Dünya Basını
Batı emperyalizmi, kapitalizm ve sanayileşme

Çevirmenin notu: Çin’in yükselişi ABD müesses nizamı nezdinde son 30 yılın en ciddiye alınması gereken fenomeni ve dünyanın geri kalanında atılan askeri, siyasi ve iktisadi adımlar doğrudan veya dolaylı olarak bununla ilgiliydi. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın nisan ayında Brookings Enstitüsü’nde ana hatlarını çizdiği yeni Amerikan manifestosu saldırgan bir görünümdeydi ve tarih bu gibi güç mücadelelerinin savaşsız bitmeyeceğini göstermişti. Bu örnekte de durumun buraya doğru gittiği anlaşılıyor ve bunun için eskinin aksine, toplumsal rızanın tesis edilmesi adına, daha karmaşık bir söylemin benimsendiği görülüyor.
Çıkış yok: Batı emperyalizmi, kapitalizm ve sanayileşme
Rob Urie
The Journal of Belligerent Pontification
5 Nisan 2024
ABD’de, bitmek bilmeyen Soğuk Savaş bağlamında ideoloji, uluslar ve halklar arasındaki ayrım çizgisi olarak öne sürülüyor. Dinde olduğu gibi, radikal biçimde farklı, hatta karşıt olduğu iddia edilen toplumsal pratikler, temel niteliklerinin çoğunu aralarında paylaşıyor. Siyasal iktisat açısından, faşizm, kapitalizm ve komünizm gibi başlıca ideolojilerin uzun süredir muhalif oldukları iddia ediliyor ve her biri sanayileşmeye yönelik farklı stratejileri yansıttığından, genelde rakip iktisadi çıkarlar yoluyla askeri olarak da muhalif oldular.
Amerika’nın yirminci yüzyılda Sovyet iktisadi kalkınmasına karşı iddiaları sanayileşme olgusu üzerine değil, sanayileşme biçimi üzerineydi. Tıpkı “bilim” gibi, sanayileşme olgusu da uzun süre ideolojik olarak tarafsız kabul edildi, hatta belirli biçimleri birbirine zıt, hatta uzlaşmaz olarak görüldü. Ancak bu yazının amacı rakip ideolojileri uzlaştırmak değil, daha ziyade sanayileşmenin dayattığı gerçeklere bakmak. Vladimir İlyiç Lenin, emperyalizmi kapitalizmin ayakları altına sererken, bu yazı sanayileşmenin endüstriyel girdiler konusunda küresel bir yarışı ve bununla birlikte siyasi şiddeti harekete geçirdiğini savunuyor.

Grafik: Ülkeler arasında birebir GSYİH karşılaştırmaları para birimi dalgalanmaları ve enflasyon oranları nedeniyle karmaşık olsa da Çin’in ABD’nin GSYİH’sine karşı (PPP terimleriyle) bu grafik, söz konusu komplikasyonlardan bağımsız olarak genel olarak ilişkiyi temsil ediyor. On yıllar boyunca ABD GSYİH’sinin gerisinde kalan Çin, Büyük Durgunluk sırasında ABD’nin önüne geçti. ABD’nin Rusya ve Çin ile savaş gerekçesinin “iktisadi rekabet” olduğu düşünüldüğünde, Büyük Durgunluk Amerikan iktisadi hegemonyasının sonunu getirmiş gibi görünüyor. Şimdi “biz” savaşıyoruz. Kaynak: St: St. Louis Federal Reserve.
Dünyanın yaşayan en iyi ekonomistlerinden biri olan ve uzun süredir Batı emperyalizmini inceleyen Michael Hudson, son yıllarda Lenin’in izinden giderek, finansal kapitalizmi endüstriyel öncülünden ayırma yönünde kayda değer bir çaba harcadı. Bu tezini, yeryüzündeki en kapitalist ülke olan ABD’nin aynı zamanda en saldırgan emperyalist ülke olduğu hakikatiyle destekledi. Fakat, Batı ile ideolojik farklılık iddiasını sürdürürken sanayileşen Çin ile birlikte, sanayi girdilerini teminat altına alma maksadıyla yapılan küresel yarış, küresel emperyalist savaşları yeniden alevlendirmekle tehdidi barındırıyor.
Bu, Çin’in sanayileşmesinin kendi başına yinelenen emperyal gerilimleri motive ettiğini iddia etmek değil. Bu, endüstriyel süreç yoluyla, endüstriyel girdiler için rekabetin bunu yaptığını iddia etmektir. Amerikalılar “özgürlük tiranlığa karşı” şeklindeki yanıltıcı saçmalıklara vatansever bir coşkuyla karşılık verirken, sanayi üretimi sanayileşmiş uluslar arasındaki çatışmanın maddi temelini oluşturuyor. Yaşlılık, izolasyon ve entelektüel kırılganlık beyinlerini eritmeden önce ABD’li yetkililer, ülkenin Rusya ile savaş nedeninin Rusya’dan Almanya’ya uzanan Kuzey Akım doğalgaz boru hatlarının “Amerikan” çıkarlarına oluşturduğu tehdit olduğunu açıkça ifade ediyorlardı.
Bu muammayı Amerikan perspektifinden anlamak için, Joe Biden ve Donald Trump’ın ABD’nin egemen ulusların endüstriyel kaynaklarına el koyma “hakkı” konusundaki görüşleri arasında hiçbir boşluk yok. Trump bunu pek çok kez açıkça dile getirdi. Biden, dünyayı ateşe vermeye dönük Hitlervari hamlelerine ahlaki bir dayanak bulmak için Soğuk Savaş’ın “tiranlığa karşı özgürlük” safsatasına sığınıyor. Ancak ABD’nin bu çatışma için, endüstriyel girdilerin kontrolü yoluyla satın alınan siyasi kontrolde maddi bir temeli de var.
On dokuzuncu yüzyılın ortalarından bu yana sanayileşme dünyanın dört bir yanında inişli çıkışlı bir şekilde gerçekleşti. Tuhaf bir şekilde (değil), komünizm, kapitalizm, faşizm gibi farklı ideolojik ekonomi politik biçimleri sanayileşme mantığına meydan okumadı. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’na katılanlardan bazıları erken sanayileşirken (ABD, İngiltere), bazıları da geç sanayileşti (Almanya, Rusya). Komünizmin 1917’de Bolşevik Devrimi ile ortaya çıkması sanayileşme mecburiyetine değil, kapitalist iktisadi örgütlenmeye meydan okumuştu.
Bu zorunluluğun Birinci Dünya Savaşı’ndan hem önce hem de sonra gelmesi bir tesadüf değil. Birinci Dünya Savaşı ilk endüstriyel savaştı. Makineli tüfekler on binlerce askeri biçti. Hava bombardımanı kimyasal ve biyolojik silahların dağıtımını kolaylaştırdı. Canavar makineler, cehennem tasvirlerini anımsatan ya da daha önceki tasvirleri andıran sahnelerde birbirleriyle çarpıştırıldı. Bir savaş başlatmak ya da sadece kendini başkalarının emperyal hırslarından korumak isteyen herhangi bir ulus için sanayileşme mecburiydi.
Kapitalizmi açıklayanlar, endüstriyel üretimin “maddelerine”, tüketim mallarına ve emek tasarrufu sağlayan cihazlara (sermaye) odaklanma eğiliminde. Kapitalist iktisatçılar (diğer adıyla “ekonomistler”) kapitalizm açıklamalarına ya hayali ya da gerçek insan istekleri (“talep”) ya da sui generis ekonomik üretim (“arz”) ile başlarlar. Peki ama kapitalistler ve komünistler, onu sınırladığı düşünülen rakip ideolojik toplumsal örgütlenme biçimleriyle alay ederken neden her ikisi de sanayinin yöntemlerine bel bağlıyordu? Yine ideolojik farklılık, sanayileşmenin maddi olgularına değil, etrafındaki toplumsal örgütlenme biçimine yansımıştı.
Komünist sanayileşmeye dönük Batılı eleştiri, sanayileşmenin ortak mecburiyetine değil, komünist sanayi biçiminin (devlet güdümlü) göreli verimsizliğine odaklanıyordu. Fakat endüstriyel çıktının değeri toplumsal olarak belirlenir. Kapitalistler uzun süre tüketim toplumları yaratmaya odaklanırken, komünistler halklarını eğitti ve sağlık hizmeti sağladı. Her iki vizyonun da erdemleri tartışılabilir ama her ikisi de sanayiyi bunu gerçekleştirmek için merkezi bir yöntem olarak kullandı.
