Bizi Takip Edin

Amerika

Kıyamete beş kala – 4: Amerikan kapitalizmi sınırlarda

Yayınlanma

Rivayete göre, henüz ABD Başkanı olmamış Andrew Jackson, 1811 kışında Mississippi Nehri boyunca uzanan eski Kızılderili yolu Natchez Trace üzerinde bir köle grubunu götürürken, federal ajan Silas Dinsmore tarafından durdurulur.

Henüz başkan değilse de Batıdaki serhat boylarında tanınmış bir figürdür: Tennessee’nin Kongre’ye ve eyalet Yüksek Mahkemesi’ne seçilen ilk temsilcisi; Tennessee milislerinin lideri; avukat, tüccar, at yetiştiricisi ve çiftçi olarak servet sahibi; kölelik, köle ticareti ve Kızılderililerin topraklarından sökülüp atılması sayesinde edindiği devasa kârların bekçisi. Hatta kimilerine göre, Jackson, kölelerden oluşan konvoyları (coffle) bizzat kendi sürmüş tek başkandı.

Dinsmore gibi federal görevliler, 1807 tarihli “İhlal” (Intrusion) Yasası ile Batıdaki kamu arazilerinin yerleşimcileri engellemek için bölgedelerdi. Amerikan kurucu babaları, 1763’te Büyük Britanya Kralı III. George’un yayınladığı Kraliyet Bildirisi’nin Ohio’dan ötesine beyaz yerleşimcilerin geçmesini yasaklamasına isyan etmişlerdi ama aynı kurucu babalar, benzer bir federal yasa ile baş belası, kural tanımaz (ve silahlı) yerleşimcilerin Batıya akınını engellemeye çalışıyorlardı.

Birkaç yıl önce Kongre, Atlantik ötesi köle ticaretini yasaklamıştı. Dinsmore’un kontrol noktasının amacı, bu yol üzerinden taşınan “mülklerin”, ya 1808’den önce ithal edilmiş ya da Amerika’da doğmuş “gerçek köle” olduklarını teyit etmekti.

Hikâyenin sonraki kısmını herkes ayrı telden anlatıyor. Bir versiyonunda, Jackson belgelerini isteyen federal ajana “buyurun” diyerek ABD Anayasasını gösterir. Başka bir versiyonda, tabancalarını çıkararak ve “İşte benim pasaportlarım!” der. Gerçek ne olursa olsun, köle taciri Andrew Jackson, hiçbir federal yasanın ya da görevlinin kendi “ticari” faaliyetlerine ket vuramayacağını ve mülkiyeti ile ilişkisine karışamayacağını ilan ederek Dinsmore’un görevden alınması için, federal ajanın can güvenliğine tehditler de içeren büyük bir kampanya başlatır. Federal hükümete yazdığı mektup-protestolardan birinde şöyle söyler: “Tanrım, işler buraya kadar geldi mi? Bizler özgür insanlar mıyız, yoksa köleler miyiz? Bu gerçek mi, yoksa bir rüya mı?” Sonunda istediğini alır. Nihayetinde görevden alınan Dinsmore, savunmasında, Jackson türünden “Batı diyarından centilmenlerin” hiçbir yasayla bağlanmadıklarına inandıklarını söyler. Onlara göre, bir federal ajanın, kölelerinin sahipliğine ilişkin belge talep etmesi bile “köleliğin” bir türüdür.

Mülk sahipleri için ütopya, mülksüzler için egemenlik kaybı

Daha önce, Amerikan “sınır zihniyeti” ve bunun 19. yüzyıl sonunda Frederick Jackson Turner tarafından nasıl teorileştirildiğini yazmıştım. Burada belki de bir düzeltme yapmam gerek: Sabit devlet sınırlarına işaret eden border ile bizim tarihimizden bir benzetmeyle uc, serhat gibi daha gevşek bir düzleme işaret eden frontier sözcüklerini birbirinden ayırmak gerekiyor. Amerikan tarihinde de sınır başı sonu belli, değişmez, ayırt edici bir işaret anlamına gelirken, frontier ile anlatılan ve Jackson’ın başvurduğu uc veya serhat kavramı yeri gelince bir yaşam tarzına veya kültürel alana, yeri gelince Batıya hücuma, başka bir yerde de iç savaştan kurtulmak için inşa edilen bir emniyet sibobuna işaret eder.(1) Bu anlamıyla sınır, Amerikan beyaz yerleşimcilerinin kendi özgürlük anlayışlarını kurguladıkları ama maddi ama fantastik bir zihni inşaya tekabül eder. Özgürlük, demokrasi, medeniyet, inovasyon hep bu sınır zihniyetinin ürünü olarak selamlanır. Burada sömürgeci yayılmacılık ile toplumun içsel insicamı paralel kurgulanır.

En azından Jackson’cu dünyada… Kurucu babalar koalisyonunu alt ederek başkan seçilen Jackson dönemi, Donald Trump’ın da pek övgüyle bahsettiği, hatta ilham aldığı bir çağ. Amerikan istisnacılığından ziyade Amerikan sınırsızlığına işaret eden bu dönem, ne tesadüftür ki ırksal korkuların, beyaz küçük adam popülizminin ve durdurulamaz finansallaşma ve spekülasyonunun çağıdır. Sosyolog Daniel Bell, bu sınırsızlık hissinin, Amerikan ulusal kimliğinde bir “hafiflik” yarattığını, bu ulusun yalnızca tarihin değil, doğanın, yaşamın, hatta ölümün ağırlıklarından bile kurtulmuş olduğuna dair bir yanılsama yarattığına işaret ediyor. Amerikan yerleşimcileri, Batıya ve Güneye doğru hem gidiyor hem de buraya gitmeye kışkırtılıyorlardı. Yerlilerin malına mülküne çökmek, Meksikalıların arazilerine el koymak ve birçok yeni eyaleti ABD’ye katmak, bir yandan “sosyal patlama”ya karşı önlem olarak görülüyor; ama bir yandan da ABD içerisindeki “beyaz olmayan” halkların sayısını artırıyordu. Serhattaki korkunç şiddet özgürlüğe, etnik temizliğe, efendi ırk demokrasisine ve renkli halklardan korkuya aynı anda yol veriyordu. Kızılderililerle savaş, hem yeni toprakları beyaz yerleşimcilere sağlıyor, hem de sıradan beyaz adamın baş edemeyeceği gayrimenkul spekülasyonlarını ve finansal dalavereleri bu “bakir” topraklara sokuyordu.

Kapitalist birikimin kanla dolu serhaddi

Sermaye kan ve irinle dünyaya geliyor; birikiyor; birikmesinde döngüsel engeller ortaya çıkıyor; birikememeye başlıyor ve sınırı öteye taşımak için hamle yapıyor. Bu hamle bazen teknolojik ilerleme oluyor; bazen yeni pazarları ve insanları zorla ele geçirmek.

Önce tüm Kuzey Amerika’yı, sonra tüm Amerika kıtasını, biraz sonra Pasifik’i ve daha sonra tüm gezegeni gözüne kestiren Amerikan kapitalizminde sınırsızlık miti hem içeride hem dışarıda yayılma eğilimi ile el ele gidiyor. Marksist coğrafyacı Neil Smith, bölge çalışmaları ve coğrafya üzerine yazdığı bir incelemede, ABD’nin dünyayı düz olarak algıladığına işaret eder. Woodrow Wilson’un Monroe Doktrinini küresel bir çapta düşünmesinden Clinton ve Bush döneminin küreselleşmesine kadar, ABD yöneticileri dünyayı Amerikan sermayesinin engelsiz bir biçimde dolaşabileceği, coğrafi sınırlardan ve engellerden azade bir mekân olarak tasarlarlar. Dolayısıyla sınır, her zaman serhat olmalı, her zaman öteye kaydırılmalıdır. “Böylesi bir dünyada,” diye sorar, “kökleşmiş coğrafi bilginin ne gibi bir faydası olabilir ki?” Smith’e göre Amerikalılarda sık görülen coğrafya cehaleti, her şeyden önce “belirli bir emperyal niyetin son derece rasyonel bir ifadesi”dir.

Bu nedenle “sınırın kapanması”, Jackson-Wilson ekolü için kıyametle eşdeğerdir. Sınır fikrinin manevi anlamına bir kez daha işaret etmek istiyorum: Beyaz adamın tüm Amerika kıtasında ve dünyada egemenlik hevesi, içeride de ketlenemez. Jackson’ın federal ajana belge göstermek istememesi, aslında Amerikan İç Savaşı’ndaki kavgayı da müjdeliyordu. Güneyli plantasyon sahibinin pamuk toplayan kölelerini azat etmek isteyen Kuzeyli Yankiler, özgürlüğe, mülkiyete, aileye saldırıyordu. Anglo-Sakson ve Töton özgürlük ruhu (Hitlerciler yeniden bulmadan önce) Avrupa’da kaybedilirken Amerika’da geri kazanılmıştı. Bürokrasi ve feodalizm gibi yapısal engeller Yeni Dünya’da yoktu. Aryan bağımsızlık ruhu, Alman ormanlarından çıkıp okyanusu geçerek bu uçsuz bucaksız toprakları ihya ediyordu. Şimdi Kuzeyliler, mülkiyeti ortadan kaldırıyor, Güney’i askeri olarak işgal ediyor, eski kölelere yardım adı altında federal devleti şişiriyordu.

