Bizi Takip Edin

Avrupa

Volkswagen, İsrail’e hava savunma sistemi üretecek

Yayınlanma

Alman otomotiv devi Volkswagen, yeniden yapılanma adımları çerçevesinde 125 yıllık Osnabrück fabrikasını hava savunma sistemleri üretimine devrediyor. İsrailli yatırım şirketi Aurelius Capital tesisin çoğunluk hissesini alırken, fabrikada Demir Kubbe için parça üretilecek.

Avrupa’nın en büyük otomobil üreticisi Volkswagen (VW), kapsamlı yeniden yapılanma süreci kapsamında kitlesel işten çıkarmalara hazırlanırken, Almanya’daki üretim tesislerinden biri savunma sanayisine devrediliyor.

Aylardır süren müzakerelerin neticesinde, İsrail merkezli yatırım şirketi Aurelius Capital, VW bünyesinde 125 yıldır faaliyet gösteren Osnabrück fabrikasının kontrol hissesini satın alacak.

VW genel merkezine ev sahipliği yapan ve otomotiv devinin en büyük ikinci hissedarı konumundaki Aşağı Saksonya eyaleti ise azınlık hissesine sahip olacak.

Halen 1800 kişinin çalıştığı ve otomobil üretiminin 2027 yılında tamamen durdurulması planlanan tesis, savunma sanayisi ürünleri geliştiren bir üretim merkezine dönüştürülecek.

Fabrikanın ilk ve ana projesi, İsrail’i roket tehditlerine karşı koruyan Demir Kubbe hava savunma sisteminin üreticisi Rafael Advanced Defense Systems ile yürütülecek işbirliği olacak.

Varılan mutabakat, Almanya’nın yanı sıra diğer Avrupa ülkeleri için de hava savunma sistemleri ve yedek parçalarının üretimini öngörüyor.

Rafael, 70 kilometre menzile sahip füzeleri bünyesinde barındıran Demir Kubbe sistemlerinin tedariki için Almanya federal hükümetiyle de temaslarını sürdürüyor.

VW Denetleme Kurulu, geçtiğimiz hafta 50 bin kişilik istihdam kesintisi içeren radikal bir planı onayladı. Bu plan, Almanya’daki dört fabrikada yeni araç üretiminin sona erdirilmesi olasılığını da kapsıyor.

Financial Times gazetesi, Osnabrück’teki anlaşmanın, Çin üretimi elektrikli araçların yarattığı rekabet baskısıyla zorlanan Alman otomotiv sektörünün, hızla büyüyen savunma sanayisiyle kurduğu işbirliğinin en somut örneği olduğunu vurguluyor.

Almanya’nın önde gelen savunma şirketi Rheinmetall, yaklaşık bir buçuk yıl önce fabrikayı tank üretimine uyarlamak amacıyla incelemeye almıştı.

Şirket, 2025 yılı başında iki otomotiv yedek parça fabrikasını askeri araç parçaları üretimine yönlendireceğini duyurdu.

Rheinmetall CEO’su Armin Papperger, kapatılması planlanan Osnabrück tesisinin tank üretim kapasitesini artırmak isteyen şirketleri için “oldukça uygun” olduğunu dile getirmişti.

Ancak yürütülen süreç, tesisin Demir Kubbe parçaları üretimine yönelmesiyle neticelendi.

Savunma sektörünün otomotiv altyapısına yönelişi Osnabrück ile sınırlı kalmıyor. Alman-Fransız savunma sistemleri tedarikçisi KNDS, Almanya’da bir demiryolu vagonu fabrikasını devralırken; radar sistemleri üreticisi Hensoldt, Continental ve Bosch şirketlerinden yaklaşık 200 çalışanı kendi bünyesine katma kararı aldı.

Avrupa

Brüksel’in yavaş savunma sanayisi Ukrayna cephesine yetişemiyor

Yayınlanma

Euractiv’in haberine göre Avrupa Birliği kurumlarında, Brüksel’in 5 ila 10 yıla yayılan savunma sanayisi onay süreçlerinin Ukrayna cephesindeki hızlı askeri ihtiyaçları karşılayamayacağına dair endişeler dile getiriliyor. Yetkililer mevcut üretim modellerinin aşırı pahalı ve esneklikten uzak olduğunu vurgularken, Kiev yönetimi acil savunma harcamaları için AB fonlarının öne çekilmesini talep ediyor.