Geniş anlamda sanayileşme, belirli zenginlik türlerini üretmenin bir yolunu temsil eder. Kaynaklar toplanır ve endüstriyel süreç yoluyla “zenginliğe” dönüştürülür. Belirli zenginlik türlerinin (“sermaye”) diğer zenginlik türlerini (örneğin tüketim malları) yaratmak için neden gerekli olduğunu açıklamak üzere teoriler geliştirilir. Sanayileşme süreci ile kurumsal ilişkiler yaratılır. Bu şekilde, endüstriyel girdiler evrensel olarak dağıtılmış olma anlamında “kapitalist” değildir. Bazı coğrafi bölgelerde var olurken diğerlerinde yokturlar.
Çağdaş Batı ekonomisi, endüstriyel girdileri güvence altına almak için yapılan emperyalist savaşların uzun tarihini göz ardı ederek endüstriyel bağımlılıkları piyasalara yerleştiriyor. Birinci Dünya Savaşı bu eğilimin en önemli emsali. Uluslar, kendilerini savaşta tutan endüstriyel girdiler de dahil olmak üzere “zenginliği” kontrol etmek için birbirleriyle savaştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan daha sonraki bir örnek bu eğilimi gösteriyor. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’na endüstriyel bir ekonomiyle girdi ama bu ekonomiyi ayakta tutacak güvenli bir petrol kaynağı yoktu. Bunu anlayan Amerikalılar, petrol yüklü gemilerin Japonya’ya petrol taşımasını engellemek için Pasifik’te bir deniz ablukası kurdular. Japonlar savaş makinelerini durdurma ya da Pearl Harbor’ı bombalayarak deniz ablukasını sona erdirmeye çalışma seçenekleriyle karşı karşıya kaldılar. İkincisini seçtiler.
Tarihin bu kesiti, ABD’nin son yarım yüzyılda kasıtlı olarak ve ciddi ölçüde sanayisizleşmesiyle günümüze taşındı. Bu durum ABD’nin sanayi üretiminin dolar cinsinden değerinden anlaşılmasa da hangi tür sanayi mallarının üretildiğinden ve imalat istihdamındaki büyük düşüşten anlaşılıyor (aşağıdaki grafik). ABD ayrıca şu anda iki sıcak savaşa (Ukrayna, İsrail) girdi ve bir üçüncüsünü (İsrail’in Suriye’nin başkenti Şam’daki İran konsolosluğunu bombalamasına izin vererek) başlattı. Sosyal örgütlenme biçimlerindeki farklılıklara bakılmaksızın Çin, Alman ve Amerikan endüstrilerinin tamamı kontrol etmedikleri kaynaklara ihtiyaç duyuyor.
Teorik olarak Çin, ABD’den (“kapitalist”) farklı bir politik ekonomi biçimine (“komünist”) sahip. Ve kesinlikle (şu ana kadar) devlet bankacılığı sistemi aracılığıyla finansal kapitalizmin bazı tuzaklarından kaçınmış görünüyor. Lenin’in geç aşama kapitalizmin emperyalizmle ilişkisi iddiasını akılda tutarak, Çin, Batı militarizmi yoluyla endüstriyel kaynaklardan mahrum bırakılmaya (ABD’den) farklı tepki verecek mi? Başka bir deyişle ABD, Çin sanayisinin endüstriyel girdiler için bağımlı olduğu bir ülkede rejim değişikliği operasyonu gerçekleştirirse, Çin ihtiyaç duyduğu kaynakların kontrolünü yeniden ele geçirmek için askeri olarak harekete geçecek mi?
Daha genel bir ifadeyle, Biden yönetimi tarafından ham kapitalist emperyalizmin yeniden canlandırılması, ulusların 1) endüstriyel girdileri güvence altına almak için 2) askerileşmek için küresel bir yarışa girmesine neden olur mu? Aşağıda tartışıldığı üzere, Avrupa’nın bunları yapmaktan ya da yok olmaktan başka pek seçeneği yok. ABD, Kuzey Akım boru hatlarını havaya uçurduğunda Avrupa açısından göreli enerji güvenliğini sona erdirmişti. Rus LNG’sinin (sıvılaştırılmış doğalgaz) gerçekte ne kadar güvenilir olduğunu sorgulayan Amerikalıların aynaya iyice bakmaları gerekiyor. Kuzey Akım boru hatları, bunları havaya uçuran Amerikalılar tarafından bir B planı olmaksızın yok edilmişti. Rusların 1) bir planı ve 2) bunu hayata geçirecek altyapısı varken, Amerikalıların Avrupa’ya LNG sevkiyatını güvence altına almak için on yıllık bir zaman dilimi var.

Grafik: Biden yönetiminin çokça lanse ettiği ABD imalatının canlanması, ülkedeki imalat istihdamını 2020’de Kovid-19 salgını başlamadan önceki seviyesine geri getirdi. Hâlâ 2001 öncesi seviyelerin çok altında. ABD’nin Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşın gerekçesinin “iktisadi rekabet gücü” olduğu düşünüldüğünde Biden, şimdi teoride 1990’ların başında ve ortasında NAFTA’ya verdiği desteğin ortadan kaldırdığı işleri geri almaya “çalışıyor”. Kaynak: St. Louis Federal Reserve.
Buradaki temel soru şu; emperyalizm olmadan sanayi mümkün mü? ABD’nin sanayisizleşme, daha doğrusu bazı sanayi üretimini dışarıya yaptırma kararı değerlendirmeleri zorlaştırıyor. ABD, 1980’lerden Büyük Durgunluğa, ama özellikle de Çin’in DTÖ’de yükseldiği andan itibaren (2001) kadar sanayisizleşirken, Amerikalılar endüstriyel rekabete dönük iyi niyetli bir bakış açısına giderek daha fazla yatkın hale geldi. Şimdi, bu emperyal uykudan uyanan ABD 1) ihtiyaç duyacağı silahları üretme, 2) halihazırda başlattığı savaşlarda savaşma kabiliyetinden yoksun.
Bu, durumu abartmak anlamına gelmiyor. İki partili George W. Bush dönemindeki Irak savaşı, muhtemelen İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihin stratejik açıdan en az tutarlı, en ölümcül emperyal macerasıydı. Emekli ABD’li General Wesley Clark’ın 2003 yılında elde ettiği ABD’nin rejim değişikliği operasyonlarına hedef olan ülkelerin listesi, Amerikan kan tutkusunda ya da emperyal hırslarında hiçbir azalma olmadığını gösteriyordu. Bugünkü aptallığı özel kılan, ABD’nin yenilenen emperyal hırslarını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu endüstriyel üssü elden çıkarmış olması.
Rusya’nın Ukrayna’da ÖAH (özel askerî harekât, şimdi savaş) başlatmasından önce, gelişmiş Avrupa, Rusya’dan indirimli fiyattan LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) satın alıyordu. İndirimli fiyat kârları artırdığı için Avrupa endüstrisi bu düzenlemeden fayda sağladı. Bu anlaşma nihayetinde Rusya’ya Avrupa üzerinde önemli bir siyasi kontrol sağladı, zira Rus LNG’sinin geri çekilmesi mevcut bir kaynağı ortadan kaldıracak ve Avrupa endüstrisini LNG’ye piyasa fiyatı ödemeye zorlayacaktı.
Kuzey Akım boru hatlarının imhası, Avrupa için iktisadi bir felaketi önleme konusunda gerekli planlama yapılmadan gerçekleşti. Amerikan “planı”, eğer buna plan denilebilirse, önümüzdeki on yıl içinde birkaç milyar dolar harcayarak ABD’li üreticiler tarafından üretilen LNG’yi Avrupa’ya Rusya’ya ödediğinin iki katı ya da daha fazla bir fiyattan ulaştırmak için gerekli altyapıyı inşa etmek. Bu fiyat farkı Avrupa’daki enerji yoğun endüstrileri iktisadi olarak yaşayamaz hale getirecek ve “Amerikan” LNG’sinin fiyatı ile Rusların uyguladığı indirimli fiyat arasındaki fark kadar kalan endüstrilerin kârlarını düşürecektir.

Grafik: “Açgözlülük enflasyonu” terimi, kurumsal gücün şirketlerin tek taraflı olarak fiyatları yükseltmesine ve böylece kârlarını artırmasına imkân sağladığı durum. Kapitalist ekonomide rekabet ve düzenlemelerin bunu önlemesi beklenir. Aslında, düzenleyiciler uzun zaman önce, tarihe ve iktisadi mantığa aykırı olarak, “piyasaların” piyasa gücünün birikmesini önleyeceğine güvenerek, şirket gücüne sınır koymaktan vazgeçtiler. Biden yönetimi bazı anti-tröst faaliyetlerini yeniden canlandırmış olsa da iktisadi politikaları oligarkların elinde iktiasdi konsolidasyonu desteklemeye devam ediyor. Kaynak: St. Louis Federal Reserve.
Henüz tatmin edici bir yanıt verilmemiş olan soru, Avrupa’nın neden Ukrayna’daki Amerikan projesiyle birlikte hareket ettiği. Bu projeden doğan “Batı’ya karşı Doğu” koalisyonlarında işbirlikçi bir Doğu’ya karşı hırçın, küçük ve yorgun bir Batı yer alıyor. Avrupa’nın siyasi liderleri, ABD’nin Avrupa sanayisine dönük enerji girdilerinin hacmini ve fiyatını kontrol etme planlarına kısa vadede boyun eğiyor olabilir ama bunu uzun vadede yapmak Avrupa sanayisi için ciddi bir gerileme anlamına gelecektir. Dahası, basit coğrafya Amerikan planının başarısına meydan okuyor. Sadece coğrafya açısından bile Rus LNG’si taşımacılık için “verimli” bir seçim.
Temel endüstrilerini bir kenara bırakan ABD’nin kendi endüstriyel tabanını yeniden inşa etme konusunda tutarlı bir planı yok. Biden yönetimi, elektrikli araçlar üretme planının, artan çevresel sorunları çözmek için küresel bir çaba başlatacağı taahhüdünü vererek göreve geldi. Fakat planı elektrikli araç üretmek değildi. Plan, “yeşil” şirketlerin elektrikli araç üretmesi için vergi teşvikleri önermekti. Elektrikli araçların kullanımını artırmak için gereken altyapıyı oluşturmadan, otomobil üreticileri ve elektrik şirketi yöneticileri de dahil olmak üzere çok az kişinin bu konuda istekli olduğu kısa sürede anlaşıldı. Biden yönetimi, gerekli altyapıyı inşa etmek için hızla harekete geçmek yerine, elektrikli araç çabalarından geri adım attı.
ABD’nin halihazırda iki savaşa girmiş olması, bu savaşlarda kullanılacak silah ve malzemeyi gerçekçi bir şekilde üretememesi ve şu anda birikmekte olan çevresel sorunların çoğunda birincil sorumluluğa sahip olması ve bunları gerçekçi bir şekilde ele almaya yönelik hiçbir toplumsal ilgisinin olmaması nedeniyle gelecek kasvetli görünüyor. Ancak Batı, kolektif Doğu ile aynı gezegende yaşıyor. Endüstriyel kaynaklardan yoksun endüstriler gibi, ortak bir gezegende toksik çevresel etkiler üretmek de uzun vadede savunulamaz. Her ikisi de gelecekteki jeopolitik çatışmalara işaret ediyor.
İktisatçı Michael Hudson, Lenin’in izinden giderek, finansal kapitalizmin rant çıkarma ve emperyalizm yoluyla sanayi kapitalizmine dayatılan bir yük olduğunu uzun zamandır savunuyor. Finansal kapitalizm konusunda Hudson’a katılmakla birlikte, sanayi kapitalizmi kendi yüklerini üretiyor. Çinli yetkililer son kırk yıllarını ülkenin sanayi üretimi için gerekli girdileri (kaynakları) temin etmek üzere yeryüzünü taramakla geçirdiler. Bu süre zarfında Amerikalılar Nikaragua, El Salvador, Guatemala, Sırbistan, Irak, Afganistan, Libya, Yemen, Suriye ve şimdi de Rusya, Gazze ve İran’da büyük ölçüde yıkıcı savaşlar başlattılar.
O halde soru şu: Emperyalizm kendine özgü müdür, yoksa sanayileşmenin ve/veya kapitalizmin bir işlevi midir? Lenin’in argümanı kısmen kapitalizm altında devletin doğuşuna ilişkin teorisine dayanıyor. Bu teoriye göre (Marx’ı takip ederek) devlet, güçlü kapitalistlerin çıkarlarına hizmet etmek için vardır. Bununla birlikte, sözüm ona komünist Çin devleti, entegre bir devlet teorisi (aşağıdaki grafik) aracılığıyla devlete fayda sağladığı teorisi altında, endüstriyel girdilerin yerini belirleme ve bunlar için pazarlık yapma yoluyla “Çin” endüstrilerinin çıkarlarını teşvik ediyor.
Bu (zımni) Çin görüşü ile kapitalist devletlerdeki özel mülkiyetin ve sanayinin kontrolünün verimli olduğu görüşü arasındaki tarihsel fark, ikincisinin (ABD) emperyal savaşlar başlatmak ve devlet gücünü kullanarak uluslararası rakipleri sıkıştırmak için devlete bel bağlaması. Örneğin, Kuzey Akım boru hattını havaya uçurmak Amerikan halkı için akla gelebilecek hiçbir fayda sağlamadı ve bizi nükleer silahlı bir güçle (Rusya) doğrudan çatışmaya soktu.
Bunu yapan Batılı “biz” bir soyutlamadan ibaret. Amerikan devletinin büyük ölçekli petrol ve gaz üreticileri (örneğin Chevron, ExxonMobil) hilafına yaptığı eylemler, endişenin karşılıklı olmadığını gözden kaçırıyor; bu şirketleri yöneten insanlar Amerikalıları yol arkadaşı olarak değil, av, top yemi ve sıkıntı olarak görüyor. “Amerikalı” LNG üreticileri, fracking atıklarıyla ülke genelinde akiferleri yok etti. Mevcut ve emekli gaz kuyularından sızan metan gazı, ABD’nin iklim değişikliğindeki sorumluluğunu büyük ölçüde artırıyor.
Amerikalı yetkililer neoliberal dönemin bazı iktisadi sonuçlarını nihayet görüyor gibi görünse de bu sonuçların gerçekte nasıl ortaya çıktığına dair çok az anlayış var gibi görünüyor. Bunun nedeni neredeyse kesin olarak, bugün bu sonuçları görmekle yükümlü olan aynı yetkililerin, bu sonuçları doğuran politikaları önerirken bunları öngörmemiş olmaları. Buna ek olarak, Batı’daki sınıf ilişkileri, zengin Batılıların geri kalanımıza zarar veren politikalardan fayda sağlamasına neden oluyor. Şirket kârları, zengin Amerikalıların geri kalanımıza yüklediği çevresel zararlarla orantılı olarak artıyor.

Grafik: Çin’de son on yıllardaki servet artışı büyük ölçüde özel servetteki büyümenin bir fonksiyonu oldu. Çin’deki en zengin yüzde onluk kesim neredeyse ABD’deki kadar ulusal servete sahip. Temel bir fark, Çin’deki zenginlerin ABD’de olduğu gibi Çin hükümetini (henüz) kontrol etmemesi. Yabancı emperyalistler (ABD) kaynak emperyalizmi yoluyla bu özel zenginliği tehdit ederse Çin hükümeti boş duracak mı? Ve Çin’in sanayi girdilerinde sözleşmeleri güvence altına alma konusundaki öngörüsü göz önüne alındığında, ABD bu kaynakları almak için harekete geçtiğinde (düşünün: Irak 2003) nasıl tepki verecek? Kaynak: Stanford Üniversitesi.
Wall Street, bugün dünyada rastgele katliamın en güçlü amigosu olsa da onu dize getirmek şu anda ABD’nin yurt dışındaki savaşlarına yön veren emperyalist dürtüyü azaltma konusunda muhtemelen çok az şey yapacaktır. Kapitalist terimlerle finansallaşma, ekonomik rant çıkarma ve finansal oyunbazlık yoluyla serveti onu yaratan insanlardan yeni sahiplerine aktarmanın bir yöntemi olarak anlaşılabilir. O halde soru şu: Çin’in devlet bankacılığı sisteminin amacı da bu mudur? Başka bir deyişle, Çin’in yeni mülk sahibi sınıfı sahip olduğu serveti yarattı mı, yoksa finansal oyunlar bu mülkiyeti basitçe onun eline mi verdi?
Hayattaki pek çok şeyde olduğu gibi, cevaplar muhtemelen sırasıyla 1) kısmen ve 2) evet. Bir benzetme yapmak gerekirse, yıllar önce bendeniz, kredi kartı borçlularının yüzde 19,99 ödediği bir dönemde, yüzde birin dörtte biri oranında teminatsız “içeriden” fon alabilmiştim. Aradaki fark Wall Street’teki bayi masalarına yakınlıktı. Her iki kredi türünün de (kredi kartları ve iç oran) teminatsız olduğu göz önüne alındığında, kredi verenler açısından riskler benzerdi. İktidara yakınlık olmasaydı, oranların aynı olması gerekirdi. Bu anlamda finansal kapitalizm, zengin ve güçlüleri daha zengin ve daha güçlü yapmanın bir yolu. Bu örnekte faizden tasarruf edilen para (19,99 – 0,25 = yüzde 19,74) zenginlere servet transferini temsil eder (aradaki fark bende kalmadı, bana geçti).
Amerika’nın retorik olarak piyasalardan savaşa “yönelmesi”, Çin’in GSYİH’sinin Büyük Durgunluk sırasında ABD’ninkini gölgede bırakmasıyla başladı (yukarıdaki üst grafik). Aslında ABD ve AB neoliberal esintili kemer sıkma politikaları uygularken (2010-2015) Çin’in muazzam mali genişlemesi olmasaydı, “Batı” asla toparlanamazdı. Amerikan savaşları jeostratejik terimlerle açıklanma eğiliminde olsa da her iki Dünya Savaşı da dönemin gelişen sanayileşmesini desteklemek için endüstriyel girdileri kontrol etme yarışını içeriyordu.
Sorun şu; endüstriyel savaşın ortaya çıkışı göz önüne alındığında, diğer uluslar tarafından işgal edilmek ve kontrol edilmek istemeyen herhangi bir ulusun sanayileşmekten başka seçeneği yoktur. Bu gerçek hem saldırgan hem de savunmacı sanayileşmeyi teşvik etti. Dünya hakimiyeti peşinde olanlar (ABD, İngilizler, Naziler) sanayileşmeyi, sanayi girdisi olarak kullanılan kaynakları kontrol etme yarışı olarak gördüler. Ve çevreye verdikleri zararı en etkili şekilde başkalarına yükleyebilen uluslar, ulusal ürün/kâr açısından bir fayda görüyor.
Buradaki sonuç henüz yazılmadı. ABD’nin aksine Çin, modern tarihte endüstriyel girdileri güvence altına almak için askeri fetihlere girişmedi. İleriye baktığımızda, muhtemelen yapacak ve muhtemelen yapmayacaktır. ABD’nin iki büyük okyanus arasında bulunması gibi, siyasi “liderlerinin” denizaşırı askeri harekatın potansiyel riskleri ve ödülleri konusunda çarpık değerlendirmeler geliştirmesine yol açmış olabilecek özellikler var. ABD’nin Rusya nefreti hem ırkçı (Slav karşıtı) hem de Birinci Dünya Savaşı’na giden yolda Amerikan yönetici sınıfının emperyal hırslarının bir kalıntısı.
Buradaki amaç Çin’i ya da başka bir ülkeyi yapmadığı eylemlerle suçlamak değil. Bunu yapmasına yol açabilecek koşulların hızla birikmekte olduğunu iddia ediyor. Bu çatışmanın maddi temelini sanayi girdisi olarak kullanılan kaynaklar oluşturuyor. “Doğu”, Amerikan emperyal hırslarına Rusya’nın Ukrayna’da NATO’ya karşı başlattığı özel askerî harekât ve şimdi de savaşla tepki verirken, ABD tehlikeli bir şekilde bocalıyor. Yukarıda belirtildiği üzere, emperyalist çatışmalara girmeye pek ilgi duymayan ya da hiç ilgi duymayan dünyanın diğer ulusları, Amerikan emperyalizmine yurt dışında askeri olarak karşılık verecek mi? Bunu yapmak onları emperyalist yapar mı? Bu farksız bir ayrım mıdır?
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