Herhalde, bugün Trump ve etrafında biriken gruplarla onların karşıtları arasındaki kavganın izleri bu sınır kavgasında görülüyordur. Sınırın hem dışarıda hem içeride kapanması, haliyle hem dışarıda hem içeride yeni bir sosyal düzenleme anlamına gelecekti. Bugün Trump’çıların, yeni muhafazakârların, liberteryenlerin ve Silikon Vadisi peygamberlerinin nefret ettiği New Deal programı, artık sınırın kapandığı varsayımının kabulüne dayanıyordu. New Deal’ın çelişkilerle malül olduğu ise doğrudur. Franklin Delano Roosevelt, Güneyli Demokratlara sürekli taviz veriyor, işçilerin korunması asla anayasal güvenceye kavuşturulmuyordu. Dahası, New Deal’ın uluslararası yayılımı ancak ve ancak savaşla mümkün olmuştur ki, Amerikan New Deal’ı, uluslararası planda Amerikan sermayesinin uluslararasılaşmasını, yani gezegende sınırlara takılmamayı programına almıştı.

Ama kavganın taraflarının başvurduğu metaforlar yerinde duruyor. Sınırın kapanması, içeride görece “sosyal” bir devleti gereksiniyordu. Buna, sermayenin sınırları ve sosyalizm ile demokrasinin koyduğu sınırlar eşlik ediyordu. 1970’lerdeki neoliberal ve neomuhafazakâr huruç harekâtı, bu sınırlara meydan okumayı temsil ediyordu.

Kıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor

Amerikan ekonomisinin apokaliptik temsili

The Economist, Amerikan kapitalizminin “apokaliptik bir dönüş” içinde olduğunu düşünüyor. Dergiye göre apokaliptik düşünce, günümüz Amerikan kapitalizminde en güçlü itici güç.

Örneğin Elon Musk, SpaceX ile Mars’ta bir koloni kurarak “insanlığa yönelik varoluşsal tehditleri” önlemek istiyor. Musk yalnız değil. Bu apokaliptik karamsarlığı, Dünya’daki kaynakların sınırlı olduğuna ilişkin çok bilindik liberal görüş besliyor. Yapay zeka etrafında dönen dünyanın yok oluşuna ilişkin tartışmalar da cabası.

“Günümüzde Amerikan iş dünyası,” diyor The Economist, “sektörlere göre değil, eskatolojiye göre sınıflandırılıyor. Savaş tehdidi ve jeopolitik, iş dünyasında yapay zeka tehdidi kadar büyük bir tehlike oluşturuyor. Dergi geçen yıl, Palantir’in CEO’su Alex Karp’ın, “Batı’nın geleceğinin kendi şirketi gibi yüksek teknolojili savunma şirketlerine bağlı olduğunu savunan” bir kitap yazdığını hatırlatıyor. Bir başka savunma teknolojisi şirketi, Palantir’in kardeşi Anduril’in kurucusu Palmer Luckey ise sık sık Çin’in Tayvan’ı işgal etmeye çalışacağına dair beklentisini dile getiriyor. The Economist’e göre kritik mineraller satan her şirket, böyle bir çatışma durumunda kendi ürünlerinin neden acı verici derecede kıt hale geleceğine dair ikna edici bir hikayeye sahip.

Bu karanlık ruh hali finans dünyasına da sıçrıyor. Buna göre Wall Street’in büyük bir kısmı “kaderci bir ruh hali içinde.” Yatırımcıların şimdiye kadar pek bilinmeyen özel kredi fonlarından para çekmesi, son zamanlarda tüm özel piyasalara duyulan güveni sarsmış, dergi öyle diyor. Şöyle devam ediyor:

“Merkez bankacılarının ekonomiye ‘sistemik’ riskler oluşturduğunu söylediği finansal yeniliklerin listesi o kadar uzun ki, sistemin kendi endişesinin ağırlığı altında çökmemiş olmasına inanmak zor. Bunlardan biri olan kripto para birimi, doğası gereği apokaliptik bir girişim; zira hükümetin kontrolüne ve özellikle savunma harcamaları başta olmak üzere ‘Sam Amca’nın harcamalarının yol açtığı enflasyona karşı koruma sağladığını iddia ediyor.”

Geçen yıl Wall Street’te en çok okunan kitap “1929” adını taşıyormuş. Bu yıl için iyi bir tahmin ise “1873” olabilir, diyor The Economist. Yatırımcılar, artık borsayı geçmişteki felaketlere benzeterek tanımlıyorlarmış. Deutsche Bank’tan bir stratejist şöyle yazmış: “1999, 2000’e mi yoksa 1987’ye mi dönüşecek? Yoksa saat 1996’ya mı sıfırlanacak?” The Economist, 2008 senaryosunun da mümkün olduğunu düşünüyor.

Bu binyılın ekonomisinin zorunlu olarak “paranoyak” olduğunu savunuyor dergi. “Kuyruklu yıldızların ortaya çıkışı,” diyor, “sık sık dünyanın sonunu müjdelemiştir.” Fakat bugünlerde bir internet sitesi, süper zenginlerin özel jetlerini takip ediyormuş. Bunun nedeni, bir felaket durumunda bu kişilerin güvenli bir yere kaçacakları düşüncesi.

Amerikan ekonomisi, süper zenginlerin harcamaları tarafından sürdürülemez bir şekilde ayakta tutulurken, geri kalan herkesin sefalet içinde yaşıyor. En azından The Economist’in adını andığı ve “K şeklinde gelişen” ekonomiye dikkat çeken iktisatçılar böyle düşünüyor.

Utah Valisi, ABD AI yarışını Çin’e kaybederse bittik diyor. Musk, OpenAI’nin yönetim yapısı konusunda tartışırken Sam Altman’a, “Özür dilerim ama medeniyetin kaderi söz konusu,” diye yazıyor. Peki durum bu kadar vahimse Amerikan hisse senetleri neden bu kadar pahalı? Dergiye göre şirketler, kıyamet senaryolarının şiddetiyle orantılı olarak sermaye topluyor ve birçoğunun beklediği yaklaşan piyasa çöküşünden önce bunu yapmak için acele ediyorlar.

The Economist ipucunu veriyor: “Amerika, kendini korkutarak zenginliğe ulaşma deneyidir…. Yatırımcılara, işletmenizin bildiğimiz dünyayı sona erdireceğini iddia etmekten daha güçlü bir satış argümanı yoktur.”

Ama en ilgincini sona saklamışlar. İş dünyasına karşı yaygın güvensizliği, “giderek artan bir elit binyılcılığı ile birleştiren bir ekonomi de patlamaya hazır bir ekonomi” buna göre. Ve ekliyor: Belki de tehlike 2008, 1999, 1973 ya da hatta 1873 değil, 1789’dur.

Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

Sınırın kapanışı ve yeni sınır arayışları

Sınırın kapanmasına verilen neoliberal/neomuhafazakâr tepki, yeni birikim alanları ararken en sonunda yapay zekayı gözüne kestirdi. Giulia Dal Maso’nun “uzun ömürlülük” (longevity) kapitalizmi dediği yeni yönelim, insan hayatını da bir “varlık sınıfı” (asset class) haline dönüştürüyor. Del Maso şöyle yazıyor:

“Yaşam beklentisi ve bunun etrafındaki belirsizlik, artık doğal kabul edilen evrensel bir değer olarak görünmüyor. Aşağıda, (daha uzun) yaşamın nasıl ele geçirildiği; yaşam beklentisi etrafındaki belirsizliğin nasıl birikimin yeni bir sınırı [frontier] haline geldiği, sermayenin biyolojik zamanın belirsizliğinden değer çıkardığı bir alan haline geldiği ele alınmaktadır. ‘Uzun ömürlülük kapitalizmi’ terimi, bu oluşumu tanımlamak için ortaya atılmıştır: sermayenin yaşamın zamansallığını kendi bünyesine dahil ettiği biyopolitik ve finansal bir rejim.”

Biyolojik süre, artık birikim için bir metafor olmaktan çıkıp onun gerçek aracı haline gelmiştir. Uzun ömürlülük kapitalizminde artık emek gücünün yeniden üretimi, “sermayenin içinde ilerlemeyi ve beslenmeyi öğrendiği şey, biyolojik zamanın kendisi, yani canlı bedenin belirsiz süresi” haline gelmiştir.

Bezos, Altman, Musk, Thiel gibi büyük teknoloji zenginlerinin “uzun ömür” meselesine kafayı takması ve bu alandaki startup’lara yatırımlar yapması hem birikim için yeni metalara, hem de sınırları aşmanın yeni yollarına işaret eder. Bu mutlaka hücre dondurma veya ömür uzatma iğnelerinden ibaret olmak zorunda değil: Ada ütopyaları, özel iktisadi bölgeler, vergi cennetleri de bu kapsamdadır. Del Maso’ya göre bu zenginlerin programı çok barizdir: Ölüm yok, vergi yok, demokrasi yok.

Burada tam da Melinda Cooper’ın “patrimonyal kapitalizm” dediği yere ulaşıyoruz. Geçen yazıda Joseph Schumpeter’in kapitalizm hakkındaki karamsar öngörüsüne değinmiştim. Anonim şirketlerin yaygınlaşması, borsaya (ve halka) arzların şirket yapılarını “demokratikleştirmesi”, idari işlerle sahiplik yapısının birbirinden ayrılması Schumpeter’e göre kapitalizmin ölüm çanlarını çalıyordu ve bundan geriye dönüş yoktu: Üretim araçların sosyalize olduğu bir dönem mukadderdi. Sosyalizm (ne yazık ki) kazanacaktı. Schumpeter, kapitalizminkendi çelişkilerini derinleştirme eğiliminde değil, aksine bu çelişkileri hafifletme eğilimde olduğunu düşünüyordu. Kapitalizm kutuplaştırmıyor, eşitlemeye doğru gidiyordu. Kapitalizmin alamet-i farikası “yaratıcı yıkım” ortadan kalkıyordu.