Avrupa Birliği yönetiminde, Ukrayna’nın cephedeki acil askeri ihtiyaçlarının karşılanabileceğine dair şüpheler artıyor.

Euractiv haber sitesine konuşan ve Ukrayna savunma sanayisiyle yakın temas halinde çalışan bir Avrupa Komisyonu yetkilisi, Brüksel’in hantal savunma mekanizmalarının sahadaki hızlı değişime ayak uyduramadığı uyarısını yaptı.

Kiev yönetimi, Avrupa ülkeleriyle ortak silah üretimi gerçekleştirmeyi hedefliyor.

Ancak AB bünyesinde savunma projelerinin hayata geçirilmesi çoğu zaman 5 ila 10 yılı buluyor. Bu uzun süre nedeniyle, geliştirilen silah sistemleri Ukrayna’ya ulaştığında cephe gerçekliği karşısında teknolojik açıdan çoktan geçerliliğini yitirme riski taşıyor.

Avrupa Komisyonu bünyesindeki ortak savunma araştırmaları ve teknoloji geliştirme süreçlerinin ana finansman aracı olan Avrupa Savunma Fonu (EDF) kapsamındaki projelerin de cephedeki somut ihtiyaçlara yanıt veremeden sonuçlanabileceği belirtiliyor.

Sistemin esneklikten yoksun olduğuna dikkat çeken Komisyon yetkilisi, silah üreticilerinin yıllarca aynı ürünü satmaya alışkın olduğunu, fakat muharebe sahasındaki koşulların artık çok daha hızlı dönüştüğünü vurguladı. Yetkili ayrıca, belirli sektörlerde Ukraynalı şirketlerin Avrupalı meslektaşlarını geride bıraktığını ifade etti.

Avrupa Parlamentosu Güvenlik ve Savunma Alt Komitesi Başkan Yardımcısı Riho Terras ise Avrupa pazarına girecek Ukrayna askeri teçhizatının AB standart ve kurallarına uyum sağlaması gerektiğini hatırlattı.

Avrupa savunma sektörünün süratle dönüşme yeteneğine sahip olmadığını savunan Terras, mevcut sanayi altyapısının modern savaş alanı için gereğinden fazla karmaşık ve aşırı pahalı sistemler ürettiğini dile getirdi.

Mevcut üretim modelinin uzun vadede sürdürülebilir olmadığını belirten Terras, meselenin siyasi bir boyut da taşıdığını kaydederek şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupa vatandaşları bu savaşın kendi savaşları olduğunu henüz hissetmiyor.”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, savunma harcamalarının karşılanabilmesi için 27 milyar euro ek kaynağa ihtiyaç duyduklarını belirterek, AB’nin 2027 yılı için planladığı 90 milyar euroluk iki yıllık kredi paketinin bir kısmının bu yıl öne çekilmesini talep etmişti.

İrlanda Savunma Bakanı Helen McEntee, AB savunma bakanlarının gayriresmi toplantısının ardından yaptığı açıklamada, Brüksel’in Kiev’in fonları erkene alma çağrısına genel anlamda sıcak baktığını aktardı.

Gelecek yılın finansmanının onaylandığını belirten McEntee, toplantıdaki genel eğilimin bu kaynağın planlanan takvimden önce serbest bırakılması yönünde bir uzlaşıya işaret ettiğini söyledi.

Geçen yılın aralık ayında karara bağlanan 90 milyar euroluk kredi paketinin, Ukrayna’nın 2026 ve 2027 yıllarındaki toplam finansman ihtiyacının üçte ikisini karşılaması hedefleniyor.

Mevcut plana göre bu tutarın yarısının bu yıl, kalan 45 milyar euronun ise gelecek yıl aktarılması öngörülüyor.

Ancak Euractiv’in aktardığı verilere göre, bugüne kadar Ukrayna’ya ağırlıklı olarak askeri harcamalarda kullanılmak üzere yalnızca 11,7 milyar euro ulaştırılabildi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Koçbaşı olarak AfD

Yayınlanma

AfD’nin meclis grubunun sekreteri Bernd Baumann’ın Federal Meclis’teki odasında iki poster asılıymış: Karl Popper ve Friedrich Hayek.

Surplus’ta yazan Maurice Höfgen’in yalancısıyım. Yine de AfD içerisinde “Mont Pelerin çocukları” olarak nitelendirebileceğimiz önemli isimler hep mevcuttu: AfD’nin kurucularından Beatrix von Storch, partinin eş başkanı Alice Weidel, Charles B. Blankart gibi AfD destekçisi akademisyenler bir zamanlar “Hayek Gesellschaft”ın (Hayek Cemiyeti) müdavimlerindendi.

Höfgen haklı olarak soruyor: Partisinin artık bir “işçi partisi” haline geldiğini söyleyen Baumann, nasıl oluyor da devletin küçültülmesine, deregülasyona, serbest piyasanın kurtarıcılığına iman eden ve neoliberalizmin babaları olarak bilinen bu isimleri ikonlaştırabiliyor? Soruyu başka türlü sorarsak, liberalin liberali bir iktisadi platforma sahip AfD’ye işçiler nasıl oy verebiliyor?

Cevabın bir kısmı halihazırda okyanus ötesinde veriliyor. ABD’de Trumpizmin “Silikon Vadisi popülizmi” bunu vaat ediyor. İktisadi durgunluğun damga vurduğu kriz on yılları, başta Almanya olmak üzere, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki verimliliği kısmen artırıp reel ücretleri baskılayarak yol aldı (buna başka bir yazıda değineceğiz). Buna rağmen elde kalan, işçi sınıfını da bölen bir “sıfır toplamlı oyun” gibi görünüyor: Diplomalılarla diplomasızlar, uzun durgunluğa yönelik sermaye tepkilerinin birer ucuna doğru salınıyorlar. “Sağın yükselişi” ismi verilen ama pek de bir şey açıklamayan bir süreci de tetikleyen genel eğilim, neoliberal küreselleşme vaatlerinin kriz-kemer sıkma döngüleri ile çöküşü ve yeni düzen arayışlarıdır.

“Post-neoliberal” düzende, Almanya ve Avrupa’nın “rekabetçiliğinin” (elbette ABD ve Çin’e göre!) gerilemesine karşı bir koçbaşı gerekiyor. AfD de bu bağlamda, bu koçbaşı arayışında kendine düşeni yapmaya hazır protofaşist bir tepkinin temsilcisi. AfD’nin Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri programında alenen ilan ettiği deregülasyon, vergi indirimi, bürokrasi düşmanlığı, dijitalleşme, aile içi ekonomiyi geliştirme gibi unsurların, Alman sermayesinin bir türlü tasfiye edemediği “refah devleti”ne karşı son bir huruç hareketinde tüm burjuvazinin talebi olduğunun altını çizmek durumundayım. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Kıta Avrupası’nda Anglo-Amerikan tarzı bir deregülasyon, finansal hizmetler büyümesi ve sosyal devletin küçülmesi yaşanmadığı için rekabet edemiyoruz; iddia budur ve talep diye önerilenler AfD ile üç aşağı beş yukarı aynıdır. Partinin Saksonya-Anhalt’taki seçim sloganının, “Her şey mümkün!” olması da manidar: Jimmy Carter’ın karamsar ve ne yapacağını bilmez “küçülme kapitalizmi” karşısında Ronald Reagan’ın “daha, daha, daha” diye yola çıktığı başkanlık kampanyasının sloganı da buydu. Milli sınırlara kıskançlıkla sahip çıkarken, piyasanın sınırsızlığına biat etmiş bir toplumsal gelecek tahayyülünün izleri…

Zaten AfD ile nasıl baş edileceğine ilişkin yazılan yüzlerce sayfanın içinde, hayret verici bir biçimde, AfD’nin iktisadi platformu ile neredeyse tamı tamına aynı şeyler yazılıyor. Örnek mi? 2023 yılında “güvenlik duvarı” yerine CDU liderliğinde azınlık hükümetleri kurulabileceğini ve AfD’yi abartmamak” gerektiğini söylediği söylediği için CDU’nun temel değerler komisyonu başkanlığından istifa ettirilen Andreas Rödder, The Economist’te yayımlanan bir makalesinde, Şansölye Merz’in önündeki seçeneklerden birinin de “göreve gelmeden önce vaat ettiği kapsamlı reformlara girişmek ve yüksek işgücü maliyetleri, şişirilmiş kamu harcamaları ve aşırı düzenlemeler gibi sorunları ele almak” olduğunu yazabiliyor! Bunun riskli bir adım olduğunu ve hükümetinin çöküşüne ya da erken seçimlere yol açabileceğini kabul eden Rödder, “Ama,” diyor, “bu, tam da Almanya’nın acil olarak ihtiyaç duyduğu türden güçlü bir liderlik.”

Göçmen meselesinin ise garnitür olduğunu düşünüyorum. Göçmenlere verilen sosyal yardımın bitirilmesi planı ile yardıma muhtaç Alman vatandaşlarına verilen desteğin kesilmesi kol kola ilerliyor. Yeniden bölüşümün aşağı (ve dışarı) doğru olanına yapılan itiraz, vergi indirimleri yoluyla yukarı doğru olanına itirazla bütünleşmiyor. ABD ve Silikon Vadisi kaynaklı “aristokratik popülizm”, bu sıfır toplamlı oyunda geçici bir ittifakı temsil ediyor.

1990’larda, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) Federal Almanya tarafından ilhak edilmesinden sonra yok pahasına özelleştirilen devlet işletmeleri, rekabetçi olamadığı gerekçesiyle kapanan çok sayıda fabrika, Bremen’den sonra en yüksek yoksulluk oranına sahip Saksonya-Anhalt, tüm diğer eyaletlerin yıllık ücret ortalamasından aşağıdaki Saksonya-Anhalt, en yüksek işsizliğin, en düşük yaşam beklentisinin olduğu Saksonya-Anhalt… Buldukları çözüm daha fazla deregülasyon, daha az bürokrasi, daha fazla haftalık çalışma saati.

Tam da bu noktada Bloomberg, Alman devletinin ekonomiyi güya şahlandırmak için saçmaya başladığı paraların izini sürmüş. Berlin’in 500 milyar avro tutarındaki harcama önerisi, yalnızca bu vaat sayesinde bile 2025 yılında orta sermayeli MDAX Endeksi’nde %20’lik bir sıçramaya yol açarken, savunma harcamaları hariç tutulan ve bu harcamalara odaklanmış bir UBS Group hisse senedi sepeti ise %65 oranında yükselmiş. Ama içinde bulunduğumuz yıl, artık sınama vakti gelmiş: MDAX %5,7 artışla, dev Alman şirketlerinin yer aldığı DAX’ın mütevazı %6,4’lük kazancının bile gerisinde kalmış. Alman orta kapitalizasyonlu şirketler kağıt üzerinde nispeten ucuz kalmaya devam ederken, mali harcamalardan yararlananlar da üstün bir performans gösterememiş. Almanya’nın, daha değerleri ülkeleri veya borsaları yakalama, yani “catch-up” trendi fiilen durmuş.

Ama dahası var: İlk gerçeklik kontrolü, tüm bu paranın nereye gittiğiyle ilgili; ve Ifo Enstitüsü, geçen yıl harcamaya ayrılan yeni borcun %95’inin ek yatırımlara değil, genel bütçedeki açıkları kapatmaya gittiğini tahmin ediyormuş! Sadece Berlin şehri, payının 2 milyar avrodan fazlasını 700.000 ağaç dikmeye ayırmayı planlarken, polis karakolları ve klinikler ise yenilenmeyi bekliyormuş. İktisatçılar, bu 500 milyar avroluk devasa fonun gerçek yatırımlar yerine tüketim kalemlerini finanse ettiğine dair uyarılarını geçen yılın başlarında yapmış… Böyle devam ediyor. Yeniden sanayileşmenin anahtarı olarak sunulan borçlanma ve askerileşme, neyse ki Almanya’nın ağaçlandırılmasına yarıyor.

AfD depremi: Söder’den uyarı, Musk’tan tebrik

Ama siz AfD de “çözüm” buldu sanmayın: Yukarıda adı geçen neoliberal babaların, devleti küçültürken devlet dışı cemaatçi eğilimleri (etnik-ulusçu bağlar, aile, din) öne çıkarmaları, aslında tam da DOGE ile “idari devlet”i yıkmak isteyen Elon Musk’tan aldıkları aferin ile bağlantılı. AfD Saksonya-Anhalt seçim programı, sağlık ve bakım sektöründe, yatılı bakım evi hizmetlerine kıyasla evde aile bakımına öncelik verilmesini savunuyor. Eyaleti yönetmeye talip parti, aile bakımını “daha cazip ve mali açıdan uygulanabilir” hale getirmek amacıyla, eyalet hükümetinin, aile üyeleri tarafından evde sunulan bakım hizmetlerinin, kişisel yasal emeklilik haklarına çok daha yüksek oranda yansıtılması için lobi faaliyetleri yürütmek üzere federal düzeyde bir girişim başlatacağını belirtiyor. “Refah devletine” karşı aranan koçbaşı ayrıntılarda bulunuyor.

Devamı da var. AfD’nin eyalette işçiler arasında aldığı oy öne çıkmakla birlikte, “serbest meslek” sahipleri de yüzde 50’nin üzerinde bu partiye oy verdi. Bu, AfD’nin Alman ekonomisinin belkemiği ihracat odaklı görece küçük alile şirketlerinin (Mittelstand) sözcülüğünün yanı sıra, daha klasik KOBİ’ler ve kırsal sınıflar için de çekim odağı geldiğine işaret ediyor.

AfD, “Alman müesses nizamının” bir kesiminden, özellikle de Avro bölgesi krizi sonrasında iktisadi gerekçelerle avroya karşı çıkan kesimden doğdu. AfD ilk etapta “iş dünyası dostu” FDP’yi kemirdi: Alman Sanayiciler Federasyonu’nun eski başkanı Hans-Olaf Henkel de dahil olmak üzere önde gelen iş dünyası liderleri, FDP’den ayrılıp AfD’ye geçtiler ve bu partiyi, en azından mevcut haliyle avrodan vazgeçen ve daha güçlü bir “milli” karakter sergileyen bir Avrupa’ya yönelen, fiilen FDP’nin halefi olarak konumlandırmaya çalıştı. Bu ilk dönem AfD’sine partinin kurucularından Konrad Adam’ın “sosyal devlet pasif toplumsal kesimleri aktif/üretken kesimlere karşı destekliyor” sözleri ile partinin danışma kurulunda yer alan iktisatçı Ronald Vaubel’in seçme hakkının, yüksek gelirli kişilerin veya vergi mükelleflerinin oylarına daha fazla ağırlık verilecek şekilde değiştirilmesi önerisi yer alıyordu.

Şimdi oyunu öğrenmiş görünüyorlar. FDP’yi kemirdikten sonra gözlerini CDU’ya diktiler. “Halk Partisi” olmak için, hımbıl neoliberal/liberteryen iktisatçılarından fazlası gerekiyordu. Şimdi esas tehdit bir AfD-CDU kaynaşması. Kanımca faşist bir diktatörlüğü gerçekten mümkün kılacak yegane yol da bu. Nitekim az önce sözünü ettiğim Rödder, bir başka senaryo daha yazıyor: Eyalet seçimlerinin yarattığı şok dalgaları sonucunda CDU’nun parçalanması. Yazara göre bunun sonucu, Alman parti sisteminin yeniden şekillenmesinden başka bir şey değil:

“Bu durum, Hıristiyan Demokratlar, liberal Hür Demokratlar [FDP] ve hayal kırıklığına uğramış AfD seçmenlerinden oluşan, Almanlar için en önemli alanlarda reform yapmaya adanmış yeni bir merkez-sağ hareketin ortaya çıkmasına yol açabilir.”

AfD’nin nükleer çığırtkanlık yapan yöneticilerinin, Rusya düşmanlığının ve militarizmin bayraktarı CDU’nun ve neoliberalizmin son şövalyesi FDP’nin bir araya gelmesi… Bu kabus senaryosunun “merkez-sağ” olmayacağına eminim.

AfD, CDU ile ittifak kurmayı hedefliyor

Okumaya Devam Et

Avrupa

Saksonya-Anhalt seçim sonuçları Merz’i “derinden sarstı”

Yayınlanma

Alman Şansölyesi Friedrich Merz, Saksonya-Anhalt’taki sonuç karşısında “herkesin derinden sarsıldığını” belirtti.

