Bizi Takip Edin

Amerika

Chatham House: Trump geçici, yetkileri kalıcı hale gelecek

Yayınlanma

ABD’de Başkan Donald Trump’ın anayasal yetkilerini genişletme adımları “demokrasinin geleceğine” dair tartışmaları yeniden açtı. Chatham House uzmanları, Anayasa Mahkemesinin son kararlarıyla yürütme organına sağlanan geniş muafiyetleri ve bağımsız kurumlar üzerindeki denetim artışını ele aldı. Ara seçimler öncesinde tırmanan siyasi kutuplaşma, bütçe krizleri ve askeri yetki tartışmaları, Amerikan yönetim sisteminin kalıcı bir dönüşümün eşiğinde olduğunu gösteriyor.

ABD, New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda İspanya ile Arjantin arasında oynanacak olan 2026 Dünya Kupası finaline ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, bu büyük spor organizasyonu ülkenin küresel sahnedeki yumuşak gücünün zirvesini temsil ediyor.

Ancak bu küresel prestij anının arkasında, ülke içinde Başkan Donald Trump’ın yürütme yetkilerini benzeri görülmemiş bir şekilde genişletme çabaları ve “Amerikan demokrasisinin” sınırlarını yeniden çizme arayışı büyük bir tartışma yaratıyor.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House bünyesinde gerçekleştirilen haftalık podcast yayınında, uzmanlar Trump’ın “imparatorluk başkanlığı” vizyonunu, anayasal sınırları ve bu durumun Amerikan siyasi kurumları üzerindeki kalıcı etkilerini masaya yatırdı.

Chatham House Direktörü ve Üst Yöneticisi Bronwen Maddox’ın yönettiği tartışmada, ABD ve Kuzey Amerika Programı Ortak Araştırmacısı ve eski ABD Ticaret Temsilcisi Özel Kalem Müdürü Heather Hurlburt ile eski ABD Ticaret Bakanlığı Yetkilisi ve programın Kıdemli Uzmanı Max Yoeli, Amerikan devlet yapısındaki bu köklü dönüşümün anayasal, siyasi ve ekonomik boyutlarını ayrıntılı şekilde değerlendirdi.

Maddox, programın açılışında spor ve siyaset ilişkisine değinerek, “ABD, bir ülkenin sergileyebileceği en büyük yumuşak güç gösterilerinden birinin arefesinde. Pazar günü New Jersey’deki stadyumda oynanacak finalde Donald Trump başrolde yer alacak. Onun için bu gösteriyi daha mükemmel kılacak tek şey, ABD erkek milli takımının finale kadar yükselmesi olurdu ve kendisi de bunu gerçekleştirmek için elinden geleni yaptı” dedi.

Ancak madalyonun diğer yüzüne dikkat çeken Maddox, “Trump bu anın tadını çıkaracak olsa da ülke içinde yetkilerini genişlettiğine dair endişeler her geçen gün büyüyor. Haziran ayı sonunda Anayasa Mahkemesi, görev süresini kapatırken başkana ek yetkiler tanıdı ve bu durum Amerikan siyasi manzarasını önemli ölçüde değiştirdi” ifadelerini kullandı.

“Yargı kararlarıyla doksan yıllık denetim mekanizması ortadan kalktı”

Anayasa Mahkemesinin haziran ayı sonunda aldığı kararlar, başkanlık makamının federal bürokrasi üzerindeki gücünü kökten değiştiren bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.

Trump, doğumla kazanılan vatandaşlık hakkını sınırlama girişiminde yargı engeline takılmış olsa da federal devlet kurumlarının yöneticilerini görevden alma konusunda devasa bir yetki elde etti.

Mahkeme, Federal Rezerv dışındaki tüm federal kurumların başkanlarının, bizzat başkan tarafından görevden alınabilmesinin önünü açtı.

Bu kararın tarihi önemini vurgulayan Chatham House Direktörü Bronwen Maddox, “Trump, doğumla kazanılan vatandaşlık hakkını sınırlama mücadelesini kaybetti ancak Federal Rezerv dışındaki herhangi bir federal devlet kurumunun başkanını görevden alma yetkisini kazandı. Bu karar, doksan yıllık bir denetim mekanizmasını ortadan kaldırıyor. Karar, başkanın devletin yürütme organı üzerinde mutlak kontrole sahip olması gerektiği yönündeki tekçi yürütme kuramını güçlendiriyor” şeklinde konuştu.

Maddox, bu hamlenin Trump’ın ikinci döneminde elde ettiği diğer güç kazanımlarını takip ettiğini belirterek, başkanın resmi sıfatıyla gerçekleştirdiği eylemlerden hukuki olarak muaf tutulmasına yönelik Anayasa Mahkemesi kararını ve yürütme emirlerinin cömertçe kullanılmasını bu sürecin diğer parçaları olarak nitelendirdi.

Anayasa Mahkemesinin bu genişletici yorumunu analiz eden Heather Hurlburt, bu durumun yüzlerce devlet kurumunu doğrudan etkilediğini belirtti.

Hurlburt, “Burada çevre denetim kurullarından ticaret denetim organlarına kadar kelimenin tam anlamıyla yüzlerce devlet kurumundan bahsediyoruz. Özel ticaret mahkemeleri ve son dönemde sıkça gündeme gelen sağlık ve tıp danışma kurulları bu kategorinin ilk akla gelen örnekleridir. Mahkeme, tüm bu yapıların başkanın tekçi denetimine tabi olduğuna dair son derece kapsamlı bir hüküm verdi” dedi.

Yargı ile Beyaz Saray arasındaki ilişkinin niteliğine değinen Hurlburt, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Anayasa Mahkemesi ile Beyaz Saray arasındaki bu ilişkinin başkanlık yetkilerini kalıcı olarak ne ölçüde değiştirdiği sorusu hala önemini koruyor. Bu mahkemenin, başkan ile siyasi bir ortaklık içinde hareket etmeyi seçtiği açık. Bu durum ABD tarihinde tamamen eşsiz olmasa da son derece sıra dışı bir nitelik taşıyor. Geleceğe dair sormamız gereken sorulardan biri de mahkemenin, görevdeki başkanla farklı bir siyasi eğilime sahip çoğunluğa sahip olduğunda bu benzeri görülmemiş yetkilerin ne kadarına göz yumacağıdır.”

“Kurumları bir anda yeniden şekillendirmek onları siyasi takvime bağımlı kılıyor”

Anayasa Mahkemesinin bağımsız federal kurum yöneticilerinin görevden alınabilmesine olanak tanıyan kararı, bürokratik süreklilik ve tarafsızlık ilkelerine büyük bir darbe olarak görülüyor.

Söz konusu dava, Trump’ın geçtiğimiz yıl mart ayında Demokrat partili Federal Ticaret Komisyonu Üyesi Rebecca Slaughter’ı görevden almasıyla başlamıştı.

Başyargıç John Roberts liderliğindeki mahkeme, başkanın yetkilerini kullanan alt düzey görevlilerin başkan tarafından görevden alınabileceğine hükmetti.

Kıdemli Uzman Max Yoeli, bu kararın Amerikan devlet geleneğindeki yıkıcı etkisini şu sözlerle açıkladı:

“Başkanın, çok üyeli ve bağımsız olarak adlandırılan ajansların üyelerini hiçbir gerekçe göstermeksizin görevden alabilmesi fikri, geçmişte yönetimler değişse dahi görevine devam eden siyasi atamalar için sağlanan korumaların erozyona uğramasının son halkasıdır. Bu durum, Beyaz Saray’ın imtiyazlarının, geçmişte yönetimler arasında biraz daha süreklilik barındıran politika yapım alanlarına kadar genişlediğini gösteriyor.”

Bu durumun savunucularının, yürütme organının politikalarında daha fazla uyum sağlayacağını ve kurumların Beyaz Saray’ın politikalarına duyarlı hale geleceğini iddia ettiğini belirten Yoeli, tehlikelere işaret ederek şöyle konuştu:

“Birçok kişinin bu başkanlık döneminde dile getirdiği temel endişe, başkanın bu kurumları bir anda yeniden şekillendirmesine izin verilmesinin, onları siyasi olarak aşırı duyarlı hale getirmesidir. Bu durum; düzenlemelerin, uygulama faaliyetlerinin ve soruşturmaların objektif kriterler yerine siyasi takvime ve siyasi imtiyazlara bağlanmasına yol açıyor. Gelecekteki bir başkan tüm bu düzenleyici kurumlarda tam bir temizlik yapabilir ve bu durum iş dünyasında ani sarsıntılara neden olabilir. Dünya genelindeki işletmeler için bu, planlama yapılması son derece zor bir zorluktur.”

Kararın ekonomik boyutlarını ele alan uzmanlar, mahkemenin piyasa hassasiyetlerini gözeterek Federal Rezerv’i bu genel yetkinin dışında tuttuğuna dikkat çekiyor.

Federal Rezerv Guvernörü Lisa Cook davasına atıfta bulunan Yoeli, mahkemenin para politikası rolünü diğer düzenleyici kurumlardan ayırmak için yoğun çaba sarf ettiğini belirtti.

Yoeli, “Çoğunluk görüşünde, Federal Rezerv’i ABD’nin dünyadaki ekonomik rolünün bir sütunu olarak korumak için çabaladıklarını görebilirsiniz. Doktrinel olarak Federal Rezerv ile diğer bağımsız kurumlar arasında o kadar da tutarlı bir ayrım olmayabilir ancak yargıçların piyasa üzerindeki yansımaların farkında olduğu anlaşılabiliyor” dedi.

“Bu yetkinin yürütmeye geçmesine izin verirsek bir daha asla geri gelmez”

Trump yönetiminin en agresif adımlar attığı alanlardan biri olan gümrük vergileri ve ticaret politikaları da yargı ile yürütme arasında büyük bir çatışma alanına dönüştü.

Anayasa Mahkemesi, anayasanın gümrük vergisi koyma yetkisini açıkça Kongre’ye verdiğini belirterek, Trump’ın Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Yasası kapsamında geniş ve kalıcı gümrük vergileri koyma yetkisine sahip olmadığına karar verdi. Mahkeme sadece bu yetkiyi sınırlamakla kalmadı, aynı zamanda Trump’ın geçmişte attığı adımları geri almasını ve tahsil edilen vergileri iade etmesini emretti.

Bu karar üzerinden şekillenen anayasal güç mücadelesini aktaran Heather Hurlburt, “Mahkeme çoğunluğu, Trump’ın bu yetkiye sahip olmadığını belirtmekle kalmadı, yapılanların geri sarılması gerektiğini de açıkça ifade etti. Bu, mahkemenin bu dönemde aldığı kararlar arasında oldukça sıra dışı bir durumdur. Ancak geri sarma süreci, iadelerin yapılması konusunda fark edilir derecede yavaş işliyor. Başkan, gümrük vergilerinin genel yapısını ve seviyesini korumak için diğer yasal yetkileri kullanma konusunda son derece agresif davranıyor ve bu davaların yeniden mahkemeye taşınmasını bekliyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

Max Yoeli ise yürütmenin bu hamlelerinin mahkemenin yaklaşımındaki asimetriyi ortaya koyduğunu söyleyerek, “Mahkemenin geçmiş birkaç yıldaki yaklaşımındaki asimetriyi görebiliyoruz. Başkanlık yetkilerinin genişlemesine izin verdiği ya da daha fazla yetki tanıdığı alanlarda, örneğin resmi görev esnasındaki eylemler için başkana geniş bir muafiyet tanıyan kararında, bu etki yapısal olmaktadır. Ancak mahkemenin gümrük vergileri veya doğumla kazanılan vatandaşlık konusunda başkanı engellediği durumlarda, bu durum belirli bir yasaya veya anayasal yoruma özgüdür. Yönetim için her zaman aynı amaçları takip edecek alternatif araçlar mevcuttur” ifadelerini kullandı.

Bu bağlamda muhafazakar Yargıç Neil Gorsuch’ın tarihi uyarısını hatırlatan Maddox, “Gümrük vergileriyle ilgili karar çıktığında, muhafazakar yargıçlardan Neil Gorsuch’ın uyarısı beni çok etkiledi. Gorsuch, ‘Eğer bizim görüşümüze göre Kongre’de bulunması gereken bu yetkinin yürütmeye geçmesine izin verirsek, bu yetki bir daha asla geri gelmez’ diyerek bu kararın başkanlık yetkileri üzerinde bir kısıtlama amacı taşıdığını net bir şekilde ortaya koydu” şeklinde konuştu.

Hurlburt ise sorunun sadece mahkemelerden değil, Kongre’nin kendi yetkilerine sahip çıkmamasından kaynaklandığını belirterek, “Bu tartışmanın sessiz kalan tarafı, sadece mahkemenin yürütmeye daha fazla yetki devretmesi değil, aynı zamanda Kongre’nin anayasanın kendisine açıkça tanıdığı yetkileri kullanmakta başarısız olmasıdır. Mahkeme Kongre’den adım atmasını ve yasama yapmasını istiyor ancak Kongre bunu yapmayı reddediyor. Son birkaç on yılda Amerikan siyasetinde Kongre, karmaşık veya siyasi olarak riskli konularda yasama yapma konusunda giderek daha isteksiz hale geldi ve bu da yürütme organının dolduracağı devasa bir boşluk bıraktı” dedi.

