Bizi Takip Edin

Amerika

ABD, kamyoncuları bastırması için Kanada hükümeti ile görüşmüş

Yayınlanma

Kanada tarihinde ender görülen anlardan birinde, Başbakan Justin Trudeau bağımsız kamu soruşturması için Olağanüstü Hal Yasası komisyonunun önünde ifade verdi. Soruşturmanın nedeni, Bu yılın Ocak ve Şubat aylarında Ottawa’yı kilitleyen kamyoncu eylemlerine karşı uygulanan olağanüstü hal yetkilerinin meşru olup olmadığıydı.

Trudeau soruşturma karşısında sıkı durdu. Olağanüstü yetkilerin kullanılmasının “kaçınılmaz” olduğunu savunan Kanadalı lider, protestocularla müzakere etmenin mümkün olmadığını söyledi. “Onlar seslerinin duyulmasını değil, itaat istiyorlardı,” diyen Trudeau, şiddet tehdidine ve polisin yetersizliğine de dikkat çekti.

Kanada Başbakanı, olağanüstü yetkileri kullanma tercihinde “tamamen huzurlu ve kendinden emin olduğunu” da sözlerine ekledi. Şimdiki haline 1980’lerde kavuşan Olağanüstü Hal Yasası, bu haliyle daha önce hiç kullanılmamıştı.

Konvoy avukatlarından biri, Trudeau’ya, “Siz ve hükümetiniz kendi yurttaşlarınızdan ne zaman bu kadar korkmaya başladınız?” diye soruduğunda, Kanadalı şu cevabı veriyordu: “Korkmuyorum ve korkmuyoruz.”

Kamyonculara ne yapılmıştı?

“Özgürlük Konvoyu” adı altında örgütlenen kamyoncular, COVID-19 aşı zorunluluğunu ve kamusal kısıtlamaları protesto için başkent Ottawa’yı kilitlemişti. 

Mesele, ABD sınırından geçen kamyonculara yönelik aşı muafiyetinin sınırın her iki tarafında da sona ermesi ve sınırdan geçmek için aşı zorunluluğunun getirilmesiydi. Kamyoncular, COVID-19 aşı zorunluluğunun kaldırılması gerektiğini söylüyorlardı.

29 Ocak’ta başlayan eylemler, 11 Şubat’ta Joe Biden-Justin Trudeau görüşmesinin ardından yeni bir safhaya geçti. Üç gün sonra, Kanada hükümeti Olağanüstü Hal Yasası’nı uygulamaya başladı. 

Yasa, hükümete toplantıları engelleme ve federal güçleri yerel polise yardım için gönderme hakkı tanıyordu. Daha ötesinde ise, “konvoyu desteklediğine inanılan” insanların banka hesaplarını geçici olarak dondurma hakkı tanınıyordu. Hükümet bu yetkisini de kullandı.

ABD ve bankaların baskısı işe yaramış

Komisyon önünde ifade veren kabine üyelerinden Finans Bakanı Chrystia Freeland, protestolar esnasında Kanada’nın “tehlikeli bir an” ile karşı karşıya kaldığını savundu. Freeland’in kastettiği, kamyoncuların blokajının ABD ile hayati ticaret koridorunun kapatmasıydı.

Trudeau ise daha da ileri gitti ve eylemler sırasında ABD Başkanı Joe Biden’a, Kanada’nın “güvenilir bir ortak olmaya devam edeceğine” dair güvence vermeye çalıştığını söyledi. 

Chrystia Freeland, Biden’ın ekonomi danışmanlarından Brian Deese ile 10 Şubat’ta yaptığı telefon konuşmasını “belirleyici” bir an olarak nitelendirdi. Deese, blokajın 12 saat içerisinde sonlanmaması halinde ABD’nin kuzey doğusundaki tüm otomotiv fabrikalarının kapanacağını söyledi. 

13 Şubat’ta ise, yani Olağanüstü Hal Yasası’nın uygulanmasından bir gün önce, Kanada’nın üst düzey banka CEO’larıyla yapılan görüşme de ABD’nin endişelerini doğrular nitelikteydi. 

CEO’lar, protestoların Kanada’nın saygınlığını riske attığını düşünüyorlardı. Bir CEO, ABD’de bir hafta geçirdiğini ve protestolar nedeniyle Kanada’nın komşusu nezdinde “şaka” gibi göründüğünü söylüyordu. CEO’lar, yürürlükte yasaların yetersizliğinden dem vuruyor ve protestocu örgütleyicilerinin mali desteğini kesmek için tavsiyelerde bulunuyorlardı.

Hatta ismi verilmeyen bir CEO, hükümetin protestocuları “terörist” ilan ederek bu sayede hızlı hareket etmesini istedi. CEO’lardan birinin ikna etmeye çalıştığı bir yabancı yatırımcının Kanada’ya “muz cumhuriyeti” demesini “içler acısı” diye nitelendiren Freeland ilginç bir tavsiyede de bulunmuş. “Yabancı yatırımcının İngiliz olması durumunda ona Brexit’i hatırlatın, Fransız olması durumunda Sarı Yelekliler hatırlatın, Almansa şu anda Rusya’yı ne kadar kötü idare ettiklerini hatırlatın.”

‘Kaç tank istiyorsun?’

Komisyon soruşturması kapsamında, bakanların kendi aralarındaki mesajlaşmalarının elde edilmesi de şok edici sözleri gözler önüne serdi.

Kamu Güvenliği Bakanı Marco Mendicino ile Adalet Bakanı David Lametti arasındaki telefon mesajları bunun bir örneği. 2 Şubat’ta Mendicino’ya yazan Lametti, “Polisin harekete geçmesini sağlaman lazım. Ve gerekirse CAF’yi [Kanada Silahlı Kuvvetleri],” diyordu. Mendicino’nun cevabı ise şu “şaka”dan ibaret: “Kaç tank istiyorsun?”

İkili, daha sonra Ottawa polis şefinin de yetersizliğinden ve düzeni sağlayamamasından yakınıyor. Mesajlar, Adalet Bakanı’nın daha 30 Ocak’ta Olağanüstü Hal Yasası’nı uygulamayı düşündüğünü gösteriyor. Lametti, bunun için “Yalnızca ihtiyatlıydım” diyor.

İstihbarat şefinin Trudeau’ya tavsiyesi

Soruşturma sırasında ortaya çıkan bir başka gerçek de, Olağanüstü Hal Yasası’nın kullanılmasını Kanada hükümetine tavsiye eden ismin Kanada Güvenlik İstihbaratı Servisi (CSIS) şefi David Vigneault olduğu.

Komisyona ifade veren Vigneault, kamyoncuların eyleminin CSIS Yasası yapsamında bir ulusal güvenlik tehdidi oluşturmadığını ama yine de Olağanüstü Hal Yasası’nın gerekli olduğunu söyledi.

Medya anlatısını kontrol

Öte yandan Kanada hükümetinin kamyonculara karşı medya anlatısını nasıl belirlemek istediği de ortaya çıktı. Trudeau’nun danışmanı Mary-Liz Power, Kamu Güvenliği Bakanlığı’nın iletişim direktörü Alexander Cohen’e yolladığı bir mesajda, kamyoncuların protestosunun ABD’deki 6 Ocak 2021 eylemlerine benzeyeceğine ilişkin bir medya stratejisi belirleniyor.

Power, Cohen’le yaptığı bir başka mesajlaşmada da küresel ve diğer medya organlarının bazı haberler üzerine çalıştığını söylüyor. Gerçekten, Kanada’nın en büyük medya kuruluşlarından Global News 25 Ocak’ta şu başlığı atıyordu: “Aşırı sağcı gruplar kamyoncu protestolarının Kanada’nın ‘6 Ocak’ı olmasını umuyor.”

Amerika

ABD, Venezuela’da Çinli ve Rus şirketler tarafından işletilen petrol sahalarını devralacak

Yayınlanma

ABD’li petrol şirketi North American Blue Energy Partners (NABEP) daha önce birkaç Çinli şirket ve bir Rus firması tarafından kontrol edilen bazı petrol sahalarını devralacak.

İki ABD’li yetkili Reuters’a verdikleri demeçte, bu devralmanın Başkan Donald Trump’ın Venezuela ile açıkladığı kapsamlı petrol üretim anlaşmasının bir parçası olacağını belirtti.

Yetkililere göre, söz konusu projeler, ABD destekli North American Blue Energy Partners’a yeni verilen 14 sözleşme arasında yer alıyor.

NABEP, daha önce ABD’li petrol devi Harry Sargeant’a aitti ve şu anda Venezuelalı iş adamı Alejandro Betancourt tarafından kontrol ediliyor.

