Diplomasi
ABD-Çin ilişkileri: Rekabet değil, sistem krizi

Harici Medya tarafından düzenlenen panelde bir araya gelen akademisyenler ve politika analistleri, ABD-Çin ilişkilerine ilişkin yer yer ayrışan ancak yer yer de örtüşen değerlendirmeler sundu. Katılımcılar bu ilişkileri, kısa vadeli politika tercihlerinden ziyade yapısal gerilimlerin, değişen küresel önceliklerin ve rekabet halindeki medeniyet tasavvurlarının ürünü olarak çerçeveledi.
Tartışmayı açan moderatör Sarp Sinan Hacır, çevrim içi toplantının Ukrayna’daki uzayan savaş, İran’ı da içine alan gerilimin artışı ve Venezuela’daki istikrarsızlık gibi yoğunlaşan küresel krizlerin gölgesinde gerçekleştiğini belirtti. Moderatör, bu gelişmelerin, özellikle Çin’e yaklaşımında hem müdahaleci hem de stratejik açıdan muğlak görünen bir ABD dış politikasıyla eş zamanlı ilerlediğini ifade etti.
Panelde Manitoba Üniversitesi’nden siyasal iktisatçı Prof. Radika Desai, Barış ve Diplomasi Enstitüsü’nde Washington araştırmacısı Dr. Christopher Mott, Şanghay RimPac ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Nelson Wong ile Alman filozof ve yazar Dr. Hauke Ritz yer aldı.

“ABD, Çin’in tabi kalacağını varsaydı”
Desai, mevcut gerilimlerin kökeninin son siyasi değişimlerde değil, uzun süredir biriken yapısal yanlış hesaplarda yattığını belirtti.
Desai, “Çin-ABD ilişkilerindeki asıl zorluk, ABD’nin Çin’e açılımı hangi varsayımlar üzerine kurduğundan kaynaklanıyor” dedi.
Washington’un başlangıçta Pekin’in ABD öncülüğündeki küresel düzende ikincil bir rolü kabul edeceğini öngördüğünü ifade eden Desai, “ABD, Çin’in büyük bir memnuniyetle tabi bir konumu kabul edeceğini hayal etti… böylece ABD, Çin’den çeşitli şekillerde kazanç sağlayabilecekti” diye konuştu.
Desai, Çin’in değer zincirinde yukarı çıkması ve düşük katma değerli üretimle sınırlı tamamlayıcı ekonomik rolü reddetmesiyle bu varsayımın çöktüğünü belirtti. George W. Bush dönemindeki tarifelerden Barack Obama’nın “Asya’ya yönelim” stratejisine ve Donald Trump’ın ticaret savaşına uzanan çizgiyi bu sürekliliğin göstergesi olarak işaret etti.
Desai, “Bir yandan ABD Çin’i kendine tabi kılmak istiyor, diğer yandan bunu yapması mümkün değil” ifadelerini kullandı.
Desai ayrıca Çin’in, Batı kaynaklı olduğunu söylediği istikrarsızlık ortamında giderek denge sağlayıcı bir güç olarak algılandığını belirterek, “Çin giderek öngörülebilirlik ve istikrar adası gibi görünüyor” dedi.
ABD iç dinamiklerine değinen Desai, dış politikadaki dalgalanmayı iç siyasi ve ekonomik baskılarla ilişkilendirdi. Desai, “Trump’ın düzensiz görünen yaklaşımında bir yöntem yok… gördüğümüz şey yön ve politika değişikliklerinin sıklaşması” diye konuştu.
ABD’deki liderlerin seçim vaatlerini hayata geçirmelerini engelleyen yapısal kısıtlarla karşı karşıya olduğunu belirten Desai, bunun politika üretiminde istikrarsızlığa yol açtığını ifade etti. Desai, “ABD’nin iç krizi çok kritik bir noktaya ulaştı” dedi.
“Ortadoğu’dan kopamıyorlar”
Mott, Desai’nin değerlendirmelerine genel hatlarıyla katıldığını, ancak ABD dış politikasındaki stratejik tutarsızlığa odaklandığını söyledi.
Mott, “Profesör Desai’nin söylediklerinin tamamına katılıyorum… şu anki tabloyu çok iyi özetliyor” dedi.
Washington’un geçmişte “Asya’ya yönelim” stratejisiyle Çin’le rekabete öncelik verme hedefi koyduğunu hatırlatan Mott, buna rağmen ardı ardına gelen yönetimlerin tekrar tekrar Ortadoğu’daki çatışmalara sürüklendiğini belirtti.
Mott, “Göreve gelen her başkan yeniden Ortadoğu’ya çekiliyor… Ortadoğu’dan kopamıyorlar” diye konuştu.
Libya ve Suriye’deki müdahaleleri, ayrıca İran ve İsrail’le süren angajmanı bu eğilimin göstergesi olarak değerlendiren Mott, seçim dönemlerinde daha az müdahalecilik sözü veren liderlerin göreve geldikten sonra daha derin angajmanlara yöneldiğini ifade etti.
Mott, “İnsanlar daha az müdahalecilik vaat ediyor… sonra seleflerinin müdahalecilik düzeyini daha da artırıyor” dedi.
ABD’nin ittifak ilişkilerinin, özellikle İsrail’le bağlarının politika üzerinde belirleyici olduğunu vurgulayan Mott, “Washington’da diğer tüm müttefiklerden daha fazla kayırılan bir müttefik var” ifadelerini kullandı.
Çin’i eşdeğer bir rakip olarak kabul etmekle birlikte ABD’nin stratejik odağının doğrudan Pekin’le çatışmadan uzaklaştığını belirten Mott, “Çin’le rekabet geri plana itiliyor… buna karşılık Küresel Güney’e yönelik son derece müdahaleci bir yaklaşım sürüyor” dedi.
Mott, mevcut stratejiyi, gerileyen tek kutuplu üstünlüğü zorlayıcı araçlarla ayakta tutma çabası olarak tanımladı. Mott, “Azalan tek kutupluluğu sert güç doktriniyle tahkim etmeye çalışıyorlar” diye konuştu.
“Çin kendini yönetmek ister, ABD başkalarını yönetmek ister”
Wong, kültürel ve tarihsel farklara dayanan bir bakış açısı sundu ve Çin’in pragmatizmi ve temkini öncelediğini vurguladı.
Wong, “Çin her zaman kendini yönetmek ister, ABD ise herkesin işini yönetmek ister” dedi.
Küresel söylemin Batı anlatıları tarafından belirlendiğini, buna karşılık Çin’in daha tepkisel bir tutum benimsediğini ifade eden Wong, “Çin dış dünyayla ilişkilerde son derece pasif” diye konuştu.
Wong, Çin’in yükselişinin yalnızca iç dinamiklerle değil, dış dünyanın algılarıyla da şekillendiğini belirterek, “Çin’in özgüveni… aslında dış dünya tarafından yukarı itildi” dedi.
Pekin’in çatışma arayışında olmadığını ve ekonomik etkileşimi önceliklendirdiğini vurgulayan Wong, “Çin ABD ile ilişkisini asla yok etmek istemez… bu büyük bir pazar” ifadelerini kullandı.
Bununla birlikte özellikle Tayvan konusunda net kırmızı çizgiler bulunduğunu hatırlatan Wong, “Çin Tayvan’ı asla bağımsız bir varlık olarak tanımaz, asla” dedi.
Tayvan’ın tarihsel anlatılarla şekillenen temel bir ulusal mesele olduğunu söyleyen Wong, Pekin’in barışçıl yeniden birleşmeyi tercih ettiğini yineledi. Wong, “Çin her zaman barışçıl yeniden birleşme arayışında… bunun için belirlenmiş bir takvim yok” diye konuştu.
Ekonomik gerilimler bağlamında Çin’in ticaret çatışmasına hazırlıklı olduğunu belirten Wong, “Çin buna on yılı aşkın süredir hazırlanıyor… elimizde araçlar var ve karşılık vermeye başladık” dedi.
Çin’in ABD’ye ihracata bağımlılığını azalttığını ve pazarlarını çeşitlendirdiğini ifade eden Wong, “Çin’in ABD’ye ihracatı yüzde 20 civarından yüzde 8’in altına indi” diye konuştu.
Tüm gerilimlere rağmen iki tarafın da askeri çatışma arayışında olmadığını vurgulayan Wong, “İki ülke arasında yakın vadede bir savaş tehdidi öngörmüyoruz” dedi.
“Avrupa yol ayrımında”
Ritz, tartışmayı Avrupa’nın stratejik ve kültürel yönelimi çerçevesinde ele aldı ve kıtanın ABD ile hizalanmasının hareket alanını sınırladığını belirtti.
Ritz, “Bu liderlerin… Avrupa için bağımsız bir rota düşünebilme kabiliyeti sınırlı” dedi.
Avrupa içinde artan itiraz eğilimlerine dikkat çeken Ritz, Macaristan, Slovakya ve İspanya gibi ülkeleri alternatif arayışların örneği olarak gösterdi.
Ritz, değişimin Avrupa’nın içinden değil, Ortadoğu’daki gelişmelerden kaynaklanabileceğini ifade etti. Ritz, “ABD’nin saldırısı… küresel ekonomiyi çok büyük ölçüde sarsmış durumda” diye konuştu.
İran’ın direncinin bölgesel dengeleri değiştirebileceğini ve ABD’nin etkisini zayıflatabileceğini belirten Ritz, “İran Ortadoğu’da, Rusya’nın Avrupa’da oynadığına benzer bir rol oynuyor” dedi.
Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığının kıtanın kültürel ve stratejik özerkliğini aşındırdığını ifade eden Ritz, “Kadim köklerimizle bağımızı kaybettik… tüketimle yönlendirilen çok kültürlü toplumlara dönüştük” diye konuştu.
Avrupa’nın entelektüel geleneklerini yeniden keşfetmesi ve diğer medeniyetlerle diyaloğa yönelmesi gerektiğini söyleyen Ritz, “Farklı kültürlere yönelik merakımızı yeniden kazanmalıyız” dedi.
Ritz ayrıca Avrupa, Rusya ve Çin arasında daha yakın bağların oluşacağı uzun vadeli bir yeniden hizalanma öngördü. Ritz, “Moskova’ya giden yol Pekin’den geçiyor” ifadelerini kullandı.
“Bölgeselleşme kaçınılmaz”
Stratejik değerlendirmelere dönen Mott, küresel jeopolitiğin coğrafi olarak daha belirgin ittifaklara dayanan bölgeselleşmeye yöneldiğini belirtti.
Mott, “Coğrafyanın bir çekim gücü var… nesiller önce kurulan ittifakların böyle bir ağırlığı yok” dedi.
Özellikle Tayvan bağlamında ABD öncülüğündeki caydırıcılık stratejilerinin uygulanabilirliğini sorgulayan Mott, müttefiklerin katkı kapasitesinin sınırlı olduğunu ifade etti.
Mott, “Herkesin Tayvan’ın askeri savunmasına katılıp katılmayacağı son derece tartışmalı” diye konuştu.
Asya başta olmak üzere birçok bölgede ülkelerin küresel hizalanmalar yerine bölgesel düzenlemelere öncelik vereceğini belirten Mott, “Küreselleşmiş diplomasinin varsayımları çözülmeye başlayacak” dedi.
“Trump ‘zafer’ arıyor ancak gerekli imkanlardan yoksun”
Son bölümde yeniden söz alan Desai, ABD politikasının tutarlı bir stratejiden ziyade sembolik zafer arayışıyla şekillendiğini ifade etti.
Desai, “Bu mesele Basra Körfezi’ni kontrol etmekle ilgili değil… Mesele bir tür askeri zafer üretme çabası” dedi.
ABD’nin Venezuela’da başarı sağladığı yönündeki değerlendirmeleri reddeden Desai, İran’da da başarısızlık öngördüğünü belirtti. Desai, “ABD İran’da kaybediyor… Kzanmak için gerekli imkana sahip değil” diye konuştu.
ABD-Çin ilişkilerine değinen Desai, Washington’un elindeki kozların sınırlı olduğunu söyledi. Desai, “Trump’ın zaten baştan itibaren üstünlüğü yoktu” dedi.
Çin’in nadir toprak elementleri üzerindeki kontrolüne ve baskıya direnme kabiliyetine işaret eden Desai, “Çin ona nasıl karşı koyacağını bildiğini gösterdi” ifadelerini kullandı.
Desai, küresel istikrarsızlığın daha derin yapısal dönüşümlerin sonucu olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı. Desai, “ABD’nin kontrolden çıkmasının sonuçlarıyla karşı karşıyayız” dedi.
Diplomasi
Şahbaz Şerif: Üçlü pakt tamamen savunma amaçlı

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın “tamamen savunma amaçlı” olduğunu vurguladı.
7 Ağustos’ta Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, imzacı devletlere, aralarından birine yönelik bir saldırıyı hepsine yönelik bir saldırı olarak değerlendirme yetkisi veriyor.
Pazartesi günü federal kabineye hitap eden Şerif, anlaşmanın amacının “bölgede barış, ilerleme ve refahı teşvik etmek” olduğunu savundu.
Pakistan lideri şöyle konuştu:
“Amacı kesinlikle herhangi bir saldırganlık değil. Anlaşma tamamen savunma amaçlı; bölgedeki barış, huzur ve ilerleme için. Bu anlaşmanın sadece bu üç ülke arasında değil, tüm İslam ümmeti için bir güç kaynağı olduğuna inanıyorum.”
Başbakan, anlaşmanın imzalanması vesilesiyle özellikle Başbakan Yardımcısı İshak Dar’ı ve Savunma Kuvvetleri Komutanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Asım Münir’i tebrik etti.
Başbakan, ortak savunma paktı için çabaların “yıllardır sürdüğünü ve geçen cuma günü somutlaştığını” söyledi.
Şerif, Pakistan ile Suudi Arabistan’ın Eylül 2025’te “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması”nı imzalamış olduğunu, İslamabad ile Ankara arasında da “on yıllardır süren düzenlemeler” bulunduğunu hatırlattı.
Başbakan, Pakistan halkı ve ordusunun yıllardır Suudi kuvvetleriyle birlikte Mekke ve Medine gibi “dünyanın en kutsal yerlerini” savunmaktan onur duyduğunu söyledi.
Şerif, “Geçen yıl, Allah’ın lütfuyla bu düzenleme resmi olarak tanındı ve böylece uygun bir anlaşma imzalandı. Cuma günü imzalanan anlaşma, üçlü bir anlaşmanın imzalanmasıyla bunun bir başka uzantısı niteliğinde,” dedi.
Diplomasi
Güney Kore ve ABD yıllık askeri tatbikat düzenleyecek

Güney Kore ve ABD orduları, bölgesel tehditlere karşı savunmayı güçlendirmek amacıyla bu ayın ilerleyen günlerinde geniş çaplı askeri tatbikatlar gerçekleştirecek. İki taraf aynı zamanda savaş zamanı operasyonel kontrol (OPCON) yetkisinin gelecekte Seul’e devredilmesi için çalışmalarını sürdürüyor.
Her yıl düzenlenen Ulchi Freedom Shield tatbikatı, 17-27 Ağustos tarihlerinde Güney Kore’de gerçekleştirilecek. ABD Kore Kuvvetleri Halkla İlişkiler Direktörü Albay Ryan Donald, pazartesi günü düzenlenen ortak basın toplantısında tatbikatların “Pasifik’teki en büyük tatbikatlardan biri” olduğunu söyledi.
Güney Kore Genelkurmay Başkanlığı, tatbikatların savunma amaçlı olduğunu ve müttefiklerin ortak savunma duruşunu güçlendirmeyi hedeflediğini vurguladı. Donald, Güney Kore’nin resmi adını kullanarak, “Temel amacı Kore Cumhuriyeti’ne yönelik saldırganlığı caydırmak” dedi.
ABD, Güney Kore’de yaklaşık 28 bin 500 asker bulunduruyor. Bu askeri varlık, iki ülkenin 1950-1953 Kore Savaşı’nda aynı safta savaşmasının mirası niteliğinde.
Tatbikatlar, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin yakında 30 bin ila 50 bin Kuzey Kore askerinin Rusya’ya gönderilebileceği yönündeki açıklamasının ardından gerçekleştirilecek. Zelenskiy, iddiasını hangi verilere dayandırdığını açıklamadı. Kuzey Kore ise daha önce Rusya’ya destek amacıyla Ukrayna’ya asker göndermişti.
Donald, “Kuzey Koreli askerler Ukrayna’ya konuşlandırıldı ve orada savaştı. Orada öğrendikleri dersleri Kuzey Kore’ye geri götürdüler. Bu, Kuzey Kore’nin kapasitesini değiştiriyor ve bizim eğitimlerimiz de bu tehdidi hesaba katıyor” dedi.
“Tatbikatların bir diğer hedefi de olası bir savaş durumunda Güney Kore’nin kendi birliklerinin komutasını devralacağı geleceğe hazırlık yapmak” olarak açıklandı. Bu mesele yıllardır tartışılıyor ancak henüz hayata geçirilmiş değil.
ABD Başkanı Donald Trump, uzun yıllardır Seul gibi ABD müttefiklerinin kendi savunma ihtiyaçlarının daha büyük bölümünün sorumluluğunu üstlenmesi ve ABD desteğine daha az bağımlı olması gerektiğini savunuyor. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung da ülkesinin savunma alanında daha fazla özerklik kazanması hedefini destekliyor ve geçen yıl haziranda başlayan beş yıllık tek görev dönemi içinde OPCON devrini tamamlamayı hedefliyor.
Güney Kore Genelkurmay Başkanlığı pazartesi günü yayımladığı açıklamada, “Tatbikat, ittifak anlaşmaları doğrultusunda, koşullara bağlı savaş zamanı operasyonel kontrol devrine yönelik devam eden hazırlıkları desteklemek için de bir fırsat sağlayacaktır” ifadelerini kullandı.
ABD Kore Kuvvetleri’nden Donald ile Güney Koreli mevkidaşı Yüzbaşı Jang Do-young, devrin ne zaman gerçekleşebileceğine ilişkin ayrıntı vermeyi reddetti. Her iki isim de kararın, ikili ittifakın temelini oluşturan standartlar doğrultusunda karşılıklı mutabakatla alınacağını vurguladı.
Asya-Pasifik bölgesindeki operasyonlardan sorumlu ABD’li askeri yetkililer, Güney Kore’nin bölgedeki daha geniş kapsamlı ABD operasyonlarını desteklemek üzere bir üs olarak kullanılmasına ilişkin açıklamalar yaptı. Böyle bir gelişme bölgedeki ABD kuvvetlerinin rolünde önemli bir değişim anlamına gelecek.
ABD Kore Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Xavier Brunson, kamuoyuna yaptığı açıklamalarda Güney Kore’nin Japonya ve Filipinler’le birlikte, ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı koymasını sağlayacak bir “kill web”in parçası olmasını istediğini açıkça dile getirdi.
Donald ise pazartesi günü yaptığı açıklamada, bu yılki Ulchi Freedom Shield tatbikatının daha geniş kapsamlı herhangi bir bölgesel hedef taşımadığını ve “kesinlikle Güney Kore’nin savunmasına ve yarımadaya yönelik tüm doğrudan tehditlere karşı koymaya odaklandığını” vurguladı.
Diplomasi
Ukrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı

ABD Kongresi kayıtlarına göre, Ukrayna, Türkiye’den 70 adet uzun menzilli Kara Taktik Füze Sistemi (ATACMS) dahil olmak üzere önemli miktarda ABD yapımı savunma teçhizatı satın aldı.
Silah transferinin Ağustos ayı sonunda başlaması bekleniyor.
6 Ağustos tarihli Kongre tutanaklarına kaydedilen ABD Dışişleri Bakanlığı bildirisine göre, paket şunları içeriyor: 70 adet M39 ATACMS füzesi, 12 adet M270 çoklu fırlatma roket sistemi (MLRS), 2.000’den fazla parça tesirli mühimmat ve 47.000 adet obüs mermisi.
ATACMS, ABD’li üretici Lockheed Martin tarafından üretilen uzun menzilli balistik füze. M39 versiyonu, yaklaşık 165 kilometre (103 mil) menzile sahip daha eski bir model.
Yakında gerçekleşecek transfer, Türkiye’den MKE, ASFAT ve ARCA Savunma, Bulgaristan’dan VTIC International ile ABD’li Pansophico ve Patriot Defense Group gibi bir dizi özel şirket aracılığıyla gerçekleştirilecek.
Dışişleri Bakanlığı’na göre Türkiye, “finansal kaynaklarını mevcut sistemlerin modernizasyonu ve sürdürülebilirliğine odaklamak amacıyla eski savunma malzemeleri envanterini azaltmayı” hedefliyor.
Öte yandan Ukrayna, “Rus işgaline direnirken saldırı ve savunma ateş desteği yeteneklerini güçlendirmeyi” amaçlıyor.
Dışişleri Bakanlığı ayrıca, bu işlemin “ABD’nin güvenlik yardımı hedefleriyle uyumlu” olduğunu da belirtti.
280 milyon dolarlık satış ABD Kongresi belgelerinde ortaya çıktı
ABD Silah İhracat Kontrol Yasası, malzemenin ilk maliyetinin 14 milyon doları aşması durumunda, Kongre’nin üçüncü ülkelere yapılan Amerikan silah transferlerini incelemesini şart koşuyor.
Ukrayna’nın Türkiye’den alacağı paketin ilk satın alma değeri yaklaşık 280 milyon dolar.
Kongre, önümüzdeki iki hafta içinde silahların yeniden ihracatını yasaklayan ortak bir karar almadığı sürece, transfer otomatik olarak onaylanacak.
Ukrayna, Kiev’in uzun süren lobi faaliyetlerinin ardından, 2023 sonbaharında eski ABD Başkanı Joe Biden’dan kısa menzilli M39 ATACMS füzelerinin ilk partisini almıştı.
2024 yılının ilkbaharında ABD, 300 kilometreye kadar uçabilen geliştirilmiş modelleri tedarik etmeye başladı.
O dönemde Kiev’in bu füzeleri yalnızca işgal altındaki Ukrayna topraklarındaki hedeflere karşı kullanmasına izin veriliyordu.
Kasım 2024’te Ukrayna’ya nihayet Rusya sınırları içindeki hedeflere ATACMS füzeleri fırlatma izni verildi.
Geçtiğimiz yıl boyunca Ukrayna, stoklarının ciddi şekilde tükendiği anlaşıldığından ATACMS’leri sadece birkaç kez kullandı.
Ayrıca, ABD’nin İran’a karşı yürütülen savaş nedeniyle ATACMS’lerde ciddi bir kıtlık yaşadığı bildiriliyor.
M26 roketleri ve ATACMS balistik füzeleri, Ukrayna savaş alanında yüksek öneme sahip Rus hedeflerini imha etmek için oldukça etkili bir şekilde kullanıldı.
Bu başarılar arasında S-400 hava savunma sistemlerine ait fırlatıcıların ve radarların imha edilmesi, diğer radar sistemlerinin imha edilmesi ve Rus İskander-M balistik füze fırlatıcılarının etkisiz hale getirilmesi yer alıyor.
Ukrayna Silahlı Kuvvetleri şubat ayında, Donetsk bölgesindeki Novopetrivka yakınlarındaki bir Rus komuta tesisini başarıyla vurdu.
M26 ile elde edilen en önemli başarılardan biri, 1 Ocak 2023’te Donetsk bölgesindeki geçici bir kışlaya isabet ederek 89 Rus askeri personelinin hayatını kaybetmesine yol açan saldırıydı.
Rus elektronik harp faaliyetleri zaman zaman cephedeki hedeflere karşı bu füzelerin etkinliğini sınırlasa da, ATACMS’in 300 kilometrelik menzili, kritik altyapıya yönelik derin saldırılar düzenlemek için özellikle büyük değer taşıyor.
Bu saldırılar, Batı istihbaratından önemli ölçüde destek almıştı.
Türkiye’den taraflara Karadeniz’de moratoryum çağrısı
Öte yandan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Karadeniz’de sivil gemilere yönelik bir dizi saldırının ardından Rusya ve Ukrayna’nın saldırılarına “moratoryum” çağrısında bulundu.
Fidan, AA’ya verdiği röportajda şunları söyledi:
“Çatışma tüm Karadeniz’e yayıldı. Başlangıçta limanları ve askeri gemileri hedef aldılar. Şimdi ise ayrım gözetmeksizin tüm ticari gemilere saldırıyorlar.”
Bakan, hedef alınan gemiler arasında Türkiye’ye ait veya Türk bayrağı taşıyan gemilerin de bulunduğunu belirtti.
Rusya Savunma Bakanlığı cumartesi günü yaptığı açıklamada, Rusya’nın Ukrayna’nın liman altyapısına ve Ukrayna ordusuna destek veren gemilere yönelik saldırılarını sürdürdüğünü belirtti.
Bakanlık, Rus kuvvetlerinin Karadeniz’deki Odessa limanında, iletişim ve elektronik harp teçhizatı bulunan askeri depoları vurduğunu açıkladı.
Bakanlık, Mıkolaiv limanında ise Rus kuvvetlerinin askeri teçhizat taşıyan bir kargo gemisini ve silah ile askeri malzeme depolanan bir depoyu vurduğunu duyurdu.
Ayrıca, Ukrayna silahlı kuvvetleri için askeri malzeme taşıyan bir başka kuru yük gemisinin de Karadeniz’de vurulduğunu ekledi.
Cumartesi günü, Türkiye ile Ukrayna’yı birbirine bağlayan stratejik Trans-Balkan doğal gaz boru hattının yakınında, Romanya sınırına yakın bir bölgede bir insansız hava aracının patlamasının ardından Bulgaristan, kendisinin hedef olmadığını açıkladı.
Olayda can kaybı veya maddi hasar yaşanmadı. Bulgaristan Savunma Bakanlığı, söz konusu insansız hava aracının “Ukrayna ordusu tarafından yaygın olarak kullanılan” bir tipte olduğunu belirtti.
Dışişleri Bakanlığı ise AFP’ye yaptığı açıklamada, bu gelişme üzerine pazartesi günü Ukrayna büyükelçisini görüşmeye çağırdığını bildirdi.
Kiev, bir insansız hava aracının NATO hava sahasına girdiği son olayın “koşullarını netleştirmek için Bulgaristan tarafıyla yakın temas halinde” olduğunu belirtti.
Ukrayna Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Georgiy Tykhyi, “Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin Bulgaristan’a kasıtlı olarak herhangi bir varlık yönlendirmediğini kesin olarak ifade edebiliriz,” dedi ve olaydan Rusya’nın işgalini sorumlu tuttu.
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını2 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş1 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan









