Diplomasi
AB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti

AB, Çin’den yapılan ithalata karşı cezai gümrük vergileri ve diğer önlemleri uygulamaktan geçici olarak kaçındı.
Brüksel, Asya devi ile artan ticaret açığına ilişkin anlaşmazlık konusunda ekim ayına kadar Pekin ile bir çözüme ulaşmayı hedefliyor.
AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, Brüksel’de Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao ile yaptığı yoğun görüşmelerin ardından pazartesi günü bu tutumu doğruladı.
Anlaşmazlık, Çin’in AB’ye yönelik ihracatını önemli ölçüde artırırken, aynı zamanda Almanya’nın ve AB’nin ihracat rekabet gücünün azalmasından kaynaklanıyor.
Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü’nün (IfW) yaptığı bir araştırmaya göre, bunun başlıca nedeni Almanya’da inovasyona yapılan yatırımların yetersizliği.
Öte yandan Berlin, Alman ekonomisinin Çin’in verdiği sübvansiyonların ve aşırı derecede düşük değer biçilmiş Çin para biriminin kurbanı olduğunu iddia ediyor.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz kısa süre önce Pekin’e karşı sert önlemler alma tehdidinde bulunsa da, uzmanlar AB’nin Çin’e karşı bir ekonomik savaşı muhtemelen kaybedeceği konusunda uyarıyor.
Brüksel savunma pozisyonuna geçti
German Foreign Policy’nin aktardığına göre AB üye devletlerinin Çin ile artan ticaret açığı, uzun süredir AB için bir endişe kaynağı.
Geçen yıl bu açık 360 milyar avroya ulaştı; bu, günde yaklaşık bir milyar avro demek. Bunun nedeni, Çin Halk Cumhuriyeti’nin yüksek teknolojili ürünleri giderek daha uygun maliyetle üretebilmesi.
Bu durumun başlıca nedenleri arasında iktisadi planlama ve Çin gibi devasa bir iç pazar için üretimden kaynaklanan ölçek ekonomisi yer alıyor.
Çin malları, Avrupa mallarıyla giderek daha fazla rekabet ediyor ve bu rekabette giderek daha başarılı oluyor.
Bu durum, özellikle güneş panelleri, rüzgâr türbinleri ve elektrikli otomobiller gibi ürünler için geçerli
AB, endüstrisinin küresel pazarda lider konumunu güvence altına almak amacıyla Yeşil Mutabakat aracılığıyla bu ürünleri özellikle teşvik etmeye çalışmıştı.
Brüksel ve AB üye ülkeleri, artık AB içinde bile yerli şirketleri savunma pozisyonuna sokmaya başlayan artan Çin rekabetine karşı savunma önlemleriyle yanıt veriyor.
Örneğin, AB, Ekim 2024’te Çin menşeli elektrikli otomobil ithalatına yüzde 17 ile 35,3 arasında değişen gümrük vergileri uygulamaya başladı.
Güvenlik riski oluşturduğu iddia edilen Çin Halk Cumhuriyeti’nden gelen telekomünikasyon teknolojisine yönelik kısıtlamalar gibi başka önlemler de hazırlık aşamasında.
Çin’in ticaret fazlası üzerine tartışmalar
Bu önlemler çeşitli nedenlerle tartışmalı. İlk olarak, Çin’in ticaret fazlası hiçbir şekilde benzersiz bir durum değil.
Mevcut tahminlere göre, bu fazlalık Çin’in iktisadi üretiminin yüzde 4’ünün biraz altında. Bu rakam, geçen yıl AB’nin iktisadi üretiminin yüzde 1,9’u olan ortalama ticaret fazlasından daha yüksek olmakla birlikte, Federal Maliye Bakanlığı istatistiklerine göre 2025 yılında Almanya’nın gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 4,6’sına ulaşan Almanya’nın ticaret fazlasından önemli ölçüde daha düşük. 2024 yılında bu oran %5,8’e bile ulaşmıştı.
Dolayısıyla Almanya’nın Çin’in ihracat fazlasına yönelik eleştirisi, bir kez daha çifte standartlara dayanıyor gibi görünüyor.
Dahası, yakın zamanda yapılan bir analiz, özellikle Alman sanayisindeki mevcut zayıflığın öncelikle Çin ihracatının mevcut gücüne atfedilebileceği görüşüne ciddi şüpheler düşürüyor.
Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü (IfW) tarafından yürütülen araştırmaya göre, Almanya’nın üçüncü ülkelerdeki pazar payındaki düşüşün yalnızca yaklaşık üçte biri Çin’in genişlemesine atfedilebilir.
Bu durum, IfW’ye göre, bazı zorlukların iç kaynaklı olduğunu ve yalnızca Çin’in yükselişiyle açıklanamayacağını gösteriyor.
Enstitü kalıcı çözümün, “inovasyon ve yeni teknolojilere yapılan yatırımlarda” yattığını da söylüyor.
Çin’e karşı iktisadi yaptırım çağrılarının başını Fransa çekiyor
Bununla birlikte, AB içinde Çin’den yapılan ithalata yeni kısıtlamalar getirilmesi yönündeki çağrılar artıyor. Hem yüksek gümrük vergileri hem de ithalat kotaları tartışılıyor.
Şu ana kadar özellikle Fransa sert önlemler alınmasını talep ederken, özellikle İspanya son zamanlarda bu konuda fren yapıyor.
Madrid, oldukça uzun bir süredir Trump yönetimi ile çatışma rotasında ve dengeyi sağlamak için Pekin ile ilişkilerini iyileştirmeye çalışıyor.
Almanya, özellikle otomotiv ve kimya sektörlerinde çok sayıda Alman şirketinin Çin’de yaptığı önemli yatırımlar nedeniyle uzun süre temkinli bir tutum sergiledi.
Fakat 18–19 Haziran tarihlerinde Brüksel’de düzenlenen AB zirvesinde Şansölye Friedrich Merz de daha sert bir üslup kullandı.
Özellikle, Alman sanayisinin dezavantajlı durumda olmasının başlıca nedeninin Çin para biriminin yüzde 30 oranında düşük değerlenmiş olması olduğunu ileri sürdü.
Bu durumun, Çinli şirketlerin AB pazarlarını bile “istila etmesine” yol açtığını ve bunun “kabul edilemez” olduğunu söyledi.
Merz daha önce, G7 zirvesi sırasında ABD Başkanı Donald Trump ile de bu konuyu görüştüğünü ve Trump’ın “aynı görüşte olduğunu” bildirmişti.
Yuanın değerinin düşük olduğu görüşü pek çok kişi tarafından paylaşılıyor. Fakat Merz’in bahsettiği “yüzde 30” rakamı bir savaş ilanı olarak görülebilir: Uluslararası Para Fonu (IMF), devalüasyon oranını en fazla yüzde 15 olarak tahmin ediyor.
Çin, yeni bir “Plaza Anlaşması”nı kabul etmeyecek
AB’nin Çin’i para birimini devalüe etmeye zorlamayı başarabileceği düşüncesi son derece olasılık dışı; özellikle de Merz’in yeni bir “Plaza Anlaşması”ndan söz ettiği göz önüne alındığında.
22 Eylül 1985 tarihli Plaza Anlaşması’nda ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve Japonya, ABD dolarının Alman markı ve yen karşısında hedefli bir şekilde devalüe edilmesini kararlaştırmıştı. Bunun amacı, ABD’nin ticaret açığını azaltmaktı.
Plaza Anlaşması yalnızca kısmen başarılı oldu: ABD’nin Batı Almanya ile olan ticaret açığı azaldı fakat Japonya ile olan ticaret açığı azalmadı.
Bunun yerine, anlaşma Japonya’da bir resesyona yol açtı ve bu da ülke ekonomisine uzun vadede ciddi zararlar verdi.
Çin’in, kendi sanayisi için potansiyel olarak benzer sonuçlar doğurabilecek benzer bir önlemi kabul edeceği düşünülmüyor.
Pekin’deki yetkililer, yeni bir Plaza Anlaşması çağrısının yalnızca siyasi baskıyı artırmayı amaçladığını belirtiyorlar.
Ticaret savaşı simülasyonu: AB, Çin’i yenemiyor
Bu durum, ticaret engellerinin getirilmesi kadar riskli olarak değerlendirilebilir.
Haziran ortasında Financial Times, düşünce kuruluşları ve akademiden uzmanların yürüttüğü, AB ile Çin arasındaki bir ticaret savaşına ilişkin masaüstü simülasyonunu haber yaptı.
