Bizi Takip Edin

Avrupa

CDU’lu Kretschmer, AfD ile işbirliğine kapıları açtı

Yayınlanma

Friedrich Merz’in önemli müttefiklerinden Michael Kretschmer, muhafazakârların, Almanya için Alternatif (AfD) ile işbirliği yapması gerektiğini öne sürerek büyük bir siyasi tartışma başlattı.

Saksonya eyalet başbakanı ve Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU) üyesi Kretschmer, AfD’yi ilk kez bir eyaletin başına getirebilecek olan eylül ayındaki kritik seçimler öncesinde, Merz’in yükselen AfD’ye karşı “güvenlik duvarını” (Brandmauer) korumakta ısrar etmesine karşı çıkıyor.

Saksonya’da azınlık hükümetini yöneten Kretschmer, bu hafta başında Handelsblatt gazetesine verdiği röportajda, “Hâlâ güvenlik duvarlarından bahsedenler, zamanın işaretlerini fark etmemiş demektir. Konuşmak isteyen herkesle konuşmalıyız,” dedi.

POLITICO’ya göre Kretschmer, bu açıklamalarıyla Merz’in inatla kaçınmaya çalıştığı gerilimleri alevlendirdi.

Merz, ülkenin Nazi geçmişini gerekçe göstererek “aşırı sağ” ile işbirliğini reddediyor. Fakat Doğu Almanya’daki siyasi gerçekler, bu konuyu yeniden düşünmesi için baskı yaratıyor.

Anketler, AfD’nin 6 Eylül’de Saksonya-Anhalt’ta mutlak çoğunluğu kazanma şansı olduğunu ve aynı ayın ilerleyen günlerinde Mecklenburg-Batı Pomeranya ile Berlin’de de iyi bir performans sergileyeceğini gösteriyor.

Ulusal düzeyde ise, POLITICO’nun Anket Ortalaması, AfD’yi yüzde 28 destekle en popüler parti olarak gösterirken, Hıristiyan Demokratlar yüzde 22’de yer alıyor.

Parti içi muhalefet Weidel’a bayrak açtı: AfD’de neler oluyor?

Ne var ki şimdilik Merz, Almanya’nın “özel bir tarihsel sorumluluğu olduğu” ve bu nedenle “aşırı sağın merkezci ana akımla işbirliği yaptığı diğer AB ülkelerinin izlediği yolu takip edemeyeceği” yönündeki tutumunda ısrarcı.

Bir basın toplantısında gazetecilere yaptığı açıklamada Şansölye şunları söyledi:

“Almanya’da aşırı sağcı bir partinin hükümete girmesi, bunun başka bir ülkede gerçekleşmesinden tamamen farklı bir anlam taşır. Bu durum tarihimizle de bağlantılıdır ve bu yüzden benim için bu ne bir ölçüt, ne bir örnek, ne de ders çıkarılacak bir durumdur. Bu, oldukça basit bir şekilde, farklı bir durumdur. Almanya’da bunu önlemek için elimden gelen her şeyi yapacağım.”

Bunun yerine Merz, hükümetin hedefinin “aşırı sağ”ın yenilgiye uğratılabileceği bir ortam yaratmaya çalışmak olması gerektiğini söyledi.

Merz, “Şu andan 6 Eylül’e kadar, hem Saksonya-Anhalt’ta hem de Mecklenburg-Batı Pomeranya’da istikrarlı siyasi koşulları kolaylaştırmak ve sağlamak için çaba göstereceğiz,” dedi.

Öte yandan seçim mücadelesinin yaşandığı bölgelerdeki gerçek şu ki, AfD, Doğu Almanya’daki Saksonya-Anhalt (yüzde 41) ve Mecklenburg-Batı Pomeranya (yüzde 36) eyaletlerinde diğer tüm partilerin çok önünde yer alıyor.

Merz’den AfD ile göç meselesinde ittifak sinyali

Eski Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) toprakları, uzun süredir sağın kalesi konumunda. Ayrıca AfD’nin hem kadroları hem de savunduğu tutumlar açısından en radikal olduğu yer de bu bölge.

Almanya’nın doğusundaki beş bölgeden dördünde bulunan bölgesel parti şubeleri, iç istihbarat kurumları tarafından “aşırı sağcı” örgütler olarak sınıflandırılıyor.

