Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Batı emperyalizmi, kapitalizm ve sanayileşme

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Çin’in yükselişi ABD müesses nizamı nezdinde son 30 yılın en ciddiye alınması gereken fenomeni ve dünyanın geri kalanında atılan askeri, siyasi ve iktisadi adımlar doğrudan veya dolaylı olarak bununla ilgiliydi. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın nisan ayında Brookings Enstitüsü’nde ana hatlarını çizdiği yeni Amerikan manifestosu saldırgan bir görünümdeydi ve tarih bu gibi güç mücadelelerinin savaşsız bitmeyeceğini göstermişti. Bu örnekte de durumun buraya doğru gittiği anlaşılıyor ve bunun için eskinin aksine, toplumsal rızanın tesis edilmesi adına, daha karmaşık bir söylemin benimsendiği görülüyor.


Çıkış yok: Batı emperyalizmi, kapitalizm ve sanayileşme

Rob Urie

The Journal of Belligerent Pontification

5 Nisan 2024

ABD’de, bitmek bilmeyen Soğuk Savaş bağlamında ideoloji, uluslar ve halklar arasındaki ayrım çizgisi olarak öne sürülüyor. Dinde olduğu gibi, radikal biçimde farklı, hatta karşıt olduğu iddia edilen toplumsal pratikler, temel niteliklerinin çoğunu aralarında paylaşıyor. Siyasal iktisat açısından, faşizm, kapitalizm ve komünizm gibi başlıca ideolojilerin uzun süredir muhalif oldukları iddia ediliyor ve her biri sanayileşmeye yönelik farklı stratejileri yansıttığından, genelde rakip iktisadi çıkarlar yoluyla askeri olarak da muhalif oldular.

Amerika’nın yirminci yüzyılda Sovyet iktisadi kalkınmasına karşı iddiaları sanayileşme olgusu üzerine değil, sanayileşme biçimi üzerineydi. Tıpkı “bilim” gibi, sanayileşme olgusu da uzun süre ideolojik olarak tarafsız kabul edildi, hatta belirli biçimleri birbirine zıt, hatta uzlaşmaz olarak görüldü. Ancak bu yazının amacı rakip ideolojileri uzlaştırmak değil, daha ziyade sanayileşmenin dayattığı gerçeklere bakmak. Vladimir İlyiç Lenin, emperyalizmi kapitalizmin ayakları altına sererken, bu yazı sanayileşmenin endüstriyel girdiler konusunda küresel bir yarışı ve bununla birlikte siyasi şiddeti harekete geçirdiğini savunuyor.

Grafik: Ülkeler arasında birebir GSYİH karşılaştırmaları para birimi dalgalanmaları ve enflasyon oranları nedeniyle karmaşık olsa da Çin’in ABD’nin GSYİH’sine karşı (PPP terimleriyle) bu grafik, söz konusu komplikasyonlardan bağımsız olarak genel olarak ilişkiyi temsil ediyor. On yıllar boyunca ABD GSYİH’sinin gerisinde kalan Çin, Büyük Durgunluk sırasında ABD’nin önüne geçti. ABD’nin Rusya ve Çin ile savaş gerekçesinin “iktisadi rekabet” olduğu düşünüldüğünde, Büyük Durgunluk Amerikan iktisadi hegemonyasının sonunu getirmiş gibi görünüyor. Şimdi “biz” savaşıyoruz. Kaynak: St: St. Louis Federal Reserve.

Dünyanın yaşayan en iyi ekonomistlerinden biri olan ve uzun süredir Batı emperyalizmini inceleyen Michael Hudson, son yıllarda Lenin’in izinden giderek, finansal kapitalizmi endüstriyel öncülünden ayırma yönünde kayda değer bir çaba harcadı. Bu tezini, yeryüzündeki en kapitalist ülke olan ABD’nin aynı zamanda en saldırgan emperyalist ülke olduğu hakikatiyle destekledi. Fakat, Batı ile ideolojik farklılık iddiasını sürdürürken sanayileşen Çin ile birlikte, sanayi girdilerini teminat altına alma maksadıyla yapılan küresel yarış, küresel emperyalist savaşları yeniden alevlendirmekle tehdidi barındırıyor.

Bu, Çin’in sanayileşmesinin kendi başına yinelenen emperyal gerilimleri motive ettiğini iddia etmek değil. Bu, endüstriyel süreç yoluyla, endüstriyel girdiler için rekabetin bunu yaptığını iddia etmektir. Amerikalılar “özgürlük tiranlığa karşı” şeklindeki yanıltıcı saçmalıklara vatansever bir coşkuyla karşılık verirken, sanayi üretimi sanayileşmiş uluslar arasındaki çatışmanın maddi temelini oluşturuyor. Yaşlılık, izolasyon ve entelektüel kırılganlık beyinlerini eritmeden önce ABD’li yetkililer, ülkenin Rusya ile savaş nedeninin Rusya’dan Almanya’ya uzanan Kuzey Akım doğalgaz boru hatlarının “Amerikan” çıkarlarına oluşturduğu tehdit olduğunu açıkça ifade ediyorlardı.

Bu muammayı Amerikan perspektifinden anlamak için, Joe Biden ve Donald Trump’ın ABD’nin egemen ulusların endüstriyel kaynaklarına el koyma “hakkı” konusundaki görüşleri arasında hiçbir boşluk yok. Trump bunu pek çok kez açıkça dile getirdi. Biden, dünyayı ateşe vermeye dönük Hitlervari hamlelerine ahlaki bir dayanak bulmak için Soğuk Savaş’ın “tiranlığa karşı özgürlük” safsatasına sığınıyor. Ancak ABD’nin bu çatışma için, endüstriyel girdilerin kontrolü yoluyla satın alınan siyasi kontrolde maddi bir temeli de var.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarından bu yana sanayileşme dünyanın dört bir yanında inişli çıkışlı bir şekilde gerçekleşti. Tuhaf bir şekilde (değil), komünizm, kapitalizm, faşizm gibi farklı ideolojik ekonomi politik biçimleri sanayileşme mantığına meydan okumadı. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’na katılanlardan bazıları erken sanayileşirken (ABD, İngiltere), bazıları da geç sanayileşti (Almanya, Rusya). Komünizmin 1917’de Bolşevik Devrimi ile ortaya çıkması sanayileşme mecburiyetine değil, kapitalist iktisadi örgütlenmeye meydan okumuştu.

Bu zorunluluğun Birinci Dünya Savaşı’ndan hem önce hem de sonra gelmesi bir tesadüf değil. Birinci Dünya Savaşı ilk endüstriyel savaştı. Makineli tüfekler on binlerce askeri biçti. Hava bombardımanı kimyasal ve biyolojik silahların dağıtımını kolaylaştırdı. Canavar makineler, cehennem tasvirlerini anımsatan ya da daha önceki tasvirleri andıran sahnelerde birbirleriyle çarpıştırıldı. Bir savaş başlatmak ya da sadece kendini başkalarının emperyal hırslarından korumak isteyen herhangi bir ulus için sanayileşme mecburiydi.

Kapitalizmi açıklayanlar, endüstriyel üretimin “maddelerine”, tüketim mallarına ve emek tasarrufu sağlayan cihazlara (sermaye) odaklanma eğiliminde. Kapitalist iktisatçılar (diğer adıyla “ekonomistler”) kapitalizm açıklamalarına ya hayali ya da gerçek insan istekleri (“talep”) ya da sui generis ekonomik üretim (“arz”) ile başlarlar. Peki ama kapitalistler ve komünistler, onu sınırladığı düşünülen rakip ideolojik toplumsal örgütlenme biçimleriyle alay ederken neden her ikisi de sanayinin yöntemlerine bel bağlıyordu? Yine ideolojik farklılık, sanayileşmenin maddi olgularına değil, etrafındaki toplumsal örgütlenme biçimine yansımıştı.

Komünist sanayileşmeye dönük Batılı eleştiri, sanayileşmenin ortak mecburiyetine değil, komünist sanayi biçiminin (devlet güdümlü) göreli verimsizliğine odaklanıyordu. Fakat endüstriyel çıktının değeri toplumsal olarak belirlenir. Kapitalistler uzun süre tüketim toplumları yaratmaya odaklanırken, komünistler halklarını eğitti ve sağlık hizmeti sağladı. Her iki vizyonun da erdemleri tartışılabilir ama her ikisi de sanayiyi bunu gerçekleştirmek için merkezi bir yöntem olarak kullandı.

Geniş anlamda sanayileşme, belirli zenginlik türlerini üretmenin bir yolunu temsil eder. Kaynaklar toplanır ve endüstriyel süreç yoluyla “zenginliğe” dönüştürülür. Belirli zenginlik türlerinin (“sermaye”) diğer zenginlik türlerini (örneğin tüketim malları) yaratmak için neden gerekli olduğunu açıklamak üzere teoriler geliştirilir. Sanayileşme süreci ile kurumsal ilişkiler yaratılır. Bu şekilde, endüstriyel girdiler evrensel olarak dağıtılmış olma anlamında “kapitalist” değildir. Bazı coğrafi bölgelerde var olurken diğerlerinde yokturlar.

Çağdaş Batı ekonomisi, endüstriyel girdileri güvence altına almak için yapılan emperyalist savaşların uzun tarihini göz ardı ederek endüstriyel bağımlılıkları piyasalara yerleştiriyor. Birinci Dünya Savaşı bu eğilimin en önemli emsali. Uluslar, kendilerini savaşta tutan endüstriyel girdiler de dahil olmak üzere “zenginliği” kontrol etmek için birbirleriyle savaştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan daha sonraki bir örnek bu eğilimi gösteriyor. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’na endüstriyel bir ekonomiyle girdi ama bu ekonomiyi ayakta tutacak güvenli bir petrol kaynağı yoktu. Bunu anlayan Amerikalılar, petrol yüklü gemilerin Japonya’ya petrol taşımasını engellemek için Pasifik’te bir deniz ablukası kurdular. Japonlar savaş makinelerini durdurma ya da Pearl Harbor’ı bombalayarak deniz ablukasını sona erdirmeye çalışma seçenekleriyle karşı karşıya kaldılar. İkincisini seçtiler.

Tarihin bu kesiti, ABD’nin son yarım yüzyılda kasıtlı olarak ve ciddi ölçüde sanayisizleşmesiyle günümüze taşındı. Bu durum ABD’nin sanayi üretiminin dolar cinsinden değerinden anlaşılmasa da hangi tür sanayi mallarının üretildiğinden ve imalat istihdamındaki büyük düşüşten anlaşılıyor (aşağıdaki grafik). ABD ayrıca şu anda iki sıcak savaşa (Ukrayna, İsrail) girdi ve bir üçüncüsünü (İsrail’in Suriye’nin başkenti Şam’daki İran konsolosluğunu bombalamasına izin vererek) başlattı. Sosyal örgütlenme biçimlerindeki farklılıklara bakılmaksızın Çin, Alman ve Amerikan endüstrilerinin tamamı kontrol etmedikleri kaynaklara ihtiyaç duyuyor.

Teorik olarak Çin, ABD’den (“kapitalist”) farklı bir politik ekonomi biçimine (“komünist”) sahip. Ve kesinlikle (şu ana kadar) devlet bankacılığı sistemi aracılığıyla finansal kapitalizmin bazı tuzaklarından kaçınmış görünüyor. Lenin’in geç aşama kapitalizmin emperyalizmle ilişkisi iddiasını akılda tutarak, Çin, Batı militarizmi yoluyla endüstriyel kaynaklardan mahrum bırakılmaya (ABD’den) farklı tepki verecek mi? Başka bir deyişle ABD, Çin sanayisinin endüstriyel girdiler için bağımlı olduğu bir ülkede rejim değişikliği operasyonu gerçekleştirirse, Çin ihtiyaç duyduğu kaynakların kontrolünü yeniden ele geçirmek için askeri olarak harekete geçecek mi?

Daha genel bir ifadeyle, Biden yönetimi tarafından ham kapitalist emperyalizmin yeniden canlandırılması, ulusların 1) endüstriyel girdileri güvence altına almak için 2) askerileşmek için küresel bir yarışa girmesine neden olur mu? Aşağıda tartışıldığı üzere, Avrupa’nın bunları yapmaktan ya da yok olmaktan başka pek seçeneği yok. ABD, Kuzey Akım boru hatlarını havaya uçurduğunda Avrupa açısından göreli enerji güvenliğini sona erdirmişti. Rus LNG’sinin (sıvılaştırılmış doğalgaz) gerçekte ne kadar güvenilir olduğunu sorgulayan Amerikalıların aynaya iyice bakmaları gerekiyor. Kuzey Akım boru hatları, bunları havaya uçuran Amerikalılar tarafından bir B planı olmaksızın yok edilmişti. Rusların 1) bir planı ve 2) bunu hayata geçirecek altyapısı varken, Amerikalıların Avrupa’ya LNG sevkiyatını güvence altına almak için on yıllık bir zaman dilimi var.

Grafik: Biden yönetiminin çokça lanse ettiği ABD imalatının canlanması, ülkedeki imalat istihdamını 2020’de Kovid-19 salgını başlamadan önceki seviyesine geri getirdi. Hâlâ 2001 öncesi seviyelerin çok altında. ABD’nin Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşın gerekçesinin “iktisadi rekabet gücü” olduğu düşünüldüğünde Biden, şimdi teoride 1990’ların başında ve ortasında NAFTA’ya verdiği desteğin ortadan kaldırdığı işleri geri almaya “çalışıyor”. Kaynak: St. Louis Federal Reserve.

Buradaki temel soru şu; emperyalizm olmadan sanayi mümkün mü? ABD’nin sanayisizleşme, daha doğrusu bazı sanayi üretimini dışarıya yaptırma kararı değerlendirmeleri zorlaştırıyor. ABD, 1980’lerden Büyük Durgunluğa, ama özellikle de Çin’in DTÖ’de yükseldiği andan itibaren (2001) kadar sanayisizleşirken, Amerikalılar endüstriyel rekabete dönük iyi niyetli bir bakış açısına giderek daha fazla yatkın hale geldi. Şimdi, bu emperyal uykudan uyanan ABD 1) ihtiyaç duyacağı silahları üretme, 2) halihazırda başlattığı savaşlarda savaşma kabiliyetinden yoksun.

Bu, durumu abartmak anlamına gelmiyor. İki partili George W. Bush dönemindeki Irak savaşı, muhtemelen İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihin stratejik açıdan en az tutarlı, en ölümcül emperyal macerasıydı. Emekli ABD’li General Wesley Clark’ın 2003 yılında elde ettiği ABD’nin rejim değişikliği operasyonlarına hedef olan ülkelerin listesi, Amerikan kan tutkusunda ya da emperyal hırslarında hiçbir azalma olmadığını gösteriyordu. Bugünkü aptallığı özel kılan, ABD’nin yenilenen emperyal hırslarını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu endüstriyel üssü elden çıkarmış olması.

Rusya’nın Ukrayna’da ÖAH (özel askerî harekât, şimdi savaş) başlatmasından önce, gelişmiş Avrupa, Rusya’dan indirimli fiyattan LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) satın alıyordu. İndirimli fiyat kârları artırdığı için Avrupa endüstrisi bu düzenlemeden fayda sağladı. Bu anlaşma nihayetinde Rusya’ya Avrupa üzerinde önemli bir siyasi kontrol sağladı, zira Rus LNG’sinin geri çekilmesi mevcut bir kaynağı ortadan kaldıracak ve Avrupa endüstrisini LNG’ye piyasa fiyatı ödemeye zorlayacaktı.

Kuzey Akım boru hatlarının imhası, Avrupa için iktisadi bir felaketi önleme konusunda gerekli planlama yapılmadan gerçekleşti. Amerikan “planı”, eğer buna plan denilebilirse, önümüzdeki on yıl içinde birkaç milyar dolar harcayarak ABD’li üreticiler tarafından üretilen LNG’yi Avrupa’ya Rusya’ya ödediğinin iki katı ya da daha fazla bir fiyattan ulaştırmak için gerekli altyapıyı inşa etmek. Bu fiyat farkı Avrupa’daki enerji yoğun endüstrileri iktisadi olarak yaşayamaz hale getirecek ve “Amerikan” LNG’sinin fiyatı ile Rusların uyguladığı indirimli fiyat arasındaki fark kadar kalan endüstrilerin kârlarını düşürecektir.

Grafik: “Açgözlülük enflasyonu” terimi, kurumsal gücün şirketlerin tek taraflı olarak fiyatları yükseltmesine ve böylece kârlarını artırmasına imkân sağladığı durum. Kapitalist ekonomide rekabet ve düzenlemelerin bunu önlemesi beklenir. Aslında, düzenleyiciler uzun zaman önce, tarihe ve iktisadi mantığa aykırı olarak, “piyasaların” piyasa gücünün birikmesini önleyeceğine güvenerek, şirket gücüne sınır koymaktan vazgeçtiler. Biden yönetimi bazı anti-tröst faaliyetlerini yeniden canlandırmış olsa da iktisadi politikaları oligarkların elinde iktiasdi konsolidasyonu desteklemeye devam ediyor. Kaynak: St. Louis Federal Reserve.

Henüz tatmin edici bir yanıt verilmemiş olan soru, Avrupa’nın neden Ukrayna’daki Amerikan projesiyle birlikte hareket ettiği. Bu projeden doğan “Batı’ya karşı Doğu” koalisyonlarında işbirlikçi bir Doğu’ya karşı hırçın, küçük ve yorgun bir Batı yer alıyor. Avrupa’nın siyasi liderleri, ABD’nin Avrupa sanayisine dönük enerji girdilerinin hacmini ve fiyatını kontrol etme planlarına kısa vadede boyun eğiyor olabilir ama bunu uzun vadede yapmak Avrupa sanayisi için ciddi bir gerileme anlamına gelecektir. Dahası, basit coğrafya Amerikan planının başarısına meydan okuyor. Sadece coğrafya açısından bile Rus LNG’si taşımacılık için “verimli” bir seçim.

Temel endüstrilerini bir kenara bırakan ABD’nin kendi endüstriyel tabanını yeniden inşa etme konusunda tutarlı bir planı yok. Biden yönetimi, elektrikli araçlar üretme planının, artan çevresel sorunları çözmek için küresel bir çaba başlatacağı taahhüdünü vererek göreve geldi. Fakat planı elektrikli araç üretmek değildi. Plan, “yeşil” şirketlerin elektrikli araç üretmesi için vergi teşvikleri önermekti. Elektrikli araçların kullanımını artırmak için gereken altyapıyı oluşturmadan, otomobil üreticileri ve elektrik şirketi yöneticileri de dahil olmak üzere çok az kişinin bu konuda istekli olduğu kısa sürede anlaşıldı. Biden yönetimi, gerekli altyapıyı inşa etmek için hızla harekete geçmek yerine, elektrikli araç çabalarından geri adım attı.

ABD’nin halihazırda iki savaşa girmiş olması, bu savaşlarda kullanılacak silah ve malzemeyi gerçekçi bir şekilde üretememesi ve şu anda birikmekte olan çevresel sorunların çoğunda birincil sorumluluğa sahip olması ve bunları gerçekçi bir şekilde ele almaya yönelik hiçbir toplumsal ilgisinin olmaması nedeniyle gelecek kasvetli görünüyor. Ancak Batı, kolektif Doğu ile aynı gezegende yaşıyor. Endüstriyel kaynaklardan yoksun endüstriler gibi, ortak bir gezegende toksik çevresel etkiler üretmek de uzun vadede savunulamaz. Her ikisi de gelecekteki jeopolitik çatışmalara işaret ediyor.

İktisatçı Michael Hudson, Lenin’in izinden giderek, finansal kapitalizmin rant çıkarma ve emperyalizm yoluyla sanayi kapitalizmine dayatılan bir yük olduğunu uzun zamandır savunuyor. Finansal kapitalizm konusunda Hudson’a katılmakla birlikte, sanayi kapitalizmi kendi yüklerini üretiyor. Çinli yetkililer son kırk yıllarını ülkenin sanayi üretimi için gerekli girdileri (kaynakları) temin etmek üzere yeryüzünü taramakla geçirdiler. Bu süre zarfında Amerikalılar Nikaragua, El Salvador, Guatemala, Sırbistan, Irak, Afganistan, Libya, Yemen, Suriye ve şimdi de Rusya, Gazze ve İran’da büyük ölçüde yıkıcı savaşlar başlattılar.

O halde soru şu: Emperyalizm kendine özgü müdür, yoksa sanayileşmenin ve/veya kapitalizmin bir işlevi midir? Lenin’in argümanı kısmen kapitalizm altında devletin doğuşuna ilişkin teorisine dayanıyor. Bu teoriye göre (Marx’ı takip ederek) devlet, güçlü kapitalistlerin çıkarlarına hizmet etmek için vardır. Bununla birlikte, sözüm ona komünist Çin devleti, entegre bir devlet teorisi (aşağıdaki grafik) aracılığıyla devlete fayda sağladığı teorisi altında, endüstriyel girdilerin yerini belirleme ve bunlar için pazarlık yapma yoluyla “Çin” endüstrilerinin çıkarlarını teşvik ediyor.

Bu (zımni) Çin görüşü ile kapitalist devletlerdeki özel mülkiyetin ve sanayinin kontrolünün verimli olduğu görüşü arasındaki tarihsel fark, ikincisinin (ABD) emperyal savaşlar başlatmak ve devlet gücünü kullanarak uluslararası rakipleri sıkıştırmak için devlete bel bağlaması. Örneğin, Kuzey Akım boru hattını havaya uçurmak Amerikan halkı için akla gelebilecek hiçbir fayda sağlamadı ve bizi nükleer silahlı bir güçle (Rusya) doğrudan çatışmaya soktu.

Bunu yapan Batılı “biz” bir soyutlamadan ibaret. Amerikan devletinin büyük ölçekli petrol ve gaz üreticileri (örneğin Chevron, ExxonMobil) hilafına yaptığı eylemler, endişenin karşılıklı olmadığını gözden kaçırıyor; bu şirketleri yöneten insanlar Amerikalıları yol arkadaşı olarak değil, av, top yemi ve sıkıntı olarak görüyor. “Amerikalı” LNG üreticileri, fracking atıklarıyla ülke genelinde akiferleri yok etti. Mevcut ve emekli gaz kuyularından sızan metan gazı, ABD’nin iklim değişikliğindeki sorumluluğunu büyük ölçüde artırıyor.

Amerikalı yetkililer neoliberal dönemin bazı iktisadi sonuçlarını nihayet görüyor gibi görünse de bu sonuçların gerçekte nasıl ortaya çıktığına dair çok az anlayış var gibi görünüyor. Bunun nedeni neredeyse kesin olarak, bugün bu sonuçları görmekle yükümlü olan aynı yetkililerin, bu sonuçları doğuran politikaları önerirken bunları öngörmemiş olmaları. Buna ek olarak, Batı’daki sınıf ilişkileri, zengin Batılıların geri kalanımıza zarar veren politikalardan fayda sağlamasına neden oluyor. Şirket kârları, zengin Amerikalıların geri kalanımıza yüklediği çevresel zararlarla orantılı olarak artıyor.

Grafik: Çin’de son on yıllardaki servet artışı büyük ölçüde özel servetteki büyümenin bir fonksiyonu oldu. Çin’deki en zengin yüzde onluk kesim neredeyse ABD’deki kadar ulusal servete sahip. Temel bir fark, Çin’deki zenginlerin ABD’de olduğu gibi Çin hükümetini (henüz) kontrol etmemesi. Yabancı emperyalistler (ABD) kaynak emperyalizmi yoluyla bu özel zenginliği tehdit ederse Çin hükümeti boş duracak mı? Ve Çin’in sanayi girdilerinde sözleşmeleri güvence altına alma konusundaki öngörüsü göz önüne alındığında, ABD bu kaynakları almak için harekete geçtiğinde (düşünün: Irak 2003) nasıl tepki verecek? Kaynak: Stanford Üniversitesi.

Wall Street, bugün dünyada rastgele katliamın en güçlü amigosu olsa da onu dize getirmek şu anda ABD’nin yurt dışındaki savaşlarına yön veren emperyalist dürtüyü azaltma konusunda muhtemelen çok az şey yapacaktır. Kapitalist terimlerle finansallaşma, ekonomik rant çıkarma ve finansal oyunbazlık yoluyla serveti onu yaratan insanlardan yeni sahiplerine aktarmanın bir yöntemi olarak anlaşılabilir. O halde soru şu: Çin’in devlet bankacılığı sisteminin amacı da bu mudur? Başka bir deyişle, Çin’in yeni mülk sahibi sınıfı sahip olduğu serveti yarattı mı, yoksa finansal oyunlar bu mülkiyeti basitçe onun eline mi verdi?

Hayattaki pek çok şeyde olduğu gibi, cevaplar muhtemelen sırasıyla 1) kısmen ve 2) evet. Bir benzetme yapmak gerekirse, yıllar önce bendeniz, kredi kartı borçlularının yüzde 19,99 ödediği bir dönemde, yüzde birin dörtte biri oranında teminatsız “içeriden” fon alabilmiştim. Aradaki fark Wall Street’teki bayi masalarına yakınlıktı. Her iki kredi türünün de (kredi kartları ve iç oran) teminatsız olduğu göz önüne alındığında, kredi verenler açısından riskler benzerdi. İktidara yakınlık olmasaydı, oranların aynı olması gerekirdi. Bu anlamda finansal kapitalizm, zengin ve güçlüleri daha zengin ve daha güçlü yapmanın bir yolu. Bu örnekte faizden tasarruf edilen para (19,99 – 0,25 = yüzde 19,74) zenginlere servet transferini temsil eder (aradaki fark bende kalmadı, bana geçti).

Amerika’nın retorik olarak piyasalardan savaşa “yönelmesi”, Çin’in GSYİH’sinin Büyük Durgunluk sırasında ABD’ninkini gölgede bırakmasıyla başladı (yukarıdaki üst grafik). Aslında ABD ve AB neoliberal esintili kemer sıkma politikaları uygularken (2010-2015) Çin’in muazzam mali genişlemesi olmasaydı, “Batı” asla toparlanamazdı. Amerikan savaşları jeostratejik terimlerle açıklanma eğiliminde olsa da her iki Dünya Savaşı da dönemin gelişen sanayileşmesini desteklemek için endüstriyel girdileri kontrol etme yarışını içeriyordu.

Sorun şu; endüstriyel savaşın ortaya çıkışı göz önüne alındığında, diğer uluslar tarafından işgal edilmek ve kontrol edilmek istemeyen herhangi bir ulusun sanayileşmekten başka seçeneği yoktur. Bu gerçek hem saldırgan hem de savunmacı sanayileşmeyi teşvik etti. Dünya hakimiyeti peşinde olanlar (ABD, İngilizler, Naziler) sanayileşmeyi, sanayi girdisi olarak kullanılan kaynakları kontrol etme yarışı olarak gördüler. Ve çevreye verdikleri zararı en etkili şekilde başkalarına yükleyebilen uluslar, ulusal ürün/kâr açısından bir fayda görüyor.

Buradaki sonuç henüz yazılmadı. ABD’nin aksine Çin, modern tarihte endüstriyel girdileri güvence altına almak için askeri fetihlere girişmedi. İleriye baktığımızda, muhtemelen yapacak ve muhtemelen yapmayacaktır. ABD’nin iki büyük okyanus arasında bulunması gibi, siyasi “liderlerinin” denizaşırı askeri harekatın potansiyel riskleri ve ödülleri konusunda çarpık değerlendirmeler geliştirmesine yol açmış olabilecek özellikler var. ABD’nin Rusya nefreti hem ırkçı (Slav karşıtı) hem de Birinci Dünya Savaşı’na giden yolda Amerikan yönetici sınıfının emperyal hırslarının bir kalıntısı.

Buradaki amaç Çin’i ya da başka bir ülkeyi yapmadığı eylemlerle suçlamak değil. Bunu yapmasına yol açabilecek koşulların hızla birikmekte olduğunu iddia ediyor. Bu çatışmanın maddi temelini sanayi girdisi olarak kullanılan kaynaklar oluşturuyor. “Doğu”, Amerikan emperyal hırslarına Rusya’nın Ukrayna’da NATO’ya karşı başlattığı özel askerî harekât ve şimdi de savaşla tepki verirken, ABD tehlikeli bir şekilde bocalıyor. Yukarıda belirtildiği üzere, emperyalist çatışmalara girmeye pek ilgi duymayan ya da hiç ilgi duymayan dünyanın diğer ulusları, Amerikan emperyalizmine yurt dışında askeri olarak karşılık verecek mi? Bunu yapmak onları emperyalist yapar mı? Bu farksız bir ayrım mıdır?

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English