Max Yoeli, bu eğilimin Roosevelt döneminden bu yana her başkanın bir öncekinin yetkilerini devralıp genişletmesiyle süregelen tek yönlü bir dişli çark mekanizması olduğunu doğrulayarak, “Eğer Kongre kendi yetkilerini kıskançlıkla korumaz ve yürütmenin müdahalelerine boyun eğerse, hiçbir güç bu dengeyi yeniden sağlayamaz” uyarısında bulundu.

“Temsilciler Meclisi, siyasi tiyatro sahnesine dönüşecek”

Kasım ayında yapılacak olan ara seçimler, Trump’ın genişleyen yetkilerini dengelemek veya daha da pekiştirmek açısından Amerikan siyasi sisteminin önündeki en büyük sınav olarak duruyor.

Temsilciler Meclisi’ndeki tüm sandalyelerin ve Senato’nun üçte birinin yenileneceği bu seçimlere, anketlerde gerileyen bir Trump ve derin bir bölünmüşlük yaşayan Demokratlar ile giriliyor.

Siyasi aritmetiği ve olası senaryoları değerlendiren Kıdemli Uzman Max Yoeli, “Ara seçimlere her iki mecliste de oldukça kıl payı marjlarla ve başkanın popülaritesinin yüzde otuzların sonu, kırkların başı gibi oldukça düşük seviyelerde olduğu bir atmosferde giriyoruz. Eğer ilk dönemindeki gibi bir kayma yaşanırsa, Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kolaylıkla geri alacaktır. Temel senaryomuz hala Demokratların en azından bu meclisi geri kazanacağı yönündedir” dedi.

Ancak seçim sürecinin kuralları üzerinde büyük bir belirsizlik olduğunu ifade eden Yoeli, şöyle devam etti:

“Başkanın yakın zamanda oy verme ve seçim güvenliği üzerine odaklanacağı bildirilen önemli bir ulusa sesleniş konuşması yapması bekleniyor. Bu, ABD’de seçimlerin gerçekleştirilme biçimini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir dizi adımın son halkasıdır. İster Demokrat eyaletlerdeki düzenlemelerle yanıtlanan agresif seçim bölgesi sınırlarının yeniden çizilmesi olsun, ister kimin nasıl oy kullanacağını gözden geçirme çabaları olsun, tüm bunlar sonuçlar üzerinde maddi bir etki yaratabilir.”

Seçim dürüstlüğü tartışmalarının perde arkasındaki tehlikeli gerilimlere dikkat çeken Heather Hurlburt, Trump’ın yakın çevresinde anayasal sınırların zorlanması konusunda ciddi bir fikir ayrılığı yaşandığını aktardı.

Hurlburt, “Trump’ın çevresindeki üyeler arasında, seçimlerle ilgili oyunun kurallarının ne kadar dışına çıkılacağı konusunda çok da gizli olmayan bir tartışma sürüyor. Trump’ın uzun süreli gayriresmi danışmanı Steve Bannon, bu hafta başkanın görevdeki bazı Demokrat senatörleri gayrimeşru ilan etmesini ve bir olağanüstü hal ilan etmesini teşvik etti. Bannon bunu başkanlığı boyunca sürekli talep etti ancak Trump’ın çevresindeki diğer isimler buna karşı çıktı. Aynı zamanda yerel seçim yetkililerini ve eyalet seçim organlarını itibarsızlaştırmaya yönelik sürekli bir çaba var. Çünkü ABD’de seçimleri ulusal düzeyde yönetmiyoruz; eyaletler tarafından yürütülen elli ayrı seçim var” ifadelerini kullandı.

Demokrat Parti içindeki radikalleşme eğilimlerine de değinen Hurlburt, “ABD siyasetindeki bu kadar öfke ve kin karşısında, Demokrat Parti içindeki bazı güçlerin de aynı sertlikle karşılık verme arayışında olduğunu görüyoruz. Bu durum, ideolojik yönelimleri belirsiz olsa bile sadece yüksek sesle ve agresif bir şekilde savaşacak adayların tercih edilmesine yol açıyor. Bu durum neyin aşırı olduğunu hesaplamayı zorlaştırıyor” dedi.

Ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin Demokratların kontrolüne geçmesi durumunda Beyaz Saray’ın nasıl bir pozisyon alacağını öngören Max Yoeli, Trump’ın yasama organını tamamen işlevsiz kılacağını iddia etti.

Yoeli, “Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kazanırsa, bu durum herhangi bir yasanın çıkmasının imkansız hale gelmesi demektir. Ancak bu yönetim için bu durum diğerlerine kıyasla muhtemelen daha az sorun teşkil edecektir çünkü başkan zaten dostane bir Kongre döneminde bile yasama yerine tek taraflı yürütme araçlarına büyük ölçüde güvendi. Geçmişte bir başkan için zorlayıcı olabilecek geleneksel denetim mekanizmaları karşısında da yönetimin uzun süredir üzerinde çalıştığı uyumsuzluk taktiğini devreye sokacağını göreceğiz. Mahkeme celplerini, denetim taleplerini, askeri yetki kararlarını kolayca geri çevirecekler ve Beyaz Saray’ın yürütme imtiyazı iddialarıyla karşı çıkacaklar” şeklinde konuştu.

Demokratların elindeki tek gerçek kozun bütçe onaylama yetkisi olduğunu belirten Yoeli, ülkeyi bekleyen ekonomik tehlikeleri şu sözlerle özetledi:

“Demokratların gerçek nüfuz sahibi olduğu alanlar, hükümetin finansmanı ve devlet çarklarının dönmesi için gerekli bütçe onaylarıdır. Bu nedenle hükümetin kapanması dramalarının ve borç limiti krizlerinin geri döneceğini öngörebiliriz. 2027 yılında yükseltilmesi gerekecek olan borç limiti, yeni bir çatışma noktası olacaktır. Burada Demokratların ne kadar radikal olmaya istekli olduğu sorusu önem kazanıyor. Politika veya siyaset yapmak adına ABD’nin mali saygınlığını ve kredisini riske atmaya istekli olacaklar mı, yoksa daha sorumlu bir yaklaşım mı sergileyecekler? Bu açık bir sorudur ancak bu bütçe krizleri dışında meclis çoğunlukla 2028 öncesinde siyasi puan toplama ve bir siyasi tiyatro sahnesine dönüşecektir.”

