Amerika
ABD, Avrupa ve Orta Doğu’ya verdiği askeri yardımları Amerika kıtasına kaydıracak

Trump yönetimi, Orta ve Güney Amerika’daki muhafazakâr eğilimli hükümetleri desteklemek amacıyla Avrupa ve Orta Doğu’daki ülkelere sağlanan on milyonlarca dolarlık ABD askeri yardımını kesiyor.
Dışişleri Bakanlığı salı günü Kongre’ye, Slovakya, Kuzey Makedonya, Tunus ve Irak’a ayrılan 52 milyon dolarlık dış askeri finansmanı Panama, Peru, Ekvador ve Kolombiya’ya yeniden tahsis edeceğini bildirdi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio geçen hafta Kolombiya, Ekvador ve Peru’yu ziyaret etti ve Trump yönetiminin dış politikasında “Batı Yarımküre”ye öncelik vererek uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele ve yasadışı göç konularına ağırlık verdiği için bu ülkelere ek destek sözü verdi.
Bu, Başkan Donald Trump’ın NATO müttefiklerinin savunma bütçelerine yeterince harcama yapmadıkları ve diğer konulardaki şikayetlerine yanıt olarak Avrupa’ya ayrılan fonların veya asker sevkiyatlarının azaltılmasına yönelik bir dizi adımın en sonuncusu.
Hem Kuzey Makedonya hem de Slovakya NATO üyesi.
Fakat bu gelişme, yönetimin “Batı Yarımküre”ye özel bir önem verip sağcı hükümetlerle sıkı bir işbirliği içine girmesiyle aynı zamana denk geliyor.
Yabancı askeri finansman, alıcı ülkelere ABD vergi mükelleflerinin paralarını sağlayarak, bu ülkelerin Amerikan savunma şirketlerinden askeri teçhizat satın almalarına imkân tanıyor.
Dışişleri Bakanlığı, bu fonların “kendi bölgemizde uyuşturucu terörizmiyle mücadele etmek ve Panama Kanalı’nın güvenliğini sağlamaya devam etmek” için kullanılacağını belirterek, “Batı Yarımküre”nin tarihsel olarak ABD’nin askeri yardım programlarında ihmal edildiğini de ekledi.
“Bu fonlar, düşmanların yarımküremizde stratejik dayanaklar kurmasını engelleyecek,” diyen bakanlık, Latin Amerika’daki varlığını güçlendirmeye yönelik çabalarını giderek artıran Çin’e üstü kapalı bir gönderme yaptı.
Bu fon aktarımının Tunus, Irak, Kuzey Makedonya veya Slovakya’ya yönelik yabancı askeri finansmanı ortadan kaldırmadığı belirtildi; fakat bu ülkelere ayrılan kesin tutarın ne kadar olduğu netleşmedi.
Bununla birlikte Dışişleri Bakanlığı, mevcut finansman dağılımının “yönetimin Batı Yarımküre’ye verdiği öncelikle” uyuşmadığını belirtti.
Amerika
Trump, İsrail’e tarihin en büyük bomba sevkiyatına hazırlanıyor

Trump yönetiminin İsrail’e 2,8 milyar dolar değerinde, yaklaşık 900 kilogram ağırlığında 40 bin ağır bomba göndermeye hazırlandığı bildirildi.
Paketin ABD’nin modern tarihindeki en büyük konvansiyonel bomba sevkiyatı olabileceği belirtiliyor.
Washington Post’un ABD’li yetkiliye dayandırdığı haberine göre silah paketi, 20 bin MK-84 ve 20 bin BLU-117 bombasının yanı sıra 20 bin I-2000 delici savaş başlığını kapsıyor.
İşlem resmi olarak “silah satışı” şeklinde tanımlansa da finansman ABD’nin Yabancı Askerî Finansman programından karşılanacak.
Bu program kapsamında Washington, İsrail’in Amerikan silahlarını satın almak için kullanacağı parayı kendisi sağlıyor.
Trump yönetimi, Kongre’ye onay baskısı yapıyor
Önerilen silah sevkiyatı hakkında Kongre komisyonlarına gayriresmi bildirimde bulunuldu. Trump yönetiminin, paketin onaylanması için Kongre yetkililerine baskı yaptığı bildirildi.
Muhafazakâr yorumcu Tucker Carlson, habere ilişkin değerlendirmesinde planlanan sevkiyatın benzeri görülmemiş boyutlarına dikkat çekerek kararı sert biçimde eleştirdi.
Carlson, X hesabından yaptığı paylaşımda, “Bu, modern ABD tarihinde konvansiyonel patlayıcı mühimmatın tek seferde gerçekleştirilen en büyük sevkiyatı gibi görünüyor” dedi.
Carlson, Amerikan ölçü birimiyle 40 bin tona, metrik sistemle yaklaşık 36 bin 300 tona karşılık gelen sevkiyatı İkinci Dünya Savaşı bombardımanlarıyla karşılaştırdı.
ABD Sekizinci Hava Kuvvetlerinin Mart 1945’te Berlin’e düzenlediği saldırıda yaklaşık 3 bin ton, Tokyo’ya yönelik Meetinghouse Harekâtı’nda ise yaklaşık 1600 ton bomba kullanıldığını hatırlattı.
Carlson: İsrail, İkinci Dünya Savaşı mı yürütüyor?
Carlson, planlanan sevkiyatın büyüklüğünün tarihsel bir benzerinin bulunmadığını belirterek bu silahların bölgede kullanılmasının askeri gerekçesini sorguladı.
Carlson, “Bunun hiçbir haklı gerekçesi de yok” diyerek sevkiyatın boyutunun İsrail’in “İkinci Dünya Savaşı yürüttüğünü” düşündürecek düzeyde olduğunu ifade etti.
Silahların yoğun nüfuslu bölgelerde kullanılmasının ağır sonuçlar doğuracağını vurgulayan Carlson, MK-84 bombasının binaları yıkabilecek ve derin kraterler açabilecek güçte olduğunu belirtti.
Carlson ayrıca İsrail ordusunun Gazze’de bu bombalardan yüzlercesini kullandığını hatırlattı.
“Vergi mükelleflerinin parasıyla İsrail’e hediye”
Carlson, silahların Yabancı Askeri Finansman programıyla karşılanacak olmasına dikkat çekerek işlemin geleneksel bir silah satışından ziyade Amerikan vergi mükelleflerinin parasıyla İsrail’e verilen bir hediye olduğunu savundu.
ABD Senatörü Chris Van Hollen da silah paketine karşı çıkacağını açıkladı. Van Hollen, İsrail güçleri Gazze ve Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürürken Trump yönetiminin vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edilen bombaları İsrail’e göndermek istediğini söyledi.
Trump yönetimi, henüz sonuçlanmayan silah sevkiyatı hakkında ayrıntılı açıklama yapmayı reddetti.
Amerika
Gatun Gölü’nde su çekildi: Panama Kanalı gemi trafiğini kısıyor

Panama Kanalı yönetimi, El Niño hava olayının tetiklediği şiddetli kuraklık nedeniyle günlük gemi geçiş kotasını Ekim ayından itibaren yüzde 18 düşürme kararı aldı. Kararla birlikte günlük azami geçiş sayısı 36’dan 29,5’e gerileyecek. Küresel deniz ticaretinin yüzde 5’ini taşıyan su yolunda kısıtlamaların yıl sonunda daha da artması bekleniyor.
The Guardian gazetesinin haberine göre Panama Kanalı, El Niño hava olayının tetiklediği şiddetli kuraklık nedeniyle Ekim ayından itibaren günlük gemi geçiş kapasitesini Ağustos seviyesine kıyasla yüzde 18 oranında düşürecek.
Yeni kısıtlamayla birlikte kanaldan geçen günlük gemi sayısı 36’dan 29,5’e gerileyecek.
Küresel deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 5’ine ve ABD konteyner trafiğinin yaklaşık yüzde 40’ına aracılık eden su yolunda kuraklık baskısı giderek artıyor.
Kanal yetkilileri, su seviyesindeki düşüş gerekçesiyle günlük gemi geçiş sınırını Eylül ayında 36’dan 32’ye çekmişti.
