Görüş
Bir Hint dizisi: “Geceyarısı Özgürlük”

“Geceyarısı Özgürlük”
14 Ağustos 1947’de gece yarısı Hindistan 200 yılı aşkın süren İngiliz sömürge yönetiminden özgürlüğüne kavuştu. Özgür bir Hindistan’ın doğuşu bir kutlama anı olabilirdi ancak Hindistan, Hindistan ve Pakistan olarak bölününce bölünmenin karanlığı ile gölgelendi …
Ya Nehru yerine Sardar Patel ilk Başbakan olarak seçilmiş olsaydı? Ya Gandhi ilk görüşmelerinde Jinnah’ı küçümsemeseydi? Ya Nehru ve Patel, Jinnah barış istediğinde ona daha açık olsalardı? Ya Nehru, Lord Mountbatten’ın, Hindistan’ın son Valisi’nin ve İngilizlerin niyetleri konusunda daha seçici olsaydı? Ya Patel, Gandhi’nin ulusal birliği korumak için Jinnah’a Başbakanlık koltuğu teklif etme isteğini kabul etseydi? Ve sorular böylece devam ediyor…

Bugün bu köşede bir dizi incelemesi ile karşınızdayım. Hindistan’ın abonelik tabanlı dijital yayın platformu SonyLIV’in 15 Kasım’da yayına giren “Geceyarısı Özgürlük” dizisi, 1975 tarihli çok satan bir romandan uyarlanan bir dönem draması ve Hindistan’ın Bağımsızlık ve Bölünme yolculuğunu konu alırken Hindistan’ın özgürlük mücadelesinin acı dolu son ayağını ekrana taşıyor. Hint yapımcı ve yönetmen Nikkhil Advani’nin ismini ve hikayesini Larry Collins ve Dominique Lapierre’in kitabından alan ve orijinal ismi “Freedom At Midnight” olan web dizisi şimdilik her biri 37-43 dakika uzunluğunda 7 bölümden oluşan 1. sezona sahip. 2005’te Fransa’da yaşamını kaybeden Amerikalı yazar Larry Collins ve 2022’de 91 yaşında vefat eden Fransız meslektaşı Dominique Lapierre’in 1975’te yayınlanan Geceyarısı Özgürlük kitabı, Hindistan’ın özgürlük mücadelesinin son ayağını, yani 1947’de Hindistan’ın bağımsızlığını ve ardından 1948’de Mahatma Gandhi’nin suikastını anlatıyor.
Geceyarısı Özgürlük dizisinin çerçevesi oldukça geniş, ancak ana anlatı yalnızca iki yılı kapsıyor ve Bölünme ayaklanmaları sırasında yeni bağımsızlığını kazanan Hindistan’ın belirsiz geleceği ile son buluyor. Hindistan’ın özgürlük mücadelesi hakkında bolca film çekilmiş, bunlardan yalnızca 3 tanesi devrimci özgürlük savaşçısı Bhagat Singh hakkında. Ve Geceyarısı Özgürlük ana akıma bağlı kalmayı seçerek kapsamını çoğunlukla Hindistan’ın Bağımsızlığı ve Bölünmesi arasındaki iki yılla sınırlamış: Lord Mountbatten’ın bağımsızlıktan yalnızca birkaç ay önce Hindistan’ın Valisi olarak görev yaptığı dönemle başlıyor, 1944’teki Gandhi-Jinnah görüşmelerinin olaylarını takip ediyor ve Mahatma Gandhi’nin suikastından hemen önce perdeleri stratejik olarak indiriyor.
Bize, Vali Evi’nde ve Hindistan Ulusal Kongresi’nin genel merkezinde kapalı kapılar ardında neler yaşandığına dair içeriden birinin anlatımını sunuyor; tüm karmaşıklıklara, uzlaşmalara, küçük zaferlere ve ideolojik çatışmalara ışık tutuyor.