Betancourt, anlaşmayı doğrulayan bir açıklamada şunları söyledi:

“Venezuela, bol miktarda doğal kaynak, çalışkan insan ve henüz değerlendirilmemiş bir potansiyele sahip. Bu işlem, hem Venezuelalıların hem de Amerikalıların büyük yararına olacak şekilde bu potansiyeli ortaya çıkaracak.”

NABEP, işletmenin operasyonel kontrolünün kendisinde olacağını, ABD hükümetinin ise şirketteki %35 hisseye sahip olacağını ve şirketin üretiminin %20’sine maliyet bedeli üzerinden “tercihli erişim” hakkına sahip olacağını açıkladı.

Beyaz Saray, NABEP’in ayrıca ABD Dışişleri Bakanlığı’na, üretiminin geri kalan %80’ini satın alma konusunda ön alım hakkı tanıdığını belirtti.

Venezuela petrolünün üretimi ve satışında söz hakkı Washington’un

Geçen hafta Trump, ABD’nin özel sektörle kurulan bir ortaklık aracılığıyla Venezuela’nın kanıtlanmış petrol rezervlerinden yaklaşık 64 milyar varile erişim sağladığını duyurdu.

Bu anlaşma, ABD şirketlerine Venezuela’nın stratejik öneme sahip bazı petrol varlıklarında bir dayanak noktası sağlarken, ülkenin enerji sektöründe uzun süredir önemli bir rol oynayan Çin ve Rusya’nın çıkarlarını kenara itiyor.

Ayrıca, Trump yönetiminin ülkenin petrol endüstrisini yeniden şekillendirmeyi ve devasa rezervlerini ABD’nin iktisadi ve jeopolitik çıkarlarına yaklaştırmayı hedeflediği bu düzenleme, Washington’a Venezuela’nın petrolünü kimin üreteceği ve satacağına karar verme konusunda doğrudan bir rol de tanıyor.

Beyaz Saray, ABD’nin ayrıca NABEP’in yönetim kurulu ve yöneticileri üzerinde veto hakkına sahip olacağını ve yönetim kurulunun çoğunluğunun ABD vatandaşı olması şartını koyduğunu da ekledi.

NABEP’in, Venezuela’da toplam 17 projeyi kontrol etmesi ve bu projeleri geliştirerek nihai olarak ABD’ye petrol tedarik etmek için kullanması bekleniyor.

Yetkililer, bu projelerin 14’ünün Venezuela hükümeti tarafından yeni olarak verileceğini belirtti.

Çin’e giden petrol artık ABD’ye gidecek

Yetkililer, 14 sahadan beşinin, Nicolas Maduro tarafından teşvik edilen bir model kapsamında Çinli şirketler tarafından işletildiğini, birinin ise daha önce bir Rus şirketi tarafından işletildiğini söyledi.

Projelerden ikisi, İran’la ilgili faaliyetleri nedeniyle 2019 yılında ABD tarafından yaptırım uygulanan China Concord Resources tarafından işletiliyordu.

Yetkililer, bir projenin Sinopec, bir diğerinin ise China National Petroleum Corp tarafından işletildiğini belirtti.

Yetkili, “Sadece ABD hükümetinin ve ABD’li işletmecilerin yararlanması için yeni fırsatlar yaratmakla kalmıyoruz, aynı zamanda daha önce Çin’e gönderilen bu petrolün pazarı olarak ABD’yi de açıyoruz,” dedi.

Yetkililer, diğer iki projenin ise, Maduro’nun eski yakın yardımcısı olan ve şu anda ABD’de gözaltında tutulan Alex Saab’ın bağlı şirketleri tarafından işletildiğini belirtti.

Yetkililer, başka bir petrol sahasının da Maduro’nun eşi Cilia Flores’in yeğeniyle bağlantılı olduğunu belirtti.

Trump, 2015 Meclisi’ni meşru sayıyor

Trump, Pazartesi günü erken saatlerde gazetecilere yaptığı açıklamada, ABD’nin şu anda Teksas ve Louisiana’daki rafinerilere ve diğer yerlere sevk edilen “milyonlarca ve milyonlarca varil petrol”ü ele geçirdiğini söyledi.

Trump, bugün (1 Eylül) petrol ve gaz perakendecileri ile rafineri yetkilileriyle bir araya gelecek.

Yetkililer, Venezuela’nın geçici yetkilileri ile 2015 Ulusal Meclisi temsilcileri arasındaki görüşmelerin, anayasal düzeni bir ölçüde yeniden tesis etmeyi ve ülkenin geçiş süreciyle ilgili hukuki meseleleri ele almayı amaçladığını belirtti.

Trump yönetimi, 2015 Meclisi’ni, resmi yönetim yetkisi olmamasına rağmen, ülkenin anayasası uyarınca seçilmiş ve faaliyet gösteren son Venezuela yasama organı olarak görüyor.

Bir yetkili, 2015 Ulusal Meclisi ile bir anlaşmaya varılmasının, Venezuela’nın petrol endüstrisinin canlandırılması gibi ekonomik kararlar da dahil olmak üzere, daha geniş kapsamlı bir geçiş süreci için anayasal ve hukuki bir temel sağlayabileceğini belirtti.

Caracas’a tepkiler büyüyor

Öte yandan ABD ile petrol anlaşması nedeniyle geçici Delcy Rodríguez yönetimine yönelik tepkiler artıyor.

Orinoco Tribune için yazan gazeteci ve siyaset bilimci William Serafino, anlaşma ile birlikte 20. yüzyılın üçte birinde Washington-Caracas enerji ilişkilerini belirleyen “aşağılayıcı imtiyaz modeline”, yani şirketler lehine vergi yükü karşılığında petrol sahalarının kiralanmasına, geri dönüldüğünü savunuyor.

Anlaşmanın duyurulduğu 28 Ağustos 2026 tarihini, “Venezuela’nın 1908 yılına geri döndüğü tarih” olarak yorumlanacağını düşünen Serafino, o yıl, Cipriano Castro’yu mağlup eden Juan Vicente Gómez’in önce İngiliz, ardından ABD’li şirketlere yönelik “feodal-petrol temelli bir bacakları aralama” doktrini uygulayarak modern devletin temellerini attığını hatırlatıyor.

Anlaşmanın, “siyaseti ve cumhuriyetçi vizyonu, güce takıntılı bir imparatora yalakalık yapmakla değiştiren elitlerin damgasını vurduğu bir kırılma noktası” olarak da hatırlanacağını ileri süren yazar, Gómez’in “Monroe Doktrini”nin uygulanmasından büyük sevinç duyan Washington tarafından teşvik edilip desteklenmesi gibi, Rodríguez’in de kuzeydeki büyük komşu tarafından böyle görüldüğüne işaret ediyor.

Serafino şöyle devam ediyor:

“Bu anlaşma haklı olarak tarihi olarak nitelendirilebilir; Rodríguez ve Trump bu konuda tamamen hemfikirdir. Fakat bunun nedeni anlaşmanın teknik ve mali özellikleri değil; siyasi açıdan, Venezuela’nın iktidar elitlerinin ulusa, ABD için kârlı bir petrol ticareti dışında sunacak başka hiçbir şeyleri olmadığı gerçeğinin acı bir şekilde kabul edilmesi anlamına gelmesidir. Bu kabul, çıkarılan varillerden elde edilecek gelirin, yaptırımların ve iktisadi kötü yönetimin yol açtığı yıkımdan bizi kurtarmaya yeteceği tesellisiyle örtbas edilmektedir.”

Sürecin “elitlerin başarısızlığını” ortaya koyduğunu belirten Serafino, artık siyasi yelpazedeki rakipler-düşmanlar arasındaki ayrımın “kimin Trump’a yakın olduğuna, kimi desteklediklerine ve kiminle müzakere ettiklerine bağlı hale geldiğini” yazıyor.

Yazar, “Teknik dilin etkisiyle okunaksız hale gelen bu senaryoda, Bolivarcı Cumhuriyet’in geleceği, Beyaz Saray’ın başını ulusal ufkun rektörü haline getiren tersine çevrilmiş bir meşruiyet piramidinin içinden geçen acı bir geçiş sürecinde belirleniyor,” diyor.

“Teknik anlatıların geride bıraktığı derin boşlukta”, “kendi kaderinin kontrolünü yitirmiş bir ulusun acı gerçeğinin” gizlendiğini düşünen Serafino, bu kaderin artık “İngilizce dilinde ve Trump imparatorluğunun metropolünde” belirlendiğini söylüyor ve yazısını şöyle bitiriyor:

“Belki de gerçeği olduğu gibi kabul etmek, partizanca sloganlarla, henüz gerçekleşmemiş vaatlerle ya da tarihi ve onun derslerini geçersiz kılan anlatılarla çözülmesi imkânsız olan, sorular ve şüphelerle dolu bir gelecekle yüzleşmenin ilk adımı olabilir.”

Okumaya Devam Et

Amerika

Pentagon, füze üretimini artırmak için 7 yıllık anlaşmalar imzaladı

Yayınlanma

Pentagon, füze üretimini artırmak amacıyla General Dynamics Ordnance and Tactical Systems (GD-OTS) ve Lockheed Martin ile yedi yıllık anlaşmalar imzaladığını açıkladı.

Pentagon, anlaşmaların “Terminal Yüksek İrtifa Bölge Savunması (THAAD) ve Patriot Gelişmiş Kapasite-3 Füze Segmenti Geliştirme (PAC-3 MSE) önleme programlarını destekleyen kritik füze alt bileşenlerinin üretim miktarlarını artırmak ve teslimat takvimlerini hızlandırmak” amacıyla tasarlandığını belirtti.

Öte yandan silah şirketleri bir yandan da daha hızlı ve daha ucuz füze yapımı için gaza basıyor. Örneğin geçen ay düzenlenen Uzay ve Füze Savunma Sempozyumu’nda Boeing, PAC-3 füzesinde kullanılan hayati öneme sahip “hit-to-kill” (“vur öldür”) güdüm teknolojisine sahip ve ticari, hazır bileşenlerden üretilmiş düşük maliyetli bir güdümlü füzeyi tanıttı.

Aynı konferansta Northrop Grumman, “kritik bir kısa menzilli hava savunma açığını gidermek” amacıyla “maliyet etkin” 50 milimetrelik top tabanlı insansız hava aracı savunma sistemini tanıttı.

Temmuz ayında ise Farnborough Uluslararası Hava Gösterisi’nde Lockheed Martin, Patriot füzesinin daha uygun fiyatlı, yakın mesafe patlamalı bir versiyonunu duyurdu. 

Lockheed’in PAC-3 füzesinin daha uygun fiyatlı versiyonu, bazı ödünler ve bir zaman çizelgesi ile birlikte geliyor.

Lockheed’in entegre hava ve füze savunma başkan yardımcısı ve genel müdürü Jason Reynolds, Uzay ve Füze Savunma Sempozyumu’nda düzenlediği brifingde gazetecilere, “Temelde ön ve arka uçları değiştirdik, [Yön Kontrol Motorlarını] çıkardık, bu yüzden artık ‘vur-öldür’ özelliğine sahip değil,” dedi ve sistemin “düşük menzilde” mevcut mühimmat sistemleriyle entegre olduğunu ekledi.

Fakat PAC-3 ACE’nin ilk uçuşunun 2028’in başlarında yapılması bekleniyor ve bundan 18 ay sonra üretime geçecek.

Bu çözümler, İran savaşı uzarsa ve yetkililer sözleşmeleri hızlı bir şekilde imzalarsa, muhtemelen sadece Pentagon’un stoklarını artıracak.

Şu anda Pentagon, çok değer verdiği Patriot ve Terminal Yüksek İrtifa Bölgesel Savunma füzelerini hızla tüketiyor ve savunma analistlerinin belirttiğine göre, yeni çerçeve anlaşmaları olsa bile bu füzelerin yakın zamanda yenilenmesi söz konusu değil.

Geçen ay RTX, yeni bir anlaşma kapsamında ABD Donanması ile yedi yıllık, 22,9 milyar dolarlık bir Tomahawk füzesi sözleşmesi imzalamıştı. Bu durum, ordunun daha yeni seçenekleri değerlendirirken eski sistemlere de büyük yatırımlar yaptığını gösteriyor.

Fakat bu eski tip mühimmatların üretimi hâlâ zaman alıyor. American Enterprise Institute düşünce kuruluşunun yakın tarihli bir raporunda, savunma sanayi firmalarının Pentagon’un istediği miktarlara ulaşmak için mevcut yıllık maksimum üretim hızı olan 96 adet THAAD önleme füzesi ile 27 yıl süreceği tespit edildi.

İlk büyük sözleşmelerden biri, Lockheed Martin ile THAAD sistemleri için imzalanan yedi yıllık, 35 milyar dolarlık ve bazı hususları açık bırakılan sözleşme idi; bu sözleşmenin bazı hususları, sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce kesinleştirilecek.

Okumaya Devam Et

Amerika

Tupac Shakur cinayeti davasında karar açıklandı

Yayınlanma

ABD’nin Las Vegas kentinde jüri heyeti, 1996 yılında uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybeden hip-hop sanatçısı Tupac Shakur’un öldürülmesini organize etmekle suçlanan 63 yaşındaki Duane Davis’i suçlu buldu. Müzik tarihinin en uzun süre aydınlatılamayan cinayetlerinden birinde yargılanan Davis, ölümcül silahla cinayet suçlamasını kabul etmemişti.

ABD’nin Nevada eyaletine bağlı Clark Bölgesi’nde görülen davada jüri, müzik dünyasının en bilinen ve uzun yıllar aydınlatılamayan suçlarından biri olan Tupac Shakur cinayetine ilişkin kararını açıkladı.

Reuters’ın aktardığına göre jüri heyeti, 63 yaşındaki Duane “Keffe D” Davis’i hip-hop sanatçısı Tupac Shakur’un öldürülmesini organize etmekten suçlu buldu.

Southside Compton Crips adlı sokak çetesinin eski liderlerinden olan Davis, ölümcül silah kullanılarak işlenen cinayet suçlamasıyla yargılanıyordu. Sanık Davis, yöneltilen suçlamaları reddetmişti.

Nevada eyaleti yasalarına göre, tetiği bizzat çekmemiş olsa dahi bir eylemi organize eden veya suça iştirak eden kişiler cinayetten mahkum edilebiliyor.

Dava süreci 17 Ağustos tarihinde başladı. İddia makamı mahkemeye, Davis’in Shakur ve beraberindekilerin 7 Eylül 1996’da bir kumarhanede yeğenini darbetmesi üzerine öfkelendiğini ifade ettiği çok sayıda ses kaydı sundu.

Soruşturma cinayetin intikam amacıyla işlendiğini ortaya koydu

Soruşturma bulgularına göre Shakur’un öldürülmesi bir intikam eylemi olarak gerçekleşti.

7 Eylül 1996 gecesi Tupac Shakur ve çevresindekiler, Las Vegas’taki bir kumarhanede Davis’in yeğenini darbetti. Bu olayın ardından Davis, aralarında yeğeninin de yer aldığı üç kişiyle birlikte bir araca binerek sanatçıyı aramaya çıktı.

Grup, Shakur ile müzik şirketi yöneticisi Marion “Suge” Knight’ın bulunduğu aracı yakaladığında, arka koltuktaki şahıslardan biri ateş açtı.

Davis’in yanında bulunan diğer üç kişinin halihazırda hayatını kaybettiği belirtilirken, doğrudan tetiği çeken kişinin kimliği soruşturma makamlarınca açıklanmadı.

Tupac Shakur cinayetinde 30 yıl sonra yeni gelişmeler

Tupac Shakur, Mike Tyson’ın boks maçını izledikten sonra bir gece kulübüne doğru hareket ettiği sırada, Las Vegas’ta yanından geçen bir araçtan açılan ateş sonucu 7 Eylül 1996’da yaralandı.

Vurulduğu ilk anlarda bilinci açık olan sanatçı, kaldırıldığı hastanede yaşam destek ünitesine bağlanarak yapay komaya sokuldu.

Shakur, kurşun yaralanmalarına bağlı gelişen akut solunum yetmezliği ve kalp durması nedeniyle 13 Eylül’de yaşamını yitirdi.

Davis, 1996 yılındaki olaylara dair kamuoyuna yaptığı kendi açıklamalarının ardından savcılığın yeni delillere ulaşmasıyla 2023 yılında davada sanık konumuna geldi.

Verdiği mülakatlarda ve 2019 yılında yayımlanan anı kitabında Shakur’a ateş açılan Cadillac marka aracın içinde olduğunu anlatan Davis, yanındaki üç kişinin kimliklerini açıklamıştı.

Davis, arka koltuktaki kişilerden birinin ateş ettiğini belirtmiş ancak “sokak kuralları” gerekçesiyle tetiği doğrudan çeken şahsın adını vermeyi reddetmişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English