Cooper, Schumpeter’in “ideal” kapitalizminin sermayenin aile şirketi aracılığıyla biriktiği bir örgütlenme modeli olduğunu hatırlatıyor. Schumpeter, kapitalizmin geleceğinin karanlık olmasının nedenini burjuva ailesinin çöküşünde görmüştü. Aile kurmak, yenilik yapma arzusunun ardındaki en temel itici güçtü:

“Yalnızca nesiller arası bir bakış açısıyla düşünen biri, gerçek yenilik için gerekli olan kahramanca inanç sıçramasını gerçekleştirebilirdi. Gerçek girişimci, tam da çocukları ve torunları için yeni bir servet yaratma arzusuyla hareket ettiği için kendi kısa vadeli zevklerinden fedakârlık etmeye hazırdı.”

Özetle “kahraman girişimci”, tanımı gereği “aynı zamanda bir hanedan servetinin kurucu adayı” idi.(2)

Yeni nesil zenginler, Cooper’in Schumpeter’deki “gerici fütürizm” olarak tespit ettiği şeyin cazibesini yeniden keşfetmiş görünüyorlar. Cooper’a göre yeni binyılın mali ve parasal ortamı, New Deal menkul kıymetler yasasının uzun vadeli aşınmasıyla birleşerek, halka açık şirketlerin altyapılarını ölümcül bir şekilde zayıflattı. Artık, sahip oldukları ya da kontrol ettikleri firmalar üzerinde aşırı yönetim yetkisine sahip, özel yatırım ve girişimci kuruculardan oluşan yeni bir elit sınıf var. Işte Elon Musk ve Peter Thiel gibi figürler, bu maddi zemin üzerinde yükseliyor. “Kurucu-girişimcinin efsanevi imajı” bu isimler aracılığıyla yaygınlaştırılıyor. Örneğin Thiel’e göre kurucunun kontrolündeki şirketler “feodal monarşilere benziyor” ve “sözde daha ‘modern’ olan”, halka açık, geniş bir sahiplik yapısına sahip ve yönetim kadrosu tarafından kontrol edilen şirketlerden” çok farklı. Thiel’e göre kendi gibi kurucu-girişimciler, kesin kararlar alabilir, sadakat uyandırabilir ve on yıllar öncesinden plan yapabilir. Oysa “eğitimli profesyonellerden oluşan kişisel olmayan bürokrasiler,” kitlesel hissedarların talep ettiği kısa vadeli getirilere odaklanırlar. Cooper şöyle yazıyor:

“Thiel’in iş felsefesi, kurucuyu bir tür ilk baba, eski yasaları yıkıp yenilerini yaratan, en gizemli toplumsal hiyerarşileri yeniden canlandırmaya çalışırken uzak teknolojik geleceğe bakan bir antinomist figür olarak yüceltir. Onun hayal dünyasında kurucular yetim oğullar, kardeş katili kardeşler ve baba katili oğullar olabilir; ancak tam da bu nedenle onlar aynı zamanda yeni hanedan soylarının ve yeni aile servetlerinin yaratıcılarıdır.”

Yani, ABD’de neoliberal dönemde oldukça şişen ve bugünkü “woke” politikaların esas alıcısı “profesyonel yönetici sınıf” (PMC) ile Silikon Vadisi filozofları arasında gerilimin şirket yapılarındaki kaynağı da ortaya çıkıyor. Silikon Vadisi destekli Trumpizm, New Deal mirası idarei devleti parçalamakla “woke” yatağı eski şirket örgütlenme biçimini yok etmeyi bir ve aynı hedef olarak görmektedir.

Kıyamete beş kala – 3: Kapitalizmin (önlenemeyen) ölümleri

Uzun durgunluğun çelişkileri

Sınır kapalıysa veya sınırı açmanın yolları kapalıysa ne olacak? Jackson ile Trump arasındaki en büyük fark, Jackson’un genişleyen bir Amerikan kapitalizminin simgesi olmasıyken, Trump’ın gerileyen bir ABD’nin tutunma çabasını temsil etmesi. Grönland’a, Meksika’ya, Kanada’ya salça olması, Batıya hücum eden beyaz yerleşimciyi örnek alsa da o köprünün altından epeyce sular akmış görünüyor. Amerikan kapitalizmi, 1973’ten bu yana kimi iktisadi boom dönemleri dışarıda bırakılırsa, patinaj yapıyor. Sınır kapalı görünüyor; sermayenin bir kesimi bunu kabul etmeyerek kapıları kırmak istiyor.

Bu sıfır toplamlı oyun, devletin “geri dönüşü”ne ilişkin tartışmaları tetikliyor. Hem sınırsız bir birikim, hem de devletin büyümesi nasıl oluyor? Birincisi, Quinn Slobodian’ın Küreselciler kitabında da gösterdiği gibi, liberteryen/neoliberal/ordoliberal zihin dünyası, dizginsiz bir piyasa fikrinden çok, minimal bir devlet ile bunun uluslararası hukuki düzenlemesi ile ilgilidir. İkincisi, iktisadi durgunluk, Dylan Riley ile Robert Brenner’in çok tartışılan “siyasi kapitalizm” kavramsallaştırmasını haklı çıkaran bir düzenlemeye işaret ediyor: Sermayenin kârını güvence altına almak için siyasi desteğe her geçen gün daha fazla bağımlı hale gelmesiyle birlikte, ücretli işçilerin kitlesel direnişi ve “ortak bir dava” hissiyatı gitgide zorlaşmaktadır. Riley ve Brenner’a göre, bu bağlam içinde, işçi sınıfının “vasıfsız” kesimi, özellikle de “yerli” ya da “beyaz” olma “avantajına” sahipse, sosyal harcamalara yönelik topyekûn bir saldırı yoluyla geliri kendi lehine yeniden dağıtmak için kendi “birincil” kimliğine yönelir. Buna karşılık, işçi sınıfının eğitimli kesimi, büyük ölçüde kâr marjı düşük hizmet sektöründe çalıştığı için sosyal harcamaları desteklemeye ve genişletmeye çalışır. “Dolayısıyla kitlesel düzeyde,” der yazarlar, “ABD’deki siyasi çatışmanın maddi temeli, esasen işçi sınıfının bu iki kesimi arasında sosyal harcamalar üzerine yaşanan bir mücadeledir.”

Bu nedenle eğitimli/diplomalı işçiler, Demokratların oy tabanını oluşturur. Devlet teşvikli özel sektör alanlarında, özellikle sağlık ve eğitim alanlarında bu işçiler devletin aracılık ettiği bir “damlama ekonomisi” (trickle-down economics) için çabalarlar.(3) Bugün Daron Acemoğlu ve Joseph Stiglitz’in “işçi sınıfı liberalizmi” veya “ilerici kapitalizm” olarak program haline getirdikleri talepler, bu kesimin talepleridir. Yapay zekanın regülasyonuna ilişkin talepler de, “beyaz yaka” sektörünün korkularının temsilidir. Silikon Vadisi sermayesinin yeni sınır arayışında önemli bir yer kaplayan yapay zeka, PMC için “apokaliptik” tınılar barındırmaktadır.

İşçi sınıfının, özellikle beyazlardan oluşan, eğitimi zayıf kesiminin sağa kayışı ise, yazalara göre “en iyi şekilde açık maddi çıkarların bir ifadesi” olarak kavranabilir. Daha iyi seçeneklerin bulunmaması nedeniyle bu grup, işgücü piyasasındaki yerini savunmak ve küçük ölçekli varlıklarının değerini korumak için “birincil kimliklerine” yönelir. Popülist bir “arz yönlü ekonomi” anlayışını benimser ve bazı haklı gerekçelerle kendisinden uzaklaştırılıp işçi sınıfının diğer kesimlerine yönlendirilen bir “yeniden bölüşüm” mekanizması olarak gördüğü sosyal harcamalara saldırır.

Sosyal harcamalara yönelik saldırı, Riley ve Brenner’a göre “sağcı” işçi sınıfı siyasetinin merkezinde yer alır. Bu durumun mantıksız göründüğünü yazarlar da kabul ediyor. “Fakat,” diye ekliyorlar, “sermayeden emek kesimine gelir dağılımını sağlayacak açık bir yol bulunmadığında, kısa vadede kapitalist kârlılığı desteklemek rasyonel bir ikinci en iyi seçenektir.” Yazarlara göre bu, işçi sınıfının “arz yönlü” ekonomi politikalarına ve bu politikaların sosyal harcamalara yönelik saldırısına verdiği “geniş ve kalıcı desteğin” temellerinden biridir.(4)

***

Liberteryen iktisatçı ve Nobel Ödülü sahibi James M. Buchanan, sınırın (frontier) önemini şöyle anlatıyordu: Sınır, “çıkış” seçeneği sunuyordu. Eğer piyasa kendi haline bırakılırsa, devlet müdahalesi olmazsa, o tam tamına sınır ile aynı şekilde iş görecekti: Baskıcı ilişkilerden ve “bakıcı” devletten çıkış seçeneği sağlayacaktı. Sınır, özgürlüğün ruhuydu.

