Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD-Çin ilişkileri: Rekabet değil, sistem krizi

Yayınlanma

Harici Medya tarafından düzenlenen panelde bir araya gelen akademisyenler ve politika analistleri, ABD-Çin ilişkilerine ilişkin yer yer ayrışan ancak yer yer de örtüşen değerlendirmeler sundu. Katılımcılar bu ilişkileri, kısa vadeli politika tercihlerinden ziyade yapısal gerilimlerin, değişen küresel önceliklerin ve rekabet halindeki medeniyet tasavvurlarının ürünü olarak çerçeveledi.

Tartışmayı açan moderatör Sarp Sinan Hacır, çevrim içi toplantının Ukrayna’daki uzayan savaş, İran’ı da içine alan gerilimin artışı ve Venezuela’daki istikrarsızlık gibi yoğunlaşan küresel krizlerin gölgesinde gerçekleştiğini belirtti. Moderatör, bu gelişmelerin, özellikle Çin’e yaklaşımında hem müdahaleci hem de stratejik açıdan muğlak görünen bir ABD dış politikasıyla eş zamanlı ilerlediğini ifade etti.

Panelde Manitoba Üniversitesi’nden siyasal iktisatçı Prof. Radika Desai, Barış ve Diplomasi Enstitüsü’nde Washington araştırmacısı Dr. Christopher Mott, Şanghay RimPac ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Nelson Wong ile Alman filozof ve yazar Dr. Hauke Ritz yer aldı.

“ABD, Çin’in tabi kalacağını varsaydı”

Desai, mevcut gerilimlerin kökeninin son siyasi değişimlerde değil, uzun süredir biriken yapısal yanlış hesaplarda yattığını belirtti.

Desai, “Çin-ABD ilişkilerindeki asıl zorluk, ABD’nin Çin’e açılımı hangi varsayımlar üzerine kurduğundan kaynaklanıyor” dedi.

Washington’un başlangıçta Pekin’in ABD öncülüğündeki küresel düzende ikincil bir rolü kabul edeceğini öngördüğünü ifade eden Desai, “ABD, Çin’in büyük bir memnuniyetle tabi bir konumu kabul edeceğini hayal etti… böylece ABD, Çin’den çeşitli şekillerde kazanç sağlayabilecekti” diye konuştu.

Desai, Çin’in değer zincirinde yukarı çıkması ve düşük katma değerli üretimle sınırlı tamamlayıcı ekonomik rolü reddetmesiyle bu varsayımın çöktüğünü belirtti. George W. Bush dönemindeki tarifelerden Barack Obama’nın “Asya’ya yönelim” stratejisine ve Donald Trump’ın ticaret savaşına uzanan çizgiyi bu sürekliliğin göstergesi olarak işaret etti.

Desai, “Bir yandan ABD Çin’i kendine tabi kılmak istiyor, diğer yandan bunu yapması mümkün değil” ifadelerini kullandı.

Desai ayrıca Çin’in, Batı kaynaklı olduğunu söylediği istikrarsızlık ortamında giderek denge sağlayıcı bir güç olarak algılandığını belirterek, “Çin giderek öngörülebilirlik ve istikrar adası gibi görünüyor” dedi.

ABD iç dinamiklerine değinen Desai, dış politikadaki dalgalanmayı iç siyasi ve ekonomik baskılarla ilişkilendirdi. Desai, “Trump’ın düzensiz görünen yaklaşımında bir yöntem yok… gördüğümüz şey yön ve politika değişikliklerinin sıklaşması” diye konuştu.

ABD’deki liderlerin seçim vaatlerini hayata geçirmelerini engelleyen yapısal kısıtlarla karşı karşıya olduğunu belirten Desai, bunun politika üretiminde istikrarsızlığa yol açtığını ifade etti. Desai, “ABD’nin iç krizi çok kritik bir noktaya ulaştı” dedi.

“Ortadoğu’dan kopamıyorlar”

Mott, Desai’nin değerlendirmelerine genel hatlarıyla katıldığını, ancak ABD dış politikasındaki stratejik tutarsızlığa odaklandığını söyledi.

Mott, “Profesör Desai’nin söylediklerinin tamamına katılıyorum… şu anki tabloyu çok iyi özetliyor” dedi.

Washington’un geçmişte “Asya’ya yönelim” stratejisiyle Çin’le rekabete öncelik verme hedefi koyduğunu hatırlatan Mott, buna rağmen ardı ardına gelen yönetimlerin tekrar tekrar Ortadoğu’daki çatışmalara sürüklendiğini belirtti.

Mott, “Göreve gelen her başkan yeniden Ortadoğu’ya çekiliyor… Ortadoğu’dan kopamıyorlar” diye konuştu.

Libya ve Suriye’deki müdahaleleri, ayrıca İran ve İsrail’le süren angajmanı bu eğilimin göstergesi olarak değerlendiren Mott, seçim dönemlerinde daha az müdahalecilik sözü veren liderlerin göreve geldikten sonra daha derin angajmanlara yöneldiğini ifade etti.

Mott, “İnsanlar daha az müdahalecilik vaat ediyor… sonra seleflerinin müdahalecilik düzeyini daha da artırıyor” dedi.

ABD’nin ittifak ilişkilerinin, özellikle İsrail’le bağlarının politika üzerinde belirleyici olduğunu vurgulayan Mott, “Washington’da diğer tüm müttefiklerden daha fazla kayırılan bir müttefik var” ifadelerini kullandı.

Çin’i eşdeğer bir rakip olarak kabul etmekle birlikte ABD’nin stratejik odağının doğrudan Pekin’le çatışmadan uzaklaştığını belirten Mott, “Çin’le rekabet geri plana itiliyor… buna karşılık Küresel Güney’e yönelik son derece müdahaleci bir yaklaşım sürüyor” dedi.

Mott, mevcut stratejiyi, gerileyen tek kutuplu üstünlüğü zorlayıcı araçlarla ayakta tutma çabası olarak tanımladı. Mott, “Azalan tek kutupluluğu sert güç doktriniyle tahkim etmeye çalışıyorlar” diye konuştu.

“Çin kendini yönetmek ister, ABD başkalarını yönetmek ister”

Wong, kültürel ve tarihsel farklara dayanan bir bakış açısı sundu ve Çin’in pragmatizmi ve temkini öncelediğini vurguladı.

Wong, “Çin her zaman kendini yönetmek ister, ABD ise herkesin işini yönetmek ister” dedi.

Küresel söylemin Batı anlatıları tarafından belirlendiğini, buna karşılık Çin’in daha tepkisel bir tutum benimsediğini ifade eden Wong, “Çin dış dünyayla ilişkilerde son derece pasif” diye konuştu.

Wong, Çin’in yükselişinin yalnızca iç dinamiklerle değil, dış dünyanın algılarıyla da şekillendiğini belirterek, “Çin’in özgüveni… aslında dış dünya tarafından yukarı itildi” dedi.

Pekin’in çatışma arayışında olmadığını ve ekonomik etkileşimi önceliklendirdiğini vurgulayan Wong, “Çin ABD ile ilişkisini asla yok etmek istemez… bu büyük bir pazar” ifadelerini kullandı.

Bununla birlikte özellikle Tayvan konusunda net kırmızı çizgiler bulunduğunu hatırlatan Wong, “Çin Tayvan’ı asla bağımsız bir varlık olarak tanımaz, asla” dedi.

Tayvan’ın tarihsel anlatılarla şekillenen temel bir ulusal mesele olduğunu söyleyen Wong, Pekin’in barışçıl yeniden birleşmeyi tercih ettiğini yineledi. Wong, “Çin her zaman barışçıl yeniden birleşme arayışında… bunun için belirlenmiş bir takvim yok” diye konuştu.

Ekonomik gerilimler bağlamında Çin’in ticaret çatışmasına hazırlıklı olduğunu belirten Wong, “Çin buna on yılı aşkın süredir hazırlanıyor… elimizde araçlar var ve karşılık vermeye başladık” dedi.

Çin’in ABD’ye ihracata bağımlılığını azalttığını ve pazarlarını çeşitlendirdiğini ifade eden Wong, “Çin’in ABD’ye ihracatı yüzde 20 civarından yüzde 8’in altına indi” diye konuştu.

Tüm gerilimlere rağmen iki tarafın da askeri çatışma arayışında olmadığını vurgulayan Wong, “İki ülke arasında yakın vadede bir savaş tehdidi öngörmüyoruz” dedi.

“Avrupa yol ayrımında”

Ritz, tartışmayı Avrupa’nın stratejik ve kültürel yönelimi çerçevesinde ele aldı ve kıtanın ABD ile hizalanmasının hareket alanını sınırladığını belirtti.

Ritz, “Bu liderlerin… Avrupa için bağımsız bir rota düşünebilme kabiliyeti sınırlı” dedi.

Avrupa içinde artan itiraz eğilimlerine dikkat çeken Ritz, Macaristan, Slovakya ve İspanya gibi ülkeleri alternatif arayışların örneği olarak gösterdi.

Ritz, değişimin Avrupa’nın içinden değil, Ortadoğu’daki gelişmelerden kaynaklanabileceğini ifade etti. Ritz, “ABD’nin saldırısı… küresel ekonomiyi çok büyük ölçüde sarsmış durumda” diye konuştu.

İran’ın direncinin bölgesel dengeleri değiştirebileceğini ve ABD’nin etkisini zayıflatabileceğini belirten Ritz, “İran Ortadoğu’da, Rusya’nın Avrupa’da oynadığına benzer bir rol oynuyor” dedi.

Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığının kıtanın kültürel ve stratejik özerkliğini aşındırdığını ifade eden Ritz, “Kadim köklerimizle bağımızı kaybettik… tüketimle yönlendirilen çok kültürlü toplumlara dönüştük” diye konuştu.

Avrupa’nın entelektüel geleneklerini yeniden keşfetmesi ve diğer medeniyetlerle diyaloğa yönelmesi gerektiğini söyleyen Ritz, “Farklı kültürlere yönelik merakımızı yeniden kazanmalıyız” dedi.

Ritz ayrıca Avrupa, Rusya ve Çin arasında daha yakın bağların oluşacağı uzun vadeli bir yeniden hizalanma öngördü. Ritz, “Moskova’ya giden yol Pekin’den geçiyor” ifadelerini kullandı.

“Bölgeselleşme kaçınılmaz”

Stratejik değerlendirmelere dönen Mott, küresel jeopolitiğin coğrafi olarak daha belirgin ittifaklara dayanan bölgeselleşmeye yöneldiğini belirtti.

Mott, “Coğrafyanın bir çekim gücü var… nesiller önce kurulan ittifakların böyle bir ağırlığı yok” dedi.

Özellikle Tayvan bağlamında ABD öncülüğündeki caydırıcılık stratejilerinin uygulanabilirliğini sorgulayan Mott, müttefiklerin katkı kapasitesinin sınırlı olduğunu ifade etti.

Mott, “Herkesin Tayvan’ın askeri savunmasına katılıp katılmayacağı son derece tartışmalı” diye konuştu.

Asya başta olmak üzere birçok bölgede ülkelerin küresel hizalanmalar yerine bölgesel düzenlemelere öncelik vereceğini belirten Mott, “Küreselleşmiş diplomasinin varsayımları çözülmeye başlayacak” dedi.

“Trump ‘zafer’ arıyor ancak gerekli imkanlardan yoksun”

Son bölümde yeniden söz alan Desai, ABD politikasının tutarlı bir stratejiden ziyade sembolik zafer arayışıyla şekillendiğini ifade etti.

Desai, “Bu mesele Basra Körfezi’ni kontrol etmekle ilgili değil… Mesele bir tür askeri zafer üretme çabası” dedi.

ABD’nin Venezuela’da başarı sağladığı yönündeki değerlendirmeleri reddeden Desai, İran’da da başarısızlık öngördüğünü belirtti. Desai, “ABD İran’da kaybediyor… Kzanmak için gerekli imkana sahip değil” diye konuştu.

ABD-Çin ilişkilerine değinen Desai, Washington’un elindeki kozların sınırlı olduğunu söyledi. Desai, “Trump’ın zaten baştan itibaren üstünlüğü yoktu” dedi.

Çin’in nadir toprak elementleri üzerindeki kontrolüne ve baskıya direnme kabiliyetine işaret eden Desai, “Çin ona nasıl karşı koyacağını bildiğini gösterdi” ifadelerini kullandı.

Desai, küresel istikrarsızlığın daha derin yapısal dönüşümlerin sonucu olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı. Desai, “ABD’nin kontrolden çıkmasının sonuçlarıyla karşı karşıyayız” dedi.

Diplomasi

ABD’nin BM temsilcisi Waltz: İbrahim Anlaşmalarına başka ülkeler de katılmak istiyor

Yayınlanma

ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Mike Waltz, İran’ın müzakere masasına dönmesi için “kapının açık” olduğunu belirtti ve İbrahim Anlaşmalarına başka ülkelerin de katılmak istediğini söyledi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun yan etkinlikleri kapsamında New York’ta düzenlenen bir “Al-Monitor Live” etkinliğinde konuşan Waltz, yönetimin İran’la olan savaşı ele alış biçimini savundu ve geçen hafta altıncı yıl dönümünü kutlayan İbrahim Anlaşmalarını övdü.

ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Fas ve Bahreyn arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasını sağlayan anlaşmalar, 15 Eylül 2020 tarihinde Beyaz Saray’da imzalanmıştı.

Al-Monitor danışmanı Andrew Parasiliti’nin, 28 Şubat’ta başlayan bu çatışmada zamanın ABD’nin lehine işlediğine inanıp inanmadığını sorması üzerine Waltz, “Bunun böyle olduğuna inanıyorum,” dedi.

Waltz, “İran’ın müzakere masasına dönmesi için kapı açık,” diye ekledi. Fakat Tahran’ın son zamanlarda müzakerelerin yeniden başlaması için şart olarak ABD yaptırımlarının kaldırılmasını ve tazminat talep ettiğine dair haberleri “fantastik” olarak nitelendirdi.

Waltz, İran para biriminin çöküşünü ve diğer iktisadi baskıları gerekçe göstererek, “İran rejimi 1979’dan bu yana en zayıf noktasında ve giderek zayıflıyor. Müzakerelere geri dönecekler, umarım barışçıl ve diplomatik bir şekilde,” dedi.

İran riyali, bu ayın başlarında gayri resmi piyasada ABD doları karşısında 2,25 milyon gibi rekor bir düşük seviyeye geriledi.

Waltz, Trump yönetiminin Gazze’ye yönelik yaklaşımını, belirli zorluklara odaklanan ve bunların çözümünde doğrudan menfaati olan ülkeleri bir araya getiren “yeni bir tür çok taraflılık” olarak nitelendirdi.

Bu yaklaşımın merkezinde, Trump’ın 20 maddelik Gazze planının uygulanmasını denetleyen Başkan Donald Trump’ın Barış Kurulu yer alıyor.

Bu plan, bölgenin idaresinden sorumlu Filistinli teknokratik komiteyi, yeniden inşa çabalarını ve Uluslararası İstikrar Gücü’nü içeriyor.

Temmuz ayında kurul, planın en zorlu ve çözülmemiş sorunlarından biri olan Hamas ve diğer silahlı grupların silahsızlandırılması ile İsrail’in aşamalı olarak geri çekilmesini hedefleyen bir yol haritası açıkladı.

Fakat bu adımların sıralanması konusunda anlaşmazlık nedeniyle uygulama durma noktasına geldi ve Waltz, İsrail’in 27 Ekim’deki parlamento seçimlerine atıfta bulunarak, İsrail ile görüşmelerin “seçimler sonuçlandıktan sonra ilerleyeceğini” beklediğini söyledi.

Waltz, İbrahim Anlaşmalarına katılmakla ilgilenen “aday üyeler” olduğunu söyledi ama bunların kimler olduğunu belirtmedi.

Ayrıca, bu ayın başlarında büyükelçi değiş tokuşu konusunda anlaşmaya varan İsrail ve Fas’ı övdü.

Bu anlaşma, Fas’ın 2020’de İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesinden bu yana irtibat bürosu düzeyinde kalan ikili ilişkileri bir üst seviyeye taşıdı.

Büyükelçi ayrıca, Irak Başbakanı Ali el-Zeydi’nin “İran destekli” milisleri devletin kontrolü altına alma çabasını övdü ve Tahran’ın “zayıflamış devleti”nin bu milislerin etkisini sınırlamak için bir fırsat yarattığını savundu.

Zeydi, 30 Eylül’ü (ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin geri kalanının çekilmesi için son tarih) silahsızlanma çabasıyla ilişkilendirmişti.

Fakat Iraklı yetkililer o zamandan beri milislerin silahlarını teslim etmeleri için sabit bir son tarih olmadığını belirterek, Bağdat’ın hâlâ İran’la ittifak halindeki en güçlü gruplardan bazılarının direnişiyle karşı karşıya olduğunu vurguladılar.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Kanada: Birleşik Krallık bizimle işbirliği yapmalı

Yayınlanma

Kanada Maliye Bakanı François-Philippe Champagne, Birleşik Krallık’ın Kanada ile Avrupa arasında önerilen iktisadi ittifakla “işbirliği yapması” gerektiğini söyledi.

Kanadalı BBC’ye verdiği demeçte, “Burada asıl mesele, geleceğin ittifakını kurmak. Dünya değişti. Amerika değişti. Dolayısıyla bizim de değişmemiz gerekiyor,” dedi.

Champagne, geçen ay bir anlaşmanın bozulmasının ardından Kanada-ABD ticaret savaşına ilişkin samimi bir değerlendirmede bulunarak, ülkenin gümrük vergileri uygulayarak “sanayilerimizi, işçilerimizi ve ülkemizi koruduğunu” söyledi.

Champagne’ın bu açıklamaları, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, blok için emsalsiz bir adım olan Kanada’ya AB ortak üyeliği için “kapıyı açmayı” önermesinin ardından geldi.

Champagne, von der Leyen’in önerisinin yapılmasından kısa bir süre sonra Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Strasbourg’da AB’ye hitap etmek üzere yaptığı ziyaretin amacının “geleceğin ittifakını kurmak” olduğunu söyledi.

İngiltere Merkez Bankası’nın eski başkanı olan Carney, daha önce iktisadi büyüme, dayanıklılık ve güvenlik konularında birlikte çalışan “orta güçler” ittifakından bahsetmişti.

Champagne de Birleşik Krallık ve Kanada’nın ortak değerlere sahip olduğunu belirtti:

“Ortaklığa farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerekiyor ve harika olan şey şu ki, Kanada’ya –ve bence Birleşik Krallık’a da– baktığımızda aynı değerleri paylaştığımızı görüyoruz. Dünya görüşümüz açısından birbirimizle büyük ölçüde uyumluyuz. Neden bir araya gelmiyoruz? Bağımsız ve egemeniz ama birlikte daha güçlüyüz.”

İngiltere geçen yıl Haziran ayında ABD ile bir ticaret anlaşmasını yeniden müzakere etse de, son haftalarda Falkland Adaları ve İrlanda’nın birleşmesi konusunda başkanın söylemlerinde yaşanan bazı değişikliklerin ardından, Kanada-AB arasındaki yeni ittifak, İngiltere’nin Brexit sonrası Avrupa’daki konumunun yanı sıra ABD’ye karşı tutumuna dair de soru işaretleri yaratıyor.

Carney, geçen hafta Liverpool’da Başbakan Andy Burnham ile bir araya gelirken, Champagne ise cuma günü Şansölye John Healey ile birlikte Dublin’de düzenlenen AB maliye bakanları toplantısına katıldı.

AB ile Kanada arasında daha yakın bağlar kurulmasına yönelik gelişen görüşmeler, Ottawa’nın ABD ile tırmanan bir ticaret savaşının ortasında kalmış olmasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşiyor.

Her iki taraf da Ağustos ayında görüşmelerin son anda kesilmesinin ardından karşılıklı gümrük vergileri uyguluyor.

Trump ayrıca, ortak üyelik planının ABD’ye karşı “düşmanca” olduğu ortaya çıkarsa AB’ye daha fazla gümrük vergisi uygulayacağı tehdidinde bulunmuş, bu fikri gülünç olarak nitelendirmiş ve Kanada’yı “berbat bir ticaret ortağı” olarak tanımlamıştı.

Champagne, ticaret savaşının Kanada tarafından seçilen bir çatışma olmadığını söyledi:

“Buna karşılık verdik çünkü bir noktada ‘yeter artık’ demek zorundasınız. Kimse iktisadi egemenliğimizi ihlal edemez… dünya bunu fark etti.”

Bakan, Kanada’nın “ölçülü, hedefli ve stratejik… dolar-karşılığı-dolar, gümrük vergisi-karşılığı-gümrük vergisi“ yanıtının ardından gerginliğin tırmanmasını istemediğini ve ülkenin güney komşusuyla ”doğru zamanda yeniden ilişki kuracağını“ belirtti.

Bakan, etkilenen sektörlere ”ne kadar sürerse sürsün ve ne gerekiyorsa“ destek verileceğini de ekledi.

Champagne, Kanada’nın güçlü mali durumunun ülkenin dayanıklılığını desteklediğini ve ABD ile yaşanan anlaşmazlığın çeşitlendirme için ”altın bir fırsat” sunduğunu savundu.

Geçen yıl, seçilmesinin ardından Carney, Ottawa’daki Kanada Parlamentosu’nun açılışını yapmak üzere Kral Charles’ı davet etmişti.

Bu hamle, Kanada’nın ABD’nin bir parçası olabileceği yönündeki Trump’ın tekrarlanan önerisine bir ret olarak değerlendirilmişti.

AB’nin Kanada için “ortak üyelik” müzakereleri yapma teklifinin ayrıntıları henüz resmileştirilmedi.

Champagne, bunun “büyük fırsatlar sunan bir an” olduğunu ve Kanada ile AB arasındaki mevcut ilişkileri güçlendireceğini söyledi.

Carney geçen hafta, Kanada’nın AB’nin üniversite, bilimsel araştırma, yapay zeka ve savunma fon programlarına katılımının yanı sıra, genç Kanadalı ve Avrupalıların “okyanusu aşıp eğitim görebilme ve yaşayabilme” imkânına da dikkat çekti.

Carney, Kanada’nın kritik öneme sahip mineraller ve gaz tedarik edebileceğini ve Avrupa’nın ileri teknolojilerine erişim arayışında olacağını belirtti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD ile Danimarka arasında Grönland anlaşması

Yayınlanma

ABD, Danimarka ve Grönland, Kuzey Kutbu’ndaki Ada’nın güvenliğini ABD’nin istediği şekilde düzenleyecek bir anlaşmaya vardı.

Anlaşma, ABD’nin Grönland’da önemli bir askeri varlık kurmasına izin verirken, Washington’un “rakiplerinin” adada kendi üslerini kurmasını yasaklıyor.

Anlaşmanın önümüzdeki hafta yapılacak BM Genel Kurulu sırasında imzalanması bekleniyor.

Anlaşmanın temel ayrıntıları, Danimarka’nın özerk bölgesi olan Grönland’daki ABD askeri varlığının boyutu ve dış politika ile kaynaklar üzerinde Washington’a herhangi bir resmi yetki devredilip devredilmeyeceği dahil olmak üzere, kamuoyuna açıklanmadı.

ABD, Grönland anlaşması ile ne alacak?

Trump, sosyal medyada yaptığı açıklamada, anlaşma kapsamında “Amerika Birleşik Devletleri’nin, Grönland’ın ve Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenliğini sağlamak ve savunmak için Grönland’da gerekli olan her şeyi SÜREKLİ olarak yapma yetkisine sahip olacağını” belirtti.

Ayrıca, anlaşmanın ABD’ye “Grönland’daki güvenlik ve diğer tüm ihtiyaçlar üzerinde kalıcı kontrol” sağlayacağını da ekledi.

1950’lerde, ABD ile Sovyetler Birliği arasında yaşanabilecek bir nükleer çatışmada yok olma korkusu nedeniyle uzun menzilli nükleer bombardıman uçaklarının ve erken uyarı sistemlerinin Grönland’da konuşlandırılması gerektiğinden, adada önemli bir ABD askeri varlığı bulunmaktaydı.

ABD, füzeleri izlemek amacıyla adadaki Pituffik uzay üssünde hâlâ sınırlı bir askeri varlığını sürdürüyor.

Danimarka cumartesi günü yaptığı açıklamada, Arktik adasındaki ABD askeri varlığının önemli ölçüde genişletilmesine olanak tanıyacak ve Trump yönetimi ile şekillenmekte olan bir anlaşmanın Grönland üzerindeki egemenliğini tehlikeye atmayacağını belirtti.

Danimarka, Grönland’da ABD’ye karşı savaş planları yapmış

Danimarka ve Grönland liderleri, anlaşmanın Grönland’ın kendi kaderini tayin hakkına ve Danimarka Krallığı’nın egemenliğine saygı göstereceği konusunda halklarını rahatlatmaya çalıştılar.

Danimarka Dışişleri Bakanı Lars Lokke Rasmussen, “Umarız bu belirsizlik dönemi, (Danimarka) Krallığı’nın kırmızı çizgilerine saygı gösterirken, Arktik ve Kuzey Atlantik’teki güvenliği ve dolayısıyla NATO ve Avrupa içindeki ortak güvenliğimizi güçlendirecek bağlayıcı bir anlaşmaya yol açacak,” dedi.

Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen ise önerilen anlaşmanın “Krallığımızın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ile Grönland halkının kendi kaderini tayin hakkını tanıdığını” belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English