Bu kurumsal aşınmanın ve istikrarsızlığın Amerikan ekonomisine kümülatif bir fatura çıkardığını vurgulayan Yoeli, “Hiçbir gelişme boşlukta gerçekleşmiyor. Kredi notunun düşürülmesi, borç limiti krizi, Federal Rezerv’e yönelik saldırılar ve hükümet verilerinin doğruluğuna dair şüpheler, ABD’nin güvenli liman algısını oluşturan unsurları parça parça yok ediyor. Hukukun üstünlüğü bu cazip piyasayı şekillendiriyor ve bu güven yavaş yavaş aşınıyor. Bunun çok ileri gittiğini fark ettiğinizde ise artık çok geç olacaktır” uyarısında bulundu.

“Kupa töreni siyaset ve futbol meraklıları için inanılmaz bir sahne sunacak”

Analiz programında ele alınan son başlık ise sporun Trumpizm ve popülist siyaset için taşıdığı ideolojik ve pratik anlam oldu.

Kendisini iyi bir atlet olarak tanımlayan Trump, boks maçlarından futbol karşılaşmalarına kadar geniş bir yelpazede spor organizasyonlarını kendi siyasi şovunun bir parçası haline getirme konusunda benzersiz bir yeteneğe sahip.

Trump’ın spor dünyasıyla kurduğu pragmatik ilişkiyi değerlendiren Heather Hurlburt, “Başkan kendisini iyi bir atlet olarak nitelendiriyor ve sporcularla yan yana gelmek için sürekli bir araba dolusu çaba harcıyor. Beyaz Saray’da ağırladığı ünlü sporcu arkadaşları var; basketbol, Amerikan futbolu ve beyzbol finallerine gidiyor. Hatta Beyaz Saray’ın bahçesinde bir dövüş etkinliği düzenlemesiyle tanınıyor. İlginç bir şekilde, birçok Amerikalı politikacının aksine futbolu daha fazla takdir ediyor ve bu yönüyle garip bir şekilde bir dünya vatandaşı gibi davranıyor. FIFA ve Gianni Infantino ile son derece yakın ilişkiler kurdu” dedi.

Trump’ın FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu doğrudan arayarak ABD’li golcü Folarin Balogun’un cezasının Belçika maçı öncesinde ertelenmesini talep ettiği ve istediği sonucu aldığı meşhur telefon görüşmesi, uluslararası spor diplomasisinde kuralların nasıl esnetilebildiğinin somut bir örneği olarak kayıtlara geçmişti.

Bu olayın ABD içindeki yansımalarını aktaran Max Yoeli, “Trump’ın Infantino’yu arayıp golcümüzün cezasını ertelemesini istemesi, tamamen Trump’ın oyun kitabından çıkmış bir hamledir. Burada sıra dışı olan şey, telefonun diğer ucundaki kişinin temsil ettiği organizasyon açısından bu tarz taleplerin pek de yabancı olmamasıdır” ifadelerini kullandı.

Hurlburt ise Amerikan halkının bu duruma verdiği tepkinin de kutuplaşmış siyasi çizgileri takip ettiğini belirterek şunları ekledi:

“Amerikalılar bu duruma hem siyasi taraftarlık sınırlarında hem de dünyanın herhangi bir yerindeki spor taraftarlarının vereceği tepkiyle yaklaştı. Başkanı sevmeyen insanlar bile ‘bizim çocuğun’ sahada olmasını istediği için bu durumu destekleme eğilimi gösterdi. Bu nedenle bu hamle ABD içinde, dış dünyaya kıyasla muhtemelen daha az tepki çekti. Futbolu yakından takip eden birçok Amerikalı bu duruma baktı ve bunun küresel futbol yönetimi için sıradan bir gün olduğunu düşündü. Ancak özetlemek gerekirse, bu durum dünyanın geri kalanında oldukça kötü bir izlenim bıraktı.”

Geleceğe yönelik spor ve siyaset projeksiyonu yapan Yoeli, 2028 Los Angeles Olimpiyatları’nın çok daha büyük bir siyasi savaş alanına dönüşeceğini öngördü.

Yoeli, “Hem ABD hem de İngiltere yaralarını sararken, Dünya Kupası’nın ötesinde, adeta Hollywood tarafından yazılmış gibi duran bir ana, 2028 yazında Los Angeles’ta düzenlenecek Olimpiyat Oyunları’na bakmalıyız. Burası Demokratlar tarafından yönetilen bir eyalette, Demokrat bir şehir ve başkanın en büyük muhaliflerinin yaşadığı yer. Olimpiyatların küresel sahnesi, başkanın 2028 seçimi öncesindeki topal ördek dönemine denk geliyor. Eğer Dünya Kupası bir çatışma noktası olduysa, Olimpiyatlar bunun çok daha ötesinde bir gerilim alanı olacaktır” değerlendirmesini yaptı.

Buna karşın 2026 Dünya Kupası finalinin kendi içinde barındırdığı jeopolitik sembolizmin de göz ardı edilemeyeceğini belirten Hurlburt, final maçının aktörlerine dikkat çekerek analizini şu sözlerle tamamladı:

“Yine de önümüzdeki inanılmaz finali atlayamayız. Bu final, eski Avrupa’yı ve Trump’ın NATO içindeki en dişli rakiplerinden biri olan İspanya’yı, Trump’ın adeta kendisinin küçük bir versiyonu olarak gördüğü Javier Milei liderliğindeki müttefiki Arjantin ile karşı karşıya getiriyor. Bu maçın son dakikaları ve kupa töreni, siyaset ve futbol meraklıları için inanılmaz bir sahne sunacak.”

Programın sonunda, FIFA’nın Trump’a ilk barış ödülünü verdiğini hatırlatan sunucu Bronwen Maddox’ın, “2030 yılında Güney Avrupa ve Kuzey Afrika arasında oynanacak Dünya Kupası ile Trump’a ikinci bir barış ödülü verilir mi?” sorusuna esprili bir yanıt veren Max Yoeli, liderlerin bu mücadeleye hazır olup olmadıklarını görmeleri gerektiğini belirterek, Trump’ın bu ödülü yeniden alabileceğini ifade etti.

Amerika

Pentagon’un 1,5 trilyon dolarlık rekor bütçe talebine Kongre engeli

Yayınlanma

ABD Kongresi, Trump yönetiminin talep ettiği 1,5 trilyon dolarlık rekor savunma bütçesini derinleşen siyasi ayrılıklar nedeniyle onaylamama noktasına geldi. İran savaşı ve askeri mühimmat tedariki için harcamaların yüzde 40 artırılmasını isteyen Pentagon, acil ihtiyaç duyulan 67 milyar dolarlık ek kaynağı da kapsayan pakette partilerin direnciyle karşılaşıyor.