Çıkış veya kaçış ihtimali, Silikon Vadisi eskatolojisine damga vuran en önemli unsurlardan biri. Sınırları genişletme de bunun uzantısı: Gerek coğrafi (uzayın veya Mars’ın kolonileştirilmesi dahil!) olarak, gerek birikim hedeflerinin çeşitlenmesi olarak kaçış, apokalipsten kaçış veya apokalipsi kârlı bir yatırım kapısı dönüştürmeye çıkıyor. Yapay zeka yatırımlarının iyice bir balona dönüşmesi, bugünkü talebe göre değil, gelecekteki kaçış rotalarına yatırım yapıldığına işaret ediyor. Sermayenin büyümesi, toplumsal ihtiyaçlara göre değil, kârlılık beklentilerine göre yapılıyor. Yatırımın talep ile bağı tamamen kopuyor; gelecek üzerine spekülasyon kapitalist zihnin ana iticisi haline geliyor.

Son yazıda, çöküş senaryolarına odaklanıyoruz. Bilimkurgu veya fantezi gibi görünecek beklentiler, kapitalist eskatolojinin ana unsurları olarak önümüze seriliyor.


(1) Amerikan sınır zihniyetindeki emniyet sibobuna yerli kadınlara tecavüz edilmesi de dahil. Sosyal bir meselenin nasıl biyolojikleştirilip cinsiyet hiyerarşilerini yeniden ürettiğini göstermesi bakımından ibretlik: Greg Grandin End of a Myth [Bir Mitin Sonu] kitabında “her sınıftan, statüden ve ten renginden tüm kadınlar”ın cinsel şiddet tehdidine maruz kaldığını söylüyor; ama özellikle de köleleştirilmiş kadınlar. Uzun ama bu korkunç zihniyeti kavramak için alıntılamaya değer:
“İç Savaş’a giden on yıllar boyunca, kölelik karşıtları köleliği cumhuriyet ilkelerini aşındıran ahlaki bir kötülük olarak tanımlamaya başladılar; kölelik savunucuları ise bu kurumu cumhuriyet erdemini yüceltmeye yardımcı olan ‘olumlu bir iyilik’ olarak savunarak karşılık verdiler. Köleler, piyasada alınıp satılan metaydı. Fakat güneyli şövalyeler, çok sayıda köleye sahip olmanın, kölelik savunucularının piyasanın bayağılığının üstüne çıkmalarını ve daha rafine, şövalyece nitelikler geliştirmelerini sağladığını söylerdi. Tecavüz, bu inceliğin bir aracıydı. Köleleştirilmiş kadınlar, kölelik savunucularının ifadesiyle, beyaz erkeklerin şehvetini beyaz kadınlardan uzaklaştırmaya yardımcı olan ve güneylilerin kendi bölgelerini kibar ve terbiyeli olarak öne çıkarmalarını sağlayan ’emniyet sibopları’ idi. Georgia, Knoxville’den bir köle tüccarı olan Samuel Rutherford, New York’taki Jamestown Journal gazetesine mektup yazarak, köleliğin güneyde köleleştirilmiş kadınların maruz kaldığı cinsel terör rejimini anlatan kölelik karşıtı başyazısından şikayet ediyordu. Rutherford, başyazının doğruluğunu kabul etse de, köleleştirilmiş kadınlara cinsel erişimin ‘sizin kuzeyli kadınlarınızdan erdem bakımından çok daha üstün olan beyaz kadınlarımızın erdemleri için bir emniyet sibobu’ işlevi gördüğünü söylemişti.”
(2) Cooper bu değişime ilişkin önemli görüşler öne sürüyor. Uzun ama alıntılıyorum:
“En parlak döneminde, hissedar değerleri ideolojisi daha demokratik bir kapitalizm ve finansal servetin daha geniş bir kesime dağıtılmasını vaat etmişti. Yirmi birinci yüzyıl ise çok farklı bir tablo ortaya koydu. 2008 küresel finans krizinden bu yana hızlanan bir tempoyla, özel, kurucusu veya ailesi tarafından kontrol edilen şirketler Amerikan menkul kıymet piyasalarında yeni bir öneme kavuştu. Yeni özel finansman imkânlarının da yardımıyla, teknoloji girişimleri halka açık piyasaların cazibesinden mümkün olduğunca uzun süre uzak duruyor ve halka arz (IPO) yapmadan önce milyar dolarlık değerlemelere ulaşıyor. Halka arz yaptıklarında ise, hissedarların sahip olduğu şirketin görünüşünün ardında, içeriden bilgi sahibi kişilerin kontrolünü sağlayan kaleler kurmak için yaratıcı yollar buluyorlar. Günümüzde, piyasa değeri açısından en büyük teknoloji şirketlerinden bazıları, şirket kurucusunun önemli her konuda sıradan hissedarların çoğunluğunu geçersiz kılmasını sağlayan ‘çifte sınıf’ hisse yapılarına ve diğer karmaşık oy kullanma kurallarına dayanıyor. Kurucu kontrolündeki şirketlerin yeniden yükselişi, büyük ölçüde özel kredi piyasalarının büyümesine atfedilebilir; bu durum, kriz sonrası banka kredilerine getirilen yeni koruma önlemlerinin istenmeyen bir sonucudur. Risk sermayesi ve özel sermaye gibi özel yatırım fonları, halka açık hisse piyasalarının düzenleyici yüklerinden kaçınmak isteyen yeni şirketlere doğrudan finansman sağlanmasında giderek daha önemli bir rol oynuyorlar. Asimetrik güç yapılarına kendi tercihlerini yansıtan özel yatırım fonları, girişimci kurucular arasında da aynı otokratik eğilimleri hoş görmüş ve böylece, hem aşırı yönetici yetkileriyle hem de şaşırtıcı yeni servetleriyle öne çıkan yeni bir kurucu sınıfının yükselişine öncülük etmiştir. Özel yatırım fonlarının genel ortaklarıyla birlikte, yeni teknoloji kurucuları, Federal Rezerv’in birçok turda uyguladığı parasal genişleme politikalarının varlık değerlerinde olağanüstü bir artışa yol açtığı 2010’lu yıllar ve 2020’lerin başlarında milyarder listelerine damga vurdular. Ortaya çıkan bu beklenmedik kazanç, aile ofislerine aktarıldı; bu, akrabalık temelli servet koruma fonlarıdır ve kendileri de özel yatırım alanında agresif aktörler haline gelmiştir. Özel kapitalizm ekosistemindeki çeşitli aktörler arasındaki ilişkiler son derece iç içe geçmiştir: Başarılı kurucular ve emekliye ayrılan genel ortaklar, servetlerini istisnasız olarak aile ofislerine emanet ederler; aile ofisleri ise paralarının büyük bir kısmını özel sermaye fonlarına, girişimlere ve kurucuların kontrolündeki diğer şirketlere yatırır. Bunlar, aile servetinin korunması ile girişimci inovasyonun gereklilikleri arasında sınırların giderek bulanıklaştığı ‘patrimonyal’ kapitalizme doğru bir eğilimi örnekler.” Dolayısıyla hiper-finansallaşma dönemi ile post-neoliberal dönemin “müesses nizam karşıtı” politikaları uyumludur.
(3) Riley ve Brenner, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, vakıflar ve hayır kurumları dünyasının “sertifikalı profesyoneller” için bir başka istihdam alanı olduğuna işaret ediyor ve ABD’de bu sektörde çalışanların sayısının artık imalat sektöründeki işçi sayısını aştığını hatırlatıyor. Yazarlara göre bu kuruluşlar, kendilerini sosyal sorunlara, özellikle de ırk ayrımcılığına teknokratik çözümler sunmaya adamıştır.
(4) Yazarlar, işçi sınıfının mülk sahibi olabilmiş bazı ayrıcalıklı kesimlerinin de doğal olarak ücret gelirlerine ve vergilere karşı sağcı-muhafazakâr politika önerilerini alıcısı olduğunu yazıyor.

Amerika

Florida Valisi DeSantis ara seçim kaybı sonrası Vance ve Trump’ı hedef aldı

Yayınlanma

ABD’de ara seçimlerin ardından Cumhuriyetçi Parti İran savaşı kaynaklı oy kaybıyla yüzleşirken Florida Valisi Ron DeSantis 2028 başkan adaylığı yarışında öne çıkmaya çalışıyor. DeSantis’in Polymarket üzerindeki adaylık ihtimali yüzde 4’ten yüzde 12,7’ye yükselirken Başkan Yardımcısı JD Vance yönetim sicilini savunma baskısıyla karşı karşıya kaldı.

ABD’de salı günü yapılan ara seçimlerin ardından Washington’daki Cumhuriyetçiler ağır bir yenilginin faturasıyla yüzleşirken, Florida Valisi Ron DeSantis ortaya çıkan tabloyu avantaja dönüştürüyor.

Cumhuriyetçi seçmenin yüksek benzin, dizel ve gıda fiyatlarından sorumlu tuttuğu İran savaşının damga vurduğu seçim sonuçları, Başkan Yardımcısı JD Vance gibi 2028 başkanlık yarışındaki olası rakipleri zora sokarken, görev süresi kısıtlaması nedeniyle son dönemini geçiren DeSantis ise oluşan bu alanı kendi hanesine yazmaya odaklanıyor.

DeSantis, seçim sonrasında Polymarket platformundaki 2028 Cumhuriyetçi Parti başkan adaylığı ihtimallerinde de yukarı yönlü bir ivme yakaladı.

Sonuçlar açıklanmadan önce yaklaşık yüzde 4 seviyesinde seyreden kazanma şansı, perşembe akşamı itibarıyla yüzde 12,7’ye çıktı.