Senaryolarında, AB’nin tartışmasız en keskin silahı sayılabilecek bir önlem bile yer alıyordu: çip üretim makineleri üreten Hollandalı ASML şirketinin ürünlerine ambargo uygulanması. Çin, günümüzde hâlâ bu ürünlere bağımlı durumda.
Fakat simülasyonda Çin, nadir toprak elementlerinin yanı sıra Avrupa’nın ilaç endüstrisi için hayati önem taşıyan hammaddelere de ambargo uygulama tehdidiyle karşılık verdi.
ASML ambargosunun aksine, bu iki önlem de nispeten hızlı bir şekilde yürürlüğe girecek ve AB sanayisine ciddi zarar verebilecekti.
Financial Times’ın da belirttiği gibi, AB simülasyonda Çin tarafına gerçek anlamda baskı uygulamayı başaramadı.
Sonuçta, kaybedeceği topyekûn bir iktisadi savaşı önlemek için Pekin’den sadece sembolik tavizlerle yetinmek zorunda kaldı.
AB, nadir toprak elementlerine kendi erişimini güvence altına almaya karar verdi, ama bu, on yıllar sürmese bile yıllar alacak.
Çözüm için hedef ekim ayı
Pazar günü Almanya Ekonomi Bakanı Katherina Reiche ile yapılan görüşmelerin ardından, Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao Pazartesi günü AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič ile bir araya gelerek yoğun görüşmeler gerçekleştirdi.
Šefčovič daha sonra “yapıcı” müzakerelerin yapıldığını ve hedefin ortak bir çözüme ulaşmak olduğunu belirtti.
Bunun Ekim ayına kadar gerçekleştirilmesi bekleniyor. Reiche daha önce de benzer açıklamalarda bulunmuştu.
Bu durum, Berlin ve Brüksel’in bir ticaret savaşını kaybedebileceklerini fark ederek şimdilik çatışmayı tırmandırmaktan kaçındıklarını gösteriyor.
Diplomasi
Axios: ABD Ukrayna’yı istihbarat akışını kesmekle tehdit etti

Axios haber sitesi, Kiev’in Rus rafinerilerine saldırıları durdurmaması halinde ABD’li yetkililerin Ukrayna’ya istihbarat akışını kesme uyarısında bulunduğunu aktardı. Trump yönetimi artan benzin fiyatları nedeniyle Ukrayna’dan tek taraflı adım beklerken, Washington ile Moskova arasında küresel pazarlara milyonlarca tonluk Rus motorini sevkiyatı yapılması konusunda uzlaşmaya varıldı.
ABD yönetiminden temsilcilerin, Ukrayna’nın Rusya’daki petrol rafinerilerine yönelik insansız hava aracı saldırılarını durdurmaması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın bu yöndeki taleplerine uymaması halinde Kiev yönetimine istihbarat paylaşımını kesme tehdidinde bulunduğu iddia edildi.
Amerikan haber sitesi Axios’un Ukraynalı bir yetkiliye dayandırdığı haberine göre söz konusu uyarı, Florida eyaletinin Miami kentinde gerçekleştirilen müzakereler sırasında iletildi.
Ukraynalı yetkili, görüşmelerin ABD Başkanı’nın Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ile yapıldığını aktardı.
Ukraynalı muhataplarıyla bir araya gelen Witkoff ve Kushner’ın, Kiev yönetiminin Washington’dan gelen talepleri dikkate almaması durumunda Trump’ın Ukrayna’ya sağlanan istihbarat akışını tamamen durdurabileceğini açıkça dile getirdiği öne sürüldü.
Amerikalı bir yetkili ise haberde yer alan bu iddiaları reddetti.
Amerikalı kaynak, müzakerelerde herhangi bir şantaj ya da doğrudan tehdit yöneltilmediğini, Washington yönetiminin silah ve bilgi desteği sağlayan güvenilir bir ortak kalmaya devam ettiğini Ukrayna tarafına yalnızca hatırlattıklarını savundu.
Trump benzin fiyatlarındaki artıştan endişe duyuyor
Axios’a konuşan kaynak, Trump’ın Ukrayna’dan Rus rafinerilerine yönelik hava saldırılarını tek taraflı şekilde derhal sonlandırmasını talep ettiğini belirtti.