ABD Kongresi, Donald Trump yönetiminin 2027 mali yılı için talep ettiği 1,5 trilyon dolarlık rekor savunma bütçesini büyük olasılıkla onaylamayacak.

The Washington Post gazetesinin Kongre kaynaklarına dayandırdığı haberine göre, bütçe müzakereleri partiler arasındaki uzlaşmazlık yüzünden kilitlendi.

Gazetenin görüştüğü yaklaşık 30 ABD’li parlamenter, savunma politikası ve bütçe yasa tasarılarının partiler üstü mutabakatın tamamen çökmesi ve Kongre üyeleriyle ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth arasındaki kişisel sürtüşmeler nedeniyle “çıkmaza girdiğini” aktardı.

Trump yönetimi talep ettiği finansmanı iki parçaya ayırarak 1,15 trilyon dolarlık ilk dilim için Demokratların bir kısmının desteğini almayı, 350 milyar dolarlık ikinci dilimi ise yalnızca Cumhuriyetçilerin oylarıyla geçirmeyi hedefliyor.

Haberde aktarılana göre, Cumhuriyetçi Parti içinde bu 350 milyar dolarlık ikinci paketi kabul ettirecek bir iç uzlaşı dahi sağlanabilmiş değil.

ABD’nin 2026 savunma bütçesi, Kongre’nin geçen yıl ileri silah sistemlerinin geliştirilmesinden Amerikan savunma sanayisinin teşvik edilmesine kadar bir dizi öncelikli hedef için onayladığı 150 milyar dolarlık tek seferlik kaynak dahil olmak üzere yaklaşık 1 trilyon dolar seviyesinde seyrediyor.

Yönetimin talep ettiği yeni bütçe, savunma harcamalarında yüzde 40 artış öngörürken yeni silahların finanse edilmesini ve İran ile yaşanan savaş sırasında tüketilen hassas güdümlü füzelerin stoklarının yenilenmesini kapsıyor.

Savunma Bakanı Hegseth, İran çatışmasını da kapsayan askeri operasyonlar için Kongre’den 67 milyar dolarlık ilave kaynak ayrılmasını da istedi.

The Washington Post, Kongre’nin yıl sonuna kadar yalnızca 20 iş günü kaldığı için parlamenterlerin bu krizi çözmek üzere son derece kısıtlı bir zamana sahip olduğunu belirtiyor.

Ortadoğu’daki askeri operasyonların faturası kabarıyor

ABD, savunma harcamalarının NATO bünyesindeki ayrıcalıkların dağıtımında hesaba katılmasını teklif etti.

The Hill’in ABD Merkez Komutanlığının (CENTCOM) değerlendirmesine dayandırdığı haberine göre, Washington’ın İran’a yönelik askeri operasyonlara harcadığı tutar son bir ayda 3 milyar dolardan fazla artışla 47 milyar dolara yükseldi.

CENTCOM belgesine göre askeri harcamalardaki en büyük kalemi 29 milyar dolarla mühimmat tedariki oluşturuyor.

Doğrudan muharebe operasyonlarının yürütülmesine bağlı ek maliyetler yaklaşık 12 milyar doları bulurken, kaybedilen askeri teçhizat ve donanımın ikamesi için 6,1 milyar dolara ihtiyaç duyuluyor.

Bölgeye konuşlandırılan personelin desteklenmesi, hava taşımacılığı, muhabere ve harekat alanındaki lojistik nakliye giderleri 7,6 milyar dolar olarak hesaplanıyor.

Bu resmi maliyet dökümüne ABD’nin Ortadoğu’daki askeri üslerinin onarımı ve yeniden inşası için gereken harcamalar dahil edilmedi.

Temsilciler Meclisi, temmuz ayında 1,15 trilyon dolarlık savunma bütçesi tasarısını 212’ye karşı yalnızca 216 oyla güçlükle geçirmişti.

Oylamada altı Demokrat vekil tasarıya onay verirken yedi Cumhuriyetçi vekil kendi partisinin aleyhinde oy kullanmıştı.

The Washington Post daha önce de Pentagon’un ciddi bir kaynak sıkıntısıyla karşı karşıya kaldığını yazmıştı.

Beyaz Saray askeri harcamaların karşılanması için Kongre’den acil koduyla 67 milyar dolar talep etmişti.

Gazete, parlamenterlerin adım atmaması durumunda ordunun yakın zamanda çok daha sancılı tavizler vermek zorunda kalacağını kaydetmişti.

Okumaya Devam Et

Amerika

Saniyenin yirmide biri 100 bin dolar: Trump’ın paylaşımlarına erken erişim

Yayınlanma

ABD Başkanı Trump’ın sosyal medya platformu Truth Social, başkanın paylaşımlarını işlem yazılımlarına daha hızlı aktaran özel veri hizmetini Bloomberg ile yüksek frekanslı işlem şirketleri Susquehanna ve Jump Trading’e satmaya başladı. Ayda 60 bin ila 100 bin dolar ödeyen abonelere yaklaşık 50 milisaniyelik zaman avantajı sağlayan uygulama, Demokrat senatörlerin inceleme çağrısına ve resmi açıklamalara eşit erişim davasına konu oldu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın kurduğu sosyal medya platformu Truth Social, başkanın paylaşımlarına herkesten önce ulaşma imkânı tanıyan özel hizmetini haber ve veri sağlayıcısı Bloomberg ile iki Wall Street şirketine satmaya başladı.

Reuters’a konuşan ve konuyu doğrudan bilen kaynaklara göre, aboneler arasında algoritmik ve otomatik alım satıma odaklanan yüksek frekanslı işlem şirketleri Susquehanna International Group ile Jump Trading yer alıyor.

Truth API adı verilen bu ürün, sıradan kullanıcıların platformda gezinmesini sağlayan standart bir abonelik değil.

Farklı yazılımların birbirine bağlanmasına yarayan API arayüzü üzerinden çalışan sistem, Trump’ın paylaşımlarını uygulama ekranına düşmesini beklemeden doğrudan abone şirketlerin bilgisayar sistemlerine aktarıyor.

Böylece alım satım yazılımları, piyasaları hareketlendirebilecek başkanlık açıklamalarını daha erken yakalayıp otomatik işlem kararları verebiliyor.

Saniyenin yirmide biri için ayda 100 bin dolar ödüyorlar

Truth Social’ın çatı şirketi Trump Media and Technology Group, paylaşımlara doğrudan ve hızlı erişim sağlayan bu ürünü temmuz ayında duyurarak işlem şirketlerine ve diğer finans kuruluşlarına pazarladı.

Şirket, ağustosta yatırımcılara yaptığı açıklamada 10’dan fazla müşteriyle sözleşme imzaladığını bildirdi; ancak Reuters bu sayıyı bağımsız olarak doğrulayamadı.

Müşterilerinin kimliğini açıklamayan Trump Media, abonelerin ağırlıklı olarak Wall Street işlem şirketlerinden oluştuğunu ve hizmet için ayda 60 bin ila 100 bin dolar ödediklerini belirtti.

Trump Media yetkililerine göre bu doğrudan bağlantı yaklaşık 50 milisaniyelik, yani saniyenin yirmide biri kadar bir zaman avantajı sağlıyor.

Bir insanın fark etmesi güç olan bu süre, haberleri saniyenin binde biri içinde okuyup analiz edebilen ve anında işlem emri verebilen algoritmalar için büyük değer taşıyor.

Nitekim Trump’ın nisan ayında İran savaşında ateşkes ilan ettiği Truth Social paylaşımının ardından petrol vadeli işlemlerinin düşmesi, başkanın mesajlarının piyasalar üzerindeki etkisine örnek gösteriliyor.

Hizmetin müşterileri arasında adı geçen Bloomberg, Jump Trading ve Susquehanna konuyla ilgili yorum yapmayı reddetti.

Bloomberg’in finans haberciliğindeki rakiplerinden Reuters ise hizmeti değerlendireceğini ancak şu anda abone olma planı olmadığını açıkladı.

Trump Media cephesi ise Truth Social’ın farklı sektörlerden yoğun talep gören, sektör standartlarına uygun bir API ürünü sunduğunu bildirdi.

Müşteri gizliliğini önemsediklerini vurgulayan şirket, haberin kendilerine, müşterilerine ve hissedarlarına zarar vermeyi amaçlayan anonim kaynakların aktardığı yanıltıcı bilgilere dayandığını savundu.

Şirket zarar ederken gelirler Trump’ın aile fonuna akıyor

Görevdeki bir başkanla bağlantılı bir işletmenin, başkanın açıklamalarına erişimi parayla satmasının ilk örneği olabilecek bu anlaşmalar hukuki ve etik tartışmaları da beraberinde getirdi.

Trump’ın aile fonu, Trump Media’nın yüzde 41’ine sahip. Bu hisselerden doğan gelirlerin tek hak sahibi bizzat Trump olurken, fonun yönetimi ve oy yetkisi oğlu Donald Trump Jr.’ın elinde. Donald Trump Jr. yorum talebini yanıtsız bıraktı; işletmedeki rolüne ilişkin soruların yönlendirildiği Trump Organization da açıklama yapmadı.

Diğer yandan şirketin mali tablosu parlak değil; Trump Media hisseleri yıl başından bu yana yüzde 50’den fazla değer kaybetti.

Mart 2024’te borsaya açıldığı ilk günü yaklaşık 8 milyar dolar değerle kapatan şirketin piyasa değeri bugün yaklaşık 1,8 milyar dolara geriledi.

Üstelik şirket, nakit çıkışı gerektirmeyen muhasebe giderleri de dahil olmak üzere 2024’ten bu yana yaklaşık 1,76 milyar dolar zarar yazdı.

Beyaz Saray Sözcüsü Davis Ingle, Trump ve ailesinin portföy yatırımlarına ilişkin kararlara doğrudan katılmadığını söyledi, ancak başkanın makamını uygunsuz biçimde kullandığı iddialarına yanıt vermedi.

Senatörler inceleme istedi, basın örgütleri yargıya taşıdı

Uygulama Kongre ve yargı koridorlarına da taşındı. Demokrat senatörler Elizabeth Warren ve Adam Schiff, temmuz ayında ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonuna (SEC) başvurarak hizmetin menkul kıymetler yasalarını ihlal edip etmediğinin incelenmesini istedi.

İki senatör, bu satışı başkanın kişisel kazanç uğruna makamını “şoke edici biçimde kötüye kullanması” diye nitelendirdi; SEC ise yorum yapmayı reddetti.

Trump Media sözcüsü, Demokratların serbest piyasalara ideolojik karşıtlıkları yüzünden veya kamuya açık bilgiyle kamuya açık olmayan bilgi arasındaki farkı anlayamadıkları için hizmeti yanlış tanıttıklarını ileri sürdü.

Ağustos ayında ise Intercept Media ve basın özgürlüğü kuruluşu Freedom of the Press Foundation, Trump’a dava açtı.

Davacılar, ücretli veri akışı hizmeti sürerken Beyaz Saray’ın resmi hükümet açıklamalarını yalnızca Truth Social üzerinden yayımlamasının engellenmesini talep ediyor.

Süren davada, kamu bilgisine mali engel konulmasının anayasaya aykırı olabileceği ve varlıklı Wall Street şirketlerine ayrıcalık tanıdığı savunuluyor.

Ücretli hizmeti “derinden yozlaşmış” bir uygulama olarak tanımlayan davacılar, bilgiye eşit erişimi olmayan kamuoyunun Anayasa’nın Birinci Değişikliği kapsamındaki haklarının çiğnendiğini, yasayla güvenceye alınan eşit erişim için “makul olmayan tutarlar” istenmesinin de Beşinci Değişikliği ihlal ettiğini öne sürüyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Ingle, açılan davaya ve iddialara doğrudan yanıt vermek yerine, Trump’ın yalnızca Amerikan halkının çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini söylemekle yetindi.

Okumaya Devam Et

Amerika

“ICE, ABD tarihinin en büyük sol karşıtı izleme operasyonlarından birini yürütüyor”

Yayınlanma

Hukukçulara göre, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE), ABD tarihinde görülmemiş düzeyde bir “sol karşıtı” izleme operasyonu yürütüyor.

WIRED’da yer alan habere göre avukatlar, federal komplo suçlamalarıyla karşı karşıya kalan Minnesota sakinleri adına, ICE tarafından Minnesota ve ötesindeki solcu sosyal hareketlere karşı yürütülen, geniş kapsamlı ve muhtemelen anayasaya aykırı bir casusluk operasyonuna dair kanıtlar elde etti.

Gündemi meşgul eden “Minnesota 15” davası, federal fonlar ve yeni personel ile donanmış İç Güvenlik Bakanlığı’nın (DHS), artık Başkan Donald Trump’ın muhalefete karşı başlıca aracı olduğunu ve 11 Eylül sonrası elde edilen güçlü soruşturma yetkilerini, topluluklarını örgütleyen sıradan Amerikalılara karşı kullandığını açıkça ortaya koyuyor.

Uzmanlara göre, 1960’lar ve 1970’lerde federal hükümetin Yeni Sol ve savaş karşıtı harekete karşı yürüttüğü isyan bastırma operasyonlarından bu yana ABD’de bu ölçekte bir olay görülmemişti.

Bu davalarda delil toplama süreci sırasında ortaya çıkan belgeler arasında onlarca rapor, ses kaydı transkripti, e-posta, ele geçirilen Signal sohbetleri, fotoğraflar, veritabanı sorguları ve daha fazlası yer alıyor.

Bu belgeler, tartışmalı 7 Numaralı Ulusal Güvenlik Başkanlık Memorandumu (NSPM 7) ile yetkilendirilen ve “Project Whipple Shield” ile “Operation Puppet Master” isimleri altında yürütülen iç terör soruşturmalarının iç işleyişini ortaya koyuyor.

Geçen yılın Eylül ayında Charlie Kirk’ün suikastının ardından yayınlanan NSPM 7, federal kolluk kuvvetlerine, yönetimin politikalarını eleştiren ve “Hıristiyanlık karşıtı” fikirleri savunan örgüt ve kişilere karşı mevcut her türlü aracı kullanma talimatı veriyor.

Bu belgenin yetki verdiği soruşturmaların tam kapsamı ve boyutu hâlâ bilinmiyor.

Minnesota 15’in savunma avukatları, bu davanın Trump yönetiminin göçmenlik politikalarına karşı çıkanları hedef alan, ülke çapında yürütülen daha geniş kapsamlı bir gözetim operasyonundan kaynaklandığını iddia ediyor.

Davaya bakan avukatlardan biri, DHS tarafından yürütülen bu kampanyayı, 1950’lerden 1970’lerin başlarına kadar ırk adaleti, sivil haklar ve savaş karşıtı hareketleri anayasaya aykırı bir şekilde gözetleyen, içlerine sızan ve şantaj uygulayan FBI’ın kötü şöhretli Karşı İstihbarat Programı (COINTELPRO) ile karşılaştırıyor.

Dosyaları inceleyen üç eski kolluk görevlisi de bu görüşe katılıyor ve WIRED’e, bu davanın, yönetimin Aralık 2025’te Minnesota’yı işgal etmesinden çok önce başlayan daha geniş çaplı bir istihbarat toplama operasyonunun neredeyse kesin olarak bir parçası olduğunu belirtiyor.

DHS’nin gözetleme programının ortaya çıkarılmasına ilişkin davada sunulan karşılıklı dilekçeler, ICE’ın iki biriminden biri olan İç Güvenlik Soruşturmaları (HSI) personelinin, ciddi cezai soruşturmalar için ayrılmış finansman mekanizmalarını ve soruşturma araçlarını başka amaçlarla kullanarak bunları yurt içi muhaliflere yönelttiğini ortaya koyuyor.

Minnesota 15 davasının finansmanını sağlayan HSI’nin gizli operasyonu “Operation Keyhole”, 2008 yılına kadar uzanıyor.

Haziran 2026 itibarıyla, bu program Minneapolis–Saint Paul bölgesinde devam eden yarım düzine gizli soruşturmayı finanse ediyordu.

Aralarında 11 gizli ajan da olmak üzere, Beyaz Saray’ın askeri nitelikli göçmenlik denetim operasyonlarının ön saflarında görev yapmış, ülke çapındaki özel birimlerden gelen yaklaşık 120 HSI ajanı bu vakaya atandı.

Bu ajanlar, genellikle kara para aklama ve terör soruşturmalarıyla sınırlı olan Reaper insansız hava araçlarının kullanımı ve Vatanseverlik Yasası (Patriot Act) araçları da dahil olmak üzere son derece müdahaleci gözetim teknikleri kullandılar.

Gizli ajanlar ayrıca, bir mahkeme kararını açıkça ihlal ederek kiliselere sızdılar.

Minnesota 15 iddianamesi, geçen kış gerçekleştirilen “Operation Metro Surge” sırasında cemaat tepki ağlarına karşı sert önlemler alınması için Trump yönetiminin Adalet Bakanlığı’ndan “büyük ve gürültülü hareket etmesini” talep etmesinden kaynaklanıyor.

Twin Cities’deki (yani Minneapolis ve St. Paul’deki) aktivistler, şifreli Signal grupları, kendi geliştirdikleri araç veritabanları ve merkezi bir sevk sistemi kullanarak DHS ajanlarını ve araçlarını izlemek üzere gönüllüler organize ettiler.

Eyalet savcıları, bunun göçmenlik uygulamalarını engellemek, federal ajanları yasadışı olarak tespit edip takip etmek ve hatta onlara saldırmak amacıyla kurulan bir komplo olduğunu iddia ediyorlar.

Savunma avukatları, Minnesota 15’e yöneltilen ağır suçlamaların, sanıkların iddia edilen davranışlarıyla uyuşmadığını belirtiyor.

Sanık Isaac Sant’ı temsil eden Kevin Riach, “Komplo kurmakla suçlanan ve bunun üzerine bir konuşma turuna çıkan bir müvekkilim ilk kez oluyor”, diyor.

Minneapolis 15’in iddianamesine yol açan “Operation Puppet Master”nun kapsamını ortaya koyan bir ICE iç belgesi, şu notla sona eriyor: “Bu dava, CUC Op Keyhole kapsamında da kabul edilmiştir.”

Savcılara göre, “Operation Keyhole”, HSI’nın Saint Paul ofisi tarafından Minnesota, Kuzey ve Güney Dakota, Iowa ve Nebraska’yı kapsayan bir bölgede “gizli faaliyetler”e (özellikle ekipman alımları ve personel masraflarına) finansman sağlamak amacıyla oluşturulan uzun soluklu bir program.

Program, Aralık 2008’de başladığından bu yana “uyuşturucu kaçakçılığı, çocuklara yönelik cinsel istismar, mali soruşturmalar ve silahların yayılmasının önlenmesi” alanlarında en az 77 soruşturmaya finansman sağladı.

2008 tarihli bir DHS iç el kitabına göre “CUC” kısaltması öneki, “Sertifikalı Gizli Operasyonlar” (Certified Undercover Operations) anlamına geliyor.

Bu, açıkça tanımlanmış denetim mekanizmaları, prosedürleri ve raporlama gerekliliklerine sahip resmi bir tanımlama.

Operation Keyhole’un parametreleri, Adalet Bakanlığı (DOJ) ve DHS’nin üst düzey yetkililerinden oluşan bir komite tarafından her altı ayda bir gözden geçirilir.

En son Haziran 2026’da yenilendiğinde, Keyhole, Şubat ayında DHS ajanlarına ve diğer federal çalışanlara yönelik saldırı, taciz ve kişisel bilgilerin ifşa edilmesi iddialarını araştırmak üzere başlatılan ve Minnesota 15 iddianamesinin temelini oluşturan “Project Whipple Shield” dahil olmak üzere altı aktif soruşturmaya fon sağlamıştı.

“Operation Keyhole” kapsamında görev yapan en az 11 gizli ajan, Twin Cities’deki ICE karşıtı aktivistlerin arasına sızarak dövüş sanatları ve “haklarını bil” eğitimlerine, yürüyüşlere, genel grevlere ve topluluk toplantılarına katıldı.

Ayrıca, olası gizli ICE araçlarını tespit etmek ve aktivistleri bu araçları Twin Cities genelinde takip etmeleri için görevlendirmek amacıyla aktivistlerin iletişim ağına da sızdılar.

Signal üzerinden yürütülen çeşitli aktivist grup sohbetlerine girerek, bu sohbetlerin içeriğini analiz ve nihayetinde iddianameye dahil edilmek üzere diğer HSI meslektaşlarına ilettiler.

Soruşturma kapsamında Seattle, Michigan, Chicago ve New York City gibi uzak yerlerdeki aktivist konferansları gözetim altına alındı.

HSI ekipleri, toplantı mekanlarının otoparkında park etmiş veya aktivistleri taşıyan her aracın fotoğrafını çekti ve plaka numaralarını kaydetti.

Ayrıca, Gümrük ve Sınır Koruma Birimi’ne ait silahsız Reaper insansız hava araçlarından, Twin Cities bölgesinde dolaşan aktivistlerin görüntülerine de rastlanıyor.

Gizli ajanlar, sanıkların hem dijital ortamda hem de yüz yüze olarak soruşturulmasına ve gözetlenmesine katılan, 50’den fazla HSI ajanından oluşan çok daha geniş bir grubun parçasıydı.

Bu grubun içinde HSI’nın pek bilinmeyen Özel Operasyonlar Grubu’ndan en az iki düzine ajan da yer alıyordu.

Karmaşık mali suçlar, uyuşturucu kartelleri soruşturmaları, insan kaçakçılığı ve organize suçlar konusunda onlarca yıllık deneyime sahip federal ajanlar, “Minnesota 15” soruşturmasına dahil edildi.

Eski DHS avukatı ve terörle mücadele uzmanı olan ve şu anda NAACP Hukuki Savunma Fonu’nda çalışan hukukçu Spencer Reynolds şunları söyledi:

“Bu operasyon hiçbir şekilde Minnesota ile sınırlı görünmüyor. Sokaklarda görev yapan ekiplerde gördüğümüz gibi, Greg Bovino’nun önderliğinde CBP ve Sınır Devriyesi özel kuvvet birimlerinin ülke çapında geniş çaplı baskınlar düzenlemesi, bu kapı kırma operasyonlarıyla paralel olarak işleyen istihbarat ve gizli soruşturma mekanizması.”

11 Eylül sonrası federal kolluk kuvvetlerinin sert bir eleştirmeni haline gelmeden önce yıllarca gizli görevde iç terör davalarında çalışan emekli FBI ajanı Mike German, Minnesota 15 davasını, federal kolluk kuvvetlerinin solcu sosyal hareketleri bastırma konusundaki uzun geçmişine benzetiyor.

Buna, Vietnam Savaşı sırasında yabancı etkilerin kanıtlarını bulmak amacıyla savaş karşıtı hareketi gözetleyen CIA’in MH/Chaos Operasyonu da dahil. Aradaki farklardan biri ise olayın muazzam ölçeği: Bu seferki çok daha büyük.

Eski CIA ajanı Frank Rafalko’nun 2011 yılında yayımlanan kitabına göre, Yeni Sol ve Vietnam Savaşı karşıtı hareket üzerinde şüphelenilen yabancı etkilerle ilgili CIA’nın gizli soruşturmasında, en yoğun döneminde 42 ajan görev almıştı.

Mahkeme kayıtları, yalnızca Minnesota 15 davasında 119 HSI ajanının görev yaptığını gösteriyor.

German’a göre, günümüzde en önemli fark, federal yetkililerin elinde bulunan muazzam veri havuzu.

HSI, soruşturma kapsamındaki kişileri tespit etmek için, banka havalelerinin, PayPal geri ödemelerinin ve diğer finansal işlemlerin incelenmesi; web sitesi trafiğinin adli dijital analizi; ele geçirilen 15 terabaytlık Signal sohbetleri; ve ticari bir veri aracısından elde edilen bilgiler dahil olmak üzere son derece müdahaleci önlemler uyguladı.

Yerel bir aktivistin, geliştiricilere yönelik bir kamu bulut platformu olan Fly.io’da bulunan bir plaka arama aracını, sızdırılmış bir Signal sohbetine yüklemesinin ardından, HSI ajanları, ticari bir aracıdan satın alınan verilerin yanı sıra web sitesinin DNS sorgularını ve Stripe verilerini inceledi.

Bu sayede HSI, SSH oturum günlüklerine, giden bağlantı kayıtlarına, Fly.io hesabının kayıt IP adresine ve hiç ödeme gerçekleştirilmemiş bir hesaba ait Stripe kart parmak izine erişim sağladı.

Ajanlar, bu bilgileri Minnesota DVS kayıtları ve Thomson-Reuters CLEAR platformundan elde edilen ticari verilerle birleştirerek sürücü belgesi numarası, Sosyal Güvenlik numarası özeti, yıllara ait adres geçmişi, telefon numaraları, mülk kayıtları ve ortak kayıtlı araçları tespit ettiler.

WIRED’in incelediği, Los Angeles ve Arizona’da görev yapan birkaç HSI ajanı arasında geçen e-postalar, bu soruşturmalar kapsamında bir dizi kaydın teslim edildiğini ortaya koyuyor.

Bunlar arasında, Minnesota’da görevli kıdemli bir HSI ajanının, “bu kayıtların saklandığı her yerde” dosyalanması amacıyla Los Angeles’ta görevli bir meslektaşına gönderdiği, SEIU (Hizmet İşçileri Uluslararası Sendikası) ile ilgili bazı kayıtlar da bulunuyor.

Komplo soruşturmasında görev alan diğer ajanlar da son dönemde gündeme gelen bazı olaylara karışmışlar.

Örneğin HSI Özel Operasyon Grubu (SOG) ekibinin “ekip lideri” Tim Gerber, bir ICE ajanının papazlık yaptığı Minneapolis’teki bir kilisede düzenlenen protesto hakkında haber yapan eski CNN sunucusu Don Lemon’a yönelik soruşturmayı yönetti.

SOG’dan meslektaşı Yue Her ise, 2025 yılında Renee Good’un katili olan ICE Özel Müdahale Ekibi ajanı Johnathan Ross’un, yakalamaya çalıştığı bir adamın arabası tarafından sürüklendiği olayın yerinde bulunmuştu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English