Kanal havuzlarının çalışması Gatun Gölü’nden sağlanan tatlı suya dayanıyor. Yetkililer, Eylül ayında yaptıkları açıklamada gölün su toplama havzasına beklenen tahminlerin altında yağış düştüğünü duyurdu.
El Niño’nun yılın ilerleyen dönemlerinde zirve noktasına ulaşmasıyla birlikte mevcut kısıtlamaların daha da sertleşmesi bekleniyor.
Düşük su seviyesi nedeniyle 2023 yılında da günlük geçiş kotası 38’den 22’ye kadar indirilmişti.
Söz konusu kısıntı su yolunda uzun kuyruklar oluşturmuş, taşımacılık şirketlerini alternatif rotalara yönelmek zorunda bırakmıştı.
Küresel deniz taşımacılığındaki tablo, ABD ile İsrail’in İran ile yürüttüğü savaş ve Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer aksaklıkları sebebiyle ek bir baskıyla karşı karşıya kaldı.
Panama Kanalı İdaresi Başkan Yardımcısı Ilya Espino de Marotta, El Niño’nun derinleştirdiği kuraklık nedeniyle geçişlere yönelik yeni kısıtlamaların gündeme gelebileceğini belirtti.
De Marotta, 2023–2024 döneminde su rezervlerini korumak amacıyla geçiş sayısını kısmak zorunda kaldıklarını, bu durumun kanaldan planlanandan 2 bin 700 daha az gemi geçmesine yol açtığını aktardı.
Günlük gemi geçişlerinin 29 seviyesine kadar gerileyebileceğine işaret eden De Marotta, dört ya da beş aylık kısa vadeli kısıtlamaların küresel ticarete ağır bir darbe vurmayacağını, ancak beş ila yedi yıl sürecek bir krizin çok ciddi bir sınamaya dönüşeceğini vurguladı.
The Wall Street Journal gazetesi Ağustos ayı sonunda yayımladığı haberde, son kuşağın en sert El Niño dalgasının deniz taşımacılığından bakır madenciliğine ve balık yemi üretimine kadar pek çok sektörü etkileyerek küresel ekonomide büyük sarsıntı yarattığını yazdı.
Bilim insanları Haziran ayında bu doğa olayının başladığını duyururken, okyanus sıcaklıkları da kayıt altındaki en yüksek seviyeye ulaştı.
Pasifik Okyanusu’nun ekvatoral kesimindeki su sıcaklığının normalin en fazla 3 derece üzerine çıkmasıyla gelişen bu doğa olayı El Niño olarak adlandırılıyor.
Suyun yaklaşık aynı derecede soğuduğu zıt döngüye ise La Niña ismi veriliyor.
İspanyolcada sırasıyla “erkek çocuk” ve “kız çocuk” anlamına gelen bu hava hareketleri her iki ila yedi yılda bir tekrarlanarak gezegen genelinde iklim koşullarını doğrudan etkiliyor.
Amerika
Amerikalı gazeteci Ken Klippenstein: Şirketlerin yapay zeka kıyameti kurgusu gerçeği yansıtmıyor

Gazeteci Ken Klippenstein, ABD istihbarat raporlarına dayanarak yapay zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını aktardı. Resmi analizler, teknolojinin yeni kıyamet senaryoları üretmek yerine sadece mevcut suç, dezenformasyon ve ulusal güvenlik risklerinin hızını artırdığına işaret ediyor. Teknoloji tekelleri ile regülasyon karşıtı gruplar ise gerçek tehlikeleri perdeleyerek dikkat çekme ve kâr sağlama yarışı yürütüyor.
Yapay zekanın doğurduğu tehlikelere ilişkin tartışmada neredeyse herkes bir ürün pazarlamaya çalışıyor.
Ana akım medya yapay zekayı kapıda bekleyen kitlesel bir yok oluş vakası gibi sunarken, ABD Başkanı Donald Trump konuyu Çin ile yürütülen yeni Soğuk Savaş bağlamında ele alıyor ve ABD’nin yavaşlama lüksü olmadığını savunuyor.
Gazeteci Ken Klippenstein, kaleme aldığı analizde Silikon Vadisi seçkinlerinin bu yoğun ilgiden doğrudan kazanç sağladığını vurguluyor.
Biyoterörizmden makinelerin dünyayı ele geçirmesine kadar çeşitli felaket senaryolarıyla kamuoyunu meşgul eden yeni nesil bir teknoloji sınıfı var.
Bu tablo yapay zekayı bir “ulusal güvenlik” meselesine dönüştürürken, teknolojiyi nükleer silahlarla aynı seviyeye çıkarıp halkın denetiminden kaçırıyor.
The intelligence community thinks the A.I. apocalypse narrative is BShttps://t.co/DpyAIXx4ob
— Ken Klippenstein (@kenklippenstein) September 15, 2026
Tehditleri abartma eğiliminden muaf olmasalar da ABD istihbarat kurumlarının raporları medyadaki histerik havadan oldukça uzak bir tablo çiziyor.
Amerikan istihbarat camiası, yapay zekanın sadece halihazırda var olan riskleri büyüttüğünü değerlendiriyor.
Eski tarz medyanın attığı sansasyonel başlıkları, insanlığın yok oluşuna dair iddiaları milyonlarca takipçisine yayan sosyal medya figürleri besliyor. Böylece “varoluşsal risk” veya “kıyamet” temalı korkular kamuoyunun zihnine yerleşiyor.
Madalyonun diğer yüzünde ise felaket anlatılarına karşı çıkan ancak kendi ticari çıkarlarını gözeten bir kesim yer alıyor.
Bu cephenin önde gelen isimleri arasında Meta’nın eski baş yapay zeka bilimcisi Yann LeCun ile Google Brain kurucularından ve AI Fund yöneticisi Andrew Ng öne çıkıyor.
LeCun, Ekim 2023’te OpenAI yöneticisi Sam Altman, Google DeepMind yöneticisi Demis Hassabis ve Anthropic yöneticisi Dario Amodei’yi kuralları kendi lehlerine bağlamak amacıyla “devasa bir lobi faaliyeti” yürütmekle suçladı.
LeCun, bu korku siyasetinin başarılı olması halinde yapay zekanın az sayıda şirketin tekeline gireceği uyarısını yaptı.
Ng ise yapay zekanın insanlığı yok edeceği iddiasını “akılalmaz derecede aptalca” olarak nitelendirdi ve büyük şirketlerin açık kaynaklı modellerle rekabet etmemek adına yok oluş korkusunu körüklediğini söyledi.
Eleştiriler şirket hedefleri bakımından doğruluk payı taşısa da tarafların kendi çıkar çatışmaları dikkat çekiyor.
LeCun ve Ng, açık kaynak kodlu yapay zeka modellerini savunurken; Anthropic ve OpenAI, kodlarını gizli tutarak kullanıcılara kiralayan tescilli modelleri tercih ediyor.
Tescilli modelleri üreten büyük aktörler olası federal lisanslama kurallarını karşılama gücüne sahipken, açık kaynak işletmeleri bu tür yasal zorunluluklardan zarar görecek bir yapıda duruyor. Felaket tellalları ile düzenleme karşıtlarının ortak noktası ise yapay zekanın yarattığı gerçek risklerle ilgilenmemeleri.
ABD istihbarat camiası somut tehlikeler konusunda daha makul bir çerçeve çiziyor.
DeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Çin’in askeri gücünü, Rusya’nın nüfuz operasyonlarını ve uyuşturucu kartellerini listeleyen Yıllık Tehdit Değerlendirmesi raporunda yapay zekanın yarattığı tehditler yalnızca üç maddede özetleniyor:
“Makinelerin ve yapay zekanın kullanım biçiminin insanların kontrolünde kalmasını sağlamak esastır.”
“Bu uygulamalar, geniş çapta devreye alınmadan önce yapay zekanın özerklik riskini uygun şekilde azaltmak adına dikkatli bir insan mühendisliği gerektiren riskler de taşımaktadır.”
“Yapay zeka ve kuantum bilişim gibi gelişen teknolojilerin ulusal güvenlik üzerinde önemli etkiler yaratması beklenmektedir.”
Amerikan istihbaratını oluşturan 18 kurumun yapay zeka tehlikelerine dair resmi değerlendirmesi bu ifadelerle sınırlı kalıyor. Raporlarda süper zekaya, insanlığın yok oluşuna veya makinelerin isyanına dair hiçbir tespit yer almıyor.
ABD İç Güvenlik Bakanlığı Tehdit Değerlendirmesi ise yapay zekanın mevcut tehditlere yalnızca yeni karmaşıklık katmanları eklediğine dikkat çekiyor. Bakanlık beş temel sorun sıralıyor:
Dezenformasyon, sahte video veya ses kayıtları (deepfake) ve seçimlere müdahale;
Siber operasyonlar ve mali suçlar;
Şiddet yanlısı aşırılıkçıların bu teknolojiyi istismar etmesi ve radikalleşme;
Kimyasal ve biyolojik bilgi birikiminin yayılması;
Yapay zekanın güvenlik kontrollerinin aşılması ve eğitim verilerinin zehirlenmesi.
Bu risklerin tamamı yapay zekadan önce de biliniyordu. Yapay zeka destekli dezenformasyon, eski propaganda yöntemlerinin daha hızlı ve yoğun şekilde devreye sokulmasını sağlıyor.
Siber operasyonlar, mali suçlar ve radikalleşme unsurları da uzun yıllardır bilinen başlıklar arasında duruyor.
Biyolojik ve kimyasal tehditlere yönelik kaygılar Bill Clinton yönetimine kadar uzanırken, beşinci madde ise tamamen insanların yapay zekanın güvenlik kontrollerine müdahale etmesinden kaynaklanıyor.
Pentagon tarafından finanse edilen RAND Corporation düşünce kuruluşunun Küresel Felaket Riskleri Değerlendirmesi raporu, yapay zekayı bir “entropi kaynağı” olarak tanımlıyor.
Raporda şu ifadelere yer veriliyor:
“Yapay zekanın, insanların karşılaştığı çetrefilli sorunlara entropi ve kaos eklediği düşünülebilir. Kaos, süper zeki veya süper yetenekli yapay zekanın geliştirilmesini gerektirmez; mevcut ve yakın gelecekteki yapay zeka yetenekleriyle de mümkündür.”
RAND bünyesinde hazırlanan bir diğer araştırma, insanlığın yok oluşuna yol açabilecek üç olası yol olarak genetiği değiştirilmiş patojenleri, jeomühendisliği ve nükleer savaşı gösteriyor.
Fakat yapay zekanın bu felaketleri tetiklemesini engelleyen çok sayıda fiziki ve operasyonel kısıtlama var.
Büyük dil modellerinin geniş çaplı bir biyolojik saldırı planlamayı kolaylaştırıp kolaylaştırmadığını inceleyen takip raporunda RAND Corp. araştırmacıları, yapay zeka yardımıyla hazırlanan planlar ile bağımsız hazırlananlar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark saptamadı.
ABD Ulusal Bilimler Akademisi de biyoterörizmin önündeki asıl engelin bilgiye erişim eksikliği olmadığını belirtiyor.
Asıl tıkanıklık; DNA sentezi taraması, doğrudan laboratuvar becerisi, kültür üretimi, formülasyon ve aerosol haline getirme gibi tamamı insan müdahalesi gerektiren, maliyetli ve başarısızlığa açık süreçlerde yaşanıyor.
Piyasaya sürecek bir ürünleri ya da savunacakları şirket hisseleri bulunmayan resmi analistler, yapay zekanın mevcut sorunların boyutunu ve hızını artırmaktan öteye geçmediğini dengeli bir dille kayıtlara geçiriyor.
Tüm tarafların dikkat çekmek için abartılı bir üsluba yöneldiğini belirten Klippenstein, bir sohbet robotunun tanrıya dönüşüp dönüşmeyeceğine dair tartışmada büyük aktörlerin faturayı topluma keserek kâr sağladığına işaret ediyor.
Avrupa1 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa1 hafta önceKoçbaşı olarak AfD
Avrupa1 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya1 hafta önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Ortadoğu1 hafta önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti
Dünya Basını2 hafta önceÇin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi
Amerika2 hafta önceKıyamete beş kala – 3: Kapitalizmin (önlenemeyen) ölümleri
Asya2 hafta önceGüney Kore, yapay zekâ patlamasından yararlanmak için rekor bütçe artışı açıkladı