Seçim gecesi oranı kısa süreliğine yüzde 30’un altına gerileyen Vance ise perşembe günü yüzde 37,8 seviyesine toparlanarak seçim öncesindeki oranının bir yüzde puan gerisinde kaldı.

Söz konusu boşluğu kendi icraatlarını savunmak için bir fırsata çeviren DeSantis, eyaletinin göç konusundaki uygulamalarını öne çıkarırken Florida’nın seçim gecesinde Cumhuriyetçilerin mevzilerini koruduğu tek yer olduğuna işaret etti.

Çarşamba günü düzenlenen basın toplantısında açıklamalarda bulunan DeSantis, “Bunu bir ‘dalga’ olarak nitelendirmenin tam olarak doğru olacağını düşünmüyorum. Bu, ABD genelinde mavi eyaletler, kırmızı eyaletler ve aradaki her yeri kapsayacak şekilde meydana gelmiş bir meteor çarpmasının siyasi karşılığıdır” dedi.

Florida Valisi, partisinin eyalette “mevzileri korumayı” başardığını ve Cumhuriyetçi Parti denetimini sürdürdüğünü iddia etti.

Öte yandan eyaletin yeni seçilen valisi olan Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Byron Donalds, DeSantis’in 2022 yılındaki 19,4 puanlık farkının oldukça gerisinde kalarak yarışı yalnızca 1,3 yüzde puan farkla önde tamamladı.

Bunun yanı sıra Cumhuriyetçilerin lehine olacak şekilde yeniden çizilen seçim bölgelerine rağmen Demokratlar Florida’da Temsilciler Meclisindeki birkaç sandalyeyi kazandı.

DeSantis değerlendirmelerine, “Bu Birliğin en büyük 10 eyaleti arasında yalnızca bir tanesinde yönetim Cumhuriyetçilerin elinde olacak, o da Florida eyaletidir” sözleriyle devam etti.

DeSantis, 2024 yılındaki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçimindeki eski rakibi ve Vance’in müttefiki olan Vivek Ramaswamy’yi de hedef aldı.

Salı günü Ohio Valiliği yarışında Demokrat Amy Acton’ın “Vivek’i bozguna uğrattığını” savunan DeSantis, Trump’ın ekibinin Ramaswamy’yi neden yarışa soktuğunu sorguladı.

Çarşamba günü Sage Steele’in podcast programına katılan DeSantis, “Bilirsiniz, Vivek teknoloji dünyasından bir isim gibi; şu Alzheimer ilacını yaptı ve ülkeye vizeli yabancı işçiler getirmek istiyor. Bu, seçmene karşılık bulacak bir profil türü değil” diye konuştu.

DeSantis, salı günü sandıklar kapanmadan önce de İran savaşının Cumhuriyetçilere zarar verdiğine dair uyarılarda bulunmuş ve çatışmanın, Başkan Donald Trump’ın yeni savaşlardan uzak durma vaadiyle çeliştiğini dile getirmişti.

Bu hafta CNN televizyonuna verdiği mülakatta DeSantis, “Trump sahneye çıktığından bu yana Cumhuriyetçilerin benimsediği temel ilke, bu tür ucu açık çatışmalara girmemekti ve gelinen nokta tam da bu oldu. Kuşkusuz Irak’tan biraz farklı ama insanların cüzdanlarını doğrudan etkilediği için çok önemliydi” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyetçilerin yüksek fiyatların faturasını savaşa değil de eski Başkan Joe Biden’a kesme çabalarını da eleştiren DeSantis, “İnsanları gerçekleri çarpıtarak yanılttığınızda, diğer hiçbir konuda size güven duymazlar” dedi.

2024 yılındaki çekişmeli ön seçimde Trump’a rakip olan DeSantis, Washington’da alınan ve kamuoyunda tepki çeken kararlardan uzakta kalarak Florida’yı Trump’ın ikinci döneminin neredeyse iki yılı boyunca yönettiği için yönetimi eleştirme konusunda 2028 için adı geçen diğer başkan adaylarına kıyasla daha geniş bir hareket alanına sahip.

Buna karşın Başkan Yardımcısı Vance çok daha zorlu bir denge arayışıyla karşı karşıya bulunuyor.

Vance, Cumhuriyetçi Parti’nin seçim kayıplarını İran savaşına bağlayıp harcamaların maliyetini sorgulasa da doğrudan savaşa girme kararını eleştirmekten kaçındı.

Vance, 2028’de başkanlığa aday olma kararı verirse, 2024’te Trump’ı iktidara taşıyan koalisyonu bir arada tutmaya çabalarken aynı zamanda mevcut yönetimin sicilinin hesabını vermek durumunda kalacak ve bu denklem her zamankinden daha güç görünüyor.

The Hill gazetesinden Amie Parnes’ın analizine göre, 2028 Cumhuriyetçi Parti ön seçim yarışı yeni bir şekil alıyor.

Trump’ın halefi olma yarışında uzun süredir önde giden Vance’i Dışişleri Bakanı Marco Rubio hemen arkasından takip ederken, Parnes’ın aktardığına göre Cumhuriyetçiler artık doğrudan mevcut yönetimle bağı bulunmayan bir adayın daha güçlü bir seçenek olup olmayacağını tartışıyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Mavi dalga, Demokratik Sosyalizm veya laciverdin tonları

Yayınlanma

Grup [Amerikan Demokratik Sosyalistleri -eç] onu desteklemiş olsa da, 2018’deki ön seçim başarısında ikincil bir rol oynadığı düşünülüyordu. O dönem verdiği mülakatlarda Ocasio-Cortez, kendini bir kalıba sokmaktan kaçınıyordu. Demokratik sosyalizmi [bir yandan] ‘kimliğimin bir parçası’ olarak nitelendirirken [diğer yandan] ‘kimliğimin tamamı değil’ diyor ve (geleceği öngörürcesine) ‘pek çok sosyalist benim sosyalist olmadığımı söylerdi’ diye ekliyordu.

O Temmuz ayında Hot 97’ye verdiği mülakatta ‘Bir kitap okuyup sonra ne olduğuma karar vermiyorum’ diyen Ocasio-Cortez, siyasi etiketlerden çok ‘Herkes için Medicare’ ve ücretsiz üniversite eğitimi gibi politikaları önemsediğini ifade etmişti: ‘Eğer bu beni bir sosyalist yapıyorsa, peki, o zaman sanırım ben bir sosyalistim. Sanırım ben bir demokratik sosyalistim.’”

“Woke 1.0”ın poster çocuğu, Amerikan solunun Rüstem Batum’u Hasan Piker’in 2028 seçimlerindeki Demokrat başkan adayı Alexandria Ocasio-Cortez (AOC) üzerine yazılmış sitayiş dolu New York Times haberinden aktardım. Ara seçimlerden hemen önce yayınlanan bu habere geri döneceğiz; fakat “ABD’de bu kadarı bile solculuk sayılır”dan “Senato’da sosyalist inkılap yaşandı” sayıklamalarına kadar uzanan yorumlar yayılırken, Amerikan siyasetindeki zarfın mazruftan daha önemli oluşu ile popülizmin tipik “kitapsızlık” vaazının nasıl iç içe geçebildiğine dikkat çekmek istiyorum. Türkiye’nin yeni, kolejli ve her nasılsa kamuoyuna “yurtdışılı sosyalist” satmaya başlayan Yunus Emre Erdölen gibi cep yakan temiz yüzlü Amerikan siyaseti yorumcularının pek grift olduğuna inandıkları bu siyaset yapma biçimi, AOC tipi “ilericilerin” alamet-i farikası. Tezgahta her meşrebe göre malın bulunması karmaşıklık işareti sayılıyor.

Bu bakımdan, mavi dalgaya tutunarak Kongre’ye kapağı atan Demokratların önemli bir kısmının yalan söylediğini, “samimi” olanların da vaatlerinin tam tersini yapmak zorunda kalacağını şimdiden söyleyebiliriz. Teksas’ın yeni “solcu vaizi” James Talarico, gümrük vergilerini düşürerek ve rekabeti artırarak market fiyatlarını düşürmeyi vaat ediyormuş; Kuzey Carolina’dan Roy Cooper, “ürünlerin fiyatlarını düşürmeyi” taahhüt ederken, Güney Carolina’da göreve başlayacak olan Annie Andrews ise federal benzin vergisinin askıya alınmasını öneriyormuş… Hem federal düzeyde, hem eyalet düzeyinde borç meselesi en önemli gündemken, üstelik iktisadi büyüme neredeyse tamamen AI balonuna yaslanıyorken, en hafif tabirle olmayacak duaya amin demekten, daha ağırından ise hayal satıcılığından bahsediyoruz.

Ama belki de bu sol gösterip sağ vurma konusundaki en bariz örneği, Electronic Intifada’nın emektarlarından Ali Abunimah verdi: Bir yandan Gazze’de yaşananları “soykırım” olarak nitelendiren El-Sayed, diğer yandan Amerikan emperyalizminin en sinsi katillerinden Barack Obama¹ ile çok tarihin çöplüğüne gitmesi gereken Kamala Harris’in şefaatçiliğine soyunabiliyordu. “Bu sözde ilerici adayların, bu savaş suçlusu canavarları aklamaya çalıştığını görüyoruz,” diyordu Abunimah: “Buna ilerleme demek ya da bunu olumlu karşılamak benim için çok zor.”

