Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD-Çin ilişkileri: Rekabet değil, sistem krizi

Yayınlanma

Harici Medya tarafından düzenlenen panelde bir araya gelen akademisyenler ve politika analistleri, ABD-Çin ilişkilerine ilişkin yer yer ayrışan ancak yer yer de örtüşen değerlendirmeler sundu. Katılımcılar bu ilişkileri, kısa vadeli politika tercihlerinden ziyade yapısal gerilimlerin, değişen küresel önceliklerin ve rekabet halindeki medeniyet tasavvurlarının ürünü olarak çerçeveledi.

Tartışmayı açan moderatör Sarp Sinan Hacır, çevrim içi toplantının Ukrayna’daki uzayan savaş, İran’ı da içine alan gerilimin artışı ve Venezuela’daki istikrarsızlık gibi yoğunlaşan küresel krizlerin gölgesinde gerçekleştiğini belirtti. Moderatör, bu gelişmelerin, özellikle Çin’e yaklaşımında hem müdahaleci hem de stratejik açıdan muğlak görünen bir ABD dış politikasıyla eş zamanlı ilerlediğini ifade etti.

Panelde Manitoba Üniversitesi’nden siyasal iktisatçı Prof. Radika Desai, Barış ve Diplomasi Enstitüsü’nde Washington araştırmacısı Dr. Christopher Mott, Şanghay RimPac ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Nelson Wong ile Alman filozof ve yazar Dr. Hauke Ritz yer aldı.

“ABD, Çin’in tabi kalacağını varsaydı”

Desai, mevcut gerilimlerin kökeninin son siyasi değişimlerde değil, uzun süredir biriken yapısal yanlış hesaplarda yattığını belirtti.

Desai, “Çin-ABD ilişkilerindeki asıl zorluk, ABD’nin Çin’e açılımı hangi varsayımlar üzerine kurduğundan kaynaklanıyor” dedi.

Washington’un başlangıçta Pekin’in ABD öncülüğündeki küresel düzende ikincil bir rolü kabul edeceğini öngördüğünü ifade eden Desai, “ABD, Çin’in büyük bir memnuniyetle tabi bir konumu kabul edeceğini hayal etti… böylece ABD, Çin’den çeşitli şekillerde kazanç sağlayabilecekti” diye konuştu.

Desai, Çin’in değer zincirinde yukarı çıkması ve düşük katma değerli üretimle sınırlı tamamlayıcı ekonomik rolü reddetmesiyle bu varsayımın çöktüğünü belirtti. George W. Bush dönemindeki tarifelerden Barack Obama’nın “Asya’ya yönelim” stratejisine ve Donald Trump’ın ticaret savaşına uzanan çizgiyi bu sürekliliğin göstergesi olarak işaret etti.

Desai, “Bir yandan ABD Çin’i kendine tabi kılmak istiyor, diğer yandan bunu yapması mümkün değil” ifadelerini kullandı.

Desai ayrıca Çin’in, Batı kaynaklı olduğunu söylediği istikrarsızlık ortamında giderek denge sağlayıcı bir güç olarak algılandığını belirterek, “Çin giderek öngörülebilirlik ve istikrar adası gibi görünüyor” dedi.

ABD iç dinamiklerine değinen Desai, dış politikadaki dalgalanmayı iç siyasi ve ekonomik baskılarla ilişkilendirdi. Desai, “Trump’ın düzensiz görünen yaklaşımında bir yöntem yok… gördüğümüz şey yön ve politika değişikliklerinin sıklaşması” diye konuştu.

ABD’deki liderlerin seçim vaatlerini hayata geçirmelerini engelleyen yapısal kısıtlarla karşı karşıya olduğunu belirten Desai, bunun politika üretiminde istikrarsızlığa yol açtığını ifade etti. Desai, “ABD’nin iç krizi çok kritik bir noktaya ulaştı” dedi.

“Ortadoğu’dan kopamıyorlar”

Mott, Desai’nin değerlendirmelerine genel hatlarıyla katıldığını, ancak ABD dış politikasındaki stratejik tutarsızlığa odaklandığını söyledi.

Mott, “Profesör Desai’nin söylediklerinin tamamına katılıyorum… şu anki tabloyu çok iyi özetliyor” dedi.

Washington’un geçmişte “Asya’ya yönelim” stratejisiyle Çin’le rekabete öncelik verme hedefi koyduğunu hatırlatan Mott, buna rağmen ardı ardına gelen yönetimlerin tekrar tekrar Ortadoğu’daki çatışmalara sürüklendiğini belirtti.

Mott, “Göreve gelen her başkan yeniden Ortadoğu’ya çekiliyor… Ortadoğu’dan kopamıyorlar” diye konuştu.

Libya ve Suriye’deki müdahaleleri, ayrıca İran ve İsrail’le süren angajmanı bu eğilimin göstergesi olarak değerlendiren Mott, seçim dönemlerinde daha az müdahalecilik sözü veren liderlerin göreve geldikten sonra daha derin angajmanlara yöneldiğini ifade etti.

Mott, “İnsanlar daha az müdahalecilik vaat ediyor… sonra seleflerinin müdahalecilik düzeyini daha da artırıyor” dedi.

