Bizi Takip Edin

Avrupa

AfD’de Weidel’in otoritesi üç ayrı cephede sınanıyor

Yayınlanma

Almanya’da sağcı muhalefet partisi AfD’nin Kuzey Ren-Vestfalya yönetimi, eyalet listesinin yenilenmesini isteyen federal yönetime karşı ihtiyati tedbir talep etti; anlaşmazlık Alice Weidel’in parti üzerindeki denetimini tartışmaya açtı. Parti içindeki kavga, eski NPD yöneticisi Sebastian Schmidtke’ye verilen mülakatlar ve Jens Spahn tartışmasındaki eşcinsel karşıtı paylaşımlarla genişledi.

Almanya’da sağ muhalefet partisi Almanya için Alternatif’in Kuzey Ren-Vestfalya teşkilatında uzun süredir devam eden iktidar kavgası, federal parti yönetimini de doğrudan içine çeken açık bir otorite sınamasına dönüştü.

AfD’nin ülkedeki en büyük eyalet teşkilatını yöneten Martin Vincentz’in çevresindeki isimler, eş başkan Alice Weidel’e alenen karşı çıktı; eyalet yönetimi, liste seçiminin tekrarlanmasını isteyen federal yönetime karşı ihtiyati tedbir başvurusunda bulundu.

AfD içinde kanat çatışmaları, liste anlaşmazlıkları ve idari nüfuz mücadeleleri öteden beri yaşanıyordu.

Ancak Weidel’in doğrudan hedef alınması, parti içindeki yerleşik eşiğin aşılması anlamına geliyor. Kendi Baden-Württemberg teşkilatındaki ihtilafları yatıştırdıktan sonra parti üzerindeki ağırlığını tahkim eden Weidel’e karşı çıkmak, siyasi nüfuz kaybı ihtimalini de beraberinde getiriyordu.

Kuzey Ren-Vestfalya’daki eyalet yönetimi artık bu riski göze alıyor.

Ülkenin en kalabalık eyaletindeki teşkilat, AfD’nin de en geniş eyalet örgütü. Burada söz sahibi olanlar delege dağılımını, parti kongrelerini ve dolayısıyla federal düzeydeki kuvvet oranlarını etkileyebiliyor.

Bu sebeple anlaşmazlık, gelecek eyalet seçimi için hazırlanacak listenin ötesinde, Weidel’in teşkilat üzerindeki denetimine uzanıyor.

Tarafların bir yanında eyalet başkanı Martin Vincentz yer alıyor. Parti içinde nispeten mutedil çizginin temsilcisi sayılan Vincentz’in grubu, Tino Chrupalla’yla taktik bir ittifak kurdu.

Karşı tarafta Bundestag milletvekili Matthias Helferich ile AfD Genel Başkan Yardımcısı Sven Tritschler’in çevresindeki daha radikal kanat var. Bu grup Weidel’e daha yakın duruyor.

Gelecek yıl yapılacak eyalet seçimi için liste belirlenirken iki kesim doğrudan karşı karşıya geldi.

Helferich çevresi, çok sayıda adayın art arda yarışa sokulmasına dayanan örgütlü bir yöntem izledi. Parti içindeki yazışmalarda “Operation Filibuster” adı verilen plan, toplantının işleyişini aksatmayı, ardından müzakere mecburiyeti yaratarak kendi kanadından daha fazla ismi listeye yerleştirmeyi hedefliyordu.

Toplantıda karşılıklı suçlamalar ve kargaşa yaşandı; taraflar daha sonra şikayetlerde de bulundu. Liste seçiminin neticesinde Vincentz kanadı büyük ölçüde istediğini aldı. Bu grup, parti kongresindeki delegeler arasında çoğunluğu elinde tutuyordu.

Helferich çevresi ise delegelere tehdit ve baskı uygulandığını öne sürdü. Vincentz’in tarafı bu ithamları reddetti.

AfD federal yönetimi, iddiaların ardından eyalet teşkilatından aday belirleme toplantısını sona erdirmesini ve listeyi yeniden seçmesini istedi.

Weidel ile Chrupalla’nın imzasını taşıyan yazıda, “özlerinde birbiriyle örtüşen çok sayıda anlatımın” bazı delegelerin tehdit edildiğini veya ağır baskı altında bırakıldığını gösterdiği savunuldu. Federal yönetim, bu şartlarda eyalet listesinin seçime kabul edilmemesi ihtimalinin doğabileceğini ileri sürdü.

Weidel ve Chrupalla, müdahaleden önce diğer eyalet başkanlarının desteğini almak üzere telefon konferansı da düzenledi. Böylece Helferich kanadının ileri sürdüğü iddialar federal yönetimin resmi tutumuna dönüştü.

Vincentz toplantıyı sonlandırma talebini reddetti. Weidel’e gönderdiği mektupta, meselenin gerçekten “listenin hukuki güvenliğiyle mi, yoksa listenin bileşimiyle mi” ilgili olduğu sorusunun kendisini dayattığını yazdı.

İleri sürülen tehdit vakalarının ilk bölümünün şimdiden yanlış olduğunun kanıtlandığını savundu.

Eyalet yönetimi federal parti kuruluna karşı mahkemeye başvurdu

Kuzey Ren-Vestfalya yönetimi, federal parti kuruluna karşı ihtiyati tedbir talep ederek anlaşmazlığı yargıya taşıdı. Parti içindeki bir eyalet teşkilatının kendi federal yönetimine karşı mahkemeye gitmesi, AfD tarihinde benzeri görülmemiş bir safha açtı.

Tedbir talebinde, karara uyulmaması halinde 250 bin avroya kadar para cezası, bunun yerine hapis yaptırımı uygulanması istendi. Metinde hapis yaptırımının federal eş başkanlar hakkında icra edilmesi talebi de yer aldı.

Vincentz daha önce bir başka iç yazışmada Weidel’i “mafyavari aşırılıklara” göz yummakla suçlamıştı. AfD’nin kendi iç siyasetinde bu niteleme, parti liderliğine yöneltilebilecek en ağır ithamlardan biri sayılıyor.

Buna karşılık Vincentz, Welt televizyonuna verdiği demeçte anlaşmazlığın çapını küçültmeye çalıştı. “En iyi ilişkilerde bile zaman zaman bir yerlerde sürtüşme yaşanır” diyen Vincentz, “Benimle Alice arasında çatışma yok, tam tersine” sözlerini kullandı.

Ancak eyalet kongresinin sonraki bölümünde kurulan cümleler, uzlaşmacı anlatımla bağdaşmadı. Vincentz’in eyalet meclis grubundaki parlamenter işlerini yöneten ve fraksiyonun en nüfuzlu isimlerinden biri sayılan Christian Loose, salon önünde delegelere hitap ederken Weidel’i doğrudan suçladı.

