Dünya Basını
Batı emperyalizmi, kapitalizm ve sanayileşme

Çevirmenin notu: Çin’in yükselişi ABD müesses nizamı nezdinde son 30 yılın en ciddiye alınması gereken fenomeni ve dünyanın geri kalanında atılan askeri, siyasi ve iktisadi adımlar doğrudan veya dolaylı olarak bununla ilgiliydi. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın nisan ayında Brookings Enstitüsü’nde ana hatlarını çizdiği yeni Amerikan manifestosu saldırgan bir görünümdeydi ve tarih bu gibi güç mücadelelerinin savaşsız bitmeyeceğini göstermişti. Bu örnekte de durumun buraya doğru gittiği anlaşılıyor ve bunun için eskinin aksine, toplumsal rızanın tesis edilmesi adına, daha karmaşık bir söylemin benimsendiği görülüyor.
Çıkış yok: Batı emperyalizmi, kapitalizm ve sanayileşme
Rob Urie
The Journal of Belligerent Pontification
5 Nisan 2024
ABD’de, bitmek bilmeyen Soğuk Savaş bağlamında ideoloji, uluslar ve halklar arasındaki ayrım çizgisi olarak öne sürülüyor. Dinde olduğu gibi, radikal biçimde farklı, hatta karşıt olduğu iddia edilen toplumsal pratikler, temel niteliklerinin çoğunu aralarında paylaşıyor. Siyasal iktisat açısından, faşizm, kapitalizm ve komünizm gibi başlıca ideolojilerin uzun süredir muhalif oldukları iddia ediliyor ve her biri sanayileşmeye yönelik farklı stratejileri yansıttığından, genelde rakip iktisadi çıkarlar yoluyla askeri olarak da muhalif oldular.
Amerika’nın yirminci yüzyılda Sovyet iktisadi kalkınmasına karşı iddiaları sanayileşme olgusu üzerine değil, sanayileşme biçimi üzerineydi. Tıpkı “bilim” gibi, sanayileşme olgusu da uzun süre ideolojik olarak tarafsız kabul edildi, hatta belirli biçimleri birbirine zıt, hatta uzlaşmaz olarak görüldü. Ancak bu yazının amacı rakip ideolojileri uzlaştırmak değil, daha ziyade sanayileşmenin dayattığı gerçeklere bakmak. Vladimir İlyiç Lenin, emperyalizmi kapitalizmin ayakları altına sererken, bu yazı sanayileşmenin endüstriyel girdiler konusunda küresel bir yarışı ve bununla birlikte siyasi şiddeti harekete geçirdiğini savunuyor.

Grafik: Ülkeler arasında birebir GSYİH karşılaştırmaları para birimi dalgalanmaları ve enflasyon oranları nedeniyle karmaşık olsa da Çin’in ABD’nin GSYİH’sine karşı (PPP terimleriyle) bu grafik, söz konusu komplikasyonlardan bağımsız olarak genel olarak ilişkiyi temsil ediyor. On yıllar boyunca ABD GSYİH’sinin gerisinde kalan Çin, Büyük Durgunluk sırasında ABD’nin önüne geçti. ABD’nin Rusya ve Çin ile savaş gerekçesinin “iktisadi rekabet” olduğu düşünüldüğünde, Büyük Durgunluk Amerikan iktisadi hegemonyasının sonunu getirmiş gibi görünüyor. Şimdi “biz” savaşıyoruz. Kaynak: St: St. Louis Federal Reserve.
Dünyanın yaşayan en iyi ekonomistlerinden biri olan ve uzun süredir Batı emperyalizmini inceleyen Michael Hudson, son yıllarda Lenin’in izinden giderek, finansal kapitalizmi endüstriyel öncülünden ayırma yönünde kayda değer bir çaba harcadı. Bu tezini, yeryüzündeki en kapitalist ülke olan ABD’nin aynı zamanda en saldırgan emperyalist ülke olduğu hakikatiyle destekledi. Fakat, Batı ile ideolojik farklılık iddiasını sürdürürken sanayileşen Çin ile birlikte, sanayi girdilerini teminat altına alma maksadıyla yapılan küresel yarış, küresel emperyalist savaşları yeniden alevlendirmekle tehdidi barındırıyor.