Saksonya-Anhalt’ta parti, anketlerde parlamentoda mutlak çoğunluğa ulaşma aralığında yer alıyor.

Bu da partinin 2013’teki kuruluşundan bu yana ilk kez eyalet düzeyinde iktidara gelmesini sağlayacak.

AfD, Saksonya-Anhalt’ta mutlak çoğunluğu elde edemese bile, Merz’in muhafazakârları eylül ayında zorlu bir siyasi dinamikle karşı karşıya kalacak: “Aşırı sağ”ı iktidardan uzak tutmak için, Sol Parti (Die Linke) ile işbirliği yapmak zorunda.

Bu parti de özellikle Doğu’da oldukça güçlü ve muhafazakârlar, 2018 tarihli bir parti kararında da belirtildiği üzere, bu partiye karşı da bir “güvenlik duvarı” oluşturmaya devam ediyorlar.

Merz, geçen hafta Sol Parti ile işbirliği konusunda, “Bu konuda net parti kongresi kararlarımız var ve bunlara uyacağımızdan şüphe duymam için hiçbir neden yok,” dedi.

Ne var ki kendi partisi içindeki bölgesel siyasetçiler, siyasi yelpazenin her iki ucundaki partilerin gücü göz önüne alındığında, bu tür vaatlerin tutulup tutulamayacağını giderek daha fazla sorguluyor.

Alman aile şirketlerinde AfD gerilimi

Kretschmer’in yorumları, seçim öncesi vaatleri radikal bir şekilde bozmadan ve CDU’nun güvenilirliğini daha da zedelemeden eylül seçimlerinden sonra nasıl yönetileceğine dair bir tartışma başlatma girişimi olarak geniş çapta değerlendiriliyor.

Bu yaklaşım, Berlin’deki parti liderleri tarafından hoş karşılanmıyor.

Örneğin CDU’nun Federal Meclis’teki grup başkanlarından Steffen Bilger, perşembe günü Deutschlandfunk’a verdiği demeçte şunları söyledi:

“Şu anda üç eyalette, özellikle AfD ile ya da ona karşı şiddetli bir siyasi mücadelenin ortasındayız. Ve şu anda bu tür tartışmalar başlatmak yerine, asıl buna odaklanmalıyız.”

Bu arada, Sosyal Demokrat Parti’den (SPD) siyasetçiler, federal koalisyon ortaklarından netlik talep ettiler.

Berlin seçimlerinin baş adayı, CDU’dan bölgesel düzeyde AfD ile işbirliğini hâlâ dışlayıp dışlamadığını “açıkça belirtmesini” isterken, partiyi “aşırı sol”a açılmaya da çağırdı.

Örneğin Hannover Bölgesi’nin başkanı SPD’li Steffen Krach, “CDU, Sol Parti ile işbirliği yapabileceğini nihayet kabul etmelidir, çünkü zaten bunu yapmaktadır,” dedi ve partinin Saksonya ve Thüringen’de kurduğu azınlık hükümetlerine atıfta bulundu.

AfD, CDU’da ve “güvenlik duvarı”nda delikler açmaya başladı

SPD’li, “Şu anda Sol Parti’yi şeytanlaştıran ve onu AfD ile eşdeğer gören herkes seçmenleri aldatıyor,” diye ekledi.

Bu arada AfD, tüm bu tartışmalara karşı rahat bir tavır sergiledi ve bir sözcü aracılığıyla Alman medya kuruluşlarına, partinin konuşmak isteyen herkesle görüşmeye açık olduğunu bildirdi.

Fakat bir başka doğu eyaleti Thüringen’den AfD milletvekili Torben Braga, partinin mevcut gücünü göz önünde bulundurarak, eylül ayındaki seçimlerin ardından Saksonya-Anhalt’ta bir azınlık hükümetini desteklemenin stratejik çıkarlarına uygun olmayacağını savundu:

“Neredeyse mutlak çoğunluğa yakın bir oy oranı elde eden AfD gibi bir partinin, çoğunluğu sağlayarak azınlık hükümetinin iktidarda kalmasını temin etmekle yetinip yürütme kararlarına katılmamasının neden gerekli olduğunu anlamıyorum. Bu, seçmenlerimizin çıkarına olamayacak bir durum.”