Gandhi, Nehru ve Patel
Diziyi izlemek, modern Hindistan ve Pakistan’ın yaratıcıları Gandhi, Nehru, Patel, Jinnah ve Mountbatten’ın milyonların kaderleri hakkında tartıştıklarını bir cam duvardan görmek gibi. Ayrıntılar yoğun ancak hikaye anlatımı sürükleyici bir gerilim olmaktan çok, yumuşak bir drama. Belki de bu gerilimi vermek içindir mi ki dizinin hemen her sahnesinde bir saatin tik tak sesini duyabilirsiniz. Bölünmenin ateşli savunucuları Müslüman Birliği ve Hindistan Ulusal Kongresi tarafından temsil edilen acılı muhalifleri için saat işliyor.
Sömürge yönetiminin son ayları kaçınılmaz olarak Hindistan’ın dini çizgiler üzerinden bölünmesine yol açtı. Tarihi drama, Hindistan’ın bağımsızlığına yol açan olayları, Bölünme’nin gerçekliği ile gölgelenmiş bir şekilde anlatıyor. Hindistan’ın bağımsızlığına giden zorlu dönemi tasvir eden Geceyarısı Özgürlük politik manzarayı keşfederken hikayesine nüfuz eden metaforik bir dil olarak politik tonu benimsiyor ve anlatı küçük, sembolik ayrıntılarda gelişiyor. Örneğin, günlük görseller daha derin anlamlar kazanıyor: Sardar Patel tarafından çaya yarı batırılmış bir bisküvi ülkenin bölünmesinin kaçınılmaz oluşunu sembolize ediyor, Mahatma Gandhi’nin duvardaki yana doğru eğilmiş fotoğraf çerçevesi yaklaşan çatışmaya işaret ediyor, Gandhi’nin saatini kaybetmesi ve Patel ile Nehru’nun labirentvari geniş Vali sarayında kaybolması politik kaosun ortasında desteği veya daha çok kişinin yolunu kaybetmesinin metaforu haline geliyor.
Dizi, 1946’da Mahatma Gandhi’nin “Eğer Hindistan bölünecekse bu benim cesedim üzerinden olacaktır” demesi ile başlıyor. Çok geçmeden Hindistan’ın bölünmesinin ve bağımsız Hindistan’ın şiddetli doğuşunun acı dolu bir anlatımını sunmaya geçiyor. Sizi Hindistan’ın bağımsızlığı için savaşan ve 77 yıl önce milyonlarca Hint’in kaderini şekillendiren kararlar alan Hint liderler ile aynı odaya yerleştiriyor. Önce Bağımsızlıktan önceki yıldaki olayların kronolojisi kapsamlı bir şekilde ortaya konuyor. İkinci Dünya Savaşı’nda kan kaybeden İngilizler, Hindistan’ı terk etmek için acele ediyor. Gandhi’nin vaftiz babası olduğu ve Nehru’nun ve Sardar Patel’in önderlik ettiği Kongre ile Jinnah’ın Müslüman Birliği arasında arabuluculuk yapmaya çalışıyor. Anlaşmazlığın konusu? Birleşik mi yoksa bölünmüş bir Hindistan mı? Mohammed Ali Jinnah’ın liderliğindeki Müslüman Birliği, Jinnah’ın Kongre liderliğindeki bir Hindistan’da kaybolacağından korktuğu onuru Müslümanlara verecek ayrı bir toprak talebinden geri adım atmayacak. Dizi, kurucu babaların bağımsız, modern bir ulusun hangi yöne gitmesi gerektiğini tartıştığı ve görüştüğü Hindistan tarihindeki belirli bir zamanı araştırıyor. Birden fazla ideolojinin çatışması var: Jinnah’ın ayrılıkçılığı, Nehru’nun birleştiriciliği, Patel’in pragmatizmi ve Gandhi’nin prensipleri. Bir tartışmada herkes haklı olduğunda ilginç bir drama ortaya çıkıyor, ancak dizi bundan yararlanmıyor ve daha çok olayların sırasını haritalamakla ilgileniyor. Belirli olayların derinliklerine iniyor ancak bir bütün olarak bir araya gelmeyi başaramıyor.
Bu, Hindistan Ulusal Kongresi’nin ve/veya Tüm Hindistan Müslümanları Birliği’nin ve onların liderleri Jawaharlal Nehru ve Muhammad Ali Jinnah’ın inatçılığı mıydı? Mahatma Gandhi Hindistan’ın bölünmesini durdurabilir miydi? İngilizler bir kez daha böl-yönet politikasını mı kullandı? Son Genel Vali ve eşi Lord Louis Mountbatten ve Edwina Lady Mountbatten bunda ne kadar rol oynadı? …
Bunun bir belgesel olmadığını söyleyeyim: Altı kişilik bir yazar ekibinin senaryosu ile çalışan yönetmen Nikkhil Advani yedi bölümlük diziyi bir tarih dersinden bekleyebileceğinizden daha ilgi çekici ve anlamlı bir deneyim haline getirmek için bazı “yaratıcı özgürlükler” almışlar. Buna ayrıca belirli bir figüre takıntılı biyografik bir dizi olmaması da yardımcı oluyor. Kitlesel şiddet, ölüm, dehşet verici zulüm, açlık, hastalık ve evsizlik… Hepsi Hindistan’ın bağımsızlığına eşlik etti VE dizide asgari düzeyde temsil ediliyor VE senaryolarda genellikle sepya tonlarında görünüyorlar, yani kan dökülmesinin rahatsız edici bir görüntüsü olmadan.
Drama neredeyse tamamen ayrıntılı konuşmalara, toplantılara, tartışmalara, konuşmalara, kararlara, açıklamalara ve yoğun diyaloglara dayanıyor ve dönem sahnelemesinin büyük bir kısmı iç mekanlarda: büyük odalarda, koridorlarda ve ofislerde. En etkili sahnelerden biri, Nehru, Patel ve Maulana Azad gibi Kongre liderleri ile dolu bir odada düzenlenen kritik bir toplantı ile Jinnah ve meslektaşları ile dolu bir odada yapılan toplantı arasındaki geçişler. Az ışıklı odalarda yapılan sohbetler, Kuzey ve Doğu Hindistan sokaklarında çıkan ortak yangınlarla karşılaştırılıyor. Diyaloglar ve performansların duygusal akorlar ile etkili bir uyum sergilediği görülüyor. Örneğin aşağıdaki satırlara bir göz atın:
“Eğer Hindistan bölünecekse bu benim cesedim üzerinden olacaktır”
veya
“Sıradan bir adam, hükümetlerin yıllardır başaramadığı değişimi gerçekleştirebilir”
veya
“Bu insanlar Hindu olmadan önce Punjablı veya Bengallidir.”
Son dizede örneklendiği üzere diyaloglar, karakterlerinin zihinlerine dair içgörüler sunarken kimlik ve aidiyetin karmaşık etkileşimini özetleyen evrensel gerçekler olarak yankılanıyor, çağın daha büyük ikilemlerine değinerek tarihi ve duygusal derinlik yansıtıyor. Tarihsel hikayelerin olayı budur: Gerçeğe bağlı kalmaları gerekir ama aynı zamanda ilgi çekici bir izleme deneyimi sunmaları gerekir; ilgi çekici kısımlar özenle seçilebilir, ancak ihmal edilenler genellikle ihmal edilir ve “yaratıcı özgürlükten” yararlanılabilir. Ancak dizide ana akım Bollywood’un eğilimli olduğu türden abartılı bir gösteriş pek görülmüyor (Kİ bu bence diziye olumlu bir katkı sağlamış) ama dizinin trajediye karşı tutumunda ikna edicilik daha az hissediliyor, ara sıra Bollywood tarzı süslemelerde kayboluyor ama ciddi tartışmalarla kurtarılıyor.
Dizinin ana karakterleri arasında, sürekli olarak Kongre Partisi lideri Jawaharlal Nehru ile pazarlık eden, onun ilkeleri ile partisinin idealleri arasında kalan Kraliçe Victoria’nın torununun torunu Lord Mountbatten; yalnızca iki seçenek gören (“Ya Hindustan bölünecek ya da yok edilecek”) Müslüman Birliği lideri Mohammed Ali Jinnah ve bağımsız bir Hindistan’ın nasıl ilerleyeceği konusunda birleşik Hindistan hayalinden vazgeçen Mahatma Gandhi yer alıyor. 1989 doğumlu Hint aktör Siddhant Gupta Hindistan’ın ilk Başbakanı Jawaharlal Nehru rolünde oyunculuk yeteneği üzerine büyük övgü alsa da bence asıl öne çıkan performans Mohammed Ali Jinnah rolü ile 58 yaşındaki Hint aktör Arif Zakaria’dan geliyor; Pakistan’ı yaratmak gibi tek bir vizyonu olan Müslüman Birliği’nin kararlı lideri olarak son derece ikna edici bir performans. Ayrıca Gandhi rolündeki Chirag Vohra ve Hindistan’ın ilk içişleri bakanı Sardar Vallabhbhai Patel rolündeki Rajendra Chawla’nın da güçlü performansları var.
Sardar Patel tıpkı Hindistan özgürlük mücadelesinde olduğu gibi gösterinin de jokeri. Doğum yıldönümü Hindistan’da Ulusal Birlik Günü olarak kutlanan Sardar Patel ironik bir şekilde Pakistan fikrine ya da Bölünme fikrine teslim olan ilk liderlerden biri olarak gösteriliyor. O bir milliyetçi ama aynı zamanda bir realist, pragmatizmi sıklıkla köklü milliyetçiliği ile çelişen bir lider.
Benzer şekilde sosyalizm ve laikliğin sembolü olarak bilinen Jawaharlal Nehru, ülke çapındaki şiddetli isyanlara karşın idealist duruşundan uzun süre vazgeçmiyor. Nehru’ya hayat veren oyuncu son derece genç görünse dahi ona modern havayı veriyor; onu kusursuz İngilizce konuşan ve kusursuz takım elbiseler giyen, ancak yalnızca ulusu değil, aynı zamanda yaşadığı idealleri de derinden önemseyen yetenekli bir avukat olarak gösteriyor ama aynı zamanda otuzlu yaşların ortalarında biri olarak ellili yaşlarının sonlarında birini oynadığı gerçeğinden de tam olarak kaçamıyor.
Dizi, Gandhi hakkında yeni şeyler de gösteriyor: Hindistan özgürlük mücadelesinde şiddetsizliğin öncüsü olmasına karşın aynı zamanda şiddeti sineye çekmek konusunda inatçı bir yeteneğe sahip; şiddet ona değil, başkalarına yönelik ve Elbette kan dökülmesi onu derinden etkiliyor ancak Gandhi’nin vizyonu şiddete karşı hoşgörüsüzlüğünden daha güçlü. Genç ve ham bir Gandhi’den yaşlı ve bilge bir Ulusun Babası’na dönüşümü ikna edici.

Tüm bunların yanı sıra dizi Jinnah’ı Pakistan hayalini gerçekleştirmek için Tüberküloz teşhisini nasıl sakladığını veya kız kardeşi Fatima ile etkileşimlerini göstererek insani olarak gösterilmesine yönelik bir girişim var, ancak bu hızla söndürülüyor ve onu çoğunlukla Gandhi’ye karşı kıskançlık ile motive olan sert ve kötü bir adam olarak görüyoruz. Yani Jinnah’ın tasvirinde fark edilebilir bir önyargı var, kurnazlık ve soğukkanlı hesaplamaların bir karışımı gibi görünen bir önyargı: Dizi ayrı bir Müslüman bölgesi talebini incinmiş egolardan kaynaklandığını tasvir ediyor ve tüm resim asla gösterilmiyor gibi görünüyor. Yani Jinnah, kişiliği pipo içmeye, öksürmeye, kaşlarını çatmaya, güllerini haşin şekilde budayan soğuk-takıntılı birine ve “Ben Müslümanların tek sözcüsüyüm” diye sızlanmaya indirgenmiş, genel hatları ile karikatürize edilmiş bir karakter.
Ve bazı sahneler, Jinnah dışında hiç kimse suçlu değilmiş gibi sempati uyandıran histrioniklere uzanıyor. Şiddet tek taraflı hissediliyor ve genellikle Müslüman olmayanlar maruz kalıyor. Özellikle dizi bu dönemde Hindu Mahasabha’nın aktivitelerinden kaçınıyor ve yalnızca Gandhi’nin suikastını haber veren son sahnede onlara değiniyor. Yani Rashtriya Swayamsewak Sangh ve Hindu Mahasabha son bölümün son anına kadar resmin dışında. Hindu aşırılıkçıların Gandhi’ye karşı komplosu, artan şiddete tepki olarak gösteriliyor. Dizinin Gandhi’nin inancından biri tarafından öldürülmesi ile nasıl başa çıkacağını görmek için sanırım ikinci sezon bekleniyor… Bu arada bu ihtiyatlı yaklaşım Hindistan’daki aşırı Hindu milliyetçiliğinin hakim olduğu mevcut siyasi iklimden kaynaklanıyor olabilir…
Geceyarısı Özgürlük oyuncu kadrosu yüzlerce kişiden oluşuyor ama dizi iktidarın devri için yapılan müzakereleri yöneten bir avuç erkek ve bir iki kadına odaklanıyor; bu müzakereler, kaçınılmaz olarak çok fazla gerginlik ve gitgeller ile dolu, yavaş ve sancılı bir süreç. Dizinin bir eksik veya hatalı yönü, her bir önemli dramatik kişiliğin dram ve çatışma yaratmak amacı ile belirli bir düşünce çizgisini temsil eden bir ideolojik blok içine yerleştirilmesi: Gandhi bilge, Nehru birleşik bir Hindistan fikrine kendini adamış bir idealist, Patel kolu kurtarmak için bir eli kesmenin sorun olmadığına inanan bir pragmatist ve Jinnah Müslümanlar için ayrı bir ulusun yılmaz bir taraftarı; YANİ Dizi, bu olağanüstü adamların insani tutarsızlıklara yenik düşmeleri için fazla bir alan sunmuyor. Ancak Nehru, Patel ve Gandhi arasındaki kısa, dostça şakalaşmalar ve karakterler arasındaki samimi sohbetler, büyük siyasi figürlerin sonuçta insan olduğunu güzel bir şekilde ortaya koyuyor. Yine de derin insani nitelikleri görmek mümkün olabiliyor: Nehru’nun kırılganlıkla renklendirilmiş naif idealizmini, Gandhi’nin dingin ama duygusal ustalığını, Patel’in pragmatik keskinliğini, Jinnah’ın kararlı meydan okumasını ve Lord Louis Mountbatten’ın diplomatik karmaşıklığını görüyoruz.
Sanki bir sorun da dizinin temposu: Bazı kişisel sahneler uzatılmış gibi hissedilirken bazı önemli olaylar aceleye getirilmiş gibi. Yedi bölümden oluşan ilk sezon Hindistan’ı bölmenin bilgeliği hakkında gevşek ve gereksiz tartışmalar içeriyor, dördüncü bölüme kadar Hint ileri gelenler ve İngiliz yetkililer Pakistan’a olan talebi tartışıyorlar. Beşinci bölümden itibaren tempo, Mountbatten’ın Hindistan siyasi danışmanı VP Menon’un katılımı ile artıyor; Menon, Patel’in içerideki adamı oluyor ve tartışmayı Kongre’nin lehine çevirmeye yardımcı oluyor. Britanya’nın kötü şöhretli “Böl ve Yönet” politikasından bahsedilmesine karşın Mountbatten sempatik bir şekilde tasvir edildiği görülüyor. Ancak dizi geçtiği döneme ilişkin bağlam sağlamak için geçmiş olaylardan kesitlere de akıllıca yer veriyor. Ayrıca anlatıdaki bir kusur da kadın karakterlerin yeterince kullanılmaması, Fatima Jinnah ve Lady Mountbatten gibi figürler büyük bir vaat ile tanıtılırken anlatının kenarlarına itiliyor.
Ve bu arada dizinin kast seçiminde belki de beklenebileceği üzere Hindistan’ın A takımı yıldızları denilebilecek üst kulvar oyuncuları göremiyorsunuz, söze konu önemli tarihi figürleri özen ve güven ile ete kemiğe büründüren oyuncular var sahnede; hepsi oynadıkları liderlere tam olarak benzemese de gerçekten de canlandırdıkları adamlar olduklarına inanmanızı sağlamayı bir ölçüde başarabiliyor. Film yapımcısı büyük yıldızların dünyasından uzaklaştığı için övülse de dizi için yarattığı topluluk aslında hem isabetli hem de ıskalı. Örneğin bazı sahnelerde diyalogların anlatıda oluşan gerilimi dağıtmak için kasıtlı olup olmadığını veya gerçek konuşmalar olup olmadığını söylemek zor; bu daha çok Patel ve Nehru senaryolarında hissediliyor. Nehru-Patel ilişkisinin dinamikleri daha dikkatli bir şekilde araştırılabilirdi: Her ikisinin de devam eden toplumsal şiddete bir çözüm olarak Bölünme konusunda anlaştığı doğru olsa da neredeyse her konuda anlaşamıyorlardı; yani Patel’in Nehru’ya defalarca “Haklıymışsın, Jawahar” demiş olması pek olası değil gibi ki aksine, tam tersi gerçeğe daha yakın olabilir. Ya da Örneğin Gandhi performansında trajedinin ya da acının yansıtılması biraz daha hissedilebilir olabilirdi, yani hissediliyor ancak bu his bölümlere iyi serpiştirilmemiş. Ve genel performanslara bakınca, konuştuklarında diyaloglarının ağırlığını ve ciddiyetini hissetmiyorsunuz ki bu belki de dizinin en büyük zayıflığı. Ayrıca olaylar insanlardan daha öncelikli tutuluyor ve sonuç olarak her şeyin nasıl gerçekleştiğini biliyoruz ama nedenleri belirsiz kalıyor. Bazı sahnelerde gerilim dolu bir arka plan müziğinin korkunç derecede aşırı kullanılması da olayları dramatize etmede aşırıya kaçıldığı hissiyatı veriyor. Ve dizi bilmediğiniz bir tarihi anlatmayı da vaat ediyor Ama izlediğim yedi bölümde de kamuoyuna açıklanmayan önemli bir olay yaşanmıyor ki bu, çoğunlukla bilinen bir tarih.

Ölümcül derecede hasta ama kararlı bir karakter olan Jinnah’ı canlandıran Zakaria dışında, önemli liderleri canlandıran diğer karakterler açıkçası pek de etki bırakmıyor.
Bir de özgürlüğün elde edilmesinin bedeli hakkındaki soru, tekrar tekrar isyanları göstererek kutuplaştırıcı duyguları sömürücü bir şekilde körüklüyor.
Ve dizinin imgelerinde ince bir tek taraflılık var: Her isyan sahnesinde takke takan erkekler ellerinde kılıçlarla veya sopalarla sokaklarda yürüyüş yaparken veya burka giymiş kadınlar “Lad ke lenge Pakistan (Pakistan için savaşacağız)” diye bağırırken görülüyor, Sih kadınlar kendilerini Müslüman erkeklerden kurtarmak için ateşe atlarken gösteriliyor, Hindular bir Müslüman kalabalığı tarafından yakılırken alevler Tanrıça Durga’nın bir putunun önünde dans ediyor…
Yine de tarihi dramaların daha çok propaganda aracı olduğu bir zamanda Geceyarısı Özgürlük sansasyonalizmden uzak durmaya çalışıyor gibi, çoğu dönem dizisinin aksine bilinçli olarak bugüne hitap etmeye çalışmıyor. Yönetmen Nikkhil Advani, Hindistan topraklarında bölünmenin dehşeti ortaya çıkmadan hemen önce gösteriyi “Vaishnav jan to tene kahiye je, peer paraayi jaani re” (İyi bir insan, başkalarının acısını bilen kişidir) şarkısı ile kapatıyor. Yine de dizi, yalnızca Hindistan’ın bölünmesinin bir anlatımı değil; aynı zamanda insan ruhunun akıl almaz zorluklar karşısındaki direncinin bir keşfi: Tarihin karmaşıklıklarının tasvirinde, özgürlüğün değerli olsa da çoğu zaman ölçülemeyecek kadar pahalı bir bedelle geldiğine dair dokunaklı bir hatırlatma sunuyor. Bu arada Advani ikinci bir sezon olacağını duyurdu: Bölünme gibi bir konu tek bir web dizisinde ele alınamazdı zaten ki bu nedenle çatışmalar henüz doruğa ulaşmadı…
Son Sözler
Her şeye karşın bir sezonu, 7 bölümü tek bir günde soluksuz izledim. Ancak asıl söylemek istediğim, özellikle Gandhi senaryoları cidden vurucuydu; özellikle 3. (Satyagraha) bölüm …
Aynı ulusun, aynı toplumun, nasıl düşmanlaştığını,
Bölünme mantalitesinin zihinlerde nasıl vücut bulduğunu
son derece dramatik ve acımasızca ortaya koyuyor …
Belki de uluslar hem kendi tarihlerinden (zaten ders almalı ANCAK) hem de başkalarının tarihlerinden ders alarak yol almalıdır,
diye de düşündürdü izlerken …

Ve söylemeden geçemeyeceğim, başlangıçtan itibaren asıl yüklenicinin Gandhi olmasına karşın -yani İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi için iradeyi ve birliği sağlama çabaları ve bunu sağlayabilme başarısını da dizideki geçmiş kesitlerde izlemişken- aynı Gandhi’nin nasıl kenarda kaldığını veya açıkçası nasıl kenara itildiğini de çok ince bir biçimde anlatıyor dizi … Ve onu bekleyen hazin sonu da haber veriyor dizi kapanışta … Ve bu anlamda beni en çok etkileyen/duygulandıran karakter Gandhi karakteriydi …
“Umut dağıtabilir misin?”
Gandhi’nin (Nehru’ya soruyor) bir repliği.
“Aklın korkusuz olduğu ve başın dik tutulduğu, bilginin özgür olduğu, dünyanın dar iç duvarları ile parçalara ayrılmadığı, sözcüklerin hakikatin derinliklerinden çıktığı, yorulmak bilmeyen çabanın kollarını mükemmelliğe doğru uzattığı, aklın berrak akışının özgürlük cennetine doğru yolunu kaybetmediği yerde, Tanrım, ülkem uyansın!”
Gandhi’nin dua repliği.
Ve son Gandhi repliği ile sonlandırayım:
“Bir ağaç kökünden kesildiğinde nereye düştüğünün bilincini kaybeder. Ama köklerinden kopardığımız insanlardır, Maulana! Onlar da bilinçli olmayı bırakacaklar!”
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum











