Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD, Avrupa’dan ilaçlar için daha fazla para ödemesini istiyor

Yayınlanma

Trump yönetimi, hükümetleri İngiltere’nin izinden giderek ilaçlar için daha fazla ödeme yapmaya ikna etmek amacıyla Avrupa genelinde kapsamlı bir kampanya başlatıyor.

POLITICO’ya göre Kıta’daki ABD büyükelçilikleri, Avrupa başkentlerine şu mesajı iletmek üzere harekete geçiriliyor: Amerikalı hastalar ilaçlar için çok fazla para ödüyor (yeni ilaçlar için Almanya’dakinden yaklaşık üç kat daha fazla) ve Avrupa’nın da bu yükü paylaşması gerekiyor.

Müzakerelerden haberdar iki sektör yetkilisinin POLITICO’ya verdiği bilgiye göre aksi takdirde, blok ilaç yatırımlarını ve yeni ilaçlara erişimi kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacak.

Bir sektör yetkilisi ş öyle dedi:

“Görüşümüz, Warren Stephens’ın [ABD’nin Birleşik Krallık Büyükelçisi] çok iyi bir iş çıkardığı ve esasen Trump yönetimini ve çıkarlarını temsil etme rolünü yerine getirdiği yönünde. ABD büyükelçiliklerinden gerçekten devreye girmelerini istiyoruz… ABD-Birleşik Krallık anlaşmasının izlediği yolu takip ederseniz, bunun sizin için nasıl bir sonuç doğuracağını açıklamalarına yardımcı olmalarını istiyoruz.”

Bu anlaşma, İngiliz ilaç şirketlerini üç yıl boyunca ABD gümrük vergilerinden korudu ve Birleşik Krallık’ın önümüzdeki on yıl içinde ilaç harcamalarını artırmasını öngörüyor. Karşılığında Birleşik Krallık, yenilikçi ilaçlar için fiyat sınırlarını yükseltti.

ABD’li diplomatlar şimdi bir sonraki hedef olarak Almanya’yı seçmiş görünüyor. Avrupa’nın en büyük ilaç pazarı, ilaç fiyatlandırmasını düzenleyen kurallar da dahil olmak üzere sağlık sistemindeki yasaların büyük bir revizyonundan geçiyor.

Amaç, ilaçlara yönelik federal harcamaları azaltmak. ABD, Almanya’nın bu harcamaları artırmasını istiyor.

Görüşmelere aşina üç kişiye göre, Washington’dan hükümet temsilcileri şu anda ilaç fiyatları konusunda Berlin ile gizli görüşmeler yürütüyor.

Bu kişiler, Sağlık Bakanı Nina Warken ve Ekonomi Bakanı Katherina Reiche’nin aylardır ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı ile son derece gizli görüşmeler yaptığını belirtti.

Gündemde milyarlarca dolarlık yatırım, ticaret politikası ve adil fiyatlandırma var.

Pharma Deutschland’ın reçeteli ilaç pazarı genel müdürü Christian Hilmer, “İngiltere-ABD anlaşmasını biraz kıskanıyoruz. Almanya’da ilaç endüstrisi, yeni ilaçları pazara sürmek için mücadele ediyor,” dedi.

ABD’nin stratejisi, ilaç fiyatlandırmasını büyük ölçüde ulusal otoritelerin elinde bırakan Avrupa’nın parçalanmış sağlık sistemlerinden yararlanarak, ülke ülke ikili anlaşmalar yapmaya dayanıyor.

Berlin’deki ABD Büyükelçiliği, yaz boyunca personel ihtiyacını karşılamak üzere ticari danışmanı Nathan Seifert’i Londra’daki ABD Büyükelçiliğine gönderiyor.

Sektörden bir isim, bu atamanın kısmen Berlin ekibinin fiyatlandırma anlaşmasını nasıl sağlayacaklarını İngiliz meslektaşlarından öğrenebilmesi için yapıldığını söyledi.