ABD’nin ittifak ilişkilerinin, özellikle İsrail’le bağlarının politika üzerinde belirleyici olduğunu vurgulayan Mott, “Washington’da diğer tüm müttefiklerden daha fazla kayırılan bir müttefik var” ifadelerini kullandı.

Çin’i eşdeğer bir rakip olarak kabul etmekle birlikte ABD’nin stratejik odağının doğrudan Pekin’le çatışmadan uzaklaştığını belirten Mott, “Çin’le rekabet geri plana itiliyor… buna karşılık Küresel Güney’e yönelik son derece müdahaleci bir yaklaşım sürüyor” dedi.

Mott, mevcut stratejiyi, gerileyen tek kutuplu üstünlüğü zorlayıcı araçlarla ayakta tutma çabası olarak tanımladı. Mott, “Azalan tek kutupluluğu sert güç doktriniyle tahkim etmeye çalışıyorlar” diye konuştu.

“Çin kendini yönetmek ister, ABD başkalarını yönetmek ister”

Wong, kültürel ve tarihsel farklara dayanan bir bakış açısı sundu ve Çin’in pragmatizmi ve temkini öncelediğini vurguladı.

Wong, “Çin her zaman kendini yönetmek ister, ABD ise herkesin işini yönetmek ister” dedi.

Küresel söylemin Batı anlatıları tarafından belirlendiğini, buna karşılık Çin’in daha tepkisel bir tutum benimsediğini ifade eden Wong, “Çin dış dünyayla ilişkilerde son derece pasif” diye konuştu.

Wong, Çin’in yükselişinin yalnızca iç dinamiklerle değil, dış dünyanın algılarıyla da şekillendiğini belirterek, “Çin’in özgüveni… aslında dış dünya tarafından yukarı itildi” dedi.

Pekin’in çatışma arayışında olmadığını ve ekonomik etkileşimi önceliklendirdiğini vurgulayan Wong, “Çin ABD ile ilişkisini asla yok etmek istemez… bu büyük bir pazar” ifadelerini kullandı.

Bununla birlikte özellikle Tayvan konusunda net kırmızı çizgiler bulunduğunu hatırlatan Wong, “Çin Tayvan’ı asla bağımsız bir varlık olarak tanımaz, asla” dedi.

Tayvan’ın tarihsel anlatılarla şekillenen temel bir ulusal mesele olduğunu söyleyen Wong, Pekin’in barışçıl yeniden birleşmeyi tercih ettiğini yineledi. Wong, “Çin her zaman barışçıl yeniden birleşme arayışında… bunun için belirlenmiş bir takvim yok” diye konuştu.

Ekonomik gerilimler bağlamında Çin’in ticaret çatışmasına hazırlıklı olduğunu belirten Wong, “Çin buna on yılı aşkın süredir hazırlanıyor… elimizde araçlar var ve karşılık vermeye başladık” dedi.

Çin’in ABD’ye ihracata bağımlılığını azalttığını ve pazarlarını çeşitlendirdiğini ifade eden Wong, “Çin’in ABD’ye ihracatı yüzde 20 civarından yüzde 8’in altına indi” diye konuştu.

Tüm gerilimlere rağmen iki tarafın da askeri çatışma arayışında olmadığını vurgulayan Wong, “İki ülke arasında yakın vadede bir savaş tehdidi öngörmüyoruz” dedi.

“Avrupa yol ayrımında”

Ritz, tartışmayı Avrupa’nın stratejik ve kültürel yönelimi çerçevesinde ele aldı ve kıtanın ABD ile hizalanmasının hareket alanını sınırladığını belirtti.

Ritz, “Bu liderlerin… Avrupa için bağımsız bir rota düşünebilme kabiliyeti sınırlı” dedi.

Avrupa içinde artan itiraz eğilimlerine dikkat çeken Ritz, Macaristan, Slovakya ve İspanya gibi ülkeleri alternatif arayışların örneği olarak gösterdi.

Ritz, değişimin Avrupa’nın içinden değil, Ortadoğu’daki gelişmelerden kaynaklanabileceğini ifade etti. Ritz, “ABD’nin saldırısı… küresel ekonomiyi çok büyük ölçüde sarsmış durumda” diye konuştu.

İran’ın direncinin bölgesel dengeleri değiştirebileceğini ve ABD’nin etkisini zayıflatabileceğini belirten Ritz, “İran Ortadoğu’da, Rusya’nın Avrupa’da oynadığına benzer bir rol oynuyor” dedi.

Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığının kıtanın kültürel ve stratejik özerkliğini aşındırdığını ifade eden Ritz, “Kadim köklerimizle bağımızı kaybettik… tüketimle yönlendirilen çok kültürlü toplumlara dönüştük” diye konuştu.

Avrupa’nın entelektüel geleneklerini yeniden keşfetmesi ve diğer medeniyetlerle diyaloğa yönelmesi gerektiğini söyleyen Ritz, “Farklı kültürlere yönelik merakımızı yeniden kazanmalıyız” dedi.

Ritz ayrıca Avrupa, Rusya ve Çin arasında daha yakın bağların oluşacağı uzun vadeli bir yeniden hizalanma öngördü. Ritz, “Moskova’ya giden yol Pekin’den geçiyor” ifadelerini kullandı.

“Bölgeselleşme kaçınılmaz”

Stratejik değerlendirmelere dönen Mott, küresel jeopolitiğin coğrafi olarak daha belirgin ittifaklara dayanan bölgeselleşmeye yöneldiğini belirtti.

Mott, “Coğrafyanın bir çekim gücü var… nesiller önce kurulan ittifakların böyle bir ağırlığı yok” dedi.

Özellikle Tayvan bağlamında ABD öncülüğündeki caydırıcılık stratejilerinin uygulanabilirliğini sorgulayan Mott, müttefiklerin katkı kapasitesinin sınırlı olduğunu ifade etti.

Mott, “Herkesin Tayvan’ın askeri savunmasına katılıp katılmayacağı son derece tartışmalı” diye konuştu.

Asya başta olmak üzere birçok bölgede ülkelerin küresel hizalanmalar yerine bölgesel düzenlemelere öncelik vereceğini belirten Mott, “Küreselleşmiş diplomasinin varsayımları çözülmeye başlayacak” dedi.

“Trump ‘zafer’ arıyor ancak gerekli imkanlardan yoksun”

Son bölümde yeniden söz alan Desai, ABD politikasının tutarlı bir stratejiden ziyade sembolik zafer arayışıyla şekillendiğini ifade etti.

Desai, “Bu mesele Basra Körfezi’ni kontrol etmekle ilgili değil… Mesele bir tür askeri zafer üretme çabası” dedi.

ABD’nin Venezuela’da başarı sağladığı yönündeki değerlendirmeleri reddeden Desai, İran’da da başarısızlık öngördüğünü belirtti. Desai, “ABD İran’da kaybediyor… Kzanmak için gerekli imkana sahip değil” diye konuştu.

ABD-Çin ilişkilerine değinen Desai, Washington’un elindeki kozların sınırlı olduğunu söyledi. Desai, “Trump’ın zaten baştan itibaren üstünlüğü yoktu” dedi.

Çin’in nadir toprak elementleri üzerindeki kontrolüne ve baskıya direnme kabiliyetine işaret eden Desai, “Çin ona nasıl karşı koyacağını bildiğini gösterdi” ifadelerini kullandı.

Desai, küresel istikrarsızlığın daha derin yapısal dönüşümlerin sonucu olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı. Desai, “ABD’nin kontrolden çıkmasının sonuçlarıyla karşı karşıyayız” dedi.

Diplomasi

Ermenistan parlamento seçimleri için sandık başına gidiyor

Yayınlanma

Ermenistan’da yaklaşık 2,5 milyon seçmen, Avrupa Birliği ile entegrasyonu savunan Başbakan Nikol Paşinyan ve Avrasya Ekonomik Birliği yanlısı muhalefet arasında tercih yapmak üzere parlamento seçimlerine gidiyor. Seçim yarışında iktidardaki Sivil Sözleşme partisinin yanı sıra iş insanı Samvel Karapetyan ve eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’ın liderlik ettiği ittifaklar öne çıkıyor.

Ermenistan, Avrupa Birliği (AB) ile entegrasyonu savunan mevcut Başbakan Nikol Paşinyan ile Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyeliğinin korunmasını hedefleyen muhalefet arasında tercih yapacağı parlamento seçimlerine gidiyor.

Farklı resmi aktarımlara göre 6 veya 7 Haziran’da yapılması planlanan oylamaya 17 parti ve iki seçim ittifakının, diğer bir veriye göre ise toplam 18 siyasi gücün katılması bekleniyor. Göç ve Vatandaşlık Servisi, seçimlerde yaklaşık 2 milyon 500 bin kişinin oy kullanacağını kaydetti.

Parlamenter cumhuriyet sistemiyle yönetilen Ermenistan’da hükümeti, en az 101 milletvekilinden oluşan ve beş yıllık süre için seçilen Ulusal Meclis kuruyor.

Hükümetin başında, meclis çoğunluğunun önerisi üzerine cumhurbaşkanı tarafından atanan ve fiili devlet başkanı statüsü taşıyan başbakan bulunuyor.

Ulusal Meclis seçimleri nispi temsil sistemine, başka bir deyişle parti listelerine göre gerçekleştiriliyor. Tek bir partinin meclise girebilmesi için oyların en az yüzde 4’ünü, iki veya üç partili ittifakların yüzde 8’ini, daha büyük ittifakların ise yüzde 10’unu alması gerekiyor.

Barajı üçten az listenin geçmesi durumunda, en çok oy alan ilk üç lider doğrudan manda elde ediyor.

Sistemde “bonus sistemi” adı verilen özel bir uygulama bulunuyor. Bu kurala göre, yüzde 54’ten az oy alan lider listeye, yüzde 54’lük sandalye oranına ulaşana kadar ek milletvekilliği veriliyor. Oy oranının yüzde 66’yı aşması halinde ise elde edilen fazla mandalar diğer katılımcılara devrediliyor.

Üç ana aday başbakanlık koltuğu için seçim yarışına giriyor

Sivil Sözleşme partisinin adayı olan gazeteci, “Kadife Devrim” lideri ve mevcut Başbakan Nikol Paşinyan, 1 Haziran 1975’te Ermenistan SSC’nin İcevan kentinde doğdu. Okul yıllarında Karabağ hareketinin protestolarına katılan Paşinyan, 1991 yılında Erivan Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi Gazetecilik Bölümüne girdi ve öğrenciliği sırasında muhalif yayınlarla çalışmaya başladı.