Habere göre Beyaz Saray yönetimi, Rusya’daki petrol işleme tesislerinin vurulmasının küresel petrol arzını olumsuz etkileyerek doğrudan ABD iç pazarındaki benzin fiyatlarının tırmanmasına yol açtığını değerlendiriyor.
Bununla birlikte ABD Başkanı Trump’ın, Ukrayna’nın Rus rafinerilerine dönük saldırıları ile Rus ordusunun Ukrayna enerji altyapısına yönelik kapsamlı taarruzlarını eşdeğer görmediği de kaydedildi.
Bu temasların hemen öncesinde ABD Başkanı Trump, Rus mevkidaşı Vladimir Putin ile “son derece başarılı müzakereler” gerçekleştirdiklerini ve Rus dizel yakıtının küresel piyasalara yeniden sevkiyatı hususunda anlaşmaya vardıklarını açıklamıştı.
Trump, Truth Social platformundaki resmi hesabından yaptığı paylaşımda, varılan mutabakatın ayrıntılarına ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Rusya derhal Amerikan ve dünya pazarına 300 bin tondan fazla dizel yakıtı sevk edecek. Kasım ayı içinde 500 bin ton daha gönderilecek ve bunun hemen peşinden de 1 milyon tonluk sevkiyat yapılacak. Ayrıca rafinerilerinin durumuna bağlı olarak Rusya, kısa süre içinde 3 milyon ton dizel yakıtı sağlayacak.”
Zelenskiy yaptırımların gevşetilmesini zayıflık olarak niteledi
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ise Washington ile Moskova arasındaki dizel sevkiyatı anlaşmasına ve ABD’nin Rusya’ya yönelik yaptırımları geçici olarak askıya alma kararına sert tepki gösterdi.
Axios’a verdiği mülakatta ABD’nin attığı bu adımı “haksız ve dürüstlükten uzak” olarak tanımlayan Zelenskiy, kararın Ukrayna’nın mücadelesini zedelediğini söyledi.
Zelenskiy, kendi Telegram kanalından yayımladığı açıklamada da çatışmaların yoğunluğunun azaltılması yönünde somut bir anlaşmaya varılmadan Rusya üzerindeki yaptırım baskısının hafifletilmesine kesin biçimde karşı çıktı. Ukrayna lideri, böylesi bir tavizi “açık bir zayıflık” olarak değerlendirdi.
ABD Başkanı Donald Trump ise Zelenskiy’nin bu eleştirilerine yalnızca “tamam” (ok) yanıtını vermekle yetindi.
Trump ayrıca çatışmaların çözüm sürecine ilişkin değerlendirmesinde, Ukrayna’daki çatışmaların çözüme kavuşturulmasında “baş döndürücü bir hız” yakalandığını ve krizin sonuna yaklaşıldığını ileri sürdü.
Buna karşılık ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio sahadaki vaziyeti bir “çıkmaz” olarak niteleyerek, bu kilitlenmeden yalnızca diplomatik müzakereler veya yeni bir askeri tırmanış yoluyla çıkılabileceğine işaret etti.
Moskova dizel ihracat kısıtlamasını gevşetmeye hazırlanıyor
Rusya’da büyük petrol şirketleri, petrol depolama tesisleri ve bağımsız tüccarlar dahil olmak üzere tüm ihracatçılar için geçerli olan motorin yurt dışı çıkış yasağının ekim ayı sonuna kadar sürmesi öngörülüyordu.
Rus medya kuruluşu RBK’ya konuşan konuya yakın bir kaynak, Rusya Enerji Bakanlığının 8 Ekim itibarıyla dizel yakıt ihracatına getirilen kısıtlamaların gevşetilmesini öngören bir kararname taslağı hazırlayarak hükümete sunduğunu aktardı.
Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ağustos ayı içinde yaptığı değerlendirmede Ukrayna enerji altyapısına yönelik düzenlenen hava saldırılarını “etkili ve zamanında adımlar” olarak savunmuştu.
Putin, bu saldırıların askeri teçhizat ve mühimmat sevkiyatını güçleştirdiğini, Ukrayna birliklerinin cephedeki rotasyonunu aksattığını ve askeri-sanayi tesislerinin işleyişini sekteye uğratarak Rus ordusunun sahadaki operasyonel görevlerini yerine getirmesine doğrudan katkı sağladığını ifade etmişti. Moskova yönetimi ayrıca Kiev’e yapılan her türlü yabancı askeri yardımı kınamayı sürdürüyor.
Diplomasi
Prof. Abdullah Baabood: Körfez kendi güvenliğini yeniden düşünmeli

Editörün notu: 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da konuşan Prof. Abdullah Baabood, Ortadoğu’daki savaşların ve yıkımın bölge halklarına yüklediği ağır bedeli ele aldı. İran’a yönelik saldırının, Amerikan güvenlik şemsiyesi altında bulunan Körfez ülkelerini de tehlikeye attığını kaydeden Baabood, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının petrol ve doğal gaz ticaretini, ithalatı ve bölge ekonomilerini olumsuz etkilediğini belirtti. ABD’yle ilişkilerin ve bölgedeki Amerikan askeri varlığının geleceğinin artık daha fazla sorgulandığını söyleyen Baabood, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini dış başkentlerin kararlarına bırakmak yerine ortak bir anlayışla şekillendirmesi gerektiğini vurguladı.
Öncelikle herkese iyi günler. Umarım hâlâ uyanıksınızdır.
Teşekkürler Pascal. Nazik davetleri için Tunç’a ve Harici’ye de teşekkür ederim.
Son konuşmacı olmak her zaman güzeldir. Çünkü farklı panellerde duyduğunuz bütün iyi fikirleri yeniden kullanabilirsiniz. Ama sizi bundan kurtarıp oldukça farklı şeyler söyleyeceğim.
Aslında başka bir konu hakkında konuşacağımı düşünmüştüm. Şimdi fikrimi değiştirdim, çünkü değinmek istediğim bazı konulara zaten değinildi.
Size bölgeden gelen birinin düşüncelerini aktarayım. Waseda University’den geldiğim yazıyor olsa da, ki orası Japonya’da, ikimiz de aynı üniversitede çalıştık, ben hâlâ oradayım, aslen Ummanlıyım. Bu yüzden orada Maskat yazıyor.
Bugün Orta Doğu’ya baktığınızda, İngilizlerin çekilmesinden bu yana, hatta öncesinden beri ne görüyorsunuz? Çatışma, yıkım, on yıllardır süren savaşlar.
Bunun daha ne kadar süreceğini kendimize soruyoruz. Çevremize baktığımızda harap olmuş devletler görüyoruz. İnsanlar neredeyse her gün öldürülüyor.
Yalnızca Filistin’de değil. O ayrı bir mesele ve daha önce söz edildi. Lübnan’a bakın, Suriye’ye bakın, Libya’ya, Sudan’a, Somali’ye, Yemen’e, Irak’a bakın.
Bir keresinde bir diplomatla konuşuyordum. Şöyle dedim: “Bütün bunlar yaşanıyor. Bu bir komplo teorisi olabilir mi? Ben komploya inanmıyorum.”
Şöyle dedi: “Komplo değilse nedir? Bütün bunları nasıl açıklarsın?”
Hâlâ bir anlam veremiyorum. Belki siz verebiliyorsunuzdur.
Bölgede geriye kalan istikrarlı, güvenli birkaç ülke, Amerika’nın şemsiyesi altında olduğu söylenen, petrol ve doğal gaz sayesinde refah içindeki Körfez ülkeleriydi.
Peki ne oldu? Başkan Trump, komşu bir ülkeye hukuka aykırı biçimde saldırmaya karar verdi. İran’ın bölgedeki Amerikan varlığına misilleme yapacağını gayet iyi biliyordu.
Bu ne demek? Bölgemizdeki ülkelerimizin İran’ın saldırısına uğrayacağı demek. Elbette altyapımızın bir kısmı da öyle.
Üstelik Hürmüz Boğazı artık kapalı. Açıktı, şimdi kapalı. Belki Umman dışında bütün Körfez ülkeleri, petrol ve doğal gaz ihracatında ve ithalatlarında Hürmüz Boğazı’na bağımlı.
Şimdi ekonomileri zarar görüyor. Altı, yedi ay oldu. Bunun daha ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Bölge, birilerinin kararı yüzünden çok ağır bir bedel ödüyor.
Tel Aviv’de biri, Washington’da biri, bunu yapmak istediklerine karar verdi. Nedenini bile anlamıyoruz.
Mesele nükleer programsa, bu zaten çok önceden Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) kapsamında çözülmüştü. Ayrıca İran her zaman nükleer silah ve bomba yapmak için asla zenginleştirme yapmayacağını söyledi.
Üstelik savaştan önce de Umman Dışişleri Bakanı, İranlılar ve Amerikalılarla müzakere yürütüyordu. İranlılar, Başkan Trump’ın istediği neredeyse her şeyi kabul etmişti.
Bu yüzden Umman Dışişleri Bakanı televizyona çıkıp şaşırdığını söyledi. Müzakereler hâlâ sürerken savaş kararının çoktan alınmış olmasına şaşırmıştı.
Bölgenin gözünden bakınca şöyle düşünüyoruz: Peki, her yeri harap ettiniz. Çevremizdeki bütün bölge harap oldu, şimdi de biz. Üstelik biz müttefikiz. ABD’nin şemsiyesi altındayız.
İhtiyacınız olan bütün desteği size verdik. Petrol ve doğal gaz almanızı sağladık. Küresel ekonominin ihtiyaç duyduğu enerjiyi alıp iyi işlemesini sağladık.
Petrol ve doğal gaz gelirlerini ekonominize, teknolojinize, teknik bilginize ve silahlarınıza yatırdık. Bunun karşılığını da böyle alıyoruz.
Bence artık ABD’yle ilişkilerin geleceğine dair pek çok soru gündeme geldi. Bölgedeki Amerikan üsleri ve Amerikan varlığı bakımından da ilişkilerin geleceği sorgulanıyor.
Bence Amerika bu durumda kendi ayağına kurşun sıktı. Belki de bundan biraz daha fazlasını yaptı.
Halkta büyük bir öfke var. Yalnızca tanık oldukları, Gazze konusunda İsrail’e verilen koşulsuz destek, katliamlar ve soykırım yüzünden değil; şimdi yaşananlar yüzünden de.
Bu yüzden pek çok sorunun gündeme geleceğini düşünüyorum. Bence bu çatışma, küresel düzeyde yaşanan değişimi daha da hızlandıracak.
Son olarak şunu söyleyeyim: Bence bölge artık alışılmış kalıpların dışında düşünmeye, ABD’nin ya da başka ülkelerin güvenlik şemsiyelerine bel bağlamanın ötesine geçmeye başlamalı.
Bölgenin kendi güvenliğini düşünmesinin zamanı geldi. Güvenliğine Washington’da, Londra’da ya da başka bir yerde karar verilmesi gerekmiyor. Bölge içinde, bölge ülkelerinin iş birliğiyle karar verilmeli.
Bölgede güvenliği ve istikrarı desteklemeye yardımcı olabilecek birçok ülke var. Bu, Amerikalılara veda etmek anlamına gelmiyor. Her zaman müttefik kalacaklar. Ama Çin’le, Rusya’yla, Hindistan’la ve diğer güçlerle ilişkilerimizi de çeşitlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Elbette Türkiye burada çok önemli bir rol oynuyor. Pakistan da öyle.
Bence güvenliği, istikrarı ve ekonomik kalkınmayı sağlayacak, bölgemizin güvenliği için yabancı güçlere bağımlılığımızı azaltacak bir bölgesel mekanizmaya ihtiyacımız var.
Çok teşekkürler.
Diplomasi
ABD’li gazeteci Andrew Day: Ülkemizde savaş karşıtlığı güçleniyor

Editörün notu: 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da konuşan The American Conservative dergisinin kıdemli editörü Andrew Day, bölgesel vekâlet savaşlarını ABD’nin iç siyaseti ve dış politika anlayışı üzerinden değerlendirdi. American Conservative’in savaş karşıtı kuruluş çizgisini hatırlatarak muhafazakâr çevrelerde dış müdahalelere itirazın artık daha güçlü kabul gördüğünü belirten Day, Amerikan kamuoyunun, özellikle ABD-İsrail ilişkileri ve İran Savaşı konusunda hızla değiştiğini kaydetti. Day, İran’a karşı savaşı gereksiz bir saldırı savaşı olarak niteledi ve bunun ABD’nin göreli gerileyişini, silah stoklarının azalmasını ve liberal düzenin çözülmesini hızlandırdığını söyledi.
Herkese merhaba.
Bölgesel vekâlet savaşlarını konuşmamız bekleniyor. Ülkem ABD, bu savaşların hepsinden büyük ölçüde sorumlu göründüğü için ABD’deki iç siyasi durum hakkında birkaç şey söyleyeceğim. Umarım bu, jeopolitik duruma ışık tutar.
Bu jeopolitik durum elbette çok vahim. Belki düzenleyicilerin konferansı ilk planladığında beklediğinden de vahim. Ama konuşmamda iyimserlik için bazı dayanaklar aramaya çalışacağım. Bu biraz yavan gelebilir ama bu dayanakları uydurmayacağım. Bence gerçekten varlar.
Arkamdaki ekranda American Conservative’in kıdemli editörü olduğumu görüyorsunuz. Dergiyi tanımıyorsanız, 2002’de Irak Savaşı’na karşı çıkmak için kurulduğunu duymak sizi şaşırtabilir.
Elbette 2002’de kurulduğunda Irak Savaşı henüz başlamamıştı ama yaklaştığını biliyorduk. Kurucularımız, özellikle de Pat Buchanan, sağda savaş karşıtı, yaklaşan Irak Savaşı’na şiddetle karşı çıkan bir dergi olsun istiyordu.
İyimserliğin dayanaklarına gelince, şunu söyleyeyim: Kendimi yüceltmek istesem de bugünlerde savaş karşıtı mücadele yürüten bir muhafazakâr olmak pek az cesaret gerektiriyor. Pat Buchanan’ın 2002’de American Conservative’i kurduğu döneme hiç benzemiyor.
Kişiliğine yönelik bir saldırı yağmuruna tutulmuştu. Dışlanmış, Yahudi düşmanı diye karalanmıştı. Elbette insanlar internette kötü şeyler söylüyor ama artık durum çok farklı. Sözünüzü duyurmak daha kolay. Muhafazakâr hareketin bir üyesi ve ABD’de gerçekten güçlü olan bir sağ eğilimin temsilcisi olarak daha fazla kabul görüyorsunuz. Bu eğilim, dış savaşlara kuşkuyla bakmak ve şiddetle karşı çıkmak.
Bence bu, iyimserlik için gerçek bir dayanak. Önemli bir gerçeğe işaret ediyor: Amerikan kamuoyu, ABD-İsrail ilişkileri dahil çeşitli konularda muazzam ölçüde değişti. Bu değişim gerçekten yaşanıyor, üstelik inanılmaz bir hızla.
Buna rağmen yerleşik siyaset çevrelerinde durum biraz farklı ve oldukça hayal kırıklığına uğratıcı. Çünkü siyasetçiler seçim kampanyasında ne söylerse söylesin, seçimi kazanıp göreve başlayana kadar gizli bir ulusal güvenlik üniversitesine gidiyorlar sanki.
Anatol Lieven daha önce bir ifade kullanmıştı. Neydi? “Tuhaf yanılsamalar dünyası.” Bence bütün bu siyasetçilerin gittiği ulusal güvenlik üniversitesinin müfredatı bu. Çünkü göreve geldiklerinde hepsi aynı klişeleri tekrarlayıp duruyor. Bunların bugünkü jeopolitik durumla görünür hiçbir ilgisi yok.
Söyledikleri saçmalıklara gelince, Çin’e karşı şahinlik oldukça çılgınca. Rusya’ya karşı şahinlik de öyle. Ama ABD’deki en çılgın şahinlik açıkça İran’a karşı olanı.
Çünkü İran, dünyanın öbür ucunda orta ölçekli bir güç. Denk bir rakip değil, nükleer bir devlet değil. Üstelik ABD’yle nükleer anlaşma yapmaya istekli olmakla kalmadı, gerçekten bir nükleer anlaşma imzaladı. Trump’ın ilk dönemindeki kendi yönetimine göre de imzaladığı anlaşmaya uyuyordu.
Yine de anlaşmadan çıktık. Sonrasında olanları hepimiz biliyoruz.
İran Savaşı bence bir hızlandırıcı. Fransız romancı Michel Houellebecq’e, Covid salgınının başında bir gazeteci şöyle sormuştu: “Sizce Covid nasıl bir toplumsal dönüşüm yaratacak? Bunun sonunda nasıl bir durum bekliyorsunuz?”
Şöyle cevap vermişti: “Dönüşüm olmayacak. Aynı olacak ama daha kötü.”
Bence İran Savaşı da benzer biçimde, önceden var olan bazı eğilimleri güçlendiriyor: ABD’nin Çin karşısındaki gerileyişi, silah stoklarımızın azalması, ki bu Ukrayna Savaşı nedeniyle zaten yaşanıyordu, liberal düzenin çöküşü. Uluslararası liberal düzenin iyi yanları da buna dahil, örneğin uluslararası deniz taşımacılığı.
Ama her şeyin mutlaka daha kötü olup olmayacağını bilmiyorum. İran Savaşı’nda teselli aramak istemiyorum. Çünkü ABD’nin İran’a karşı savaşını bir saldırı savaşı olarak görüyorum. Tamamen gereksiz, tamamen aptalca. Amerika için de İran halkı için de kötü. Saldırıların ilk gününde 160 kız öğrenciyi öldürdük. Dolayısıyla burada teselli aramayacağım.
Ama şunu söyleyeyim: Bu İran Savaşı’nın sonunda, ABD’deki yerleşik siyaset çevreleri hata payının artık eskisi gibi olmadığını nihayet anlayabilir. Hata payı çok daha dar, geri tepme çok daha büyük. Üstelik artık gerçekten bize dönüyor ve siyasetçilere siyasi zarar veriyor.
Şunu özellikle vurgulamak gerekiyor: ABD’de bu savaş hiç destek görmüyor. Bu yalnızca benzin fiyatları yüzünden değil. İlk günden beri destek görmüyordu. O sırada tek bildiğimiz, Hamaney’in ve İranlı liderlerin öldürüldüğüydü. Pete Hegseth, “İran’da büyük, çok büyük bir zafer kazandık” diyebilirdi. Amerikan halkı buna kanmıyordu.
Bu, Amerikan tarihinde en az destek gören savaş. Bu muazzam bir değişim. Daha önce de belirttiğim gibi, Bush yönetimi döneminde Irak Savaşı başladığında büyük destek görüyordu. İran Savaşı ise pek görmüyor. Bence bu, vurgulanmaya değer önemli eğilimlere işaret ediyor.
Çin’in yükselişinin jeopolitik açıdan ABD için de birçok olumlu yanı olabileceğini düşünüyorum.
Ortaya çıkan Soğuk Savaş’ın bazı açılardan ilkinden daha kötü göründüğüne katılıyorum. Bunun bir nedeni, ABD’deki siyasi yönetimin hedefsiz ve stratejiden yoksun olması.
Zbigniew Brzezinski veya Henry Kissinger hakkında ne düşünürseniz düşünün, çeşitli nedenlerle onlardan nefret edebilirsiniz, bugün Dışişleri Bakanlığını yöneten fikri cücelerin yanında birer devdiler.
Brzezinski ile Blinken’ı kıyaslayın. Brzezinski’ye dâhi denebilirdi. Blinken’ın gözlerinin ardında bir bilinç var mı, belli değil. Yalnızca basmakalıp sözler söylüyor.
Kissinger ile bazı muhafazakâr dışişleri bakanları arasında da benzer bir kıyaslama yapabilirsiniz. Bunlardan biri şu anda görevde olabilir.
Amerika’nın stratejik kavrayışındaki bu yozlaşma gerçekten son derece kaygı verici. ABD’deki çevremde yer alan dış politika düşünürleri için de çok kaygı verici ve biraz anlaşılmaz.
Çünkü aslında yetkin insanlar var. Trump’ın profesyonel diplomat ekiplerine alıp Tahran’la, Moskova’yla ve Pekin’le görüşmeye gönderebileceği yetkin insanlar var. Golf arkadaşı Steve Witkoff’u bütün bu yerlere göndermek zorunda değil.
Yine de gönderiyor, bu da kaygı verici. Ama bence Çin’in yükselişi, Soğuk Savaş’ta olduğu gibi, zihinleri odaklanmaya zorlayabilir. Belki de en iyi ihtimalle stratejik düşüncemiz yeniden, parlak olmasa da en azından normal bir düzeye döner.
Teşekkürler.
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Görüş2 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Asya1 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Asya2 hafta önceJapon iş dünyası heyeti Pekin’i ziyaret ederken Çin ‘tarihten ders çıkarma’ uyarısı yaptı
Dünya Basını2 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor
Dünya Basını7 gün önceİktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor








