikmiş Krizi, çev. Kerem Kabadayı, Koç Üniversitesi Yayınları, 2016, İstanbul.
Wolfgang Streeck, Kapitalizm Nasıl Sona Erecek? Aksayan Bir Sistem Üzerine Yazılar, çev. Bülent Doğan, Tellekt, 2021, İstanbul.
Amerika
ABD’de “mavi tsunami” beklentisi: Demokratlar yedi eyalette önde

ABD’de yayımlanan son anketler, Demokrat Partinin Temsilciler Meclisi ve Senato yarışında önemli bir avantaj yakaladığını ortaya koydu. Senato çoğunluğu için net dört sandalyeye ihtiyaç duyan Demokratlar kritik yedi eyalette öne geçerken, uzmanlar anketlerdeki olası hata paylarına dikkat çekiyor.
ABD’de yayımlanan yeni anketler, Temsilciler Meclisi ve Senato yarışında ibrenin Demokrat Partiden yana kaydığına işaret ediyor.
Uzmanlar kamuoyu yoklamalarında hata payı olabileceği ve kesin bir zaferin garanti sayılamayacağı uyarısını yapsa da ortaya çıkan tablolar partide güçlü bir seçim dalgası beklentisi yarattı.
The New York Times ve Siena College ortaklığıyla pazar gecesi yayımlanan anketler, Demokrat adayların yedi kritik eyalette Senato yarışını önde götürdüğünü gösterdi.
Araştırmaya göre Demokratlar Michigan’da 11 puan, Teksas’ta ise 7 puanlık fark yakaladı. Adayların Maine, Ohio, Kansas, Alaska ve Iowa’da da önde olduğu, ancak bu eyaletlerdeki farkların hata payı içinde kaldığı kaydedildi.
Senato’da çoğunluğu sağlamak için net dört sandalyeye ihtiyaç duyan Demokratlar, verilerin sandığa yansıması durumunda geniş tabanlı bir başarı elde edebilir.
Senato’daki bu olası tablonun Temsilciler Meclisinde de partiye rahat bir çoğunluk getirebileceği değerlendiriliyor.
Seçim analiz kuruluşu Decision Desk HQ (DDHQ) tahminleri, pazartesi itibarıyla Demokratların Temsilciler Meclisini kazanma olasılığını yüzde 84, Senato çoğunluğunu elde etme ihtimalini ise yüzde 65 olarak hesapladı.
The Hill gazetesine konuşan siyasi analist Nate Silver, yeni verilerin ardından Demokratların Senato’yu açık farkla kazanabileceğine yönelik öngörülerin güçlendiğini savundu.
Silver, “Anketler yanılıyor olabilir veya el değiştirecek eyaletleri biraz yanlış tahmin ediyor olabilir. Ancak Demokratlar, son anketler ışığında makul büyüklükteki bir anket hatasını dahi göğüsleyebilir ve yine de galip gelebilir.” değerlendirmesini yaptı.
Öte yandan Demokratlar daha önceki seçimlerde anket yanılmalarıyla karşı karşıya kalmıştı. Silver’ın analizine göre kamuoyu araştırmaları, Trump dönemindeki son üç başkanlık seçiminde Demokratların oy oranını sistematik olarak yüksek tahmin etti.
Bu sapma, 2020 yılındaki kritik yarışlarda ortalama 4,7 puanı buldu. Araştırmalara Demokrat seçmenlerin katılma eğiliminin daha yüksek olduğuna yönelik endişeler de güncelliğini koruyor.
The New York Times da son verilerini paylarken temkinli bir şerh düştü. Gazete, ankete yanıt vermeme eğiliminden kaynaklanan sapmanın her zamankinden daha derin olabileceğini ve bu tablonun Cumhuriyetçilerin oy gücünü bir kez daha eksik ölçmüş olabileceğini kaydetti.
Buna rağmen The New York Times analisti Nate Cohn, “Demokratlar, anketler Cumhuriyetçileri 2016 veya 2020’deki kadar eksik hesaplasa bile Senato’yu kazanabilecek kadar önde.” görüşünü paylaştı.
Metodolojisini bu yılın başlarında güncelleyen The New York Times, son anketlerin eski ağırlıklandırma sistemiyle hesaplanması halinde Demokratların farkı daha da açacağını bildirdi.
Eski modele göre fark Michigan’da 16 puana, Alaska’da 6 puana, Teksas’ta ise 9 puana çıkıyordu.
Kritik eyaletlerdeki oy dengeleri
DDHQ Baş Seçim Analisti Geoffrey Skelley, verilerin Demokratların Senato’yu kazanma olasılığını güçlendirdiğini belirterek “Cumhuriyetçilerin Senato’yu kazanması hâlâ kuvvetle muhtemel, şu aşamada bir Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisinden çok daha olası. Ancak bu veriler Demokratlar adına anketlerdeki iyi gidişatın yeni bir işareti.” dedi.
Times/Siena anketine göre Michigan’da Demokrat Abdul El-Sayed yüzde 53, Cumhuriyetçi Mike Rogers yüzde 42 seviyesinde ölçüldü.
Teksas’ta ise Demokrat James Talarico yüzde 50’ye ulaşırken Cumhuriyetçi Ken Paxton yüzde 43’te kaldı. Maine’de Cumhuriyetçi Senatör Susan Collins, yüzde 45’e karşı yüzde 51 ile Demokrat Troy Jackson’ın gerisinde yer aldı.
Ohio’da Cumhuriyetçi Senatör Jon Husted yüzde 44 alırken Demokrat eski Senatör Sherrod Brown yüzde 49’a ulaştı.
Benzer bir dengenin görüldüğü Kansas’ta Cumhuriyetçi Senatör Roger Marshall, Demokrat rakibi Adam Hamilton’ın yüzde 44’e karşı yüzde 49 ile gerisinde kaldı.
Alaska’da Mary Peltola yüzde 48 ile görevdeki Cumhuriyetçi Senatör Dan Sullivan’ın 2 puan önünde ölçülürken, en çekişmeli eyalet olan Iowa’da Demokrat Josh Turek, Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Ashley Hinson’a karşı 1 puanlık üstünlük sağladı.
Bunun yanı sıra Michigan’da Demokrat Temsilciler Meclisi Üyesi Haley Stevens’ın, ön seçimde kendisini mağlup eden El-Sayed yerine Cumhuriyetçi aday Rogers’ı destekleme kararı Cumhuriyetçilerin bu eyaletteki beklentisini artırdı.
Alaska’da ise Demokrat aday Peltola’nın ekibinin, görevdeki Dan Sullivan ile aynı adı taşıyan Daniel J. Sullivan’ı aday olmaya teşvik ettiği iddiaları tartışma konusu oldu.
Teksas ve Kansas gibi eyaletlerde pusulada yer alan Liberter Parti adaylarının da oy dağılımını etkileyebileceği belirtiliyor.
Skelley, partisinin desteği zayıflayan bir başkanın döneminde yapılan ara seçimlerde bu tür kayıpların tarihsel olarak şaşırtıcı olmadığını ifade etti.
DDHQ ortalamalarına göre Demokratlar genel kongre tercihlerinde yaklaşık 10 puan önde seyrederken, Başkan Trump’ın onay oranı son haftalarda 20 puan ekside ölçülüyor.
Amerika
ABD Kongresinde Ukrayna yanlısı Cumhuriyetçilerin sayısı azalıyor

ABD Kongresindeki ara seçimlerin ardından aralarında Mitch McConnell’ın da yer aldığı Ukrayna destekçisi kıdemli Cumhuriyetçilerin görevden ayrılması bekleniyor. Temsilciler Meclisinin tamamı ile Senatodaki 35 sandalye için yapılacak seçimler, Kiev’e askeri yardımların ve yasa tasarılarının geleceğini doğrudan etkileyecek.
ABD Kongresinde ara seçimlerin ardından Ukrayna’ya desteği savunan etkili Cumhuriyetçilerin sayısının azalması bekleniyor.
Politico’nun haberine göre aralarında Senato’daki eski Cumhuriyetçi çoğunluk lideri Mitch McConnell’ın da yer aldığı bazı kıdemli isimler Kongre’den ayrılacak.
Kongre Ukrayna Komisyonu Başkanı Michael Sawkiw, ayrılacak parlamenterleri Ukrayna destekçileri arasındaki “gerçek ağır sıkletler” olarak nitelendirdi.
Temsilciler Meclisindeki bir Cumhuriyetçi üyenin ismi açıklanmayan danışmanı, bu ayrılıkların Kiev lehine hazırlanan kapsamlı yasa tasarılarını azaltabileceğini belirtti.
Danışman, Donald Trump yönetiminin onayını alabilecek tasarılar hazırlayacak ve aynı zamanda Beyaz Saray’ı ikna etmek için perde arkasında temas yürütebilecek bir koalisyonun Kongrede kalmayabileceğinden endişe duyulduğunu kaydetti.
Yeni adaylar askeri yardımlara mesafeli yaklaşıyor
Mitch McConnell Ukrayna’ya askeri yardım verilmesini ve istihbarat paylaşımını savunuyordu.
Ancak ayrılan Cumhuriyetçilerin koltuklarına aday olan bazı isimler Kiev’e mesafeli duruyor. McConnell’ın yerine adaylığını koyan Andy Barr, Ukrayna’ya destek yasasına karşı oy kullanmıştı.
Bununla birlikte haberde, Cumhuriyetçilerin Trump ile iletişim kanalı olma ve başkanlık vetosunu aşmak için gereken çoğunluğu sağlama rollerini koruyabileceği aktarıldı.
Rusya’ya yönelik yaptırımların mimarı olan Senatör Lindsey Graham’ın vefatının da Ukrayna destekçilerinde üzüntü yarattığı ifade edilirken, Temsilciler Meclisi üyesi danışmanı, Graham’ın olası halefleri arasında Senatör Katie Britt’i işaret etti. Britt, Rusya karşıtı kısıtlama girişimlerine destek vermişti.
Habere göre mevcut Kongre dönemi tamamlanmadan önce Ukrayna yanlısı Cumhuriyetçiler Beyaz Saray’ın gündemini engellemeye çalışabilir.
Cumhuriyetçilerin ara seçimlerde kayıp yaşamasının Ukrayna yardımları ve NATO açısından endişe yarattığı daha önce de gündeme gelmişti.
Kongrenin iç politikadaki yetkilerini sınırlaması halinde Trump’ın dış politikaya yönelebileceği belirtiliyor. İsmi açıklanmayan bir NATO diplomatı, böyle bir durumda ABD başkanının tavrının sertleşebileceğini kaydetti.
Politico’ya konuşan diğer kaynaklar, Trump’ın seçim yenilgisine Avrupa’daki Amerikan askeri varlığını azaltarak, NATO bütçesine yapılan katkıyı kısarak, Ukrayna’ya silah alımını içeren PURL programını sınırlayarak ve Rusya ile yakınlaşarak yanıt verebileceğini öne sürdü.
Defense Priorities adlı düşünce kuruluşundan uzman Jennifer Kavanagh, Avrupa ülkelerinin elektronik harp, hava savunması, istihbarat, havada yakıt ikmali ve lojistik alanlarındaki ABD desteğinin azalmasını telafi etmekte zorlanacağına dikkat çekti.
Temsilciler Meclisi ve Senato için yarış sürüyor
ABD Kongresi ara seçimlerinde seçmenler 435 sandalyeli Temsilciler Meclisinin tamamını ve 100 üyeli Senatonun 35 sandalyesini belirlemek üzere sandık başına gidecek.
Sonuçlar, iki yıl boyunca Kongrenin her iki kanadındaki çoğunluğun hangi partide kalacağını tayin edecek.
Reuters’ın aktardığı kamuoyu yoklamalarına göre Demokratlar Temsilciler Meclisinde çoğunluğu kazanma şansına sahip görünürken, Senatoda kontrolü ele geçirme ihtimalleri düşük değerlendiriliyor.
Demokratların çoğunluğu elde etmesi halinde Trump hakkında soruşturmalar açabileceği, harcama önceliklerini sınırlayabileceği ve çeşitli girişimleri engelleyebileceği kaydediliyor.
ABD lideri ise ticaret, dış politika ve federal bürokrasi üzerindeki geniş yetkilerini korumaya devam edecek.
Amerika
Kanada, ABD ara seçimlerini dikkatle izleyecek

Donald Trump’ın ticaret savaşlarının hedefinde yer alan Kanada, ABD’de bugün yapılacak ara seçimleri dikkatle izliyor.
Özellikle gümrük vergilerinden doğrudan etkilenen sınır eyaletleri başta olmak üzere, ara seçim kampanyalarında federal düzeyde bile Kanada’nın bu kadar gündeme geldiği başka bir dönem olmamıştı.
CBC’de yer alan habere göre Michigan ve New Hampshire’daki reklamlardan, New York ve Iowa’daki seçim mitingleri ve tartışmalara, ayrıca Nevada ve Alaska’daki mülakatlara kadar, “Kanada” kelimesi, yaşam maliyetinin gündemin merkezine oturmasıyla birlikte defalarca gündeme geliyor.
Demokratlar, Trump’ın Kanada’ya uyguladığı gümrük vergilerini, Amerikalıların yaşam maliyetine ne kadar önem verdiğine dair daha geniş kapsamlı bir tartışma başlatmak için kullanırken, Cumhuriyetçiler ise ya ABD ekonomisini korumak adına bu vergileri savunuyor ya da kendilerini bu konudan uzaklaştırıyor.
Kampanyanın son günlerinde Trump, özellikle Kanada meselelerine odaklanmış durumda. O ve diğer ABD’li yetkililer, bu haftanın başlarında olası bir ticaret anlaşmasına dair ipuçları verdiler.
Fakat kaynaklar CBC’ye verdikleri demeçlerde, görüşmelerin yoğunlaşmasına rağmen bunun yakın zamanda bir anlaşma yapılacağı anlamına gelmediğini söylediler.
Başbakan Mark Carney de dün ABD Başkanı Donald Trump ile Kanada-ABD ticaretinin geleceği konusunda bir görüşme yaptığını belirterek, bu görüşmenin olası bir ticaret anlaşmasının ana hatları üzerine “son zamanlarda yaptığımız yapıcı görüşmelerin devamı niteliğinde” ve “iyi bir sohbet” olduğunu da sözlerine ekledi.
Anketler, Trump’ın Kanada ile yaşadığı anlaşmazlığın her iki büyük partide de Amerikalı seçmenler arasında hiç de popüler olmadığını gösteriyor.
Kanada-ABD ilişkileri uzmanı ve Ottawa Street Strategy’nin kurucusu Scotty Greenwood, Kanada sınırına yakın veya Kanada ile yoğun ticari ilişkisi olan ABD eyaletleri için Kanada’nın “gündelik yaşamın temel bir konusu haline geldiğini” belirtti.
Greenwood, “Özellikle Kanada’ya uygulanan gümrük vergileri, ama genel olarak gümrük vergisi politikası, Amerikalılar için yaşam maliyetini çok daha yüksek hale getiriyor. İşte bu yüzden Kanada, birçok ABD seçiminde oy kullanma konusunda belirleyici bir konu haline geldi,” dedi.
Cumhuriyetçiler için zorluk, Demokratlar içinse bir fırsat olan husus, Michigan, Maine, Ohio, Iowa, Alaska ve Nevada gibi eyaletlerdeki birçok seçim yarışının, Demokratların Temsilciler Meclisi ve Senato’yu geri alıp almayacağını belirleyecek olması.
Bu eyaletlerdeki Cumhuriyetçi adaylar, Kanada konusunu kesinlikle göz önünde bulunduruyorlar.
Örneğin Maine’de, görevdeki Cumhuriyetçi senatör Susan Collins, bu ayın başlarında düzenlenen bir münazarada, “Kanada’ya uygulanan gümrük vergilerinin en açık sözlü muhalifi” olduğunu savundu.
Son iki ayda Trump, Maine sakinlerine rahatlama sağlamak amacıyla Kanada’ya uyguladığı gümrük vergilerinde değişiklikler yaptı ve Collins bu başarıyı kendine mal etti.
Trump, Eylül ayında Kanada menşeli çimento ve yol tuzu üzerindeki gümrük vergilerini kaldırmış, ardından Ekim ayında başka bir ürün grubu üzerindeki vergileri de iptal etmişti.
Eyaletteki ünlü yengeç endüstrisi için de Kanada büyük bir ihracat pazarı.
Fakat Collins’in Demokrat rakibi Troy Jackson, bu konuyu gündeme getirerek, Maine sakinlerinin “yol tuzunu yiyemeyeceğini” öne sürerek onun yaklaşımını reddetti.
Anketler, Jackson’ın birkaç puan farkla önde olduğunu gösteriyor.
Bir başka örnek ise Michigan. Burada Cumhuriyetçi senato adayı Mike Rogers, Demokrat Abdul El-Sayed ile karşı karşıya.
Rogers, Collins gibi Kanada’nın bir düşman olmadığını belirterek, Trump’ın gümrük vergilerinden uzak durmaya çalışıyor.
Alaska’nın benzersiz konumu da Kanada ile ilişkileri belirleyici kılıyor. Eyalet, gıda ve tüketim mallarının büyük bir kısmını ithal ediyor ve buna her yıl yaklaşık 1 milyar dolarlık Kanada ürünü de dahil.
Rafine edilmiş Kanada petrolü ve ham petrolden gıda, kereste, makine ve sanayi ürünlerine kadar her şey ithal edilirken, diğer ABD eyaletlerinden farklı olarak, gümrük vergileri nedeniyle bir Kanadalı ürünün fiyatı yükseldiğinde, Alaskalıların yerli üretim alternatiflere yönelmesi zor.
Uzmanlar, gümrük vergilerinin enflasyonist etkisinin, toplulukların yüzde 80’inden fazlasına yalnızca hava yoluyla ulaşılabilen ve hemen hemen her şey için daha yüksek fiyatlar ödemek zorunda kalan Alaska’da, halihazırda var olan satın alınabilirlik sorununu daha da şiddetlendirdiğini belirtiyor.
Michigan’daki Cumhuriyetçi siyasi stratejist Dennis Lennox, CBC’ye verdiği demeçte, Kanada’nın tartışmalarda “her gün gündeme gelmediğini” ama Trump’ın ticaret gündemiyle ilgili daha geniş kapsamlı tartışmada kilit bir rol oynadığını belirtti.
Lennox ayrıca, Trump’ın gümrük vergileri konusunda, bu vergilerin “imalat sektöründeki işleri ABD’ye geri getirmek” olarak belirtilen amacına ulaşıp ulaşmayacağını görmek için hâlâ ona bir nefes alma payı tanımaya istekli birçok Amerikalı olduğunu düşündüğünü belirtti.
Lennox, “Trump’ın ticaret politikasından daha somut sonuçlar görmeye başlamazsanız, Amerikalılar arasında oluşan tepkilerin artacağını ve seslerinin daha da yükseleceğini göreceksiniz,” dedi.
Salı gününe kadar geçen süreçte Trump ve temsilcileri Kanada’ya düzenli olarak saldırılar yöneltti.
Geçen hafta, ABD Başkanı bir seçim mitinginde, Kanada’nın ABD’ye katılması halinde buz hokeyini ve milli marşını elinde tutmasına izin vereceğini söyledi.
Yine geçen hafta, Ottawa’daki ABD Büyükelçiliği, Kanadalı yetkililerin ara seçimleri etkilemeye çalıştıklarına dair örnekler olarak nitelendirdiği bilgileri yayınladı.
Listede Ontario Eyalet Başbakanı Doug Ford, Sanayi Bakanı Mélanie Joly ve diğerlerinin açıklamaları yer alıyordu.
Trump’ın ara seçimleri kaybetmesi durumunda misilleme olasılığı sorulduğunda, eski danışman John Bolton, hiçbir ihtimalin göz ardı edilemeyeceğini söyledi:
“Trump’ın dünyasında sadece iki tür insan vardır. Kazananlar ve kaybedenler. Trump bir kazanan; dolayısıyla salı günü kaybetmeyecek. Sorumluluk başkalarına ait olacak. Suç onların olacak çünkü suç asla onda değildir.”
Greenwood, Cumhuriyetçilerin ara seçimleri kaybetmesi halinde Trump yönetiminin birinin üzerine “suç atma” yolu arayacağını fakat bu suçun Kanada’ya yükleneceğinden emin olmadığını belirtti.
Ticaret anlaşması ihtimaline gelince, Greenwood, Demokratlar Kongre’nin iki meclisini de geri alsa bile Trump’ın hâlâ “çok fazla zamanı ve yürütme yetkisi kaldığını, özellikle de dış politika ve ticaret politikası konusunda” belirtti:
“Yani seçim gününün ertesi günü ya da Ocak ayında yeni Kongre’nin yemin töreninin ertesi günü Kanada-ABD ilişkilerinde her şeyin birdenbire değişeceği söylenemez. Önümüzde uzun ve zorlu bir yol var.”
Lennox, Trump’ın saldırılarının uzun vadeli sonuçlarından endişe duyduğunu ve “Kanada’nın partizan bir mesele haline gelme” riski olabileceğini belirterek, “Açıkçası Demokratlar Kanada’yı destekleyecek, Cumhuriyetçiler ise karşı çıkacaktır,” dedi.
Anketlere göre çoğu Amerikalı, “başkanın Kanada’ya yönelik tutumuna katılmıyor ama yine de ne derse desin Başkan Trump’ın yanında yer alacak büyük bir Cumhuriyetçi seçmen kitlesi var.”
Geçen ay yayınlanan YouGov anketine göre, Cumhuriyetçi katılımcıların yüzde 38’i Kanada’yı ABD’nin “düşman”ı veya “dost olmayan” bir ülke olarak gördüklerini belirtirken, Demokrat katılımcılarda bu oran sadece yüzde 8’de kaldı.
Yine geçen ay Pew Research tarafından yapılan ayrı bir ankette, Amerikalıların Kanada’ya yönelik görüşlerinin, özellikle yaşlı Cumhuriyetçiler arasında, biraz soğuduğu ortaya çıktı.
Diplomasi1 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Görüş2 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Söyleşi2 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını2 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını2 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Asya1 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Asya2 hafta önceÇinli matematikçi Sun çözülmemiş bin hipotez için ödül koydu