CDU’lu şansölye, “Sonucun bu şekilde çıkmasını beklemiyorduk,” dedi.

Oylamanın “yankıları olacağını” belirten Merz, AfD’yi tebrik edenlere bir göz atmanın bile “bu sonucun çektiği uluslararası ilginin boyutunu” gösterdiğini söyledi.

Merz, “Seçmenlerin neredeyse %60’ı… ülkemizin demokratik kurumlarını temelden sorgulayan siyasi partilere oy verdiğinde… bu, sanki hiçbir şey olmamış gibi kolayca geçiştirebileceğimiz bir seçim sonucu değil,” dedi.

Öte yandan Şansölye, bunun “CDU’nun yıllardır, hatta on yıllardır yaşadığı en ağır seçim yenilgisi” olduğunu kabul etti.

İnsanların tutumlarının değişmesinin “demokrasinin özü” olduğunu söyleyen Merz, bununla birlikte, “Oylamaya açık olmayan tek bir şey var: birlikte yaşamamızı sağlayan kurallar ve anayasada yer alan değerler,” dedi.

AfD, CDU ile ittifak kurmayı hedefliyor

Şansölye, Almanya’nın “tarihi nedeniyle özel bir sorumluluk taşıdığını” ve “siyasi düzenimizi her zaman koruyacağını” belirtti.

Merz, Almanya’nın bu sonuç karşısında “temel reformlara” ihtiyacı olduğunu ve bu zorluğun üstesinden gelmeye hazır olduğunu savundu:

“Bu, ülkemizin geleceği ve çocuklarımızın ile torunlarımızın sahip olacağı fırsatlarla ilgili bir mesele; bu fırsatları boşa harcamamalıyız.”

Şansölye, hükümetin, attığı adımları ve bunların ardındaki gerekçeleri daha iyi açıklaması gerektiğini de kabul etti.

Merz, önümüzdeki günlerde ve haftalarda bu konuya odaklanmak istediğini söyledi ve “ülkemize karşı ortak sorumluluğumuzun” farkında olduğunu vurguladı.

“Ülkemize karşı kişisel sorumluluğumun farkındayım. Bu sorumluluğun hakkını vermeye kararlıyım,” diyen Merz, görünüşe bakılırsa, görevinden istifa edebileceğine dair tüm söylentileri böylece yalanladı.

“Ortak siyasi başarıya nasıl geri dönebileceğimizi ciddi ciddi düşündüğünü” söyleyen Şansölye, “her gün duygularını açıkça gösteren türden bir insan olmadığını” belirtti ama “Pes etmek bir seçenek değil,” dedi.

AfD depremi: Söder’den uyarı, Musk’tan tebrik

Merz, daha sonraki açıklamalarında AfD ile Rusya arasında bir bağlantı kurdu ve “2.500 kilometre doğuda seçim sonuçları kutlanıyordu,” diyerek şunları söyledi:

“Bu sonucu teşvik etmeye ve gerçekleştirmeye çalışanlar göz önüne alındığında, bu hiç de şaşırtıcı değil. Bu anlamda, burada kiminle karşı karşıya olduğumuzu tam olarak biliyoruz.”

Merz’e, Saksonya-Anhalt’ta “Rusya yanlısı” partilere (AfD ve BSW kastediliyor) verilen yüksek destek göz önüne alındığında, Almanya’nın Rusya ve Ukrayna konusundaki tutumu hakkında da sorular yöneltildi.

Dün gece oyların %57,7’sini aldığını ileri süren Merz, “Özellikle şu anda, özgürlüğümüzü Rusya’ya karşı savunmamız gerektiği yönündeki temel inancımdan bir milimetre bile sapmayacağım,” diye konuştu.

Merz, bunu “muhtemelen çok daha sık ve çok daha yoğun bir şekilde açıklamak zorunda kalacağını” da itiraf etti.

Almanya’nın iç güvenliğine yönelik tehdidin “soyut değil, son derece somut” olduğunu ve “Ukrayna’ya desteğimizi kesersek durumun düzelmeyeceğini, aksine daha da kötüye gideceğini” ileri süren Şansölye, “Rus liderlerin amacı, eskiden Batı olarak adlandırdığımız değer sistemini istikrarsızlaştırmak ve bu değer sistemi müzakere konusu olamaz,” dedi.

CDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English