Loose şöyle konuştu:

“Muhtemelen neden şu anda eyalet yönetiminden kimsenin burada durmadığını merak ediyorsunuz. Elbette şu anda barış yükümlülüğü altındalar ve Alice Weidel, burada barışı korumazlarsa sıradaki parti ihraç sürecinin geleceği tehdidinde bulunuyor. Klaus Esser ve Christian Blex’e karşı usulsüz ihraç süreçleri planlayarak eyalet yönetimimizdeki çoğunluğu değiştirmeye çalışıyorlar. Böylece 7’ye 5 olan çoğunluk 5’e 5’e inecek ve eyalet yönetimi bloke edilecek. Alice Weidel bütün eyalet yönetimini görevden almaya cesaret edemiyor, çünkü ardından 12’ye 0’lık bir sonuç çıkar. O zaman bunu açıkça gösteririz.”

Loose, Politik im Fokus adlı yayıncıya verdiği mülakatta Weidel için “Alice Merkel” ifadesini de kullandı. Angela Merkel’le özdeşleştirilmek, AfD içindeki siyasi dilde ağır bir hakaret işlevi görüyor.

Vincentz birkaç gün sonra çatışmayı yatıştırmaya yöneldi. Hafta başında Weidel ve Chrupalla’ya gönderdiği e-postaya “Sevgili Alice, sevgili Tino” diye başladı. Önceki yazışmaların aksine uzlaşmacı bir dil kurdu.

Vincentz, “Son günlerdeki karşılıklı tırmanıştan ne kadar üzüntü duyduğumu açıkça belirtmek istiyorum. Sizinle çatışmaya girmek hiçbir zaman niyetim değildi” diye yazdı.

Eyalet yönetiminin davayı geri çekmeye hazır olduğunu belirterek, bunu federal yönetimin de aynı itidalle hareket edeceğine duydukları güvene bağladı.

Ne var ki hukuki dosya kapanmadı. Federal yönetim kendi tutumunu değiştirmedi. Weidel ve Chrupalla, üyelere gönderdikleri yazıda Kuzey Ren-Vestfalya yönetiminin tavrını eleştirdi.

Vincentz’in arabuluculuk girişimini birkaç dakika içinde sona erdirdiğini öne sürdüler; anlaşmazlığın kamuoyu önünde yürütülmesine de itiraz ettiler.

Federal yönetim ayrıca eyalet teşkilatı hakkında inceleme başlatılacağını duyurdu. T-Online’dan Annika Leister’in aktardığı mahkeme kaydı ise Vincentz’in mektubundaki geri çekilme iradesinin henüz hukuki işleme dönüşmediğini gösterdi. Düsseldorf Eyalet Mahkemesi sözcüsü, “Dava halen derdest ve geri çekilmedi” dedi.

Vincentz, arabuluculuğu toplantının başında “Operation Filibuster” adlı sohbet grubunun varlığını öğrendiği için sonlandırdı. Aday belirleme toplantısını işlemez hale getirmeyi amaçlayan plan bu grupta hazırlanmıştı.

Grubu kuran isim, arabuluculukta Vincentz’in karşısında oturan Genel Başkan Yardımcısı Sven Tritschler’di.

Federal komisyon teşkilatın mali ve idari kayıtlarını inceleyecek

Federal yönetimin kuracağı komisyon, Kuzey Ren-Vestfalya teşkilatının mali kayıtlarını, yönetim kurulu kararlarını ve üyelik başvurularını inceleyecek.

Helferich kanadı, eyalet yönetiminin eleştirel isimlerin üyeliğe kabulünü geciktirdiğini, kendi çevresindekilerin başvurularını ise hızlandırdığını ileri sürüyor. Bu yolla eyalet teşkilatındaki çoğunluğun korunduğunu savunuyor.

Helferich çevresi, komisyona geniş bir dosya sunmak üzere çeşitli suçlamaları kayıt altına alıyor. Bu gruptan bir isim, komisyonun yıllardır yanlış yürüdüğünü düşündükleri işleri açığa çıkarması için gereken bütün desteği alacağını söyledi. Eyalet teşkilatında “her taşın kaldırılmak istendiğini” belirtti.

Komisyona ayrıca bütçe ayrılması planlanıyor. Böylece bağımsız mali denetçiler de görevlendirilebilecek. Heyete eski federal yönetim kurulu üyesi Roman Reusch ile federal sayman Hannes Gnauck başkanlık edecek. İki başkan da komisyona üçer üye seçebilecek.

Son parti kongresinde saymanlığa seçilen Gnauck, Weidel’in çevresindeki isimler arasında sayılıyor. Bu sebeple Vincentz kanadı, incelemenin tarafsız bir idari denetimden ziyade Weidel’in siyasi menfaatlerine hizmet edeceğinden kuşkulanıyor.

Weidel’e yakın çevreler ise komisyonun Vincentz’in görevden alınmasını sağlayabilecek malzeme tespit edeceğine dair yüksek bir güven sergiliyor.

Federal yönetim resmi olarak incelemenin amacını farklı tarif ediyor: İddiaları nesnel biçimde aydınlatmak ve eyalet listesinin hukuken geçersiz sayılmasına yol açabilecek bir itirazı önlemek.

Vincentz’in çevresi, komisyonun eyalet yönetimi üzerinde baskı kurmak ve yöneticiler aleyhine kullanılabilecek kayıtlar toplamak amacı taşıdığını düşünüyor.

Weidel ile Chrupalla, üyelere gönderdikleri yazıda çok sayıda başvuru ve ihbarın, belirlenen eyalet listesine itiraz edilmesini muhtemel hale getirdiğini savunmayı sürdürdü. Böyle bir netice, AfD’nin Kuzey Ren-Vestfalya seçimlerine katılmasını tehlikeye atabilir.

Parti, benzer bir tecrübeyi 2023’te Bremen’de yaşadı. Birbirine rakip iki grup ayrı ayrı aday listeleri sunmuş, AfD bu sebeple eyalet parlamentosu seçimine katılamamıştı. Kuzey Ren-Vestfalya içinde aynı ihtimal “Bremen 2.0” diye anılıyor.

İki taraf da rakibini bu senaryoya zemin hazırlamakla suçluyor. Ancak Bremen Almanya’nın en küçük eyaletiydi. Yeni ihtilaf, ülkenin nüfus bakımından en büyük eyaletinde ve AfD’nin en geniş teşkilatında yaşanıyor.

Weidel’in çevresindeki federal yönetim, dışarıya birlik ve iktidar kabiliyeti görüntüsü vermeye çalışırken Vincentz’e de sınırlarını göstermek istiyor.

Partinin en büyük teşkilatının federal eş başkana böylesine açık biçimde karşı çıkması, yalnızca eyalet listesinin geleceğini değil, Weidel’in bu teşkilattaki çoğunluğu denetleyip denetleyemeyeceğini de tartışmaya açıyor.

Eski NPD yöneticisi AfD siyasetçileriyle yayınlar yaptı

AfD içindeki başka tartışma, Berlin’deki aşırı sağ çevrelerle parti mensupları arasındaki temaslara uzanıyor. Şehrin Neonazi çevresinde onlarca yıldır etkin olan Sebastian Schmidtke, geçmişte NPD’nin Berlin teşkilatını yönetti ve partinin federal kurulunda görev aldı.

Kırklı yaşlarının başındaki Schmidtke, Berlin’deki seçimlerde NPD adına defalarca aday oldu; Bundestag ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de partiyi temsil etti. Kasım 2024’e kadar NPD’nin, yeni adıyla Die Heimat’ın federal genel başkan yardımcılığı görevini yürüttü.

Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ile hakaret suçlarından birden fazla mahkumiyet alan Schmidtke, son yıllarda yayıncılığa yöneldi.

“Schmidtkes Welt” adlı YouTube kanalında hazırladığı videolarda AfD siyasetçileriyle mülakatlar yapıyor. AfD’nin Saksonya-Anhalt başbakan adayı Ulrich Siegmund, bu kanala beş defa konuk oldu.

AfD, NPD ile arasına resmen kesin sınır koyduğunu savunuyor. Adını Die Heimat olarak değiştiren parti, AfD’nin yaklaşık 300 teşkilatı kapsayan bağdaşmazlık listesinde yer alıyor. Bu yapılarla üyelik veya işbirliği ilişkisi, AfD üyeliğiyle bağdaşmıyor. Buna rağmen Schmidtke’yle kurulan temaslarda aynı mesafe görülmüyor.

Schmidtke, 2000’li yıllarda henüz ergenlik çağındayken Neonazi çevrelerde faaliyete başladı. Önce, Neonazi sağ içinde antikapitalist ve antisyonist çizgiyi temsil eden Kampfbund Deutscher Sozialisten adlı yapıya katıldı. Daha sonra militan Kameradschaft ağı Märkischer Heimatschutz ile Kameradschaft Tor çevresinde yer aldı.

Berlin Senatosu, Kameradschaft Tor’u 2005’te yasakladı. Senato, yapının siyasi hedeflere ulaşmak için şiddeti savunduğunu ve Nasyonal Sosyalizmle mahiyet yakınlığı taşıdığını belirtti.

Polis, Schmidtke’yi 2007’de Berlin’deki bir nöbet esnasında gözaltına aldı. O sırada üzerinde “All Jews Are Bastards” yazılı tişört vardı. Schmidtke 22 yaşındaydı. Berlin-Tiergarten Sulh Mahkemesi ertesi yıl hakaret suçundan mahkumiyet kararı verdi.

Schmidtke 2010’da NPD’ye katıldı. Daha önce bu partiyi kendisi açısından fazla ılımlı sayıyordu. Üyeliğinin hemen ardından Berlin teşkilatının başkan yardımcılığına getirildi.

NPD’nin 2011’deki gösterilerinden birinde yaptığı konuşmada şöyle dedi:

“Asıl suçlu, buraya getirilen küçük yabancı değildir. Hayır, suçu tefecilik yapan kapitalistler, küreselciler, yüksek finans, onların Yakın Doğulu başları ve özgür halkları beyinsiz, yurtsuz, kimliksiz çalışma makinelerine çevirerek dünyadaki özgür halkların sonunu getiren bütün kuklaları taşır.”

Schmidtke aynı yıl Berlin Eyalet Parlamentosu seçim kampanyasında NPD’nin “okul bahçesi CD’si” diye anılan yayınının sorumluluğunu üstlendi. Federal Gençlere Zararlı Medyayı İnceleme Kurulu CD’yi yasaklı eserler listesine aldı.

Polis kayıtlarına göre CD’deki şarkı sözleri, yabancı nüfus gruplarına karşı açıkça nefret ve şiddet çağrısı yapıyordu. Berlin-Tiergarten Sulh Mahkemesi, yayının dağıtılması sebebiyle Schmidtke’yi 2014’te halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçundan 10 ay hapse mahkum etti; cezanın infazını erteledi.

Federal ve eyalet düzeyindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı raporları da Schmidtke’den defalarca söz etti. Raporlarda NPD’nin Nasyonal Sosyalist kanadının temsilcisi ve şiddete yatkın otonom milliyetçi çevrede radikalleşmiş “tescilli Neonazi” diye nitelendi. Bu değerlendirmelerden biri 2012 tarihini taşıyordu.

Schmidtke, yapılan görüşmelerden birinde artık NPD veya Die Heimat içinde görev üstlenmediğini söyledi. Temmuz başındaki federal parti kongresinde ise geçen yıl partiden ayrıldığını açıkladı.

Gerekçesini, partinin “ölmüş” olması ve orada artık hiçbir şey başaramaması şeklinde anlattı.

Ayrılığının ideolojik sebeplere dayanmadığını vurguladı. Partinin programından uzaklaşmak için de gerekçe görmediğini söyledi.

Thüringen Anayasayı Koruma Teşkilatı, 2024’te Schmidtke’nin sözde siyasi rakiplerle muhtemel şiddetli bir çatışmaya “gözle görülür biçimde hazırlandığını” kaydetti.

Schmidtke o sırada Die Heimat’nın federal başkan yardımcısıydı.

Bu suçlamayı kesin biçimde reddetti. Değerlendirmenin bütünüyle abartılı olduğunu savunarak, “Farklı düşünenlere karşı şiddet uygulamak benim gönlümden geçen bir şey değil” dedi.

Schmidtke yakın zamana kadar geçimini açık hava malzemeleri ve askeri ürünler satarak sağlıyordu. Ürünleri arasında izin gerektirmeyen kurusıkı tabancalar da vardı.

Yetkili makamlar geçen yıl bu silahları edinmesini ve ticaretini yasakladı. İdare mahkemesi, en azından acil yargılama aşamasında yasağı onadı.

Silah ticaretini bırakan Schmidtke artık kendisini gazeteci olarak tanımlıyor. AfD siyasetçilerine veya basın bürolarına doğrudan yazarak mülakat talep ediyor ve çok sayıda olumlu cevap alıyor.

Siyasi geçmişini anlatan özgeçmiş göndermediğini söyledi. “Ya beni Google’da ararlar ya da aramazlar. Berlin ve Brandenburg’dakiler genellikle kim olduğumu bilir” dedi.

Schmidtke, AfD’nin federal kongresine de gazeteci sıfatıyla akredite edildi. Parti sözcüsü bunu doğruladı. Sözcü, Schmidtke’nin faaliyetlerinin AfD tarafından bilinmediğini savundu ve “Her münferit vakada kapsamlı geçmiş incelemesi yapmak için kapasitemizin fazlasıyla aşılacağını mutlaka anlayışla karşılarsınız” dedi.

Ulrich Siegmund ile Mayıs ayında Thale’deki yurttaş buluşmasında yaptığı görüşmede ikili birbirine “sen” diye hitap etti. Siegmund, kalabalık salonu ve seçim çalışmasını anlatırken şöyle konuştu:

“Müthiş keyif veriyor. Hafta içi olmasına rağmen salon tamamen dolu, insanlar ayakta bile kaldı. Artık herkese oturacak yer veremediğimiz için bazen üzülüyorum ama bu nasıl güzel bir siyasi işaret? İnsanlar değişim istiyor, hevesliler ve bugün yine Harz’dayız. Harika, çok keyifli ve burada ne açıkça görülüyor? Burada bir atılım havası hakim ve doğru yoldayız. Tarih yazacağız.”

Schmidtke buna “Başarılar” karşılığını verdi. Siegmund da “Çok teşekkürler. Bizimle olduğunuz için memnunuz” dedi.

Schmidtke, aralarındaki “sen” hitabının yakın ilişkiden kaynaklanmadığını savundu. Aynı kuşağa ve benzer yaşlara mensup olduklarını, kendisinin rahat tavırlı biri olduğunu söyledi. Bu görüşmenin ardından federal kongrede konuştuğu kişilere daha mesafeli hitap etmeye başladı.

Schmidtke yalnızca Siegmund’la görüşmedi. Brandenburg AfD Meclis Grubu Başkanı Hans-Christoph Berndt, AfD’nin gençlik teşkilatı Generation Deutschland’ın federal başkanı Jean-Pascal Hohm, federal yönetim kurulu üyeleri ile Bundestag ve eyalet parlamentosu milletvekilleri de ona mülakat verdi. Bazı isimler yayınlarına birden çok defa katıldı.

Berlin AfD Meclis Grubu Başkan Yardımcısı Torsten Weiß da Schmidtke’yle konuşan siyasetçiler arasındaydı. Weiß, Schmidtke’nin siyasi geçmişini kısa süre önce öğrendiğini söyledi. Bir gazetecinin sorularını cevaplamanın, o kişinin siyasi görüşlerini benimsemek anlamına gelmeyeceğini savundu.

Siegmund’un sözcüsü de başbakan adayının ülke çapında tanınan Neonaziyle neden defalarca görüştüğü sorusuna benzer karşılık verdi. Mülakat isteyen gazeteciler hakkında “ideolojik sınama” yapmadıklarını, mümkün olduğu ölçüde kendilerinden görüşme isteyen bütün medya kuruluşlarıyla konuştuklarını söyledi.

Ne Siegmund’un bürosu ne de diğer AfD temsilcileri Schmidtke’den açıkça uzaklaştı. NPD’yi kendi bağdaşmazlık listesinde tutan partinin, bu örgütte uzun yıllar yöneticilik yapan ve programından ayrılmadığını söyleyen Schmidtke’yle temasları böylece sürüyor.

Spahn tartışması taşıyıcı annelikten eşcinsel ailelere kaydı

Partideki üçüncü tartışma, Birlik partileri Meclis Grubu Başkanı Jens Spahn’ın istifası ve taşıyıcı annelik yoluyla dünyaya gelen çocuğu çevresinde şekillendi.

Spahn, çocuk sahibi olma arzusunu gerçekleştirmek için taşıyıcı anneye başvurduğunu kendisi duyurduktan sonra görevinden ayrıldı.

Taşıyıcı annelik Almanya’da yasak. Uygulamada kadın, başkaları adına gebeliği sürdürüyor ve doğumdan sonra çocuğu “sipariş veren ebeveynlere” teslim ediyor.

Tartışmanın merkezinde başlangıçta siyasi ahlak ve inandırıcılık vardı. Spahn’ın kamusal alanda bir ölçüyü savunurken özel hayatında başka bir ölçüyle hareket ettiği ileri sürüldü.

Almanya’daki taşıyıcı annelik yasağının haklı olup olmadığı, uygulamanın lehindeki ve aleyhindeki görüşler, yasağın yurt dışında aşılmasını sağlayan boşluklar ve varlıklı kişilerin erişebildiği imkanlar kamuoyu tartışmasının diğer başlıklarını oluşturdu.

AfD’nin bazı yönetici ve milletvekilleri, tartışmayı taşıyıcı anneliğin cinsel kimlikten bağımsız etik mahiyetinden uzaklaştırarak iki erkeğin aile kurup kuramayacağı sorusuna taşıdı.

Böylece mesele, taşıyıcı anneliğin meşruiyetinden eşcinsel erkeklerin çocuk yetiştirmesine yöneldi.

Bundestag milletvekili Matthias Moosdorf, X’teki paylaşımında herkes için evliliği “aptalca saçmalık” diye niteledi. “Bir toplumun hayatta kalması için çocukların doğması gerekir; doğması, satın alınması değil” diye yazdı.

Paylaşımın ilk bölümü taşıyıcı anneliğin şartlarından ziyade eşcinsel çiftlerin evliliğini doğrudan hedef aldı. Taşıyıcı annelik eleştirisi, herkes için evlilik uygulamasına yöneltilen itirazın taşıyıcısına dönüştü.

Aşağı Saksonya AfD milletvekili Vanessa Behrendt, “Şunu kabul edin: Erkek ve erkek çocuk sahibi olamaz. Bu kadar basit” paylaşımını yaptı.

İki erkeğin biyolojik olarak ortak çocuk sahibi olamayacağına ilişkin cümle, bağlam içinde eşcinsel erkeklerin evlat edinme, koruyucu ailelik veya kadınlarla ortak ebeveynlik gibi başka modellerle de çocuk yetiştirmemesi gerektiği yönünde okundu.

Behrendt halen halkı kin ve düşmanlığa tahrik ile hakaret suçlamalarıyla yargılanıyor. Dava, eşcinsellere karşı kullandığı ifadeleri de kapsıyor. Gökkuşağı bayrağını pedofil lobi gruplarının faaliyetlerinin işareti diye nitelediği ve LGBT bireylerinden oluşan gruba “sapkın psikopatlar” dediği ileri sürülüyor.

Bundestag milletvekili Christina Baum, Jens Spahn’a doğrudan hitap eden paylaşımında, annesinin sevgisini ve sıcaklığını hiçbir zaman yaşayamayacağını düşündüğü için çocuğa acıdığını yazdı. Ardından şu cümleleri kurdu:

“Ama sizin mutluluğunuz da yakında sona erecek, çünkü satın alınmış mutluluk uzun sürmez. Sözlerimi hatırlayacaksınız.”

Bu ifadeler yalnızca Spahn’ı veya taşıyıcı anneliği eleştirmedi; çocuğun sevgi dolu bir ailede büyüme ihtimalini de reddeden bir hüküm kurdu. Weidel, Baum’u homofobik sayıyor. İkili arasındaki husumet yalnızca bu meseleye dayanmıyor.

Thüringen milletvekili Torben Braga, yeni doğmuş çocuğu annesinden alarak iki erkeğe vermenin “insanlığa karşı suç” olduğunu yazdı.

Kavram, uluslararası hukukta sistematik öldürme, köleleştirme ve sürgün gibi fiilleri tarif ediyor; Holocaust araştırmalarıyla da bağlantı taşıyor.

Paylaşımlar farklı üsluplar kursa da tartışmayı ortak bir yönde değiştirdi. Kadın bedeninin sömürülmesi, yasağın yurt dışında aşılması, siyasi çifte standart ve inandırıcılık meselelerinin yerini eşcinsel erkeklerin ebeveynliği aldı.

Aynı siyasi tepkinin taşıyıcı anneye başvuran heteroseksüel bir çift için de gösterilip gösterilmeyeceği sorusu gündeme getirildi.

Aynı cinsiyetten evlilik içinde iki çocuk yetiştiren Alice Weidel’in bu paylaşımları nasıl değerlendirdiği de sorgulandı.

AfD içindeki bazı isimler daha sonra Spahn’ın istifasını partinin başarısı olarak sunmaya çalıştı. Saksonya-Anhalt’taki seçim kampanyasının Magdeburg’daki açılışında Dennis Hohloch, “Jens Spahn’ın gitmesini AfD’nin sağladığını” söyledi.

Spahn’a yöneltilen eleştiriler yalnızca AfD’den gelmedi. Sol çevrelerden muhafazakar kesimlere kadar geniş siyasi yelpazede itirazlar dile getirildi. İstifaya yol açan başlıca suçlama, Spahn ile eşinin ebeveyn olması değil, Almanya’daki yasağı savunurken yurt dışında taşıyıcı anneye başvurmasıydı.

AfD yasağın yurt dışında aşılmasını engellemek istiyor

AfD Bundestag Grubu, taşıyıcı annelik tartışmasını yasama çalışmalarına taşımaya hazırlanıyor.

Parti içinde, Almanya’daki yasağın yurt dışında aşılmasını önlemeyi amaçlayan birden fazla kanun tasarısı hazırlanıyor.

Torben Braga, nisan ayında meclis grubuna bu alanda çalışma yapılmasını önermişti. O sırada federal hükümetin uyuşturucuyla mücadele sorumlusu Hendrik Streeck’in de taşıyıcı anneye başvurduğu öğrenilmişti.

O günkü grup toplantısına katılanların anlatımına göre bazı milletvekilleri Streeck vakasının bütünüyle özel hayata ilişkin olduğunu ve siyasi malzeme yapılmaması gerektiğini söyledi. Grup, Spahn vakasının ardından farklı tutum benimsedi.

AfD, tasarıları yaz tatilinin hemen ardından Bundestag gündemine taşımayı planlıyor. Muhalefet partisi, böylece taşıyıcı anneliğe ilişkin kendi görüşlerini parlamentoda savunacak.

Bununla beraber tartışmanın Bundestag’da da uygulamanın etik mahiyetinden uzaklaşıp eşcinsel ebeveynliğin tümden reddine yönelip yönelmeyeceği, parti içindeki paylaşımların ardından açık kalan başlıklardan biri.

Avrupa

Avrupalı teknoloji şirketleri ABD’li şirketlere alternatif geliştirmeye çalışıyor

Yayınlanma

Avrupa, Amerikan teknolojisine olan bağımlılığını nasıl azaltacağını tartışırken, bir dizi şirket alternatifler geliştirerek bu süreçte hızla büyüyor.

Ne var ki bu ivmeye rağmen, kıta son on yıllarda teknoloji bağımlılığı konusunda o kadar derin bir çukura saplanmış durumda.

Bu nedenleözel sektörün çabalarıyla dijital özerkliğin yakın zamanda sağlanması pek olası görünmüyor.

Euractiv ile yaptığı sohbette bir şirket yöneticisi, Avrupa’nın teknoloji sektörünün tamamına atıfta bulunarak, “Bu şekilde büyümeye devam edersek, Microsoft’u yakalamamız için yüz yıla ihtiyacımız olacak,” diye hayıflandı.

AB’nin denizaşırı BT devlerine olan bağımlılığı uzun süredir tartışma konusu. ABD istihbarat kurumlarının Avrupa verilerini elde ettiği yönündeki endişeler yıllardır sürüyor.

Son dönemde giderek daha düşmanca bir tutum sergileyen Trump yönetimi, ABD başkanının “acil durdurma düğmesi”ni kullanarak hoşuna gitmeyen ülkelerin kamu hizmetlerini kapatma tehdidini gündeme getirdi.

Avrupalı politikacılar şu anda, hükümetlerin ve şirketlerin daha fazla Avrupa teknolojisi satın almasını amaçlayan yeni yasalar üzerinde tartışıyor. 

Fakat Euractiv’e göre asıl soru şu: “Brüksel’den işe gidip gelme mesafesinin ötesinde, gerçek dünyada böyle bir şey oluyor mu?”

Euractiv, ABD teknolojisine somut alternatifler geliştiren birkaç şirketin yöneticileriyle görüştü. 

Bu yöneticiler, şirketlerin şaşırtıcı bir hızla büyüdüğü ve daha da hızlı ilerlemeyi hedeflediği bir kıta tablosu çizdi.

Avrupa’nın önde gelen yapay zeka şirketi Mistral’ın CEO’su Arthur Mensch, haziran ayında Brüksel’de gazetecilere “Gerçekten çok olumlu işaretler görüyoruz,” demişti.

Hükümetlerin ve şirketlerin teknolojiyi nereden tedarik ettiklerini yeniden gözden geçirdiklerini belirten Mensch, bunun da Avrupa’daki oyuncuların cebine daha fazla para girmesini sağladığını söyledi.

Yine de teknoloji gelirlerinin büyük çoğunluğu ABD’li devlere akmaya devam ediyor. Mistral, bu yıl 1 milyar avro gelir elde etmeyi umuyor. Almanya federal yönetimi ise geçen yıl sadece Microsoft lisanslarına bu miktarın yarısını harcadı.

Almanya da “yerlileşme” hamleleri devam ediyor

Frank Karlitschek bu rakamları çok iyi biliyor. Kendisi, Microsoft 365 benzeri bir Avrupa işyeri paketi geliştiren Alman bulut bilişim şirketi Nextcloud’un başında bulunuyor.

Nextcloud, Proton ve Open-Xchange gibi diğer Avrupa şirketleriyle birlikte, ABD’nin temel üretkenlik yazılımları olan Word, Excel ve PowerPoint’e alternatif masaüstü uygulamaları piyasaya sürmeye hazırlanıyor.

Karlitschek, Avrupa genelinde çok sayıda kamu görevlisinin tüm çalışma gününü bu çok tanıdık yazılımlar içinde verilerle uğraşarak geçirdiğinden, bunun görünürlük açısından önemli bir adım olacağını düşünüyor.

Karlitschek’e göre Nextcloud, bir süredir gelirini yıllık %50 ila %80 oranında artırıyor.

Karşılaştırma olarak, Microsoft geçen yıl gelirini “sadece” %15 artırdı ama kârı neredeyse 250 milyar avroya ulaştı.

ABD’li devin çalışan sayısı da 200.000’den fazla çalışanıyla Almanların Großstadt, yani büyük şehir olarak adlandırabileceği bir büyüklüğe sahip.

Bu tutarsızlık, Karlitschek’i oldukça rahatsız ediyor gibi görünüyor. Euractiv’e verdiği demeçte, teknoloji egemenliğini gerçekleştirmeye yönelik bölgesel adımların “kesinlikle yetersiz” olduğu bir ortamda, “arkanıza yaslanıp kendi şirketinin başarısının tadını çıkaramayacağını” söyledi.

Örnek olarak, Nextcloud geçen ay Almanya’nın federal eyaletlerinden biriyle ortaklık kurdu ve komşu Schleswig-Holstein eyaletinin iddialı egemenlik girişimini takip etti.

Yine de bu, Almanya’nın 16 eyaletinden sadece ikisi.

Yeni egemenlik cephesi

Alplerin diğer tarafında, Milano’da, İtalyan yapay zeka geliştiricisi Domyn, ülkenin hükümeti ve bankacılık gibi sıkı denetime tabi sektörlerdeki şirketlerle işbirliği yapıyor.

Kurucu Uljan Sharka, Euractiv’e verdiği demeçte, önümüzdeki birkaç çeyrek içinde 200 kişilik çalışan sayısını ikiye katlamayı hedeflediklerini söyledi.

Sharka, ABD hükümetinin önde gelen ABD yapay zeka modellerine yabancı erişimi kısıtlama yönündeki son girişimine atıfta bulunarak, ABD’nin Anthropic’in Fable modeline erişimi kapatmasından bu yana Avrupa merkezli yapay zekaya olan talebin “gerçekten inanılmaz” olduğunu belirtti.

Fakat Karlitschek gibi o da hükümetlerin bu geçişi yavaşlattığını düşünüyor ve orta kademe yöneticileri, süreci sonuna kadar götürme iradesinden yoksun olmakla suçluyor:

“Avrupa’daki tek sorunumuz zayıf liderlik. 60 saniye içinde halledilebilecek işlerin, insanların korkusu yüzünden ya hiç yapılmadığı ya da altı ayda halledildiği toplantılara sürekli katılıyorum.”

Birçok gözlemci, Avrupa’daki teknoloji şirketlerinin “korkak” memurların ötesinde pek çok başka sorunla karşı karşıya olduğunu öne sürüyor.

Bunlar, yatırım zorluklarından ve AB içinde sınır ötesi büyümenin önündeki engellerden, özellikle yapay zeka alanında, bölgenin (çoğunlukla ABD’li) Büyük Teknoloji şirketleriyle rekabet edebilecek kadar yeterli sayıda uzmanlaşmış veri merkezine sahip olmamaya kadar uzanıyor.

İlginç bir şekilde, Sharka bu son kısma kategorik olarak karşı çıkıyor. Piyasada yapay zeka kapasitesini geliştirmek için büyük meblağların gerekli olduğunu iddia etmeye takıntılı bazı “oyuncular” olduğunu kabul etse de, Avrupa’nın çok daha azıyla gayet iyi idare edeceğine ikna olmuş durumda.

Avrupalı şirketler ABD’de de faaliyet yürütüyor

Egemenlik konusundaki bir diğer itici güç, merkezi Paris’in hemen dışında bulunan Fransız veri analitiği şirketi Chapsvision.

Platformları kısmen yapay zeka destekli olan şirket, Domyn gibi ABD’de de faaliyet gösteriyor.

Güney Tirol kökenli CEO Silvano Sansoni, şirketin ABD’deki faaliyetlerinin çelişkili görünebileceğini kabul ediyor.

Fakat Pfizer veya Boeing gibi ABD’li devlerle çalışmanın önemli olduğunu belirtiyor; çünkü bu, Avrupa teknolojisinin güvenilir olduğunu gösteriyor.

Ona göre egemenlik, Avrupalıların sırf bir şey Avrupa menşeli diye onu satın alması anlamına gelmiyor. Aksine, varsayılan olarak yerleşik yurtdışı devlerini tercih etmemekle ilgili.

Sansoni, “Teknolojik olarak mükemmel olduğumuz için tercih edilmek istiyoruz. Bize rekabet etme şansı verin,” diyor.

Bu yaklaşım, şirketi için işe yarıyor gibi görünüyor. Sansoni, 2019’da kurulan Chapsvision’ın 1.000 çalışana ulaştığını ve bunların 200’ünün yıl başından bu yana işe alındığını belirtti.

Bununla birlikte, ulusal düzeyde ivmenin daha güçlü olduğunu da belirtiyor. Şirket, gelirinin çoğunu Fransa’dan elde ediyor ve şu anda Almanya’ya da genişliyor.

Sansoni, AB düzeyinde hâlâ yapılacak çok iş olduğunu savunuyor.

“Büyük gemiler yön değiştirirken yavaşlar”

Euractiv’in yaptığı birçok görüşmede ortaya çıkan bir nokta, tüm bu egemenlik projelerinin meyve vermesinin uzun zaman almasıydı.

Haziran ayında Fransız devleti, ABD’li rakibi Palantir yerine Chapsvision’ı tercih ederek önemli bir adım attı. 

Fakat Sansoni, Euractiv’e verdiği demeçte, bu yöndeki ilk adımların aslında 2021 yılında atıldığını belirtti.

Benzer şekilde Avrupa Komisyonu, 2025 yazında Microsoft’un bulut hizmetinden Fransız bir alternatife geçmek için “ileri aşamadaki” müzakereler yürütüyordu.

Fakat AB yürütme organı, “egemen” bulut kapasitesi için 180 milyon avroluk bir bütçeyi ancak bu nisan ayında duyurdu.

Bu, acil olmaktan çok ağır ilerleyen bir değişim temposu gibi görünebilir. Yine de AB, Avrupa şirketlerini güçlendirmek ve Birliğin karşı karşıya olduğu büyük güvenlik açıklarını kapatmaya yardımcı olmak amacıyla özel bir teknoloji egemenliği önlemleri paketi üzerinde çalışıyor.

Fakat tekliflerin AB’nin siyasi engellerini aşması gerektiğinden, önlemlerin tam olarak ne zaman uygulanmaya başlayacağı bir yana, nihai sonucun belirsiz olduğu söylenebilir.

Şu an için, ister kamu ister özel sektör olsun, Avrupa’nın büyük bir kısmı hâlâ eski yöntemlere bağlı kalıyor.

Fakat Avrupa’daki alternatifler ivme kazanıp daha fazla dikkat çekerken, yıllarca süren dikkatli hazırlıkların ardından manşetlere çıkan egemenlik projelerinin yavaş yavaş birikme şekli, sessizce istikrarlı bir akışa dönüşüyor olabilir.

Okumaya Devam Et

Avrupa

SAIC’in İspanya’da açacağı fabrika “Çin korkusunu” depreştirdi

Yayınlanma

Çinli otomotiv üreticisi SAIC, devlet destekli şirketin bir deniz limanının yanına büyük bir fabrika kurmaya hazırlanıyor.

Gelecekteki montaj tesisinin yerlerinden biri, Galiçya’nın kuzeybatı bölgesinde, bir deniz tersanesinin yakınında bulunan ve hem askeri hem de sivil amaçlarla kullanılan Ferrol dış limanı.

Temmuz ayında SAIC, Çinli firmanın ilk Avrupa elektrikli araç montaj merkezinin yeri konusunda artan tartışmaların ortasında, şirketin varışından önce limanın altyapı hazırlığını değerlendirmek üzere bir lojistik gemisi gönderdi.

Ferrol’un doğal koyu, İspanyol Donanması’nın ve ulusal gemi üreticisi Navantia’nın kilit karargahlarından birine ev sahipliği yapıyor.

İspanyol medyası bu hafta, savunma ve istihbarat birimlerinin hazırladığı iç raporlarda bu operasyondan kaynaklanabilecek potansiyel “tehditler” konusunda uyarıda bulunulduğunu bildirdi.

Yine de Dijital Bakan Óscar López, bu tür yabancı yatırımlar için onayı gereken Bakanlar Kurulu tarafından reddedilebileceği yönündeki iddiaları reddederek Çin yatırımını savundu.

Pazartesi günü basına yaptığı açıklamada, “Bu yatırımlar analiz ediliyor ve iktisadi ya da güvenlik açısından bir dizi tavsiye verilebilir; bu tavsiyeler dikkate alınarak operasyonun uygulanabilir hale getirilmesi sağlanabilir” diyen Bakan, bu tür güvenlik riski analizlerinin “normal” olduğunu savundu.

Pekin’in ticari altyapıyı askeri ve istihbarat amaçlı kullanma olasılığı dikkatleri AB kurumlarına çekmiş durumda.

Güvenlik uzmanları ise iktisadi bağımlılık, veri güvenliği açıkları, gemi hareketlerinin izlenmesi ve kısıtlı askeri hareket kabiliyeti gibi risklere karşı uyarıda bulunuyor.

SAIC, Ferrol’da faaliyete geçmeye hazırlanırken –inşaatın 2027’den 2028’e kadar sürmesi bekleniyor– Navantia ise sadece birkaç kilometre uzaklıktaki iç koyda en yeni nesil korvetlerini hazırlıyor.

Resmi verilere göre, yeni F-110 fırkateynleri Avrupa’nın en gelişmiş fırkateynlerinden biri olacak ve 2032 yılına kadar her yıl bir gemi silahlı kuvvetlere teslim edilmesi bekleniyor.

İlk F-111 Bonifaz gemisi, 2028 yılında denize açılmaya hazır olacak.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Antonio Piñeiro geçen yıl yaptığı açıklamada, “Bu gemi bize belirleyici bir stratejik avantaj sağlayacak ve caydırıcı bir unsur olarak işlev görecek… Geleceğin zorluklarını öngörme konusundaki kararlılığımızı temsil ediyor,” demişti.

Liman aynı zamanda, NATO operasyonlarına düzenli olarak katılan beş adet F-100 fırkateynine ev sahipliği yapan İspanyol Donanması karargahına da ev sahipliği yapıyor.

Bölgedeki SAIC kompleksi, askeri gemilerin Atlantik Okyanusu’na doğru ilerlerken izledikleri rota üzerinde, körfezin giriş noktasında inşa ediliyor.

Önemli bir yatırım mı, yoksa stratejik bir risk mi?

Muhalefetteki Halk Partisi’nden bölge lideri Alfonso Rueda, nisan ayında Çin’e yaptığı ziyaretin ardından SAIC anlaşmasını sonuçlandırmıştı.

Rueda, 200 milyon avroluk yatırımın sanayisizleşmiş bölgenin yeniden canlandırılması için kilit öneme sahip olduğuna karar verdi.

Galiçya hükümeti, aslında bu operasyonu bir “stratejik sanayi projesi” olarak ilan etti. Bu, Çinli şirketin İspanya’da yerleşmesi sürecini hızlandırmanın bir yoluydu.

Şimdi ise artan tepkiler karşısında Rueda, yerel basında yer alan son savunma raporlarından “şok olduğunu” söyledi:

“Bu zamanda, ulusal güvenliğe yönelik en büyük riskin Ferrol’da kurulmak isteyen bir otomobil fabrikasından gelmesi biraz şaşırtıcı.”

Avrupa’nın güney kanadında yer alan ve 8.000 km’den fazla Atlantik ve Akdeniz kıyı şeridine sahip İspanya, Avrupa, Afrika ve Amerika kıtalarını birbirine bağlayan ve önemli stratejik avantajlara sahip hayati bir deniz geçidi konumunda.

Savunma Bakanlığı’na bağlı bir düşünce kuruluşu olan İspanya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IEEE), yakın zamanda yayınladığı bir raporda ticari limanların Pekin için potansiyel askeri kullanımlarına ilişkin uyarıda bulundu.

İspanya Donanma Komutanı Abel Romero Junquero tarafından kaleme alınan raporda, Çin deniz kuvvetlerinin “dünya çapındaki liman terminalleri üzerinde etki ve kontrol” sağlayabileceği belirtildi.

Komutan ayrıca, “liman altyapısının kendisinin de casusluk ve istihbarat toplama amacıyla kullanılabileceği… Çin’in üçüncü tarafların ticari ve askeri hareketlerini gözetleyebileceği” uyarısında bulundu.

Konuyla ilgili yorum istenen bir NATO sözcüsü, ittifakın “Çin’in devlet kontrolündeki veya devlete bağlı kuruluşlarla kurumsal işbirliği düzenlemeleri yoluyla stratejik avantaj elde etmeye çalıştığı yöntemler konusunda… iyi bilgilendirildiğini” söyledi.

Öte yandan NATO endüstri danışma grubu ve AB savunma girişimlerinde yer alan savunma ve güvenlik uzmanı António Brás Monteiro, İspanya’nın kritik altyapı ve ulusal güvenliği etkileyen yabancı yatırımları incelemek için halihazırda yasal mekanizmalara sahip olduğunu açıkladı.

Monteiro, Euractiv’e verdiği demeçte, asıl zorluğun bu mekanizmaların güncel kalmasını sağlamak olduğunu belirtti:

“İspanyol yetkililere danışmanlık yapsaydım, basit bir soruyla başlardım: Yarın Avrupa büyük bir güvenlik kriziyle karşı karşıya kalırsa, İspanya bu altyapı üzerinde tam operasyonel özgürlüğünü koruyabilir mi?”

Yine de Monteiro, buradan çıkarılacak daha geniş çaplı dersin Ferrol yatırımı ötesine geçtiğini kaydetti ve “Avrupalı hükümetler stratejik yatırımları genellikle münferit ticari işlemler olarak değerlendirir,” dedi.

Monteiro, “birikimli etki görünür hale geldiğinde” bu bağımlılığı azaltmanın “genellikle siyasi ve iktisadi açıdan çok daha zor hale geldiğine” işaret etti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İngiltere’de “sığınmacıları orta sınıf muhitlere yerleştirme” planı

Yayınlanma

İngiltere’de hükümet, “sığınmacıları orta sınıf mahallelerine yerleştirmenin” vergi mükelleflerine daha fazla maliyet getireceğini kabul etti.

Başbakan Andy Burnham, maliyetlerin artacağını kabul etmesine rağmen, “ilke meselesi” olarak sığınmacıları daha pahalı bölgelere göndermek planını sürdürecek.

Salı günü yaptığı açıklamada Başbakan, “en yoksul toplulukların” yeterince yük üstlendiğini öne sürerek, daha varlıklı bölgelerin sığınmacıların barındırılmasında “üzerlerine düşeni yapmalarını” sağlayacağını söyledi.

Fakat özel sektör yüklenicileri, İçişleri Bakanlığı tarafından uygulanan katı kira sınırlarına uyan sığınmacı konutları önerebiliyor; bu da çoğu varlıklı bölgeyi kapsam dışı bırakıyor.

Bakanlar şu anda bu sınırın yükseltilmesini değerlendiriyor; bu da daha fazla göçmenin “orta sınıf” mahallelerine yerleştirilmesine olanak tanıyacak.

Hükümetten bir kaynak The Telegraph’a şunları söyledi:

“Andy, mevcut sistemin adaletsiz olduğunu düşünüyor ve bir ilke meselesi olarak dağılımın düzeltilmesini istiyor. Hepimiz Birleşik Krallık’a geçen insan sayısının azalmasını ve tüm sığınmacı barınma tesislerinin kullanımının azalmasını istiyoruz fakat bu süreçte sistemin daha adil olması gerekiyor. Bunu daha adil bir şekilde yapmanın daha fazla maliyet gerektireceğini kabul ediyor ama yapmamız gereken de bu.”

Özel sığınmacı konaklama masrafları, büyük ölçüde artan otel maliyetleri nedeniyle 2024-25 döneminde 2,7 milyar sterline ulaştı.

O zamandan beri İşçi Partisi, binlerce göçmeni ortak konaklama yerlerine ve askeri kışlalara yerleştirdi.

Böylece masraflar, otellerde kişi başına gecelik ortalama 144 sterlinden özel konaklama yerlerinde 23,25 sterline düşürüldü.

Hükümet verilerine göre, mart ayı sonunda sığınma desteği alan 97.519 kişinin 72.768’i otel dışı konaklama yerlerinde bulunuyordu.

Ne var ki Burnham, sığınmacıların çoğunun daha yoksul bölgelere yerleştirilmesinden endişe duyuyor.

Resmi verilere göre, Birleşik Krallık’taki yerel yönetimlerin yüzde 11’i hiç sığınmacı barındırmazken, en yüksek sayılar Kuzey Batı, Londra, Batı Midlands ile Yorkshire ve Humber bölgelerinde görülüyor.

Sığınma masrafları üst sınırı, İçişleri Bakanlığı tarafından farklı bölgelerdeki kira değerlerine göre hesaplanıyor.

Bu sistem, Londra’daki sığınmacı konaklamasına İngiltere’nin kuzeyine göre daha fazla harcama yapılmasına izin verirken, masrafları her bölgedeki kira değerlerinin alt sınırıyla sınırlandırıyor.

Başbakanın planı, muhtemelen daha zengin bölgelerde öfkeye yol açacak. Bu bölgelerde Burnham’ın kendi milletvekillerinin temsil edilme olasılığı daha düşük.

Seçim bölgesi içinde bugüne kadar hiçbir sığınmacıyı barındırmamış olan Malvern Hills yerel yönetim biriminin de bulunduğu Muhafazakâr milletvekili Dame Harriett Baldwin, seçmenlerinin “burada aslında var olmayan toplu konaklama tesislerine binlerce erkek kaçak sığınmacıyı kesinlikle kabul etmeyeceklerini” söyledi.

Yine hiçbir sığınmacıyı barındırmamış olan Wight Adası’ndan Muhafazakâr milletvekili Joe Robertson ise, Burnham’ın “vergi mükelleflerinin çıkarları doğrultusunda en uygun maliyetli konaklama imkânlarını sunan yerleri seçmesi gerektiğini” söyledi.

Robertson, “Daha fazla maliyete yol açan, kişisel çıkar amaçlı siyasi tercihler her açıdan yanlış olur,” dedi.

Wight Adası belediye meclisindeki Reform UK grubu lideri James Whelan, sığınmacıların bölgeye taşınmasının adanın “yüksek güvene dayalı toplumunu” aşındıracağını söyledi.

Whelan, “Başarısız bir göç sistemine verilen cevap, bu başarısızlığı ülkenin dört bir yanına yaymak değildir. Cevap, başarısız göç sistemini düzeltmektir,” diye konuştu.

Sığınmacılara konut desteği sağlanmayan diğer bölgeler arasında Mid Devon, New Forest ve Tewkesbury yer alıyor.

Bu bölgelerin tümü Muhafazakâr Parti veya Liberal Demokrat Parti milletvekilleri tarafından temsil ediliyor.

Göçmenlerin çok kullanımlı konutlara (HMO’lar) yerleştirilmesi, bu kişilerin yasadışı çalışmasını ve suç işlemesini önleyecek denetim ve güvenlik önlemlerinin yetersiz olduğu yönündeki iddialara rağmen gerçekleştiriliyor.

Geçen hafta Thetford’da on beş kişi, sığınmacıların barındırıldığına inandıkları evleri hedef aldıkları gerekçesiyle gözaltına alındı.

Pazartesi günü, Burnham bir sonraki seçimlere kadar küçük teknelerle Manş Denizi’ni geçme olaylarını durdurma konusunda taahhütte bulunmayı reddetti.

Burnham şöyle konuştu:

“Şu anda bir zaman çizelgesine dayalı bir tahminde bulunmamın yanlış olacağını düşünüyorum. İnsanlara, yapabileceğimi ve yerine getirebileceğimi bildiğim şeyleri vaat etmeyi tercih ederim; bu da halkın endişelerini gidermek için bu konuya aralıksız odaklanmak demek.

Şunu söylemeliyim ki, mülteci ve sığınmacıların dağıtım yükünün tamamının ülkedeki yalnızca en yoksul topluluklar tarafından üstlenildiği bir durumun ortaya çıkmasına izin veremeyiz. Ülkenin her bölgesinin bu konuda üzerine düşeni yapması gerektiğine inanıyorum. Bu zorlu bir konu. Üzerinde çalışıyoruz. Halkın endişelerini anlıyoruz.”

Bir hükümet sözcüsü ise, tüm sığınmacı otellerini kapattıklarını ve sığınmacıları temel konaklama tesislerine taşıdıklarını kaydetti.

Destek alan sığınmacıların sayısı azaldığını savunan sözcü, otellerde kalan sığınmacı sayısının geçen yıl yüzde 35, 2023’teki en yüksek seviyeye kıyasla ise yüzde 63 düştüğüne dikkat çekti.

Genel seçimlerden bu yana sığınma maliyetleri toplamda 1 milyar sterlin azaldığını belirten sözcü, “Ülke genelinde sığınmacıları adil bir şekilde barındırmak için çalışıyoruz; yerel yönetimlerle yakın işbirliği içindeyiz ve topluluklar üzerindeki etkiyi azaltmak amacıyla yerel endişeleri dinliyoruz,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English