İngiltere, Washington ile anlaşmaya varmadan hemen önce Stephens, Keir Starmer hükümetinin ilaçlar için daha fazla ödeme yapmayı kabul etmemesi halinde, Amerikan ilaç devlerinin İngiltere’deki faaliyetlerini durduracağı uyarısında bulunmuştu.

Bu haberle ilgili bir açıklamada, Beyaz Saray sözcüsü Kush Desai şunları söyledi:

“Başkan Trump son derece net bir şekilde ifade etti: diğer zengin ülkeler, yükü tek başına Amerikan hastaların omuzlarına yüklemek yerine, hayat kurtaran ilaç inovasyonları için adil paylarını ödemek üzere harekete geçmelidir.”

30 yılı aşkın bir süre önce yaşam bilimleri süper gücü olarak Avrupa’nın altın çağının ardından, yatırımlar bloktan istikrarlı bir şekilde çekildi ve bu durumun duracağına dair hiçbir işaret yok.

1990 yılında, küresel özel ilaç araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin yüzde 49’u Avrupa’da gerçekleştiriliyordu. 2025 yılına gelindiğinde bu rakam yarı yarıya azalarak yüzde 26’ya düştü.

ABD’li ilaç şirketi Eli Lilly ve diğer üç büyük ilaç şirketi, geçen yıl ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupa ülkelerinden ilaçlar için daha fazla ödeme talep etmesinin ardından, Birleşik Krallık’taki planlanan yatırımlarını hızla durdurdu.

Şimdi şirketler Almanya’da da aynı şeyi yapıyor. Eli Lilly ve Alman ilaç şirketi Boehringer Ingelheim, geçen hafta ülkenin maliyet kesinti planlarına yanıt olarak Almanya’daki milyarlarca avroluk planlanan yatırımlarını azalttıklarını duyurdu.

İngiltere’de askıya alınan yatırımların bir kısmı, ABD ile ilaç fiyatlandırma anlaşması imzalandıktan sonra yeniden başlatıldı.

Yine de, Avrupa hükümetleri İngiltere’nin izinden gitme konusunda temkinli davranıyor.

Ülkeler halihazırda sıkışık kamu maliyesi ve durgun iktisadi büyümeyle boğuşuyor. Birçoğu, ilaç endüstrisine taviz vermenin baskı kampanyasını sona erdireceğine de şüpheyle bakıyor ve bunun daha sonra daha fazla talebi davet edeceğinden korkuyorlar.

19 AB üye ülkesi ve İsviçre’deki 46 sosyal güvenlik kuruluşu adına lobi faaliyeti yürüten Avrupa Sosyal Sigorta Platformu’nun (ESIP) direktörü Yannis Natsis, “Bazen ilaç şirketleri, ne kadar verirseniz verin, sürekli daha fazlasını isteyen ergen bir çocuk gibi davranır,” dedi.

Ayrıca ABD, AB ülkelerinde Birleşik Krallık’ta sahip olduğu kadar etkili değil.

Trump yönetimi, ilaçlara üç haneli gümrük vergileri ve ülkelere çift haneli gümrük vergileri uygulamakla tehdit etmişti.

Birleşik Krallık anlaşması, en büyük ticaret ortaklarından biriyle yaşanan bu belirsizlik ortamında sağlandı.

Anlaşma, üç yıl boyunca ilaçlarda gümrüksüz ticareti garanti altına aldı. Fakat AB ülkeleri için, ABD tarafından yüzde 15’lik bir gümrük vergisi zaten belirlenmişti.

İngiltere Sağlık Ekonomisi Ofisi CEO’su Graham Cookson, “Ticaret politikası büyük ölçüde AB’nin yetki alanına girerken, sağlık sistemleri ve ilaç fiyatlandırması ağırlıklı olarak ulusal yetki alanlarında kalıyor. Bu, Almanya’nın istese bile ikili olarak en bariz ticaret tavizlerini elde edemeyeceği anlamına gelir,” dedi.

Bununla birlikte, bir başka önemli baskı alanı, ocak ayından itibaren yürürlüğe girecek olan Donald Trump’ın en çok kayırılan ülke (MFN) ilaç fiyatlandırma politikası olabilir.

Bu politika, Amerika’nın Almanya dahil olmak üzere zengin ülkelerden oluşan bir sepet içindeki en düşük ilaç fiyatına uymasını sağlayacak.

İlaç şirketleri, tüm ülkelerde düşük fiyattan satış yapmaktansa Amerika’da daha yüksek fiyattan satış yaparak daha az kayıp yaşayacaklarını öne sürerek, bu sepet ülkelerinde ürünlerini piyasaya sürmeme tehdidinde bulundular.

İngiltere, Trump’ın yakında yürürlüğe girecek fiyatlandırma kuralından muafiyet sağladığını iddia ediyor. Fakat anlaşmadaki ifadeler belirsiz.

Bir İngiliz ilaç sektörü yetkilisi, İngiltere’nin muafiyet almaması durumunda, “Bu durum ABD’deki fiyatları etkileyeceği için İngiltere’deki ilaç lansmanlarını mahvedecek ve herkes ABD pazarlarındaki fiyatlarını korumak isteyecek,” uyarısında bulundu.

Öte yandan sektör bile İngiltere’nin bu korumayı sağladığından o kadar emin değil. Avrupa’daki pek çok kişiye göre, İngiltere’nin Washington ile yaptığı anlaşma bir zaferden çok bir “ibret hikayesi” gibi görünüyor.

Amerika ve sektör, İngiltere anlaşmasını övse de Londra’da anlaşma böyle karşılanmadı.

Endüstri tarafından genel olarak “sahada yok” olarak görülen eski İngiltere Sağlık Bakanı Wes Streeting, anlaşmanın paranın karşılığını verip vermediğine dair bir inceleme yaptırdığını kamuoyuna duyurarak sektörü kızdırdı.

Bir İngiliz ilaç sektörü yetkili şunları söyledi:

“Wes, sektörün ekonomik büyüme için ne kadar önemli olduğundan bahsedip sonra böyle davranarak güvenilirliğini ve otoritesini tamamen zedeledi.”

İlaçlara erişim için kampanya yürüten Just Treatment’ın yönetici direktörü Diarmaid McDonald ise, “İngiltere hükümeti berbat bir anlaşma yaptı. Dünyanın gıpta ettiği ilaç fiyat kontrollerinin kalıcı olarak zayıflatılması… Karşılığında ise hiçbir şeyin karekökü kadar bir şey elde ettiler: var olmayan gümrük vergilerinde geçici muafiyetler,” dedi.

Hükümet, anlaşmanın kısa vadede yaklaşık 2 milyar sterline mal olacağını tahmin ediyor ama önümüzdeki on yıl içindeki artışın hesaplandığı resmi bir değerlendirme yok.

Hollanda bankası ING Research’ten ekonomist Diederik Stadig, değişikliklerin 2036 yılına kadar yıllık maliyetleri 2 milyar ile 3,5 milyar sterlin arasında artırabileceğini tahmin ediyor.

Eleştirmenler ayrıca İngiltere’nin karşılığında ne kadar yatırım elde ettiğini de sorguluyor. 

Stadig, “Bunun daha fazla yatırıma yol açacağını düşünmüyoruz . Fiyat sihirli bir çözüm değil. İngiltere daha fazla biyofarmasötik inovasyon istiyorsa, daha fazla klinik deneme yapılmasına yatırım yapmaya çalışmalı,” dedi.

İndirimler elde etmesine rağmen, ilaç endüstrisi daha fazlasını istiyor.

Büyük İngiliz ilaç üreticisi AstraZeneca, uzun süredir askıda kalan bir yatırıma yeniden taahhüt verse de, CEO’su Pascal Soriot bunu sadece “çok olumlu bir ilk adım” olarak nitelendirdi.

Avrupa için, daha yüksek ilaç fiyatları sektörün bir hayali gibi görünüyor.

ECIP’den Natsis, “Avrupa’da ilaçlar için zaten çok fazla para ödüyoruz. Şu anda bütçeler benzeri görülmemiş bir baskı altında ve bu nedenle sadece açık çek verilmesi talebi finansal olarak sürdürülebilir değil” dedi.

Diplomasi

Reuters: Barrack, Irak-Suriye boru hattı projesinde finansal çıkar sahibi

Yayınlanma

Thomas Barrack, Irak’tan Suriye’ye uzanan bir petrol boru hattının inşasına katılan şirkette finansal pay sahibi.

Reuters’ın haberine göre Temmuz ayında Irak ve Suriye, Hürmüz Boğazı’nı atlayacak olan boru hattının rehabilitasyonuna hazırlık amacıyla teknik ve finansal çalışmaların yürütülmesi için, söz konusu şirket, Kaliforniyalı yatırım grubu TI Capital ile Chevron ve Katar merkezli UCC Holding’den oluşan bir konsorsiyumla mutabakat zaptı imzaladı.

Hem Irak hem de Suriye’ye atanan ABD başkanlık özel temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Barrack’ın, TI Capital ve şirketin kurucusu Ziad Ghandour ile uzun süredir devam eden bir iş ilişkisi bulunuyor.

Kamu kayıtlarına göre, 2025 yılında yapılan onay duruşmaları sırasında, Kaliforniya’nın San Francisco kenti yakınlarında bulunan ve Ghandour’un genel müdürlüğünü yaptığı, TI Capital tarafından yönetilen bir gayrimenkul girişiminden elde edilen kârın beşte birine kadar hak kazandıran bir mali menfaati vardı ve bu menfaati elinde tutmayı planladığını belirtmişti.

İran’da savaşın başlamasının ardından Suriyeli ve Iraklı yetkililerle yapılan görüşmelerde Barrack, tartışmalar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan iki kişinin ifadesine göre, Ghandour’un şirketinin projeye dahil edilmesi için baskı yaptı.

16 Haziran’da, konsorsiyum anlaşmasının imzalanmasından bir ay önce, Barrack ve Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Irak’ın “Kerkük-Banyas Boru Hattı’nı yeniden işler hale getirmek üzere TI Capital ile bir mutabakat zaptı hazırlama” kararını öven ortak bir bildiri yayınladılar. Bildiride, boru hattıyla bağlantılı olarak Chevron veya UCC’den hiç bahsedilmedi.

Reuters, Barrack’ın boru hattından veya diğer projelerden kazanç elde edeceğine dair herhangi bir kanıt bulamadı.

İki etik hukuku uzmanı Reuters’a, Barrack’ın Ghandour ile olan bağlarının, boru hattından doğrudan kazanç elde etmediği sürece cezai nitelikte bir çıkar çatışması oluşturmayacağını belirtti.

Fakat eski Beyaz Saray baş etik avukatı ve Minnesota Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörü Richard Painter, Barrack’ın Ghandour ile olan ilişkisinin, yetkililerin kişisel veya ticari ilişkiler nedeniyle tarafsızlıklarını sorgulanır hale getiren meselelere katılmasını yasaklayan düzenleme kapsamında bu tür bir savunuculuğu “ciddi bir sorun” haline getirdiğini belirtti.

Ceza kanunu niteliği taşımayan tarafsızlık kuralı, yetkilinin kendisinin mali menfaati olup olmadığına bakılmaksızın, bir iş ortağının projeye dahil olmasıyla devreye girebilir.

Santa Clara Üniversitesi Markkula Uygulamalı Etik Merkezi’nin geçici yönetici direktörü Ann Skeet, “Etik kaygı, çıkar çatışması izleniminin ortaya çıkmasıdır,” dedi.

Barrack’ın kurallara uymak için ne yapması gerektiği sorulduğunda Painter şöyle yanıt verdi:

“Bu boru hattıyla hiçbir ilgisi olmamalıydı. Kendini tamamen çekmeliydi. ‘Bu, benim katıldığım bir konu değil’ demeliydi.”

ABD Hükümet Etik Ofisi’nin eski genel danışmanı ve vekil direktörü Don Fox, Barrack’ın TI Capital’i tanıtmasının, yetkililerin görevlerini herhangi bir işletmeyi desteklemek veya bağlı oldukları kişilerin özel çıkarları için kullanmasını yasaklayan bir düzenlemeyi de ihlal edeceğini belirtti.

Reuters’ın bilgi edinme talebine göre, Barrack, projeye katılan şirketle olan bağları konusunda ABD Hükümet Etik Ofisi’ne herhangi bir çıkar çatışması feragatnamesi sunmadı.

Feragatnameler, potansiyel çıkar çatışması bulunan yetkililerin, aksi takdirde görevden çekilmesini gerektirecek konulara katılmalarına imkân tanır.

Geçen yılki onay duruşmalarından önce imzaladığı bir etik anlaşmasında, Barrack, önceden böyle bir feragat belgesi almadıkça, gayrimenkul girişiminin mali çıkarlarını doğrudan etkileyen konulardan çekileceğini taahhüt etmişti.

17 Temmuz’da X’te yayınlanan bir gönderide Barrack, ABD şirketlerinin Irak ve Suriye’deki faaliyetlerinin bölgeye netlik ve fırsat getirmeyi amaçlayan “yeni bir paradigma” olduğunu söylemişti.

Dördüncü bir etik avukatı, bir çalışanın mali varlıklarının potansiyel bir çıkar çatışması yaratıp yaratmadığının belirlenmesinin Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olduğunu belirtti.

Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Reuters’a, “Büyükelçi Barrack’ın Kerkük-Banyas boru hattı projesiyle hiçbir bağlantısı, rolü veya mali menfaati bulunmamaktadır” derken, Barrack’ın TI Capital gayrimenkul girişimi ile olan ilişkisini de kabul etti.

Sözcü, boru hattı hakkındaki kamuoyuna yaptığı açıklamaların “bölgesel enerji entegrasyonuna yönelik uzun süredir devam eden ve kamuoyuna açıklanmış ABD politika çıkarlarını” yansıttığını belirterek, Barrack’ın etik kurallarına uygunluğunun onaylandığını da ekledi.

Barrack, diplomatik görevlerine başlamadan önce, Mart 2025’te ABD Hükümet Etik Ofisi’ne sunduğu mali beyanında, San Francisco yakınlarında büyük bir konut projesi inşa eden ACD-TI Oakley Investment LLC şirketinde hisseye sahip olduğunu beyan etti.

Beyan, hisse oranını açıklamasa da, kârın belirlenen asgari düzeye ulaştığı takdirde şirket kârının %20’sine hak kazandığını belirtti.

Kaliforniya eyaleti şirket kayıtlarına göre, ACD-TI, TI Capital tarafından yönetiliyor ve Ghandour tarafından yönetiliyor.

Beyannamede, kâr paylaşımı düzenlemesinin, Barrack’ın şirkete sağladığı hizmetlerin karşılığı olduğu belirtildi.

Barrack ayrıca, 2024 yılında bu girişimle ücretli bir danışmanlık görevi üstlendiğini OGE’ye bildirdi. Bildirimde, kendisine ödeme yapılıp yapılmadığı veya ne kadar ödeme aldığı belirtilmemiş.

Senato onay oturumundan üç hafta önce, 7 Mart 2025 tarihli ayrı bir imzalı etik anlaşmasında Barrack, ACD-TI Oakley’i satmak yerine elinde tutacağı varlıklar arasında listelemişti.

On yıllardır Irak ham petrolünü Suriye’nin Akdeniz kıyılarına taşıyan tarihi Kerkük-Banyas boru hattı, 1980’lerin başından itibaren ara sıra kesintilere maruz kaldı ve 2003’teki ABD’nin Irak işgalinden sonra hizmet dışı kaldı.

Boru hattını yeniden faaliyete geçirme yönündeki askıya alınmış planlar, bu yıl ABD’nin saldırısı altında İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği kısıtlayarak petrol fiyatlarını yükseltmesiyle yeni bir ivme kazandı.

Ağustos ayında birkaç kaynak Reuters’a, boru hattının inşasının en az dört yıl süreceğini ve 15 milyar dolara mal olacağını söylemişti.

TI Capital’i bu bölgesel projeye dahil etme fikri, Mayıs ayında Los Angeles’ta düzenlenen Milken Enstitüsü Küresel Konferansı’nda Barrack tarafından gündeme getirildi.

ABD’nin İran’a karşı sürdürdüğü savaşın şiddetini artırdığı bir dönemde, Barrack ve Ghandour konferansta sadece davetlilerin katılabildiği bir panele de katıldılar ve burada Orta Doğu’da yeni enerji tedarik hatlarına duyulan ihtiyacı daha genel hatlarıyla ele aldılar.

Milken Enstitüsü sözcüsü, panel tartışmasının basına kapalı olduğunu belirterek ayrıntıları paylaşmayı reddetti.

Barrack, en azından 2020 yılından beri Ghandour ile iş ilişkisi içindeydi. İki adam, o yıl 250 milyon dolarlık bir “blank-check” SPAC kurmuştu.

Fakat Barrack, 2021 yılında Birleşik Arap Emirlikleri’nin kayıt dışı temsilcisi olarak faaliyet gösterdiği suçlamasıyla tutuklandıktan sonra bu yapı feshedildi. Barrack, 2022 yılında beraat etti.

Irak kabinesi, Temmuz ayı sonlarında TI Capital’i, Irak’ın en büyük gelişmemiş rezervlerinden biri olan Akkas gaz sahasını değerlendirmek üzere UCC Holding ve ConocoPhillips ile oluşturulan başka bir konsorsiyumun parçası olarak atadı.

Şirket, internet sitesinde ayrıntılara girmeden Suriye’nin Tartus limanındaki projelerde yer aldığını iddia ediyor. Suriye liman idaresi, TI Capital ile ilgili sorulara yanıt vermedi ve Reuters, şirketin Tartus’taki rolünü doğrulayamadı.

Barrack’a yakın bir kişi, büyükelçinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak ve Suriye’yi ABD’ye yaklaştırma bölgesel stratejisinin uygulanmasında Ghandour’a güvendiğini söyledi.

Kaynak, “Ziad, seçilmiş adam. Barrack tarafından özenle seçildi,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Nobel Barış Ödülü Güney Afrikalı hukukçu Navi Pillay’e verildi

Yayınlanma

Bu yılki Nobel Barış Ödülü, barış ve uluslararası hukukun ilerletilmesine yönelik çalışmaları nedeniyle eski BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay’e verildi. Toplam 287 adayın gösterildiği ödülün para kısmı, 125. yıl dolayısıyla 12 milyon İsveç kronuna çıkarıldı.

2026 Nobel Barış Ödülü, eski Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinin eski başkanı Güney Afrikalı hukukçu Navanethem “Navi” Pillay’e verildi.

Norveç Nobel Komitesinin Oslo’da yaptığı açıklamada, ödülün Pillay’e “barışın ve uluslararası hukukun ilerletilmesine yönelik çabaları” gerekçesiyle takdim edildiği kaydedildi.

Güney Afrika Cumhuriyeti doğumlu ve Hint kökenli olan Pillay, ülkesindeki avukatlık kariyeri boyunca apartheid karşıtı eylemcileri savundu, dönemin hükümetinin uyguladığı işkence ve baskı politikalarını ortaya çıkardı.

Güney Afrika Yüksek Mahkemesine atanan ilk beyaz olmayan kadın yargıç unvanını alan Pillay, 2003-2008 döneminde Uluslararası Ceza Mahkemesinde (UCM) yargıçlık, 2008-2014 döneminde ise BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği görevlerini yürüttü.

Komiteye bu yıl barış ödülü için 208 kişi ve 79 kuruluş olmak üzere toplam 287 aday gösterildi. Nobel Komitesi, aday listeleri ile müzakere kayıtlarını 50 yıl boyunca gizli tutuyor.

Trump’a yine ödül yok

Nobel Barış Ödülü, 2025 yılında Venezuela muhalefet lideri María Corina Machado’ya verildi. Komite, Machado’nun “Venezuelalıların demokratik haklarını geliştirme çabalarını” ve “diktatörlükten demokrasiye adil ve barışçıl geçiş mücadelesini” gerekçe gösterdi.

Bu karar Beyaz Saray’ın tepkisini çekti. Ödül için ismi geçen ancak seçilmeyen ABD Başkanı Donald Trump adına açıklama yapan Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung, Nobel Komitesinin “siyaseti barışın önüne koyduğunu” savundu ve Trump’ın barış anlaşmaları yapmayı ve savaşları sona erdirmeyi sürdüreceğini ifade etti.

Machado, Ocak 2026’da Beyaz Saray’da gerçekleşen görüşmede Nobel madalyasını Trump’a takdim etti.

Norveç Nobel Komitesi, madalyanın verilmesinin ödülün hukuki statüsünü değiştirmediğini, ödülün geri alınamayacağını, paylaştırılamayacağını veya devredilemeyeceğini, resmi sahibinin Machado olarak kaldığını vurguladı.

Ödül, 2024 yılında Hiroşima ve Nagazaki atom bombası mağdurlarını temsil eden Japon kuruluşu Nihon Hidankyo’ya takdim edildi.

2023 yılında ise İran’daki kadın hakları mücadelesi nedeniyle karar anında cezaevinde olan İranlı insan hakları savunucusu Nergis Muhammedi ödüle layık görüldü. 2021’de ödülü alan Rus gazeteci Dmitriy Muratov ise Rusya’nın modern tarihinde bu ödülü alan tek kişi olmayı sürdürüyor.

Nobel Barış Ödülü 125 yaşında

İlk kez 1901’de verilen Nobel Barış Ödülü, diğer kategorilerden farklı olarak Norveç’te belirleniyor.

Ödül töreni her yıl Alfred Nobel’in ölüm yıl dönümü olan 10 Aralık’ta Oslo’da düzenleniyor.

Ödülün 125. yılı dolayısıyla Nobel Vakfı, para ödülünü 1 milyon İsveç kronu (yaklaşık 101 bin dolar) artırarak 12 milyon krona (yaklaşık 1,2 milyon dolar) çıkardı.

Komite kurallarına göre ödül tutarı birden fazla kazanana paylaştırılabiliyor ve bir ödülü en fazla üç kişi alabiliyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Eritre ordusu sınır hattını geçerek Etiyopya’nın Tigray bölgesine girdi

Yayınlanma

Eritre ordusunun, sınırı geçerek Etiyopya’nın kuzeyindeki Tigray bölgesinde yer alan Adigrat kasabasına girdiği ve Mekelle yönünde ilerlediği bildirildi. Etiyopya ordusu ile TPLF arasında 23 Eylül’de yeniden başlayan çatışmaların ardından geçen ay diplomatik ilişkilerini kesen Addis Ababa ile Asmara arasındaki gerilimin bölgesel savaşa dönüşmesinden endişe ediliyor.

Eritre ordusunun, sınırı geçerek Etiyopya’nın kuzeyinde yer alan Tigray bölgesine girdiği bildirildi. Etiyopya ordusu ile Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) arasında yeniden başlayan çatışmaların daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşme riski taşıdığı kaydedildi.