1993’ten itibaren muhabirlik yapan isim, 1998’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Aşot Bleyan’ın seçim kampanyası koordinatörü olarak görev aldı. Aynı dönemde Oragir gazetesini kurarak yöneticiliğini üstlendi. 2004 yılında otomobili Erivan’ın merkezinde patlatıldı. Paşinyan suikast girişimiyle ilgili olarak iş insanı Gagik Tsarukyan’ı suçladı ancak soruşturma makamları patlamanın kısa devreden kaynaklandığı sonucuna vardı.

Siyasi kariyerine 2007 yılında başlayan Paşinyan, parlamento seçimlerinde yüzde 1,3 oy alan Azil ittifakının liderliğini yürüttü. Ardından cumhurbaşkanı adayı Levon Ter-Petrosyan’ın seçim karargahına katıldı. 2008’de Ter-Petrosyan’ın yenilgisinin ardından başlayan protestolarda aktif rol oynadı ve hakkında arama kararı çıkarıldı.

2010 yılında 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı ancak ertesi yıl afla cezaevinden çıktı. 2012’de Ermeni Ulusal Kongresi ittifakından Ulusal Meclis milletvekili seçildi. Üç yıl sonra Sivil Sözleşme partisinin kurucuları arasında yer aldı. 2017 yılında Çıkış ittifakı listesinden yeniden seçilen Paşinyan, aynı dönemde Erivan belediye başkanlığına aday oldu fakat mevcut başkan Taron Margaryan’a karşı seçimi kaybetti.

Paşinyan, anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesiyle ülkenin başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçmesinin ardından, eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın başbakanlığa atanmasına karşı 2018’de iktidardaki Ermenistan Cumhuriyet Partisi’ne yönelik protestolara liderlik etti.

Sürecin sonucunda başbakanlık koltuğuna Paşinyan oturdu. Yeni hükümet başkanı o dönemde, “Devrim sadece Ermenistan’da değil, tüm dünyadaki Ermeniler arasında ve ulusal bilinçte gerçekleşti, bunun en önemli sonucu da ulusal potansiyelin kullanılması olmalıdır” ifadelerini kullandı.

Aralık 2018’deki erken parlamento seçimlerinde Benim Adımım ittifakına liderlik ederek oyların yüzde 70’inden fazlasını aldı ve görevini korudu.

Mevcut başbakanın en büyük problemini, istifasını talep eden protestolara yol açan 2020 İkinci Karabağ Savaşı’ndaki yenilgi oluşturdu.

Buna rağmen, 2021’deki erken seçimlerde Sivil Sözleşme oyların yüzde 54’ünü alarak iktidarı elinde tuttu. Başbakan konu hakkında, “Tarih, savaşta kazanılan zaferin her zaman zafere dönüşmediğini, aynı şekilde savaşta alınan yenilginin de her zaman yenilgi olmadığını göstermiştir. Yenilgimizi zafere dönüştürmeliyiz” açıklamasını yaptı.

O dönem Paşinyan, Rusya, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) ve AEB ile ilişkileri derinleştirip geliştirme sözü verdi.

2024 yılında Avrupa Parlamentosu, Ermenistan’ın Avrupa Birliği’ne katılım şartlarını karşıladığını belirten bir karar tasarısını kabul etti. Bu gelişmenin ardından Paşinyan’ın söyleminde değişiklik görüldü.

2025’te Ulusal Meclis ülkenin AB üyeliği sürecinin başlatılmasına ilişkin yasayı onaylarken, başbakan ülkenin bunu “şartsız ve koşulsuz” olarak istediğini duyurdu. Başbakan Mayıs 2026’da, “Ermenistan halkının bir alternatifi olmalıdır; AEB’de veya AB’de olmak. Buna ben değil, siz, Ermenistan vatandaşları karar verecek” görüşünü aktardı.

Buna karşılık Moskova, ülkenin AEB’den ayrılması durumunda karşılaşacağı ciddi ekonomik sonuçlar konusunda uyarıda bulunarak Ermeni çiçek, alkol, balık ve tarım ürünlerinin ithalatını kısıtlamaya başladı.

Rusya ile ilişkilerde hiçbir radikal eylemde bulunma niyetinde olmadığını belirten Paşinyan, “Rusya Devlet Başkanı ile kelimenin tam anlamıyla dostane ilişkilerim var” dedi.

Sanayi ve inşaat grubu Taşir’in kurucusu ve başkanı Samvel Karapetyan, Güçlü Ermenistan partisinin adayı olarak öne çıkıyor. 18 Ağustos 1965’te Ermenistan SSC’nin Kalinino kentinde doğan iş insanının girişimiyle 1991’de şehre Taşir adı verildi.

Erivan Politeknik Enstitüsü Makine Mühendisliği Fakültesinden mühendislik eğitimi alarak mezun olan Karapetyan, üniversiteden sonra bir süre yerel bir fabrikada çalıştı. Girişimcilik faaliyetlerine 1980’lerin sonunda Ermenistan’da küçük bir emaye eşya üretim tesisi kurarak başladı.

Rusya’ya taşındıktan sonra, 1997’de kardeşi Karen ile birlikte Kalugaglavsnab’ı satın alarak gelecekteki Taşir holdinginin yapısını kurdu.

İlk projeler Kaluga bölgesindeki inşaat ve yerel yatırımlarla ilgiliydi, ancak zamanla şirket portföyüne gayrimenkul geliştirme, enerji, finans, üretim ve kamu beslenmesi alanlarındaki varlıklar dahil oldu. Forbes dergisi, 2026 yılında girişimcinin servetini 4,1 milyar dolar olarak tahmin etti.

Haziran 2025’e kadar siyasi hayata katılmayan Karapetyan, Paşinyan ile Ermeni Apostolik Kilisesi arasındaki anlaşmazlık zemininde kiliseyi savunan bir açıklama yaptı.

İş insanı, “Eğer siyasi figürler başarılı olamazsa, kiliseye yönelik kampanyaya kendi yöntemlerimizle müdahale edeceğiz” dedi.

Bu açıklamanın ardından kendisine iktidarı ele geçirme çağrısı ve kara para aklama suçlamaları yöneltildi. Girişimci şu anda ev hapsinde bulunuyor.

Karapetyan, 2026’nın başlarında Güçlü Ermenistan partisini kurdu ve başına geçti. Parti, seçimlere Yeni Dönem ve Birleşik Ermeniler ile ittifak halinde katılıyor. Milyarder, “Rusya yanlısı tutumuma gelince, Rusya’yı düşmanımız olarak görmüyorum, dost bir ülke olarak görüyorum, ancak benim için Ermenistan Cumhuriyeti’nin ve Ermeni halkının çıkarları söz konusudur” ifadelerini kullandı.

Nisan ayında Karapetyan, seçimlere katılmak için Rusya vatandaşlığından çıkacağını duyurdu. Girişimci ayrıca sahip olduğu Kıbrıs pasaportundan da vazgeçti.

Güçlü Ermenistan partisi; radikal ekonomik reformlar, büyük yatırımların çekilmesi, küçük ve orta ölçekli işletmeler üzerindeki vergi yükünün azaltılması, deregülasyon yapılması ve denetleyici kurumların yetkilerinin kısıtlanmasının yanı sıra enerji ve altyapı sözleşmelerinin ulusal çıkarlar lehine gözden geçirilmesi taahhüdünde bulunuyor.

İş insanı, “Ermenistan’ı jeopolitik kurban statüsünden çıkaracağız. Bölgedeki çıkarların ve önceliklerin dengesini yeniden kuracağız. Ve o zaman transit yollar Ermenistan’ın egemen topraklarında kalacak, müttefik bile olsa başka bir ülkenin bütçesini değil, kendi bütçesini yılda yüz milyonlarca dolarla dolduracak” sözlerini kaydetti.

Ana muhalefet gücünün lideri olan eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan ise Ermenistan ittifakını temsil ediyor. 31 Ağustos 1954’te Azerbaycan SSC’ye bağlı Dağlık Karabağ Özerk Oblastı’nın başkenti Stepanakert’te, bugünkü adıyla Azerbaycan’ın Hankendi şehrinde doğdu.

1971’de Moskova Enerji Enstitüsünün uzaktan eğitim bölümüne girdi, ancak kısa süre sonra Sovyet ordusuna askere çağrıldı. 1973’ten itibaren Stepanakert ve Moskova’daki işletmelerde çalıştı, ardından eğitimine devam ederek 1982’de Erivan Politeknik Enstitüsü Elektroteknik Fakültesinden elektromekanik mühendisi diplomasıyla onur derecesiyle mezun oldu.

1980’lerin başında siyasi faaliyetlerine başlayan Koçaryan, 1980 ile 1981 yılları arasında Stepanakert Elektroteknik Fabrikasında makine mühendisi olarak çalıştı. 1981 ile 1985 yılları arasında ise Komsomol Stepanakert Şehir Komitesinin ikinci sekreteri olarak görev yaptı.

Koçaryan 1988’de, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan SSC’den ayrılması ve Ermenistan’ın kontrolüne geçmesi için başlatılan hareketin liderliğini üstlendi. 1994’te tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin başına geçti.

Üç yıl sonra Ermenistan Başbakanı oldu ve bir yıl sonra cumhurbaşkanı seçilerek bu görevde iki dönem bulundu. Koçaryan’ın yönetiminin son dönemi, parlamento seçimlerinin ardından muhalefetin protestosunun şiddet kullanılarak bastırıldığı ve 10 kişinin öldüğü 1 Mart 2008 olaylarıyla gölgelendi.

İktidara gelen Paşinyan, olaylara karıştığı iddiasıyla eski cumhurbaşkanı hakkında cezai kovuşturma başlattı. Haziran 2009’da AFK Sistema şirketinin bağımsız direktörü seçilen Koçaryan, 2015 anayasa reformlarına kesinlikle karşı çıktı.

2021’deki erken parlamento seçimlerinin sonuçlarına göre Koçaryan’ın Ermenistan ittifakı en büyük muhalefet grubunu oluşturdu, ancak kendisi mandayı reddetti. Politikacı bu kararını, “Zamanında hem Artsah’ın hem de Ermenistan’ın parlamentosunda milletvekilliği yapmıştım, ancak karakterim gereği her zaman yürütme erkinin bir adamı oldum” sözleriyle açıkladı.

2022’nin sonuna doğru ittifak dağıldı. Koçaryan’ın koalisyonu güncellenmiş bir formatta seçimlere katılıyor ve Rusya ile ilişkilerin derinleştirilmesini savunuyor. Politikacı, “Müttefiklerimiz ve büyük ülkeler tarafından güvenliklerine tehdit olarak değerlendirilebilecek adımları asla atmamalıyız” görüşünü taşıyor.

Anket verileri iktidar partisinin önde olduğunu gösteriyor

EVN verilerine göre, ankete katılanların yaklaşık yüzde 85’i 7 Haziran’da oy kullanma niyetinde olduğunu beyan etti. Yalnızca Sivil Sözleşme ve Güçlü Ermenistan’ın barajı geçebileceği belirtiliyor.

Anket, iktidar partisinin yaklaşık yüzde 50 ile kazanacağına işaret ediyor. Diğer siyasi güçlerin destek seviyesi ise yüzde 1’in altı ile yüzde 15 arasında değişiyor. PolitPro verilerine göre “Sivil Sözleşme”, 2026 yılı boyunca liderliğini korudu. Partinin reytingi Mayıs ayında yüzde 56 ile rekor seviyeye ulaştı.

Başka bir EVN anketinin sonuçlarına göre vatandaşların yüzde 49’u Başbakan Nikol Paşinyan’ın faaliyetlerini onaylarken, katılımcıların yüzde 33,7’si politikalarından memnuniyet duymadığını bildirdi. Ankete katılanların yüzde 55,1’i mevcut hükümetin yolsuzlukla mücadelede yeterli önlem alamadığına inanıyor.

Öte yandan katılımcıların yüzde 53,8’i, Paşinyan’ın başbakanlığı döneminde ülkede güvenlik durumunun iyileştiğine dikkat çekiyor. “Sivil Sözleşme”nin, vatandaşların üçte birinin oyunu alarak yarışın favorisi konumunda olduğu ön anketlere yansıyor.

Moskova yönetimi üyelik tercihinin referanduma gitmesini istiyor

Rusya Dışişleri Bakanlığı, Ermeni makamlarının muhalefet partilerini seçimlerden çekme girişimleri olduğunu aktardı. Bakanlık Temsilcisi Mariya Zaharova’nın açıklamasına göre, cumhuriyette “demokratik prosedürlere karşı bir mücadele” yürütülüyor.

Daha önce cumhuriyetin Merkez Seçim Kurulu, yarışın bir diğer katılımcısı olan Cumhuriyet partisinin ısrarına rağmen muhalif Güçlü Ermenistan ittifakını parlamento seçimlerinden men etmeyi reddetmişti.

Rus yetkililer Erivan’ın AB ve AEB arasındaki tercihini halk oylamasına sunmasını talep ediyor. 5 Haziran’da Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Ermenistan’ın Avrupa Birliği’nden ziyade Avrasya Ekonomik Birliği’nde daha iyi olacağı fikrini dile getirdi.

Sözcüye göre cumhuriyetin vatandaşları AEB içinde daha fazla kazanacak ve gelişecek. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise bu konuda mümkün olan en kısa sürede bir referandum yapılması çağrısında bulundu. Putin, ülkenin gelecekteki yolu hakkında alacağı karar ne olursa olsun Rusya’nın Ermenistan ile normal ilişkilerini koruyacağını ekledi.

Seçmenler istihdam yaratılması ve ekonomik reform bekliyor

Her türlü propaganda faaliyetinin yasaklandığı sessizlik gününde Kommersant FM’e Erivan’daki durumu aktaran yerel gazeteci Naira Ovhannisyan, sokakların sakin göründüğünü ancak bu sükunetin aldatıcı olduğunu bildirdi.

Ovhannisyan, “Son günlerde durum gözle görülür şekilde gerginleşti. Muhalif aktivistler ve seçim karargahı temsilcilerine yönelik bir gözaltı ve tutuklama dalgası yaşandı. Daha dün, Güçlü Ermenistan bloğunun kaydını iptal etme ve yarıştan çekme girişimi oldu. İttifak yine de oylamaya katılabilecek” bilgisini verdi.

Erivan’ın merkezinde çok sayıda insan bulunduğunu, bazılarının oy kullanmak için Ermenistan’a uçtuğunu aktaran Ovhannisyan; çok sayıda gözlemci, gazeteci ve analistin de geldiğini kaydetti.

Seçim yarışındaki tartışmaların çok hararetli geçtiğini belirten gazeteci sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu seçimler şu an bir kavşak olarak adlandırılıyor, çünkü masada temel meseleler var: Ermenistan Avrupa ve ABD ile entegrasyona doğru ilerlemeye devam edecek mi ve halk Azerbaycan ile barış anlaşması imzalama yönündeki mevcut rotayı destekleyecek mi? Anketlere göre nüfusun yaklaşık yüzde 30 ila yüzde 40’ının son ana kadar kararını vermemiş olması durumu daha da belirsizleştiriyor. Şu an Ermenistan’ın beklenti içinde donup kaldığı söylenebilir. Yarın ülkenin bundan sonra nereye gideceğini gösterecek.”

Erivanlı iş danışmanı Karen Avakyan ise vatandaşların öncelikli olarak ülkedeki ekonomik değişimlerle ilgilendiğini ifade etti. İnsanların arkadaş veya iş ortamlarında dile getirdikleri görüşlerin oy kabinindeki sonuçlarla her zaman örtüşmeyebileceğini belirten Avakyan, siyasi mücadelenin toplumu yorduğunu ve tartışma düzeyinin oldukça yükseldiğini söyledi.

Beklentinin yüksek olduğunu kaydeden Avakyan, “Mevcut iktidar yeniden seçilse bile kendisinden yine de değişim beklenecek ve partinin üstlendiği taahhütlerin yerine getirilmesi gerekecek. İnsanlar her şeyden önce ekonomik bağlamda, istihdam yaratılması ve her ailenin refahının artması yönünde değişimler bekliyor. Ermeni toplumunun onlarca yıldır karşılaştığı pek çok birikmiş zorluk var” değerlendirmesini yaptı.

Bu arada Ermenistan Savunma Bakanlığı, oy kullanmak için cumhuriyete gelen ancak ülkede yaşamayan bazı erkeklere 25 günlük askeri eğitim kamplarına katılmaları için celp kağıtları verildiğini duyurdu.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Trump’ın ikinci döneminde Tayvan’a silah satışları, Biden dönemini yüzde 40 aştı

Yayınlanma

Pekin ABD’nin ilişkilerdeki kararlılığını test ederken, Washington Tayvan’a 14 milyar dolarlık yeni silah paketini değerlendiriyor.

Nikkei’nin edindiği bilgilere göre, ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci yönetimi, ilk bir buçuk yılında Tayvan’a Joe Biden yönetiminin dört yıllık görev süresi boyunca onayladığından yüzde 36 daha fazla silah satışına onay verdi.

Bu artış haberi, Taipei’ye verilen desteğin Pekin’le yürütülen daha geniş kapsamlı pazarlıkların parçası olarak azaltılabileceğine dair Tayvan’da kaygıların büyüdüğü bir dönemde geldi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Kongre oturumlarında yasa koyuculara, yönetimin Tayvan’a değeri 14 milyar dolara kadar çıkabilecek ek silah satışlarını gözden geçirdiğini söyledi.

Rubio, çarşamba gününe kadar iki gün boyunca Kongre komiteleri önünde Tayvan meselesi de dahil olmak üzere ABD politikasını anlattı.

Rubio’nun açıklamaları, Trump’ın Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile mayıs ortasında yaptığı zirvenin ardından, Tayvan’a silah satışlarının Pekin’le ilişkilerde “çok iyi bir pazarlık kozu” işlevi görebileceği yönündeki sözlerinden sonra geldi.

Bu açıklama, ABD’nin Tayvan’a desteğinin Pekin’le yapılacak daha kapsamlı bir anlaşmanın parçası olarak ciddi biçimde yeniden ayarlanabileceği endişelerini artırdı. Rubio ise bu görüşü reddetti.

Rubio, Çin’in taleplerinin Beyaz Saray’ın Tayvan’a silah satışları konusundaki karar alma sürecine müdahale etmesine izin verilmeyeceğini vurguladı.

ABD-Tayvan İş Konseyi’ne göre Biden yönetimi, Ocak 2021’de başlayan dört yıllık dönemde Tayvan’a 8,4 milyar dolarlık silah satışını onayladı. Buna karşılık ilk Trump yönetimi, dört yılda yaklaşık 18,3 milyar dolarlık silah satışını onaylayarak son dönem ABD yönetimleri içinde en yüksek toplam rakama ulaştı.

Mevcut Trump yönetimi ise Aralık 2025’te 11,4 milyar dolarlık bir paketi onayladı. Rubio’nun sözünü ettiği ek 14 milyar dolarlık paketin de onaylanması halinde, Trump’ın ikinci döneminde toplam silah satışları yaklaşık 25 milyar dolara ulaşacak.

Rubio, muhalefetteki Demokrat yasa koyucuların Trump yönetiminin Tayvan’a destek vermekte isteksiz davrandığı yönündeki eleştirilerine karşı çıktı. Uygulamada yönetimin, Demokrat selefinden daha agresif davrandığını savundu.

Rubio, yurt içi ve yurt dışındaki kaygıları gidermeye çalışırken, “Bazı açılardan kaybedilen zamanı telafi etmeye çalışıyoruz,” dedi.

Her iki partiden yasa koyucular, yönetimi Tayvan’a ek satışlar konusunda hızlı hareket etmeye çağırıyor. Rubio’nun verdiği güvencelerin somut adımlarla desteklenip desteklenmeyeceği, yönetimin bir sonraki kararına bağlı olacak. Bu karar, giderek daha fazla Trump yönetiminin Tayvan politikasının bir turnusol testi olarak görülüyor.

Trump yönetimiyle yakın bağları bulunan muhafazakâr düşünce kuruluşu Heritage Foundation’ın Asya Çalışmaları Merkezi’nde kıdemli politika analisti olan Edward Owen, yıl sonundan önce yeni bir silah paketinin onaylanacağından emin olduğunu söyledi.

Ancak bazıları, böyle bir onayın bu zaman dilimi içinde alınabileceği konusunda kuşkularını koruyor.

Trump, Xi’yi 24 Eylül’de Beyaz Saray’a davet etti.

İki taraf, yıl sonuna kadar üçe kadar zirve toplantısı düzenlemeyi hedefliyor. Xi, Trump’a Tayvan’a silah satışlarını durdurması yönünde defalarca çağrıda bulundu.

Trump yönetimi yeni bir paketle ilerlerse Çin’in sert tepki vermesi muhtemel. Bu da gelecekteki zirve toplantılarına ilişkin planları etkileyebilir.

Xi’nin ABD ziyareti, 3 Kasım’daki ara seçimlerden yaklaşık bir ay önce planlanıyor. Trump, içeride seçmenlere sunabileceği ekonomik anlaşmaları Çin’le yapma konusunda istekli.

Xi’yi kızdıracak herhangi bir adım bu çabaları karmaşıklaştırabilir. Bu nedenle Tayvan’a ek silah satışlarına ilişkin alınacak karar özellikle önemli hale geliyor.

Pratik kısıtlar da yeni silah satışlarını geciktirebilir.

Trump’ın Deniz Kuvvetleri Bakan vekili Hung Cao, Tayvan’a ek transferlerin ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının sonuçları nedeniyle yavaşlayabileceğini söylediç

Operasyonda Tomahawk seyir füzeleri de dahil olmak üzere büyük miktarda silah kullanıldı.

Bazı analistler, stokların yeniden tamamlanmasının yıllar alabileceğini tahmin ediyor.

Satışların halihazırda onaylandığı durumlarda bile, ABD’li savunma üreticilerinin üretim kapasitesini artırmakta zorlanması nedeniyle Tayvan’a teslimatlar sık sık gecikti.

George Mason Üniversitesi’ne göre Tayvan, nisan ayı itibarıyla onaylanmış ancak teslim edilmemiş 29,7 milyar dolar değerinde silahı hâlâ bekliyordu.

Benzer teslimat birikmeleri, Japonya dahil dünyanın dört bir yanındaki ABD müttefiklerine yapılan silah sevkiyatlarını da etkiledi.

Birbiri ardına gelen ABD yönetimleri, olası bir Tayvan senaryosuna ilişkin uzun süredir stratejik muğlaklık politikasına bağlı kaldı.

Bu yaklaşım kapsamında Washington, Tayvan’a savunma kabiliyetleri sağlamayı taahhüt ederken, bir çatışma durumunda ABD güçlerinin nasıl karşılık vereceğini bilinçli olarak belirsiz bırakıyor.

Amaç, Pekin’in her zaman en kötü senaryo ihtimalini hesaba katmak zorunda kalmasını sağlayarak caydırıcılığı güçlendirmek.

ABD ayrıca uzun süredir izlediği “Tek Çin” politikasını da söylemde desteklemeye devam ediyor. Washington, Pekin’in Çin ana karası ile Tayvan’ın tek bir Çin’in ayrılmaz parçaları olduğu yönündeki tutumuna karşı çıkmamakla birlikte, Tayvan’ın savunmasını güçlendirmeye ve ayrılıkçı hükümeti desteklemeye devam ediyor. Daha geniş ABD-Çin ilişkilerine değinen Rubio, yönetimin “stratejik istikrar” dönemini korumaya çalıştığını söyledi.

Aynı zamanda dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki rekabetin kalıcı niteliğini de kabul etti.

Rubio, “Yalnızca yıllar boyunca değil, muhtemelen on yıllar boyunca da çatışmanın süreceği alanlar bulunduğunu kabul ediyoruz,” dedi.

Büyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Puzder: Trump hiçbir zaman Grönland’ı işgal etmek istemedi

Yayınlanma

ABD’nin AB Büyükelçisi Andrew Puzder, Başkan Donald Trump’ın hiçbir zaman Grönland’ı işgal etmek istemediğini savundu.

Puzder, Brüksel Ekonomik Güvenlik Forumu’nda katılımcılara, “Bu sözler, sanki Grönland’ın toprak bütünlüğünü tehdit ediyormuşuz gibi yorumlandı,” dedi.

Elçi, Başkanın hiçbir zaman Danimarka’ya bağlı Ada’yı işgal edeceğini söylemediğini öne sürdü.

Trump, ikinci görev süresi boyunca, askeri güç kullanımını da dışlamadan Grönland’ı ilhak etme fikrini defalarca ortaya attı ve bu durum Avrupa’da endişe yarattı.

Puzder, başkanın açıklamalarının Grönland’ın stratejik önemine dikkat çekmek açısından yararlı olduğunu ama ciddiye alınmaması gerektiğini söyledi.

Büyükelçinin yorumları, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesine bu Arktik adasının “şimdilik” Danimarka’nın bir parçası olduğunu söylemesinden sadece bir gün sonra geldi.

Trump, ocak ayında Grönland’a askeri bir işgal olasılığını nihayetinde ortadan kaldırdı ve bu Arktik adasındaki Amerikan askeri varlığının artırılmasına yönelik ABD ile Danimarka arasında görüşmeler başlattı.

Eski bir restoran işletmecisi olan Puzder, Trump’ın tehditlerine karşı Avrupa’nın tepkilerini “bir kapuçinodaki köpük ve kahveye” benzetti.

Puzder, “Bir kapuçino alırsınız, onu kahvesi için alırsınız, köpüğü için almazsınız. Öyleyse köpüğe değil, kahveye odaklanalım. Ve bunların çoğu köpükten ibaret,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English