Avrupa

Avrupalı teknoloji şirketleri ABD’li şirketlere alternatif geliştirmeye çalışıyor

Yayınlanma

Avrupa, Amerikan teknolojisine olan bağımlılığını nasıl azaltacağını tartışırken, bir dizi şirket alternatifler geliştirerek bu süreçte hızla büyüyor.

Ne var ki bu ivmeye rağmen, kıta son on yıllarda teknoloji bağımlılığı konusunda o kadar derin bir çukura saplanmış durumda.

Bu nedenleözel sektörün çabalarıyla dijital özerkliğin yakın zamanda sağlanması pek olası görünmüyor.

Euractiv ile yaptığı sohbette bir şirket yöneticisi, Avrupa’nın teknoloji sektörünün tamamına atıfta bulunarak, “Bu şekilde büyümeye devam edersek, Microsoft’u yakalamamız için yüz yıla ihtiyacımız olacak,” diye hayıflandı.

AB’nin denizaşırı BT devlerine olan bağımlılığı uzun süredir tartışma konusu. ABD istihbarat kurumlarının Avrupa verilerini elde ettiği yönündeki endişeler yıllardır sürüyor.

Son dönemde giderek daha düşmanca bir tutum sergileyen Trump yönetimi, ABD başkanının “acil durdurma düğmesi”ni kullanarak hoşuna gitmeyen ülkelerin kamu hizmetlerini kapatma tehdidini gündeme getirdi.

Avrupalı politikacılar şu anda, hükümetlerin ve şirketlerin daha fazla Avrupa teknolojisi satın almasını amaçlayan yeni yasalar üzerinde tartışıyor. 

Fakat Euractiv’e göre asıl soru şu: “Brüksel’den işe gidip gelme mesafesinin ötesinde, gerçek dünyada böyle bir şey oluyor mu?”

Euractiv, ABD teknolojisine somut alternatifler geliştiren birkaç şirketin yöneticileriyle görüştü. 

Bu yöneticiler, şirketlerin şaşırtıcı bir hızla büyüdüğü ve daha da hızlı ilerlemeyi hedeflediği bir kıta tablosu çizdi.

Avrupa’nın önde gelen yapay zeka şirketi Mistral’ın CEO’su Arthur Mensch, haziran ayında Brüksel’de gazetecilere “Gerçekten çok olumlu işaretler görüyoruz,” demişti.

Hükümetlerin ve şirketlerin teknolojiyi nereden tedarik ettiklerini yeniden gözden geçirdiklerini belirten Mensch, bunun da Avrupa’daki oyuncuların cebine daha fazla para girmesini sağladığını söyledi.

Yine de teknoloji gelirlerinin büyük çoğunluğu ABD’li devlere akmaya devam ediyor. Mistral, bu yıl 1 milyar avro gelir elde etmeyi umuyor. Almanya federal yönetimi ise geçen yıl sadece Microsoft lisanslarına bu miktarın yarısını harcadı.

Almanya da “yerlileşme” hamleleri devam ediyor

Frank Karlitschek bu rakamları çok iyi biliyor. Kendisi, Microsoft 365 benzeri bir Avrupa işyeri paketi geliştiren Alman bulut bilişim şirketi Nextcloud’un başında bulunuyor.

Nextcloud, Proton ve Open-Xchange gibi diğer Avrupa şirketleriyle birlikte, ABD’nin temel üretkenlik yazılımları olan Word, Excel ve PowerPoint’e alternatif masaüstü uygulamaları piyasaya sürmeye hazırlanıyor.

Karlitschek, Avrupa genelinde çok sayıda kamu görevlisinin tüm çalışma gününü bu çok tanıdık yazılımlar içinde verilerle uğraşarak geçirdiğinden, bunun görünürlük açısından önemli bir adım olacağını düşünüyor.

Karlitschek’e göre Nextcloud, bir süredir gelirini yıllık %50 ila %80 oranında artırıyor.

Karşılaştırma olarak, Microsoft geçen yıl gelirini “sadece” %15 artırdı ama kârı neredeyse 250 milyar avroya ulaştı.

ABD’li devin çalışan sayısı da 200.000’den fazla çalışanıyla Almanların Großstadt, yani büyük şehir olarak adlandırabileceği bir büyüklüğe sahip.

Bu tutarsızlık, Karlitschek’i oldukça rahatsız ediyor gibi görünüyor. Euractiv’e verdiği demeçte, teknoloji egemenliğini gerçekleştirmeye yönelik bölgesel adımların “kesinlikle yetersiz” olduğu bir ortamda, “arkanıza yaslanıp kendi şirketinin başarısının tadını çıkaramayacağını” söyledi.

Örnek olarak, Nextcloud geçen ay Almanya’nın federal eyaletlerinden biriyle ortaklık kurdu ve komşu Schleswig-Holstein eyaletinin iddialı egemenlik girişimini takip etti.

Yine de bu, Almanya’nın 16 eyaletinden sadece ikisi.

Yeni egemenlik cephesi

Alplerin diğer tarafında, Milano’da, İtalyan yapay zeka geliştiricisi Domyn, ülkenin hükümeti ve bankacılık gibi sıkı denetime tabi sektörlerdeki şirketlerle işbirliği yapıyor.

Kurucu Uljan Sharka, Euractiv’e verdiği demeçte, önümüzdeki birkaç çeyrek içinde 200 kişilik çalışan sayısını ikiye katlamayı hedeflediklerini söyledi.

Sharka, ABD hükümetinin önde gelen ABD yapay zeka modellerine yabancı erişimi kısıtlama yönündeki son girişimine atıfta bulunarak, ABD’nin Anthropic’in Fable modeline erişimi kapatmasından bu yana Avrupa merkezli yapay zekaya olan talebin “gerçekten inanılmaz” olduğunu belirtti.

Fakat Karlitschek gibi o da hükümetlerin bu geçişi yavaşlattığını düşünüyor ve orta kademe yöneticileri, süreci sonuna kadar götürme iradesinden yoksun olmakla suçluyor:

“Avrupa’daki tek sorunumuz zayıf liderlik. 60 saniye içinde halledilebilecek işlerin, insanların korkusu yüzünden ya hiç yapılmadığı ya da altı ayda halledildiği toplantılara sürekli katılıyorum.”

Birçok gözlemci, Avrupa’daki teknoloji şirketlerinin “korkak” memurların ötesinde pek çok başka sorunla karşı karşıya olduğunu öne sürüyor.

Bunlar, yatırım zorluklarından ve AB içinde sınır ötesi büyümenin önündeki engellerden, özellikle yapay zeka alanında, bölgenin (çoğunlukla ABD’li) Büyük Teknoloji şirketleriyle rekabet edebilecek kadar yeterli sayıda uzmanlaşmış veri merkezine sahip olmamaya kadar uzanıyor.

İlginç bir şekilde, Sharka bu son kısma kategorik olarak karşı çıkıyor. Piyasada yapay zeka kapasitesini geliştirmek için büyük meblağların gerekli olduğunu iddia etmeye takıntılı bazı “oyuncular” olduğunu kabul etse de, Avrupa’nın çok daha azıyla gayet iyi idare edeceğine ikna olmuş durumda.

Avrupalı şirketler ABD’de de faaliyet yürütüyor

Egemenlik konusundaki bir diğer itici güç, merkezi Paris’in hemen dışında bulunan Fransız veri analitiği şirketi Chapsvision.

Platformları kısmen yapay zeka destekli olan şirket, Domyn gibi ABD’de de faaliyet gösteriyor.

Güney Tirol kökenli CEO Silvano Sansoni, şirketin ABD’deki faaliyetlerinin çelişkili görünebileceğini kabul ediyor.

Fakat Pfizer veya Boeing gibi ABD’li devlerle çalışmanın önemli olduğunu belirtiyor; çünkü bu, Avrupa teknolojisinin güvenilir olduğunu gösteriyor.

Ona göre egemenlik, Avrupalıların sırf bir şey Avrupa menşeli diye onu satın alması anlamına gelmiyor. Aksine, varsayılan olarak yerleşik yurtdışı devlerini tercih etmemekle ilgili.

Sansoni, “Teknolojik olarak mükemmel olduğumuz için tercih edilmek istiyoruz. Bize rekabet etme şansı verin,” diyor.

Bu yaklaşım, şirketi için işe yarıyor gibi görünüyor. Sansoni, 2019’da kurulan Chapsvision’ın 1.000 çalışana ulaştığını ve bunların 200’ünün yıl başından bu yana işe alındığını belirtti.

Bununla birlikte, ulusal düzeyde ivmenin daha güçlü olduğunu da belirtiyor. Şirket, gelirinin çoğunu Fransa’dan elde ediyor ve şu anda Almanya’ya da genişliyor.

Sansoni, AB düzeyinde hâlâ yapılacak çok iş olduğunu savunuyor.

“Büyük gemiler yön değiştirirken yavaşlar”

Euractiv’in yaptığı birçok görüşmede ortaya çıkan bir nokta, tüm bu egemenlik projelerinin meyve vermesinin uzun zaman almasıydı.

Haziran ayında Fransız devleti, ABD’li rakibi Palantir yerine Chapsvision’ı tercih ederek önemli bir adım attı. 

Fakat Sansoni, Euractiv’e verdiği demeçte, bu yöndeki ilk adımların aslında 2021 yılında atıldığını belirtti.

Benzer şekilde Avrupa Komisyonu, 2025 yazında Microsoft’un bulut hizmetinden Fransız bir alternatife geçmek için “ileri aşamadaki” müzakereler yürütüyordu.

Fakat AB yürütme organı, “egemen” bulut kapasitesi için 180 milyon avroluk bir bütçeyi ancak bu nisan ayında duyurdu.

Bu, acil olmaktan çok ağır ilerleyen bir değişim temposu gibi görünebilir. Yine de AB, Avrupa şirketlerini güçlendirmek ve Birliğin karşı karşıya olduğu büyük güvenlik açıklarını kapatmaya yardımcı olmak amacıyla özel bir teknoloji egemenliği önlemleri paketi üzerinde çalışıyor.

Fakat tekliflerin AB’nin siyasi engellerini aşması gerektiğinden, önlemlerin tam olarak ne zaman uygulanmaya başlayacağı bir yana, nihai sonucun belirsiz olduğu söylenebilir.

Şu an için, ister kamu ister özel sektör olsun, Avrupa’nın büyük bir kısmı hâlâ eski yöntemlere bağlı kalıyor.

Fakat Avrupa’daki alternatifler ivme kazanıp daha fazla dikkat çekerken, yıllarca süren dikkatli hazırlıkların ardından manşetlere çıkan egemenlik projelerinin yavaş yavaş birikme şekli, sessizce istikrarlı bir akışa dönüşüyor olabilir.

Okumaya Devam Et

Avrupa

SAIC’in İspanya’da açacağı fabrika “Çin korkusunu” depreştirdi

Yayınlanma

Çinli otomotiv üreticisi SAIC, devlet destekli şirketin bir deniz limanının yanına büyük bir fabrika kurmaya hazırlanıyor.

Gelecekteki montaj tesisinin yerlerinden biri, Galiçya’nın kuzeybatı bölgesinde, bir deniz tersanesinin yakınında bulunan ve hem askeri hem de sivil amaçlarla kullanılan Ferrol dış limanı.

Temmuz ayında SAIC, Çinli firmanın ilk Avrupa elektrikli araç montaj merkezinin yeri konusunda artan tartışmaların ortasında, şirketin varışından önce limanın altyapı hazırlığını değerlendirmek üzere bir lojistik gemisi gönderdi.

Ferrol’un doğal koyu, İspanyol Donanması’nın ve ulusal gemi üreticisi Navantia’nın kilit karargahlarından birine ev sahipliği yapıyor.

İspanyol medyası bu hafta, savunma ve istihbarat birimlerinin hazırladığı iç raporlarda bu operasyondan kaynaklanabilecek potansiyel “tehditler” konusunda uyarıda bulunulduğunu bildirdi.

Yine de Dijital Bakan Óscar López, bu tür yabancı yatırımlar için onayı gereken Bakanlar Kurulu tarafından reddedilebileceği yönündeki iddiaları reddederek Çin yatırımını savundu.

Pazartesi günü basına yaptığı açıklamada, “Bu yatırımlar analiz ediliyor ve iktisadi ya da güvenlik açısından bir dizi tavsiye verilebilir; bu tavsiyeler dikkate alınarak operasyonun uygulanabilir hale getirilmesi sağlanabilir” diyen Bakan, bu tür güvenlik riski analizlerinin “normal” olduğunu savundu.

Pekin’in ticari altyapıyı askeri ve istihbarat amaçlı kullanma olasılığı dikkatleri AB kurumlarına çekmiş durumda.

Güvenlik uzmanları ise iktisadi bağımlılık, veri güvenliği açıkları, gemi hareketlerinin izlenmesi ve kısıtlı askeri hareket kabiliyeti gibi risklere karşı uyarıda bulunuyor.

SAIC, Ferrol’da faaliyete geçmeye hazırlanırken –inşaatın 2027’den 2028’e kadar sürmesi bekleniyor– Navantia ise sadece birkaç kilometre uzaklıktaki iç koyda en yeni nesil korvetlerini hazırlıyor.

Resmi verilere göre, yeni F-110 fırkateynleri Avrupa’nın en gelişmiş fırkateynlerinden biri olacak ve 2032 yılına kadar her yıl bir gemi silahlı kuvvetlere teslim edilmesi bekleniyor.

İlk F-111 Bonifaz gemisi, 2028 yılında denize açılmaya hazır olacak.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Antonio Piñeiro geçen yıl yaptığı açıklamada, “Bu gemi bize belirleyici bir stratejik avantaj sağlayacak ve caydırıcı bir unsur olarak işlev görecek… Geleceğin zorluklarını öngörme konusundaki kararlılığımızı temsil ediyor,” demişti.

Liman aynı zamanda, NATO operasyonlarına düzenli olarak katılan beş adet F-100 fırkateynine ev sahipliği yapan İspanyol Donanması karargahına da ev sahipliği yapıyor.

Bölgedeki SAIC kompleksi, askeri gemilerin Atlantik Okyanusu’na doğru ilerlerken izledikleri rota üzerinde, körfezin giriş noktasında inşa ediliyor.

Önemli bir yatırım mı, yoksa stratejik bir risk mi?

Muhalefetteki Halk Partisi’nden bölge lideri Alfonso Rueda, nisan ayında Çin’e yaptığı ziyaretin ardından SAIC anlaşmasını sonuçlandırmıştı.

Rueda, 200 milyon avroluk yatırımın sanayisizleşmiş bölgenin yeniden canlandırılması için kilit öneme sahip olduğuna karar verdi.

Galiçya hükümeti, aslında bu operasyonu bir “stratejik sanayi projesi” olarak ilan etti. Bu, Çinli şirketin İspanya’da yerleşmesi sürecini hızlandırmanın bir yoluydu.

Şimdi ise artan tepkiler karşısında Rueda, yerel basında yer alan son savunma raporlarından “şok olduğunu” söyledi:

“Bu zamanda, ulusal güvenliğe yönelik en büyük riskin Ferrol’da kurulmak isteyen bir otomobil fabrikasından gelmesi biraz şaşırtıcı.”

Avrupa’nın güney kanadında yer alan ve 8.000 km’den fazla Atlantik ve Akdeniz kıyı şeridine sahip İspanya, Avrupa, Afrika ve Amerika kıtalarını birbirine bağlayan ve önemli stratejik avantajlara sahip hayati bir deniz geçidi konumunda.

Savunma Bakanlığı’na bağlı bir düşünce kuruluşu olan İspanya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IEEE), yakın zamanda yayınladığı bir raporda ticari limanların Pekin için potansiyel askeri kullanımlarına ilişkin uyarıda bulundu.

İspanya Donanma Komutanı Abel Romero Junquero tarafından kaleme alınan raporda, Çin deniz kuvvetlerinin “dünya çapındaki liman terminalleri üzerinde etki ve kontrol” sağlayabileceği belirtildi.

Komutan ayrıca, “liman altyapısının kendisinin de casusluk ve istihbarat toplama amacıyla kullanılabileceği… Çin’in üçüncü tarafların ticari ve askeri hareketlerini gözetleyebileceği” uyarısında bulundu.

Konuyla ilgili yorum istenen bir NATO sözcüsü, ittifakın “Çin’in devlet kontrolündeki veya devlete bağlı kuruluşlarla kurumsal işbirliği düzenlemeleri yoluyla stratejik avantaj elde etmeye çalıştığı yöntemler konusunda… iyi bilgilendirildiğini” söyledi.

Öte yandan NATO endüstri danışma grubu ve AB savunma girişimlerinde yer alan savunma ve güvenlik uzmanı António Brás Monteiro, İspanya’nın kritik altyapı ve ulusal güvenliği etkileyen yabancı yatırımları incelemek için halihazırda yasal mekanizmalara sahip olduğunu açıkladı.

Monteiro, Euractiv’e verdiği demeçte, asıl zorluğun bu mekanizmaların güncel kalmasını sağlamak olduğunu belirtti:

“İspanyol yetkililere danışmanlık yapsaydım, basit bir soruyla başlardım: Yarın Avrupa büyük bir güvenlik kriziyle karşı karşıya kalırsa, İspanya bu altyapı üzerinde tam operasyonel özgürlüğünü koruyabilir mi?”

Yine de Monteiro, buradan çıkarılacak daha geniş çaplı dersin Ferrol yatırımı ötesine geçtiğini kaydetti ve “Avrupalı hükümetler stratejik yatırımları genellikle münferit ticari işlemler olarak değerlendirir,” dedi.

Monteiro, “birikimli etki görünür hale geldiğinde” bu bağımlılığı azaltmanın “genellikle siyasi ve iktisadi açıdan çok daha zor hale geldiğine” işaret etti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İngiltere’de “sığınmacıları orta sınıf muhitlere yerleştirme” planı

Yayınlanma

İngiltere’de hükümet, “sığınmacıları orta sınıf mahallelerine yerleştirmenin” vergi mükelleflerine daha fazla maliyet getireceğini kabul etti.

Başbakan Andy Burnham, maliyetlerin artacağını kabul etmesine rağmen, “ilke meselesi” olarak sığınmacıları daha pahalı bölgelere göndermek planını sürdürecek.

Salı günü yaptığı açıklamada Başbakan, “en yoksul toplulukların” yeterince yük üstlendiğini öne sürerek, daha varlıklı bölgelerin sığınmacıların barındırılmasında “üzerlerine düşeni yapmalarını” sağlayacağını söyledi.

Fakat özel sektör yüklenicileri, İçişleri Bakanlığı tarafından uygulanan katı kira sınırlarına uyan sığınmacı konutları önerebiliyor; bu da çoğu varlıklı bölgeyi kapsam dışı bırakıyor.

Bakanlar şu anda bu sınırın yükseltilmesini değerlendiriyor; bu da daha fazla göçmenin “orta sınıf” mahallelerine yerleştirilmesine olanak tanıyacak.

Hükümetten bir kaynak The Telegraph’a şunları söyledi:

“Andy, mevcut sistemin adaletsiz olduğunu düşünüyor ve bir ilke meselesi olarak dağılımın düzeltilmesini istiyor. Hepimiz Birleşik Krallık’a geçen insan sayısının azalmasını ve tüm sığınmacı barınma tesislerinin kullanımının azalmasını istiyoruz fakat bu süreçte sistemin daha adil olması gerekiyor. Bunu daha adil bir şekilde yapmanın daha fazla maliyet gerektireceğini kabul ediyor ama yapmamız gereken de bu.”

Özel sığınmacı konaklama masrafları, büyük ölçüde artan otel maliyetleri nedeniyle 2024-25 döneminde 2,7 milyar sterline ulaştı.

O zamandan beri İşçi Partisi, binlerce göçmeni ortak konaklama yerlerine ve askeri kışlalara yerleştirdi.

Böylece masraflar, otellerde kişi başına gecelik ortalama 144 sterlinden özel konaklama yerlerinde 23,25 sterline düşürüldü.

Hükümet verilerine göre, mart ayı sonunda sığınma desteği alan 97.519 kişinin 72.768’i otel dışı konaklama yerlerinde bulunuyordu.

Ne var ki Burnham, sığınmacıların çoğunun daha yoksul bölgelere yerleştirilmesinden endişe duyuyor.

Resmi verilere göre, Birleşik Krallık’taki yerel yönetimlerin yüzde 11’i hiç sığınmacı barındırmazken, en yüksek sayılar Kuzey Batı, Londra, Batı Midlands ile Yorkshire ve Humber bölgelerinde görülüyor.

Sığınma masrafları üst sınırı, İçişleri Bakanlığı tarafından farklı bölgelerdeki kira değerlerine göre hesaplanıyor.

Bu sistem, Londra’daki sığınmacı konaklamasına İngiltere’nin kuzeyine göre daha fazla harcama yapılmasına izin verirken, masrafları her bölgedeki kira değerlerinin alt sınırıyla sınırlandırıyor.

Başbakanın planı, muhtemelen daha zengin bölgelerde öfkeye yol açacak. Bu bölgelerde Burnham’ın kendi milletvekillerinin temsil edilme olasılığı daha düşük.

Seçim bölgesi içinde bugüne kadar hiçbir sığınmacıyı barındırmamış olan Malvern Hills yerel yönetim biriminin de bulunduğu Muhafazakâr milletvekili Dame Harriett Baldwin, seçmenlerinin “burada aslında var olmayan toplu konaklama tesislerine binlerce erkek kaçak sığınmacıyı kesinlikle kabul etmeyeceklerini” söyledi.

Yine hiçbir sığınmacıyı barındırmamış olan Wight Adası’ndan Muhafazakâr milletvekili Joe Robertson ise, Burnham’ın “vergi mükelleflerinin çıkarları doğrultusunda en uygun maliyetli konaklama imkânlarını sunan yerleri seçmesi gerektiğini” söyledi.

Robertson, “Daha fazla maliyete yol açan, kişisel çıkar amaçlı siyasi tercihler her açıdan yanlış olur,” dedi.

Wight Adası belediye meclisindeki Reform UK grubu lideri James Whelan, sığınmacıların bölgeye taşınmasının adanın “yüksek güvene dayalı toplumunu” aşındıracağını söyledi.

Whelan, “Başarısız bir göç sistemine verilen cevap, bu başarısızlığı ülkenin dört bir yanına yaymak değildir. Cevap, başarısız göç sistemini düzeltmektir,” diye konuştu.

Sığınmacılara konut desteği sağlanmayan diğer bölgeler arasında Mid Devon, New Forest ve Tewkesbury yer alıyor.

Bu bölgelerin tümü Muhafazakâr Parti veya Liberal Demokrat Parti milletvekilleri tarafından temsil ediliyor.

Göçmenlerin çok kullanımlı konutlara (HMO’lar) yerleştirilmesi, bu kişilerin yasadışı çalışmasını ve suç işlemesini önleyecek denetim ve güvenlik önlemlerinin yetersiz olduğu yönündeki iddialara rağmen gerçekleştiriliyor.

Geçen hafta Thetford’da on beş kişi, sığınmacıların barındırıldığına inandıkları evleri hedef aldıkları gerekçesiyle gözaltına alındı.

Pazartesi günü, Burnham bir sonraki seçimlere kadar küçük teknelerle Manş Denizi’ni geçme olaylarını durdurma konusunda taahhütte bulunmayı reddetti.

Burnham şöyle konuştu:

“Şu anda bir zaman çizelgesine dayalı bir tahminde bulunmamın yanlış olacağını düşünüyorum. İnsanlara, yapabileceğimi ve yerine getirebileceğimi bildiğim şeyleri vaat etmeyi tercih ederim; bu da halkın endişelerini gidermek için bu konuya aralıksız odaklanmak demek.

Şunu söylemeliyim ki, mülteci ve sığınmacıların dağıtım yükünün tamamının ülkedeki yalnızca en yoksul topluluklar tarafından üstlenildiği bir durumun ortaya çıkmasına izin veremeyiz. Ülkenin her bölgesinin bu konuda üzerine düşeni yapması gerektiğine inanıyorum. Bu zorlu bir konu. Üzerinde çalışıyoruz. Halkın endişelerini anlıyoruz.”

Bir hükümet sözcüsü ise, tüm sığınmacı otellerini kapattıklarını ve sığınmacıları temel konaklama tesislerine taşıdıklarını kaydetti.

Destek alan sığınmacıların sayısı azaldığını savunan sözcü, otellerde kalan sığınmacı sayısının geçen yıl yüzde 35, 2023’teki en yüksek seviyeye kıyasla ise yüzde 63 düştüğüne dikkat çekti.

Genel seçimlerden bu yana sığınma maliyetleri toplamda 1 milyar sterlin azaldığını belirten sözcü, “Ülke genelinde sığınmacıları adil bir şekilde barındırmak için çalışıyoruz; yerel yönetimlerle yakın işbirliği içindeyiz ve topluluklar üzerindeki etkiyi azaltmak amacıyla yerel endişeleri dinliyoruz,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English