Yahut, DSA üyesi Zohran Mamdani’nin “en önemli Yahudi müttefiklerinden” biri olarak gösterilen Brad Lander’ı ele alalım. Cumhuriyetçi rakibini rahatça yenerek Temsilci seçilen Lander da Gazze’de bir soykırım olduğunu söylüyor ve Batı Şeria’da İsrail’in etnik temizlik yaptığını düşünüyor. Hatta geçen ay, Batı Şeria’da Filistinli çiftçiler ve “İnsan Hakları için Hahamlar” adlı insan hakları örgütüyle birlikte zeytin hasadına katılırken işgal güçleri tarafından kısa süreliğine gözaltına alındı. Üstelik Yair Lapid ile X’te tartışmaya girecek kadar da ilkeli görünüyor. Fakat o da nesi? Lander kendisini liberal siyonist olarak tanımlıyor. İsrail soykırım yapıyor ama bu devlet bir şekilde “demokratik” ve “insan haklarına saygılı” olabilir! Aynı Lander, Demokratların çoğunluğu ele aldığı Temsilciler Meclisi başkanlığı yarışında, pankart taşıyan cinsten İsrail yanlısı Hakeem Jeffries’i destekleyeceğini de söyledi.

Şu İsrail meselesi: Soykırım demesi bedava

ABD’de her iki partide de İsrail konusunda yeni bir arayış olduğuna şüphe yok. Ama bu arayışın, Leopar’daki ünlü replikte olduğu gibi, “Eğer her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, bazı şeylerin değişmesi gerekecek” düşüncesi ile ilgisi var.

Hillary Clinton bile Netanyahu’dan nefret ediyor. Obama döneminde Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü olarak görev yapmış azılı siyonist Rahm Emanuel, Tel Aviv’de İsraillilerin yüzüne baka baka değişmeleri gerektiğini söylüyor. Daha acayibi de var: Britanya’dan yayın yapan solcu ve Filistin dostu bir yayınevi, Sabri Jiryis’in siyonizmin kökeni hakkında mitleri parçaladığı Foundations of Zionism [Siyonizmin Temelleri] kitabını basıyor. Yazarın kızı da olan ve kitabı Arapçadan İngilizceye çeviren Fida Jiryis, “Çevirmenin notu”nda çeviri projesinin Açık Toplum Vakfı ve Rockefeller Brothers Fund’dan fonlandığını yazabiliyor!

Bu nasıl olabiliyor? İsrail’de, özellikle kurucu önderlerin bağlı bulunduğu İşçi Siyonizmi’nin böyle bir “güleryüzlü” tarafı hep vardır. Bugün de, Netanyahu hükümetini Amerikan ve Avrupa kamuoyu ile İsrail’in arasını bozduğu için eleştirenler bolca mevcut. Batı Şeria’daki yerleşimci terörünü durdurmak, Gazze’den mümkünse çekilmek, Suriye’nin yeni kayyumu ile “güvenlik” anlaşmasına varmak bu programın bazı unsurları arasında. Lander’ın bağlı bulunduğu liberal siyonist akım da bunun içine yerleşiyor. Likud ve etrafındaki çerçöp onlar için Trump ve Avrupa sağı ile eşit. Üstelik tersten bakınca da öyle: Netanyahu çetesi, Batıdaki kendilerine karşı çıkanları Demokrat Parti çevresi ile, Soros ile, “Batı medeniyetini çökertmek isteyen woke-solcu-islamcı” ittifakı ile eşitliyor. ABD’nin bölgeden çekilme ihtimali bir kez daha gündemdeyken, boşluğun Likudlaşmış İsrail tarafından mı, yoksa Demokratların (ve Katar parasının) on yıllardır yatırım yaptığı “ılımlılaştırılmış Sünni ekseni” tarafından mı yönetileceğine dair bir kavga bu. Yeni “Demokratik Sosyalistlere” Suriye’nin yeni hükümeti veya Katar hakkında ne düşündüklerini bir sorun bakalım!

Burada Britanya’dan Vatikan’a kadar uzanan bir ittifaktan bahsediyorum. İngilizlerin, Trump yönetiminin gözaltına alması üzerine “Yahu bu bizim adamımız!” diye feryat ettiği “Filistin dostu, Esad düşmanı” Mahmud Halil, Haaretz gazetesine yaptığı açıklamada “İsrail’in var olma hakkını” teyit edebiliyordu mesela. Aynı Halil, “ilerici” Demokratların da gözdelerinden. Öyle ki, Hasan Piker, Mahmud Halil ve Mehdi Hasan’ı Mamdani’nin zafer partisinde yan yana görebilirdiniz. Papa Leo da JD Vance ve Donald Trump’a karşı ilan ettiği seferde başarılı olmuş görünüyor. Papa’nın medyadaki “ilerici” yüzü Christian hale, seçimlerden sonra manidar başlık attığı bir haberinde (“Trump ve Vance, Papa XIV. Leo’ya saldırdı. Seçmenler yanıt verdi”) açıkça yazıyordu: “Bir Metodist papaz, bir Presbiteryen ilahiyat öğrencisi, bir Müslüman doktor ve Katolik bir Ojibwe kadını Senato’ya giriyor. Demokratlar artık alçakgönüllülükle yönetmek zorundalar ve biz de onların bu ilkeye sadık kalmalarını sağlamalıyız.”

Zaten burada İran öcüsü partiler üstü konumda. El-Sayed’in, Ali Hamaney’in katli hakkında söyledikleri buna işaret ediyor. Önce, sızan bir ses kaydında, Michigan’daki seçmenlerin “üzgün” olduğu için bu meseleye değinmeyeceğini, hatta bunun konuşmaya değer bir mesele bile olmadığını söyleyen yeni senatör, daha sonra Hamaney’in “kötü bir adam” olduğunu ve “İran rejimini savunmayacağını” söyleyecek ama elbette bunun “uluslararası hukuku delmeye neden olmadığı” kaydını da ekleyecekti.

İsrail’in Likudlaşıp nativistleşmesi ile evrenselleşmesinin paralel ilerlediğini, bunun çelişki gibi görünse de günümüzde etno-milliyetçiliğinin evrenselleşmesinin maddi zemininin bulunduğuna daha önce işaret etmiştim. Madalyonun diğer yüzünde ise, İsrail’in varlığının sorgulanması ile siyonizmin normalleşmesi yer alıyor.

Dahası, bu anti-İsrail tutum, özellikle New York gibi şehirlerde ne yazık ki gitgide orta-üst sınıfın sinyallemesi haline geliyor. Örneğin Mamdani’nin desteklediği ve “en radikal” solcu olarak görülen yeni temsilci Darializa Avila Chevalier, Manhattan-Bronx’ta en yüksek desteği elde ederken, düşük gelirlilerinin yaşadığı bölgelerde aynı başarıyı gösteremedi. Bu da bizi diğer meseleye getiriyor.

Mamdani vakası – 1: ‘Sınıfsal’ laf kalabalığı

Sınıfın zengin çocukları

Avila Chevalier ile Haziran ayında yapılan Demokratik ön seçimlerde yendiği Adriano Espaillat arasındaki fark bize çok şey anlatıyor. Her ikisi de kentteki Dominik göçmenlerini temsil ediyor. Espaillat, daha çocukken bu kente gelen ve uzun yıllar yasal bir statüsü bile olmadan yaşayan tipik bir göçmen evladıydı. Onun Kongre’ye kadar yükselişi, Amerikan rüyasının hâlâ işler göründüğü bir döneme işaret ediyor: Sıfırdan en tepeye kadar çıkan bir yabancının öyküsü bu. Nitekim ön seçimlerde Espaillat, düşük gelirli mahallelerde yüzde 40 oyla rakibini epey geride bırakıyordu.

Chevalier ise Espaillat’nın temsil ettiği değerlerin tam zıddı gibi görünüyor. Dominikli bir ailenin çocuğu olarak Florida’da doğup büyüyen bu genç, daha sonra Columbia Üniversitesi’nde okumak üzere Upper Manhattan’a taşındı ve orada kaldı.

2010 ile 2020 yılları arasında bu bölge, şehirde nüfus kaybı yaşayan sadece iki mahalleden biriydi. 17.000’den fazla Hispanik sakin bölgeyi terk etti ve bunların yerini çoğunluğu beyaz olan birkaç bin yeni gelen aldı. 2010’ların ortasına gelindiğinde, CUNY’nin yaptığı bir araştırmaya göre, bölgedeki beyaz hane halklarının medyan geliri yıllık 80.000 dolara yaklaşırken, Dominikli hane halklarının medyan geliri ise yaklaşık 31.000 dolardı. İşçi sınıfından birçok Dominikli, soylulaştırılan bu bölgedeki yüksek konut fiyatları nedeniyle ayrılmak zorunda kaldı.

The Free Press için manidar bir yazı yazan (“Sosyalizmi yoksullar değil, zenginler alevlendiriyor”) ve kendisi de Dominik kökenli olan Rafael A. Mangual bu konuda şunları söylüyor:

“Bu durum bana tamamen yabancı değil. Dominikli bir göçmenin oğlu olarak, Chicago’daki hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra eşimle birlikte East Harlem’deki bir daireye taşındım. Ben bu şehirde doğup büyüdüm; hem ben hem de eşim Latin Amerika’dan gelen göçmenlerin çocuklarıyız; fakat her ikimiz de yüksek lisans derecesine sahip, gelecek vaat eden profesyoneller olarak, birçok açıdan bu mahalleyi on yıllardır evleri olarak gören sakinlerden çok, mahalleyi soylulaştıranlara benziyorduk. Ve bu konuda yalnız değildik.”

Yazara göre, DSA’de bile “radikal” bulunan Chevalier’nin “anti-Amerikan” politikası, uzun süredir bu bölgenin sakinleri olan göçmenlerden ziyade, üniversite eğitimi almış ve “soylulaştırıcı” beyaz yeni sakinler arasında daha fazla yankı buldu.

Benzer bir eğilimin Zohran Mamdani için de geçerli olduğunu daha önce yazmıştım (bakınız ve bakınız). AOC de “solculuğu” paraya dönüştürme yeteneği gösterdiği için önemli: babası memur, annesi öğretmen, kendisi garsonluktan tuvalet temizlemeye kadar çeşitli işler yaptığını söyleyen genç temsilci, zamanla yorumculuk, konuşmacılık ve yazarlık dünyasında “ilerici” değerlerin satışını yapmayı öğrendi. Seçim kampanyasından daha sonra kovduğu Silikon Vadisi’nin “ilerici Demokrat” çocuğu Saikat Chakrabarti’nin şirketlerine aktarılan paralar şimdi unutulmuş durumda. 2021’de, “ilerici” örgüt (onun da kurucusu Chakrabarti) Brand New Congress’ten aldığı yüklü paralar gündem olmuştu.

El-Sayed: Arap Obama ve çoban köpekleri

Yakıştırma bana ait değil. Black Agenda Report’tan Margaret Kimberley, El-Sayed geçen yaz Demokratik rakibini ön seçimlerde yendikten sonra “El-Sayed, Arap Obama’dır” başlıklı bir yazı yazmıştı.

Kimberley önemli bir şey söylüyor: “Bu ülkede siyaset son 50 yıldır sağa doğru kayıyor ve söylem o kadar daralmış durumda ki, şüphe duyulması gereken durumlarda haksız bir mutluluk yaşanıyor.”

Bunu, El-Sayed’in dikkatle tartarak yaptığı İsrail karşıtı açıklamaları istinaden söylüyor. Türkiye’deki Amerikan solcularından sık sık duyduğumuz “Hiç mi sevinmeyelim?” serzenişine cevap veriyor sanki. Şüphe duymaya hakkımız vardır diyor, üstelik “Demokratik Sosyalist dalga” ezip geçmeye başlamışken.

Kimberley, yazının başında Amerikan siyasetinde görünen ile altta yatan arasındaki farka değindiğimiz bölümle uyumlu bir şekilde yazıyor:

“​​Bu sözleriyle [Filistin’i kastediyor – eç] seçmenlerin duygularını tam isabetle ölçmüştü; fakat daha yakından bakıldığında, El-Sayed’in seçim kampanyasında tanıtıldığı gibi ilerici bir savaşçı olmadığı ortaya çıkıyor. El-Sayed, diğer dış politika konularında Demokrat Parti oligarşisiyle tam bir uyum içindedir. Şu anda 195 milyar dolar tutarındaki Ukrayna’ya, daha doğrusu askeri-sanayi kompleksine yönelik yardımın sürdürülmesinden yanadır. Bu konuda diğer diğer tüm müesses nizam Demokratları gibi konuşuyor.”

Kimberley, ironik bir şekilde, “Rusya’ya karşı yürütülen tehlikeli bir vekalet savaşı için harcanan kamu kaynaklarının dipsiz kuyusu”nun, El-Sayed’in desteklediğini söylediği “Herkes İçin Medicare” programının masraflarını karşılayabileceğine işaret ediyor.

Amerikan ordusunun kaçırdığı Nicolas Maduro için de, “uluslararası hukuka aykırılık” türü beylik lafları ettikten sonra, “halkını ezip geçen korkunç bir diktatör” demekten sıkılmıyordu.

Kimberley, kendisini sosyalist değil, kapitalist olarak nitelendiren El-Sayed’in Kamala Harris’e destek verdiğini, hatta onun İsrail politşkası hakkında da alenen yalan söylediğini hatırlatıyor: El-Sayed’e göre Joe Biden Netanyahu’yu kucaklarken, Harris boykot etmişti! Yalan ve El-Sayed’in büyük bir mutlulukla sahip çıktığı Amerikan tipi ikili siyaset yapma biçimi şuydu: Harris, Netanyahu’nun Kongre’de yaptığı konuşmaya gerçekten katılmamıştı; fakat konuşmasından sonra Beyaz Saray’da onunla gizli bir görüşme yapmıştı!

Obama ve diğer Demokratik müesses nizamın desteğini saymıyorum bile. Kimberley partideki durumu özetliyor:

“Demokratlar ve onların oligarkları aptal değiller. Mesajlarını yeniden ayarlamaları gerektiğini biliyorlar. Hâlâ neoliberal ve hâlâ emperyalistler; fakat seçmenlerinin öyle olmadığını da biliyorlar. El-Sayed, farklı bir siyaset değil, anlatıdaki bir rota değişikliğini zorluyor.”

Bir başka Black Agenda Report yazarı Bruce Dixon, El-Sayed’i destekleyen Bernie Sanders için “çoban köpeği” diyor. Neden? Cevabı alıntılıyorum:

“Çoban köpekleri sürüyü güder; çoban köpeği adayı ise, aksi takdirde sola kayarak Demokrat Parti’nin dışına çıkabilecek, ya oy kullanmayabilecek ya da iki partili sistemin dışında bir şey inşa etmeye çalışabilecek aktivistleri ve seçmenleri yeniden Demokrat Parti’nin çatısı altına toplamakla görevlidir.”

Çoban köpeklerinin önde gelen adayı AOC, geçen ay Detroit’te El-Sayed’in destekçilerine, “Bu ülkede milyarderlerden daha fazla çalışan insan var,” derken de sürüsünü gütmek için kolları sıvamıştı. Florida’da, taze DSA’li Angie Nixon ile birlikte yaptığı mitingde, “İyi okullar komünizm değildir. Devlet tarafından finanse edilen hastaneler komünizm değildir,” deyip
“halkın taleplerine duyarlı” bir hükümetin “ne aşırı, ne tuhaf, ne de aşırı sol” olduğunu sözlerine eklerken de aynı bilinçle hareket ediyordu.

Mamdani vakası – 2: Partiler üstü Amerikan rüyası

Sosyalizmin başı bir kez daha dertte

Nitekim DSA ile AOC arasındaki gönüllü ittifakın işe yaradığı görülüyor. Senato’ya bu kış komünizmin geldiği masalını sıkılmadan okuyan Cihan Tuğal gibi ayran gönüllülerin sandığının aksine “radikal” isim sayısı “ılımlılardan” hayli az olsa da, bir “demokratik sosyalizm” rüzgarı estiği kesin.

En baştaki New York Times haberine bakacak olursak AOC, özel görüşmelerde, “Gazze’deki savaş gibi konularda kendisinin bile bazen onların saflık odaklı turnusol testlerini geçemediğinin farkında olarak”, demokratik sosyalist arkadaşlarını “kucaklayıcı bir kültür” oluşturmaya çağırıyormuş. Hem Bernie Sanders tipi bir “popülizm”e, hem de Barack Obama tipi bir birleştiriciliğe oynuyormuş.

DSA’de karşılık bulduğu anlaşılıyor. Bu “solcu” gevşek koalisyonun küresel beyin öğütücü yayınlarından Jacobin için podcast yapan Daniel Denvir, “AOC’nin önündeki imkânların ve zorlukların”, daha geniş kapsamlı sosyalist hareketin durumunu “gerçekten de somut bir şekilde yansıttığını” savunuyor. Ona göre AOC’nin hem “sosyalist soldaki” desteğini canlandırıp pekiştirmesi, hem de daha geniş bir “liberal” seçmen kitlesine hitap etmesi gerekiyordu. Denvir, solda “hiçbir gerekçe olmaksızın” AOC’yi “satılmış” ilan edenlere de çatıyordu.

Ocasio-Cortez’in hâlâ yakın ilişkide olduğu, NYT’nin “Washington’daki ilk akıl hocalarından biri” saydığı New York’lu temsilci Nydia Velázquez, “O artık olgunlaştı. DSA’in de ondan bir şeyler öğrenmesi gerekiyor,” diyor. “Woke 1.0 çılgınlıktı” diyerek olgunlaşan AOC, DSA’i de kanatları altına alıyorsa, DSA neden karşılık vermesin?

AOC’nin Biden ve Harris’e desteği DSA’de kaşların kalkmasını sebep olabilir. Harris’in Gazze konusundaki tutumunu tıpkı El-Sayed gibi yalanlarla örtüyor olabilir. DSA’in “çelik çekirdek” federal merkezi AOC’den memnuniyetsizlik duyuyor olabilir. Ama New York’ta, çevrimiçi bir destek toplantısında, Filistin bayraklı emojiler eşliğinde, gevşek örgütün aynı gevşeklikteki üyelerinden “kendisine güvenmelerini ve yoldaşları gibi görmelerini” istemesine engel değil. Esnek ile geniş, demokratik sosyalizmi iktidara taşıyacak!

El-Sayed DSA’li değil, Mamdani DSA’li, AOC ise yıllardır aidatlarını ödemiyor. Ama NYT’ye göre AOC’den daha solcu olan Mamdani, Michael Bloomberg gibi zenginlerle al takke ver külah görüşebiliyor.

Bu yaz, kendisini “Marksist-Leninist-Maoist” olarak tanımlayan bir DSA grubu, Ocasio-Cortez’in bir sosyalist değil, “herhangi bir ilkeye sahip olmayan oportünist bir amatör” olduğunu söylemişti. DSA sözcüsü Cara Tobe hemen devreye girdi ve “Onlar örgüt içinde çok küçük bir grup ve ulusal ve yerel liderlik adına karar alma yetkisi neredeyse hiç yok,” dedi.

Dahası, bu pek demokratik sosyalizmde, yukarıda El-Sayed örneğinde gördüğümüz gibi, Ukrayna gevşekliği de demokrasinin gereği. Koalisyonun 2022’de savaş başladıktan sonraki açıklamalarını biraz arkeolojiyle ancak bulabilirsiniz. Rusya’yı da ABD’nin NATO genişlemesini de kınayan beylik bir açıklama. Sonra derin bir sessizlik. Üstelik, gevşek koalisyonun içinde bazı “sert” troçkistlerden “Rusya’yı az kınadık” yollu itirazlar bile görebilirsiniz. Örneğin Netanyahu’yu tutuklayamayan Mamdani, Putin’i de UCM kararları doğrultusunda tutuklayacağını söylüyordu.

Geçim sıkıntısına çözüm: Para dağıtmak

ABD’de “sanayi politikaları”nın devlet düzeyinde dönüşü Obama döneminde oldu. Bugün unutuluyor ama “jeopolitik” mülahazaların iktisadi bağlama oturması da aynı dönemde Çin’e karşı yeni arayışlarla birlikte gündeme geldi. “Yeşil Mutabakat” ve temiz enerji dönüşümü de bunun ürünüdür. AOC, DSA ve Chakrabarti, hatta Elon Musk gibi kurumlar ve figürler, açılan bu kapıdan girdiler.

Dolayısıyla bu endişeden geri dönüş mümkün değil. Joe Biden’ın, kendinden önceki Trump döneminde atılan Çin karşıtı adımları aynen devam ettirmesi bu yüzdendi. Çin’e karşı rekabet edemedikçe esnek çalışma modellerinin, “gig” ekonomisinin, otomasyonun yaygınlaşmasında da Obama-Biden döneminin damgası var. Öyle ki, “barışın başkanı” Obama, askeri faaliyetleri hızlı insansızlaştırmış ve kendi dönemini İHA-SİHA’ların en çok insan öldürdüğü yıllar olarak bitirmişti.

Her neyse… Artık nüfusa ne yapılacağı meselesi, yapay zeka ve veri merkezleri üzerinden dönen kavganın da temellerinden biri. Buradan da geri dönüş yok. Silikon Vadisi peygamberleri, yeni otomasyon tekniklerinin artık nüfusu gereksizleştireceğini ileri sürerken, istihdam korkusu yaşayan ve Demokratların kitlesini kemikleştirenler “temel vatandaşlık geliri”ne daha yatkın görünüyor.

Mesela Teksas’a vali seçilen Demokrat Gina Hinojosa, Teksaslılara tek seferlik olmak üzere 1.500 dolarlık bir geri ödeme çeki göndermek istediğini söylüyor (Aynı Hinojosa, 2023’te veri merkezlerine vergi istisnası tanımayı desteklerken, şimdi tam tersi bir pozisyonda!). Üstelik her nasıl oluyosa, federal düzeyde emek üretkenliğinin arttığı ve bunun yapay zeka uygulamaları ile ilgisinin de pek az olduğu bir dönemde bunlar öneriliyor. Bu üretkenlik trendinde sıfır noktasının pandemi dönemi olduğunu da hatırlatalım. Sert kapanmaları ve hanelere para dağıtımını hararetle savunan Demokratlar, emeğin ulusal gelirden aldığı payı, üretkenlik artarken azaltmaya katkıda bulunmuş gibi görünüyor. Hanelere çek dağıtmak da aynı siyasetin bir uzantısı.

Kıyamete beş kala – 4: Amerikan kapitalizmi sınırlarda

Michael Roberts aktarıyor: Biden ve Trump dönemlerinde, en zengin %10’luk hane halkı grubunun medyan net serveti, 2022’den 2025’e kadar 2,8 milyon dolardan 3,67 milyon dolara sıçradı; bu, yaklaşık 872 bin dolarlık ya da %30’luk bir artışa tekabül ediyor. Gelir açısından en alt %40’lık kesim ise geriledi.

Nitekim hiçbir Demokrat, “odadaki fil”i, yani AI balonu dışında büyüyemeyen Amerikan ekonomisini açıklamaya çalışmıyor. Bu, “sıfır toplamlı oyun” anlamına geliyor. Bu durumda Demokratik ve Cumhuriyetçi ittifaklar, seçimden seçime salıncak gibi sallanacak ara katmanların, büyümeyen pastadan pay kapmaya çalışırken sergiledikleri kaprislerle belirlenecek. Dolayısıyla, “Woke 1.0 çılgınlıktı” diyen AOC’yi de, bir anda “kimlik-kültür-cinsiyet siyaseti”nin kötülüğü ile “sınıf siyaseti”nin iyiliğini keşfeden kimi solcuları da ciddiye almak mümkün değil.

Zaten yine Roberts, Demokratların korkunç “savunma” harcamalarını kısmaya yönelik hiçbir önerisinin olmadığına işaret ederken, “Görünüşe göre Demokratlar, hızlanan enflasyonu nasıl kontrol edecekleri konusunda hiçbir fikir sahibi değiller; tek çare olarak Federal Rezerv’in faiz oranlarını yükseltmesine güvenmekten başka bir yol bulamıyorlar ki bu politika, resesyon olasılığını yalnızca artıracaktır. Ayrıca, hızlanan eşitsizliği tersine çevirecek hiçbir öneri de bulunmuyor,” deme ihtiyacı hissediyor.

Görünen o ki, yapay zeka balonu patlayana kadar, Demokratlar gemiyi yüzdürmek istiyor. İşin ironik yanı, balonu patlatacak olan da aynı Demokrat politikalar olabilir. Kapitalist “yarıtıcı yıkım”dan kaçarken yıkılan yapı: Tam da Janus yüzlü Amerikan siyasetine uygun bir Demokrat son değil mi?


¹ Black Agenda Report‘tan​​​​​​​ Ajamu Baraka önemli bir noktayı hatırlatıyor:

“Yurt içinde Obama, rekor düzeyde sınır dışı işlemlerine öncülük etti ve ulusal güvenlik devletinin siyasi muhalifleri gözetleme, yargılama ve cezalandırma kapasitesini genişletti. Yönetimi, modern ABD tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir sıklıkta, Casusluk Yasası kapsamında ihbarcıları yargıladı. Ayrıca, insansız hava aracı savaşları yoluyla hedefli suikastları kurumsallaştırdı; buna, 2011 yılında Yemen’de en az üç ABD vatandaşının yargısız infaz edilmesi de dahil.”

Obama’nın siciline, Minnesota ve New York’ta ICE eliyle yapan barbarlıklara “ilerici” Demokratların ne kadar karşı koyduğu eklenince gelecek için pek de umutlu olmaya hacet yok.

Okumaya Devam Et

Amerika

Tesla, Teksas’ta Cybertruck üretimini 2027 ortasında sonlandıracak

Yayınlanma

Tesla, Teksas fabrikasındaki Cybertruck üretimini robotaksi modeli Cybercab’e kapasite açmak amacıyla 2027 yılı ortasında sonlandırma kararı aldı. Şirketin “Diğer modeller” kategorisindeki teslimatları 2026’nın üçüncü çeyreğinde 8 bin 295 adede geriledi.

Elektrikli araç üreticisi Tesla, Teksas’taki Gigafactory fabrikasında Cybertruck model pikapların üretimini 2027 yılının ortalarında sonlandırmayı planlıyor.

Reuters’ın aktardığına göre şirketin CEO’su Elon Musk, üretim bantlarının kapatılma kararını, robotaksi ve otonom ulaşım ağı planlarının kilit modeli olarak konumlandırılan insansız Cybercab üretimini artırma gereksinimiyle açıkladı.

Modelin üretiminin başka bir tesise taşınıp taşınmayacağı yoksa tamamen mi durdurulacağı henüz bilinmiyor.

Teksas’taki fabrika, Cybertruck parçalarını üretmeye yarayan donanıma sahip olduğu bilinen tek Tesla tesisi olma özelliğini koruyor.

Musk, Cybertruck üretiminin durmasıyla boşa çıkacak kapasitenin, yakın zamanda tanıtılan sürücüsüz Cybercab modelinin üretimine aktarılacağını ifade etti.

Pikap modelinin başmühendisi Wes Morrill, X platformunda paylaştığı mesajda, “Cybertruck teknolojilerin geliştirilmesi için inanılmaz bir platformdu ve varlığını Cybercab sayesinde sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.

Tesla’nın geleneksel General Motors ve Ford pikaplarına fütüristik bir alternatif iddiasıyla 2023 yılında piyasaya sürdüğü Cybertruck, beklenen satış başarısını yakalayamadı.

Aracın paslanmaz çelikten üretilen köşeli gövdesi, modelin ABD dışındaki pazar potansiyelini kısıtladı.

Bazı Avrupa ülkelerinde aracın satışı için resmi izinlerin alınması zorlu bir sürece dönüştü.

Model çok sayıda geri çağırma kararıyla gündeme gelirken şirket de kalite kontrol sorunlarıyla karşılaştı ve fiyatları defalarca revize etti.

Cybertruck satışlarını bilançoda bağımsız bir kalem olarak paylaşmayan Tesla, bu teslimatları “Diğer modeller” kategorisi altında raporluyor.

Şirket verilerine göre “Diğer modeller” sınıfında 2026’nın ikinci çeyreğinde 12 bin 364 olan teslimat sayısı, üçüncü çeyrekte 8 bin 295 seviyesine geriledi.

Tesla, daha önce uçma kabiliyetine sahip yeni Roadster modelini de tanıtmıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English