Bu, Çin’in sanayileşmesinin kendi başına yinelenen emperyal gerilimleri motive ettiğini iddia etmek değil. Bu, endüstriyel süreç yoluyla, endüstriyel girdiler için rekabetin bunu yaptığını iddia etmektir. Amerikalılar “özgürlük tiranlığa karşı” şeklindeki yanıltıcı saçmalıklara vatansever bir coşkuyla karşılık verirken, sanayi üretimi sanayileşmiş uluslar arasındaki çatışmanın maddi temelini oluşturuyor. Yaşlılık, izolasyon ve entelektüel kırılganlık beyinlerini eritmeden önce ABD’li yetkililer, ülkenin Rusya ile savaş nedeninin Rusya’dan Almanya’ya uzanan Kuzey Akım doğalgaz boru hatlarının “Amerikan” çıkarlarına oluşturduğu tehdit olduğunu açıkça ifade ediyorlardı.
Bu muammayı Amerikan perspektifinden anlamak için, Joe Biden ve Donald Trump’ın ABD’nin egemen ulusların endüstriyel kaynaklarına el koyma “hakkı” konusundaki görüşleri arasında hiçbir boşluk yok. Trump bunu pek çok kez açıkça dile getirdi. Biden, dünyayı ateşe vermeye dönük Hitlervari hamlelerine ahlaki bir dayanak bulmak için Soğuk Savaş’ın “tiranlığa karşı özgürlük” safsatasına sığınıyor. Ancak ABD’nin bu çatışma için, endüstriyel girdilerin kontrolü yoluyla satın alınan siyasi kontrolde maddi bir temeli de var.
On dokuzuncu yüzyılın ortalarından bu yana sanayileşme dünyanın dört bir yanında inişli çıkışlı bir şekilde gerçekleşti. Tuhaf bir şekilde (değil), komünizm, kapitalizm, faşizm gibi farklı ideolojik ekonomi politik biçimleri sanayileşme mantığına meydan okumadı. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’na katılanlardan bazıları erken sanayileşirken (ABD, İngiltere), bazıları da geç sanayileşti (Almanya, Rusya). Komünizmin 1917’de Bolşevik Devrimi ile ortaya çıkması sanayileşme mecburiyetine değil, kapitalist iktisadi örgütlenmeye meydan okumuştu.
Bu zorunluluğun Birinci Dünya Savaşı’ndan hem önce hem de sonra gelmesi bir tesadüf değil. Birinci Dünya Savaşı ilk endüstriyel savaştı. Makineli tüfekler on binlerce askeri biçti. Hava bombardımanı kimyasal ve biyolojik silahların dağıtımını kolaylaştırdı. Canavar makineler, cehennem tasvirlerini anımsatan ya da daha önceki tasvirleri andıran sahnelerde birbirleriyle çarpıştırıldı. Bir savaş başlatmak ya da sadece kendini başkalarının emperyal hırslarından korumak isteyen herhangi bir ulus için sanayileşme mecburiydi.
Kapitalizmi açıklayanlar, endüstriyel üretimin “maddelerine”, tüketim mallarına ve emek tasarrufu sağlayan cihazlara (sermaye) odaklanma eğiliminde. Kapitalist iktisatçılar (diğer adıyla “ekonomistler”) kapitalizm açıklamalarına ya hayali ya da gerçek insan istekleri (“talep”) ya da sui generis ekonomik üretim (“arz”) ile başlarlar. Peki ama kapitalistler ve komünistler, onu sınırladığı düşünülen rakip ideolojik toplumsal örgütlenme biçimleriyle alay ederken neden her ikisi de sanayinin yöntemlerine bel bağlıyordu? Yine ideolojik farklılık, sanayileşmenin maddi olgularına değil, etrafındaki toplumsal örgütlenme biçimine yansımıştı.
Komünist sanayileşmeye dönük Batılı eleştiri, sanayileşmenin ortak mecburiyetine değil, komünist sanayi biçiminin (devlet güdümlü) göreli verimsizliğine odaklanıyordu. Fakat endüstriyel çıktının değeri toplumsal olarak belirlenir. Kapitalistler uzun süre tüketim toplumları yaratmaya odaklanırken, komünistler halklarını eğitti ve sağlık hizmeti sağladı. Her iki vizyonun da erdemleri tartışılabilir ama her ikisi de sanayiyi bunu gerçekleştirmek için merkezi bir yöntem olarak kullandı.
Geniş anlamda sanayileşme, belirli zenginlik türlerini üretmenin bir yolunu temsil eder. Kaynaklar toplanır ve endüstriyel süreç yoluyla “zenginliğe” dönüştürülür. Belirli zenginlik türlerinin (“sermaye”) diğer zenginlik türlerini (örneğin tüketim malları) yaratmak için neden gerekli olduğunu açıklamak üzere teoriler geliştirilir. Sanayileşme süreci ile kurumsal ilişkiler yaratılır. Bu şekilde, endüstriyel girdiler evrensel olarak dağıtılmış olma anlamında “kapitalist” değildir. Bazı coğrafi bölgelerde var olurken diğerlerinde yokturlar.
Çağdaş Batı ekonomisi, endüstriyel girdileri güvence altına almak için yapılan emperyalist savaşların uzun tarihini göz ardı ederek endüstriyel bağımlılıkları piyasalara yerleştiriyor. Birinci Dünya Savaşı bu eğilimin en önemli emsali. Uluslar, kendilerini savaşta tutan endüstriyel girdiler de dahil olmak üzere “zenginliği” kontrol etmek için birbirleriyle savaştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan daha sonraki bir örnek bu eğilimi gösteriyor. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’na endüstriyel bir ekonomiyle girdi ama bu ekonomiyi ayakta tutacak güvenli bir petrol kaynağı yoktu. Bunu anlayan Amerikalılar, petrol yüklü gemilerin Japonya’ya petrol taşımasını engellemek için Pasifik’te bir deniz ablukası kurdular. Japonlar savaş makinelerini durdurma ya da Pearl Harbor’ı bombalayarak deniz ablukasını sona erdirmeye çalışma seçenekleriyle karşı karşıya kaldılar. İkincisini seçtiler.
Tarihin bu kesiti, ABD’nin son yarım yüzyılda kasıtlı olarak ve ciddi ölçüde sanayisizleşmesiyle günümüze taşındı. Bu durum ABD’nin sanayi üretiminin dolar cinsinden değerinden anlaşılmasa da hangi tür sanayi mallarının üretildiğinden ve imalat istihdamındaki büyük düşüşten anlaşılıyor (aşağıdaki grafik). ABD ayrıca şu anda iki sıcak savaşa (Ukrayna, İsrail) girdi ve bir üçüncüsünü (İsrail’in Suriye’nin başkenti Şam’daki İran konsolosluğunu bombalamasına izin vererek) başlattı. Sosyal örgütlenme biçimlerindeki farklılıklara bakılmaksızın Çin, Alman ve Amerikan endüstrilerinin tamamı kontrol etmedikleri kaynaklara ihtiyaç duyuyor.
Teorik olarak Çin, ABD’den (“kapitalist”) farklı bir politik ekonomi biçimine (“komünist”) sahip. Ve kesinlikle (şu ana kadar) devlet bankacılığı sistemi aracılığıyla finansal kapitalizmin bazı tuzaklarından kaçınmış görünüyor. Lenin’in geç aşama kapitalizmin emperyalizmle ilişkisi iddiasını akılda tutarak, Çin, Batı militarizmi yoluyla endüstriyel kaynaklardan mahrum bırakılmaya (ABD’den) farklı tepki verecek mi? Başka bir deyişle ABD, Çin sanayisinin endüstriyel girdiler için bağımlı olduğu bir ülkede rejim değişikliği operasyonu gerçekleştirirse, Çin ihtiyaç duyduğu kaynakların kontrolünü yeniden ele geçirmek için askeri olarak harekete geçecek mi?
Daha genel bir ifadeyle, Biden yönetimi tarafından ham kapitalist emperyalizmin yeniden canlandırılması, ulusların 1) endüstriyel girdileri güvence altına almak için 2) askerileşmek için küresel bir yarışa girmesine neden olur mu? Aşağıda tartışıldığı üzere, Avrupa’nın bunları yapmaktan ya da yok olmaktan başka pek seçeneği yok. ABD, Kuzey Akım boru hatlarını havaya uçurduğunda Avrupa açısından göreli enerji güvenliğini sona erdirmişti. Rus LNG’sinin (sıvılaştırılmış doğalgaz) gerçekte ne kadar güvenilir olduğunu sorgulayan Amerikalıların aynaya iyice bakmaları gerekiyor. Kuzey Akım boru hatları, bunları havaya uçuran Amerikalılar tarafından bir B planı olmaksızın yok edilmişti. Rusların 1) bir planı ve 2) bunu hayata geçirecek altyapısı varken, Amerikalıların Avrupa’ya LNG sevkiyatını güvence altına almak için on yıllık bir zaman dilimi var.

Grafik: Biden yönetiminin çokça lanse ettiği ABD imalatının canlanması, ülkedeki imalat istihdamını 2020’de Kovid-19 salgını başlamadan önceki seviyesine geri getirdi. Hâlâ 2001 öncesi seviyelerin çok altında. ABD’nin Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşın gerekçesinin “iktisadi rekabet gücü” olduğu düşünüldüğünde Biden, şimdi teoride 1990’ların başında ve ortasında NAFTA’ya verdiği desteğin ortadan kaldırdığı işleri geri almaya “çalışıyor”. Kaynak: St. Louis Federal Reserve.
Buradaki temel soru şu; emperyalizm olmadan sanayi mümkün mü? ABD’nin sanayisizleşme, daha doğrusu bazı sanayi üretimini dışarıya yaptırma kararı değerlendirmeleri zorlaştırıyor. ABD, 1980’lerden Büyük Durgunluğa, ama özellikle de Çin’in DTÖ’de yükseldiği andan itibaren (2001) kadar sanayisizleşirken, Amerikalılar endüstriyel rekabete dönük iyi niyetli bir bakış açısına giderek daha fazla yatkın hale geldi. Şimdi, bu emperyal uykudan uyanan ABD 1) ihtiyaç duyacağı silahları üretme, 2) halihazırda başlattığı savaşlarda savaşma kabiliyetinden yoksun.
Bu, durumu abartmak anlamına gelmiyor. İki partili George W. Bush dönemindeki Irak savaşı, muhtemelen İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihin stratejik açıdan en az tutarlı, en ölümcül emperyal macerasıydı. Emekli ABD’li General Wesley Clark’ın 2003 yılında elde ettiği ABD’nin rejim değişikliği operasyonlarına hedef olan ülkelerin listesi, Amerikan kan tutkusunda ya da emperyal hırslarında hiçbir azalma olmadığını gösteriyordu. Bugünkü aptallığı özel kılan, ABD’nin yenilenen emperyal hırslarını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu endüstriyel üssü elden çıkarmış olması.
Rusya’nın Ukrayna’da ÖAH (özel askerî harekât, şimdi savaş) başlatmasından önce, gelişmiş Avrupa, Rusya’dan indirimli fiyattan LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) satın alıyordu. İndirimli fiyat kârları artırdığı için Avrupa endüstrisi bu düzenlemeden fayda sağladı. Bu anlaşma nihayetinde Rusya’ya Avrupa üzerinde önemli bir siyasi kontrol sağladı, zira Rus LNG’sinin geri çekilmesi mevcut bir kaynağı ortadan kaldıracak ve Avrupa endüstrisini LNG’ye piyasa fiyatı ödemeye zorlayacaktı.
Kuzey Akım boru hatlarının imhası, Avrupa için iktisadi bir felaketi önleme konusunda gerekli planlama yapılmadan gerçekleşti. Amerikan “planı”, eğer buna plan denilebilirse, önümüzdeki on yıl içinde birkaç milyar dolar harcayarak ABD’li üreticiler tarafından üretilen LNG’yi Avrupa’ya Rusya’ya ödediğinin iki katı ya da daha fazla bir fiyattan ulaştırmak için gerekli altyapıyı inşa etmek. Bu fiyat farkı Avrupa’daki enerji yoğun endüstrileri iktisadi olarak yaşayamaz hale getirecek ve “Amerikan” LNG’sinin fiyatı ile Rusların uyguladığı indirimli fiyat arasındaki fark kadar kalan endüstrilerin kârlarını düşürecektir.

Grafik: “Açgözlülük enflasyonu” terimi, kurumsal gücün şirketlerin tek taraflı olarak fiyatları yükseltmesine ve böylece kârlarını artırmasına imkân sağladığı durum. Kapitalist ekonomide rekabet ve düzenlemelerin bunu önlemesi beklenir. Aslında, düzenleyiciler uzun zaman önce, tarihe ve iktisadi mantığa aykırı olarak, “piyasaların” piyasa gücünün birikmesini önleyeceğine güvenerek, şirket gücüne sınır koymaktan vazgeçtiler. Biden yönetimi bazı anti-tröst faaliyetlerini yeniden canlandırmış olsa da iktisadi politikaları oligarkların elinde iktiasdi konsolidasyonu desteklemeye devam ediyor. Kaynak: St. Louis Federal Reserve.
Henüz tatmin edici bir yanıt verilmemiş olan soru, Avrupa’nın neden Ukrayna’daki Amerikan projesiyle birlikte hareket ettiği. Bu projeden doğan “Batı’ya karşı Doğu” koalisyonlarında işbirlikçi bir Doğu’ya karşı hırçın, küçük ve yorgun bir Batı yer alıyor. Avrupa’nın siyasi liderleri, ABD’nin Avrupa sanayisine dönük enerji girdilerinin hacmini ve fiyatını kontrol etme planlarına kısa vadede boyun eğiyor olabilir ama bunu uzun vadede yapmak Avrupa sanayisi için ciddi bir gerileme anlamına gelecektir. Dahası, basit coğrafya Amerikan planının başarısına meydan okuyor. Sadece coğrafya açısından bile Rus LNG’si taşımacılık için “verimli” bir seçim.
Temel endüstrilerini bir kenara bırakan ABD’nin kendi endüstriyel tabanını yeniden inşa etme konusunda tutarlı bir planı yok. Biden yönetimi, elektrikli araçlar üretme planının, artan çevresel sorunları çözmek için küresel bir çaba başlatacağı taahhüdünü vererek göreve geldi. Fakat planı elektrikli araç üretmek değildi. Plan, “yeşil” şirketlerin elektrikli araç üretmesi için vergi teşvikleri önermekti. Elektrikli araçların kullanımını artırmak için gereken altyapıyı oluşturmadan, otomobil üreticileri ve elektrik şirketi yöneticileri de dahil olmak üzere çok az kişinin bu konuda istekli olduğu kısa sürede anlaşıldı. Biden yönetimi, gerekli altyapıyı inşa etmek için hızla harekete geçmek yerine, elektrikli araç çabalarından geri adım attı.
ABD’nin halihazırda iki savaşa girmiş olması, bu savaşlarda kullanılacak silah ve malzemeyi gerçekçi bir şekilde üretememesi ve şu anda birikmekte olan çevresel sorunların çoğunda birincil sorumluluğa sahip olması ve bunları gerçekçi bir şekilde ele almaya yönelik hiçbir toplumsal ilgisinin olmaması nedeniyle gelecek kasvetli görünüyor. Ancak Batı, kolektif Doğu ile aynı gezegende yaşıyor. Endüstriyel kaynaklardan yoksun endüstriler gibi, ortak bir gezegende toksik çevresel etkiler üretmek de uzun vadede savunulamaz. Her ikisi de gelecekteki jeopolitik çatışmalara işaret ediyor.
İktisatçı Michael Hudson, Lenin’in izinden giderek, finansal kapitalizmin rant çıkarma ve emperyalizm yoluyla sanayi kapitalizmine dayatılan bir yük olduğunu uzun zamandır savunuyor. Finansal kapitalizm konusunda Hudson’a katılmakla birlikte, sanayi kapitalizmi kendi yüklerini üretiyor. Çinli yetkililer son kırk yıllarını ülkenin sanayi üretimi için gerekli girdileri (kaynakları) temin etmek üzere yeryüzünü taramakla geçirdiler. Bu süre zarfında Amerikalılar Nikaragua, El Salvador, Guatemala, Sırbistan, Irak, Afganistan, Libya, Yemen, Suriye ve şimdi de Rusya, Gazze ve İran’da büyük ölçüde yıkıcı savaşlar başlattılar.
O halde soru şu: Emperyalizm kendine özgü müdür, yoksa sanayileşmenin ve/veya kapitalizmin bir işlevi midir? Lenin’in argümanı kısmen kapitalizm altında devletin doğuşuna ilişkin teorisine dayanıyor. Bu teoriye göre (Marx’ı takip ederek) devlet, güçlü kapitalistlerin çıkarlarına hizmet etmek için vardır. Bununla birlikte, sözüm ona komünist Çin devleti, entegre bir devlet teorisi (aşağıdaki grafik) aracılığıyla devlete fayda sağladığı teorisi altında, endüstriyel girdilerin yerini belirleme ve bunlar için pazarlık yapma yoluyla “Çin” endüstrilerinin çıkarlarını teşvik ediyor.
Bu (zımni) Çin görüşü ile kapitalist devletlerdeki özel mülkiyetin ve sanayinin kontrolünün verimli olduğu görüşü arasındaki tarihsel fark, ikincisinin (ABD) emperyal savaşlar başlatmak ve devlet gücünü kullanarak uluslararası rakipleri sıkıştırmak için devlete bel bağlaması. Örneğin, Kuzey Akım boru hattını havaya uçurmak Amerikan halkı için akla gelebilecek hiçbir fayda sağlamadı ve bizi nükleer silahlı bir güçle (Rusya) doğrudan çatışmaya soktu.
Bunu yapan Batılı “biz” bir soyutlamadan ibaret. Amerikan devletinin büyük ölçekli petrol ve gaz üreticileri (örneğin Chevron, ExxonMobil) hilafına yaptığı eylemler, endişenin karşılıklı olmadığını gözden kaçırıyor; bu şirketleri yöneten insanlar Amerikalıları yol arkadaşı olarak değil, av, top yemi ve sıkıntı olarak görüyor. “Amerikalı” LNG üreticileri, fracking atıklarıyla ülke genelinde akiferleri yok etti. Mevcut ve emekli gaz kuyularından sızan metan gazı, ABD’nin iklim değişikliğindeki sorumluluğunu büyük ölçüde artırıyor.
Amerikalı yetkililer neoliberal dönemin bazı iktisadi sonuçlarını nihayet görüyor gibi görünse de bu sonuçların gerçekte nasıl ortaya çıktığına dair çok az anlayış var gibi görünüyor. Bunun nedeni neredeyse kesin olarak, bugün bu sonuçları görmekle yükümlü olan aynı yetkililerin, bu sonuçları doğuran politikaları önerirken bunları öngörmemiş olmaları. Buna ek olarak, Batı’daki sınıf ilişkileri, zengin Batılıların geri kalanımıza zarar veren politikalardan fayda sağlamasına neden oluyor. Şirket kârları, zengin Amerikalıların geri kalanımıza yüklediği çevresel zararlarla orantılı olarak artıyor.

Grafik: Çin’de son on yıllardaki servet artışı büyük ölçüde özel servetteki büyümenin bir fonksiyonu oldu. Çin’deki en zengin yüzde onluk kesim neredeyse ABD’deki kadar ulusal servete sahip. Temel bir fark, Çin’deki zenginlerin ABD’de olduğu gibi Çin hükümetini (henüz) kontrol etmemesi. Yabancı emperyalistler (ABD) kaynak emperyalizmi yoluyla bu özel zenginliği tehdit ederse Çin hükümeti boş duracak mı? Ve Çin’in sanayi girdilerinde sözleşmeleri güvence altına alma konusundaki öngörüsü göz önüne alındığında, ABD bu kaynakları almak için harekete geçtiğinde (düşünün: Irak 2003) nasıl tepki verecek? Kaynak: Stanford Üniversitesi.
Wall Street, bugün dünyada rastgele katliamın en güçlü amigosu olsa da onu dize getirmek şu anda ABD’nin yurt dışındaki savaşlarına yön veren emperyalist dürtüyü azaltma konusunda muhtemelen çok az şey yapacaktır. Kapitalist terimlerle finansallaşma, ekonomik rant çıkarma ve finansal oyunbazlık yoluyla serveti onu yaratan insanlardan yeni sahiplerine aktarmanın bir yöntemi olarak anlaşılabilir. O halde soru şu: Çin’in devlet bankacılığı sisteminin amacı da bu mudur? Başka bir deyişle, Çin’in yeni mülk sahibi sınıfı sahip olduğu serveti yarattı mı, yoksa finansal oyunlar bu mülkiyeti basitçe onun eline mi verdi?
Hayattaki pek çok şeyde olduğu gibi, cevaplar muhtemelen sırasıyla 1) kısmen ve 2) evet. Bir benzetme yapmak gerekirse, yıllar önce bendeniz, kredi kartı borçlularının yüzde 19,99 ödediği bir dönemde, yüzde birin dörtte biri oranında teminatsız “içeriden” fon alabilmiştim. Aradaki fark Wall Street’teki bayi masalarına yakınlıktı. Her iki kredi türünün de (kredi kartları ve iç oran) teminatsız olduğu göz önüne alındığında, kredi verenler açısından riskler benzerdi. İktidara yakınlık olmasaydı, oranların aynı olması gerekirdi. Bu anlamda finansal kapitalizm, zengin ve güçlüleri daha zengin ve daha güçlü yapmanın bir yolu. Bu örnekte faizden tasarruf edilen para (19,99 – 0,25 = yüzde 19,74) zenginlere servet transferini temsil eder (aradaki fark bende kalmadı, bana geçti).
Amerika’nın retorik olarak piyasalardan savaşa “yönelmesi”, Çin’in GSYİH’sinin Büyük Durgunluk sırasında ABD’ninkini gölgede bırakmasıyla başladı (yukarıdaki üst grafik). Aslında ABD ve AB neoliberal esintili kemer sıkma politikaları uygularken (2010-2015) Çin’in muazzam mali genişlemesi olmasaydı, “Batı” asla toparlanamazdı. Amerikan savaşları jeostratejik terimlerle açıklanma eğiliminde olsa da her iki Dünya Savaşı da dönemin gelişen sanayileşmesini desteklemek için endüstriyel girdileri kontrol etme yarışını içeriyordu.
Sorun şu; endüstriyel savaşın ortaya çıkışı göz önüne alındığında, diğer uluslar tarafından işgal edilmek ve kontrol edilmek istemeyen herhangi bir ulusun sanayileşmekten başka seçeneği yoktur. Bu gerçek hem saldırgan hem de savunmacı sanayileşmeyi teşvik etti. Dünya hakimiyeti peşinde olanlar (ABD, İngilizler, Naziler) sanayileşmeyi, sanayi girdisi olarak kullanılan kaynakları kontrol etme yarışı olarak gördüler. Ve çevreye verdikleri zararı en etkili şekilde başkalarına yükleyebilen uluslar, ulusal ürün/kâr açısından bir fayda görüyor.
Buradaki sonuç henüz yazılmadı. ABD’nin aksine Çin, modern tarihte endüstriyel girdileri güvence altına almak için askeri fetihlere girişmedi. İleriye baktığımızda, muhtemelen yapacak ve muhtemelen yapmayacaktır. ABD’nin iki büyük okyanus arasında bulunması gibi, siyasi “liderlerinin” denizaşırı askeri harekatın potansiyel riskleri ve ödülleri konusunda çarpık değerlendirmeler geliştirmesine yol açmış olabilecek özellikler var. ABD’nin Rusya nefreti hem ırkçı (Slav karşıtı) hem de Birinci Dünya Savaşı’na giden yolda Amerikan yönetici sınıfının emperyal hırslarının bir kalıntısı.
Buradaki amaç Çin’i ya da başka bir ülkeyi yapmadığı eylemlerle suçlamak değil. Bunu yapmasına yol açabilecek koşulların hızla birikmekte olduğunu iddia ediyor. Bu çatışmanın maddi temelini sanayi girdisi olarak kullanılan kaynaklar oluşturuyor. “Doğu”, Amerikan emperyal hırslarına Rusya’nın Ukrayna’da NATO’ya karşı başlattığı özel askerî harekât ve şimdi de savaşla tepki verirken, ABD tehlikeli bir şekilde bocalıyor. Yukarıda belirtildiği üzere, emperyalist çatışmalara girmeye pek ilgi duymayan ya da hiç ilgi duymayan dünyanın diğer ulusları, Amerikan emperyalizmine yurt dışında askeri olarak karşılık verecek mi? Bunu yapmak onları emperyalist yapar mı? Bu farksız bir ayrım mıdır?
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika7 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4