Fransız haber ajansı AFP’nin yerel kaynaklara dayandırdığı bilgilere göre, Eritre askerleri Tigray’ın kuzeyindeki Adigrat kasabasını kontrol altında tutuyor ve güneydeki Mekelle kentine doğru ilerliyor. Etiyopya ordusu ile TPLF güçleri arasındaki çatışmaların iki hafta önce, 23 Eylül’de başladığı aktarıldı.

Eritre güçlerinin Mekelle istikametinde ilerlediği öne sürülüyor

Etiyopya ordusunun yanında savaşan yerel milis grubunun komutanı Gebreigziabher Beyene, Eritre askerlerinin kendi üniformaları ve ağır silahlarla donatılmış halde Tigray’a girdiğini açıkladı. Beyene, Eritre yönetiminin çatışmaların kendi topraklarına yayılmasını engellemek amacıyla güçlerini bilinçli olarak Tigray içine konuşlandırdığını ifade etti.

AFP’ye konuşan yerel bir yetkili, Eritre askerlerinin günlerdir Adigrat’ta kaldığını ve halkın büyük endişe duyduğunu kaydetti. Bir görgü tanığı ise büyük kamyonlar, devriye araçları ve askeri taşıtlarla donatılan Eritre birliklerinin ağır silahlar taşıyarak güneye yöneldiğini aktardı.

Oslo New University College bünyesinde görev yapan Kjetil Tronvoll, ajansa yaptığı değerlendirmede, “Eritre için kuzey Tigray’da stratejik derinliği ve bir tampon bölgeyi korumak, Etiyopya ordusunu Tigray topraklarında karşılamak ve onunla orada savaşmak hayati önem taşıyor” görüşünü dile getirdi.

Addis Ababa ile Asmara arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi

Etiyopya, 2020-2022 döneminde TPLF’ye karşı yürüttüğü ve yaklaşık 500 bin kişinin öldüğü tahmin edilen iç savaşta Eritre ile müttefik oldu. Ancak Addis Ababa yönetimi güncel süreçte Eritre’yi TPLF’ye destek vermekle suçluyor.

Eritre yönetimi ise denize kıyısı olmayan Etiyopya’nın, TPLF ile yaşanan çatışmaları gerekçe göstererek Kızıldeniz’e ulaşmak amacıyla kendi topraklarını ele geçirmesinden endişe ediyor. Bu gerilimlerin ardından Addis Ababa ile Asmara yönetimleri geçen ay diplomatik ilişkilerini tamamen kesti.

Hafta sonunda Etiyopya ordusu TPLF güçlerini Mekelle kentinden çıkardı. TPLF unsurlarının çatışmaya girmeden şehirden uzaklaştığı belirtildi. AFP, Eritre birliklerinin Tigray’a girme gerekçesinin, TPLF güçlerinin sınıra doğru çekilmesi durumunda savaşın Eritre içine taşınmasını önlemek olduğunu kaydetti.

Kızıldeniz’e erişim anlaşmazlığı gerilimi artırıyor

Eritre, 1993 yılında Etiyopya’dan ayrılarak resmi bağımsızlığını kazandı; iki ülke 1998-2000 yıllarında geniş çaplı bir sınır savaşı verdi. 2018’de ilişkilerin düzelmesi, 2020-2022 çatışmalarında Eritre’nin Etiyopya ordusunun yanında yer almasını sağlamıştı.

The Washington Post gazetesinin aktardığı değerlendirmelere göre, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden kopmasında Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in Kızıldeniz’e çıkış talepleri etkili oldu. Ahmed, Etiyopya’nın denize erişim sağlamasını “kaçınılmaz ve varoluşsal” bir mesele olarak nitelendiriyor.

Eritre’nin 1991’de fiilen bağımsızlığını elde etmesiyle birlikte Etiyopya, Kızıldeniz kıyısındaki Assab Limanı’nın kontrolünü yitirmişti. Etiyopya, bu tarihten itibaren dış ticaret taşımacılığını komşu ülke Cibuti üzerinden yürütmek zorunda kaldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English