Amerika
Chatham House: Trump geçici, yetkileri kalıcı hale gelecek

ABD’de Başkan Donald Trump’ın anayasal yetkilerini genişletme adımları “demokrasinin geleceğine” dair tartışmaları yeniden açtı. Chatham House uzmanları, Anayasa Mahkemesinin son kararlarıyla yürütme organına sağlanan geniş muafiyetleri ve bağımsız kurumlar üzerindeki denetim artışını ele aldı. Ara seçimler öncesinde tırmanan siyasi kutuplaşma, bütçe krizleri ve askeri yetki tartışmaları, Amerikan yönetim sisteminin kalıcı bir dönüşümün eşiğinde olduğunu gösteriyor.
ABD, New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda İspanya ile Arjantin arasında oynanacak olan 2026 Dünya Kupası finaline ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, bu büyük spor organizasyonu ülkenin küresel sahnedeki yumuşak gücünün zirvesini temsil ediyor.
Ancak bu küresel prestij anının arkasında, ülke içinde Başkan Donald Trump’ın yürütme yetkilerini benzeri görülmemiş bir şekilde genişletme çabaları ve “Amerikan demokrasisinin” sınırlarını yeniden çizme arayışı büyük bir tartışma yaratıyor.
Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House bünyesinde gerçekleştirilen haftalık podcast yayınında, uzmanlar Trump’ın “imparatorluk başkanlığı” vizyonunu, anayasal sınırları ve bu durumun Amerikan siyasi kurumları üzerindeki kalıcı etkilerini masaya yatırdı.
Chatham House Direktörü ve Üst Yöneticisi Bronwen Maddox’ın yönettiği tartışmada, ABD ve Kuzey Amerika Programı Ortak Araştırmacısı ve eski ABD Ticaret Temsilcisi Özel Kalem Müdürü Heather Hurlburt ile eski ABD Ticaret Bakanlığı Yetkilisi ve programın Kıdemli Uzmanı Max Yoeli, Amerikan devlet yapısındaki bu köklü dönüşümün anayasal, siyasi ve ekonomik boyutlarını ayrıntılı şekilde değerlendirdi.
Maddox, programın açılışında spor ve siyaset ilişkisine değinerek, “ABD, bir ülkenin sergileyebileceği en büyük yumuşak güç gösterilerinden birinin arefesinde. Pazar günü New Jersey’deki stadyumda oynanacak finalde Donald Trump başrolde yer alacak. Onun için bu gösteriyi daha mükemmel kılacak tek şey, ABD erkek milli takımının finale kadar yükselmesi olurdu ve kendisi de bunu gerçekleştirmek için elinden geleni yaptı” dedi.
Ancak madalyonun diğer yüzüne dikkat çeken Maddox, “Trump bu anın tadını çıkaracak olsa da ülke içinde yetkilerini genişlettiğine dair endişeler her geçen gün büyüyor. Haziran ayı sonunda Anayasa Mahkemesi, görev süresini kapatırken başkana ek yetkiler tanıdı ve bu durum Amerikan siyasi manzarasını önemli ölçüde değiştirdi” ifadelerini kullandı.
“Yargı kararlarıyla doksan yıllık denetim mekanizması ortadan kalktı”
Anayasa Mahkemesinin haziran ayı sonunda aldığı kararlar, başkanlık makamının federal bürokrasi üzerindeki gücünü kökten değiştiren bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.
Trump, doğumla kazanılan vatandaşlık hakkını sınırlama girişiminde yargı engeline takılmış olsa da federal devlet kurumlarının yöneticilerini görevden alma konusunda devasa bir yetki elde etti.
Mahkeme, Federal Rezerv dışındaki tüm federal kurumların başkanlarının, bizzat başkan tarafından görevden alınabilmesinin önünü açtı.
Bu kararın tarihi önemini vurgulayan Chatham House Direktörü Bronwen Maddox, “Trump, doğumla kazanılan vatandaşlık hakkını sınırlama mücadelesini kaybetti ancak Federal Rezerv dışındaki herhangi bir federal devlet kurumunun başkanını görevden alma yetkisini kazandı. Bu karar, doksan yıllık bir denetim mekanizmasını ortadan kaldırıyor. Karar, başkanın devletin yürütme organı üzerinde mutlak kontrole sahip olması gerektiği yönündeki tekçi yürütme kuramını güçlendiriyor” şeklinde konuştu.
Maddox, bu hamlenin Trump’ın ikinci döneminde elde ettiği diğer güç kazanımlarını takip ettiğini belirterek, başkanın resmi sıfatıyla gerçekleştirdiği eylemlerden hukuki olarak muaf tutulmasına yönelik Anayasa Mahkemesi kararını ve yürütme emirlerinin cömertçe kullanılmasını bu sürecin diğer parçaları olarak nitelendirdi.
Anayasa Mahkemesinin bu genişletici yorumunu analiz eden Heather Hurlburt, bu durumun yüzlerce devlet kurumunu doğrudan etkilediğini belirtti.
Hurlburt, “Burada çevre denetim kurullarından ticaret denetim organlarına kadar kelimenin tam anlamıyla yüzlerce devlet kurumundan bahsediyoruz. Özel ticaret mahkemeleri ve son dönemde sıkça gündeme gelen sağlık ve tıp danışma kurulları bu kategorinin ilk akla gelen örnekleridir. Mahkeme, tüm bu yapıların başkanın tekçi denetimine tabi olduğuna dair son derece kapsamlı bir hüküm verdi” dedi.
Yargı ile Beyaz Saray arasındaki ilişkinin niteliğine değinen Hurlburt, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Anayasa Mahkemesi ile Beyaz Saray arasındaki bu ilişkinin başkanlık yetkilerini kalıcı olarak ne ölçüde değiştirdiği sorusu hala önemini koruyor. Bu mahkemenin, başkan ile siyasi bir ortaklık içinde hareket etmeyi seçtiği açık. Bu durum ABD tarihinde tamamen eşsiz olmasa da son derece sıra dışı bir nitelik taşıyor. Geleceğe dair sormamız gereken sorulardan biri de mahkemenin, görevdeki başkanla farklı bir siyasi eğilime sahip çoğunluğa sahip olduğunda bu benzeri görülmemiş yetkilerin ne kadarına göz yumacağıdır.”
“Kurumları bir anda yeniden şekillendirmek onları siyasi takvime bağımlı kılıyor”
Anayasa Mahkemesinin bağımsız federal kurum yöneticilerinin görevden alınabilmesine olanak tanıyan kararı, bürokratik süreklilik ve tarafsızlık ilkelerine büyük bir darbe olarak görülüyor.
Söz konusu dava, Trump’ın geçtiğimiz yıl mart ayında Demokrat partili Federal Ticaret Komisyonu Üyesi Rebecca Slaughter’ı görevden almasıyla başlamıştı.
Başyargıç John Roberts liderliğindeki mahkeme, başkanın yetkilerini kullanan alt düzey görevlilerin başkan tarafından görevden alınabileceğine hükmetti.
Kıdemli Uzman Max Yoeli, bu kararın Amerikan devlet geleneğindeki yıkıcı etkisini şu sözlerle açıkladı:
“Başkanın, çok üyeli ve bağımsız olarak adlandırılan ajansların üyelerini hiçbir gerekçe göstermeksizin görevden alabilmesi fikri, geçmişte yönetimler değişse dahi görevine devam eden siyasi atamalar için sağlanan korumaların erozyona uğramasının son halkasıdır. Bu durum, Beyaz Saray’ın imtiyazlarının, geçmişte yönetimler arasında biraz daha süreklilik barındıran politika yapım alanlarına kadar genişlediğini gösteriyor.”
Bu durumun savunucularının, yürütme organının politikalarında daha fazla uyum sağlayacağını ve kurumların Beyaz Saray’ın politikalarına duyarlı hale geleceğini iddia ettiğini belirten Yoeli, tehlikelere işaret ederek şöyle konuştu:
“Birçok kişinin bu başkanlık döneminde dile getirdiği temel endişe, başkanın bu kurumları bir anda yeniden şekillendirmesine izin verilmesinin, onları siyasi olarak aşırı duyarlı hale getirmesidir. Bu durum; düzenlemelerin, uygulama faaliyetlerinin ve soruşturmaların objektif kriterler yerine siyasi takvime ve siyasi imtiyazlara bağlanmasına yol açıyor. Gelecekteki bir başkan tüm bu düzenleyici kurumlarda tam bir temizlik yapabilir ve bu durum iş dünyasında ani sarsıntılara neden olabilir. Dünya genelindeki işletmeler için bu, planlama yapılması son derece zor bir zorluktur.”
Kararın ekonomik boyutlarını ele alan uzmanlar, mahkemenin piyasa hassasiyetlerini gözeterek Federal Rezerv’i bu genel yetkinin dışında tuttuğuna dikkat çekiyor.
Federal Rezerv Guvernörü Lisa Cook davasına atıfta bulunan Yoeli, mahkemenin para politikası rolünü diğer düzenleyici kurumlardan ayırmak için yoğun çaba sarf ettiğini belirtti.
Yoeli, “Çoğunluk görüşünde, Federal Rezerv’i ABD’nin dünyadaki ekonomik rolünün bir sütunu olarak korumak için çabaladıklarını görebilirsiniz. Doktrinel olarak Federal Rezerv ile diğer bağımsız kurumlar arasında o kadar da tutarlı bir ayrım olmayabilir ancak yargıçların piyasa üzerindeki yansımaların farkında olduğu anlaşılabiliyor” dedi.
“Bu yetkinin yürütmeye geçmesine izin verirsek bir daha asla geri gelmez”
Trump yönetiminin en agresif adımlar attığı alanlardan biri olan gümrük vergileri ve ticaret politikaları da yargı ile yürütme arasında büyük bir çatışma alanına dönüştü.
Anayasa Mahkemesi, anayasanın gümrük vergisi koyma yetkisini açıkça Kongre’ye verdiğini belirterek, Trump’ın Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Yasası kapsamında geniş ve kalıcı gümrük vergileri koyma yetkisine sahip olmadığına karar verdi. Mahkeme sadece bu yetkiyi sınırlamakla kalmadı, aynı zamanda Trump’ın geçmişte attığı adımları geri almasını ve tahsil edilen vergileri iade etmesini emretti.
Bu karar üzerinden şekillenen anayasal güç mücadelesini aktaran Heather Hurlburt, “Mahkeme çoğunluğu, Trump’ın bu yetkiye sahip olmadığını belirtmekle kalmadı, yapılanların geri sarılması gerektiğini de açıkça ifade etti. Bu, mahkemenin bu dönemde aldığı kararlar arasında oldukça sıra dışı bir durumdur. Ancak geri sarma süreci, iadelerin yapılması konusunda fark edilir derecede yavaş işliyor. Başkan, gümrük vergilerinin genel yapısını ve seviyesini korumak için diğer yasal yetkileri kullanma konusunda son derece agresif davranıyor ve bu davaların yeniden mahkemeye taşınmasını bekliyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
Max Yoeli ise yürütmenin bu hamlelerinin mahkemenin yaklaşımındaki asimetriyi ortaya koyduğunu söyleyerek, “Mahkemenin geçmiş birkaç yıldaki yaklaşımındaki asimetriyi görebiliyoruz. Başkanlık yetkilerinin genişlemesine izin verdiği ya da daha fazla yetki tanıdığı alanlarda, örneğin resmi görev esnasındaki eylemler için başkana geniş bir muafiyet tanıyan kararında, bu etki yapısal olmaktadır. Ancak mahkemenin gümrük vergileri veya doğumla kazanılan vatandaşlık konusunda başkanı engellediği durumlarda, bu durum belirli bir yasaya veya anayasal yoruma özgüdür. Yönetim için her zaman aynı amaçları takip edecek alternatif araçlar mevcuttur” ifadelerini kullandı.
Bu bağlamda muhafazakar Yargıç Neil Gorsuch’ın tarihi uyarısını hatırlatan Maddox, “Gümrük vergileriyle ilgili karar çıktığında, muhafazakar yargıçlardan Neil Gorsuch’ın uyarısı beni çok etkiledi. Gorsuch, ‘Eğer bizim görüşümüze göre Kongre’de bulunması gereken bu yetkinin yürütmeye geçmesine izin verirsek, bu yetki bir daha asla geri gelmez’ diyerek bu kararın başkanlık yetkileri üzerinde bir kısıtlama amacı taşıdığını net bir şekilde ortaya koydu” şeklinde konuştu.
Hurlburt ise sorunun sadece mahkemelerden değil, Kongre’nin kendi yetkilerine sahip çıkmamasından kaynaklandığını belirterek, “Bu tartışmanın sessiz kalan tarafı, sadece mahkemenin yürütmeye daha fazla yetki devretmesi değil, aynı zamanda Kongre’nin anayasanın kendisine açıkça tanıdığı yetkileri kullanmakta başarısız olmasıdır. Mahkeme Kongre’den adım atmasını ve yasama yapmasını istiyor ancak Kongre bunu yapmayı reddediyor. Son birkaç on yılda Amerikan siyasetinde Kongre, karmaşık veya siyasi olarak riskli konularda yasama yapma konusunda giderek daha isteksiz hale geldi ve bu da yürütme organının dolduracağı devasa bir boşluk bıraktı” dedi.
Max Yoeli, bu eğilimin Roosevelt döneminden bu yana her başkanın bir öncekinin yetkilerini devralıp genişletmesiyle süregelen tek yönlü bir dişli çark mekanizması olduğunu doğrulayarak, “Eğer Kongre kendi yetkilerini kıskançlıkla korumaz ve yürütmenin müdahalelerine boyun eğerse, hiçbir güç bu dengeyi yeniden sağlayamaz” uyarısında bulundu.
“Temsilciler Meclisi, siyasi tiyatro sahnesine dönüşecek”
Kasım ayında yapılacak olan ara seçimler, Trump’ın genişleyen yetkilerini dengelemek veya daha da pekiştirmek açısından Amerikan siyasi sisteminin önündeki en büyük sınav olarak duruyor.
Temsilciler Meclisi’ndeki tüm sandalyelerin ve Senato’nun üçte birinin yenileneceği bu seçimlere, anketlerde gerileyen bir Trump ve derin bir bölünmüşlük yaşayan Demokratlar ile giriliyor.
Siyasi aritmetiği ve olası senaryoları değerlendiren Kıdemli Uzman Max Yoeli, “Ara seçimlere her iki mecliste de oldukça kıl payı marjlarla ve başkanın popülaritesinin yüzde otuzların sonu, kırkların başı gibi oldukça düşük seviyelerde olduğu bir atmosferde giriyoruz. Eğer ilk dönemindeki gibi bir kayma yaşanırsa, Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kolaylıkla geri alacaktır. Temel senaryomuz hala Demokratların en azından bu meclisi geri kazanacağı yönündedir” dedi.
Ancak seçim sürecinin kuralları üzerinde büyük bir belirsizlik olduğunu ifade eden Yoeli, şöyle devam etti:
“Başkanın yakın zamanda oy verme ve seçim güvenliği üzerine odaklanacağı bildirilen önemli bir ulusa sesleniş konuşması yapması bekleniyor. Bu, ABD’de seçimlerin gerçekleştirilme biçimini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir dizi adımın son halkasıdır. İster Demokrat eyaletlerdeki düzenlemelerle yanıtlanan agresif seçim bölgesi sınırlarının yeniden çizilmesi olsun, ister kimin nasıl oy kullanacağını gözden geçirme çabaları olsun, tüm bunlar sonuçlar üzerinde maddi bir etki yaratabilir.”
Seçim dürüstlüğü tartışmalarının perde arkasındaki tehlikeli gerilimlere dikkat çeken Heather Hurlburt, Trump’ın yakın çevresinde anayasal sınırların zorlanması konusunda ciddi bir fikir ayrılığı yaşandığını aktardı.
Hurlburt, “Trump’ın çevresindeki üyeler arasında, seçimlerle ilgili oyunun kurallarının ne kadar dışına çıkılacağı konusunda çok da gizli olmayan bir tartışma sürüyor. Trump’ın uzun süreli gayriresmi danışmanı Steve Bannon, bu hafta başkanın görevdeki bazı Demokrat senatörleri gayrimeşru ilan etmesini ve bir olağanüstü hal ilan etmesini teşvik etti. Bannon bunu başkanlığı boyunca sürekli talep etti ancak Trump’ın çevresindeki diğer isimler buna karşı çıktı. Aynı zamanda yerel seçim yetkililerini ve eyalet seçim organlarını itibarsızlaştırmaya yönelik sürekli bir çaba var. Çünkü ABD’de seçimleri ulusal düzeyde yönetmiyoruz; eyaletler tarafından yürütülen elli ayrı seçim var” ifadelerini kullandı.
Demokrat Parti içindeki radikalleşme eğilimlerine de değinen Hurlburt, “ABD siyasetindeki bu kadar öfke ve kin karşısında, Demokrat Parti içindeki bazı güçlerin de aynı sertlikle karşılık verme arayışında olduğunu görüyoruz. Bu durum, ideolojik yönelimleri belirsiz olsa bile sadece yüksek sesle ve agresif bir şekilde savaşacak adayların tercih edilmesine yol açıyor. Bu durum neyin aşırı olduğunu hesaplamayı zorlaştırıyor” dedi.
Ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin Demokratların kontrolüne geçmesi durumunda Beyaz Saray’ın nasıl bir pozisyon alacağını öngören Max Yoeli, Trump’ın yasama organını tamamen işlevsiz kılacağını iddia etti.
Yoeli, “Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kazanırsa, bu durum herhangi bir yasanın çıkmasının imkansız hale gelmesi demektir. Ancak bu yönetim için bu durum diğerlerine kıyasla muhtemelen daha az sorun teşkil edecektir çünkü başkan zaten dostane bir Kongre döneminde bile yasama yerine tek taraflı yürütme araçlarına büyük ölçüde güvendi. Geçmişte bir başkan için zorlayıcı olabilecek geleneksel denetim mekanizmaları karşısında da yönetimin uzun süredir üzerinde çalıştığı uyumsuzluk taktiğini devreye sokacağını göreceğiz. Mahkeme celplerini, denetim taleplerini, askeri yetki kararlarını kolayca geri çevirecekler ve Beyaz Saray’ın yürütme imtiyazı iddialarıyla karşı çıkacaklar” şeklinde konuştu.
Demokratların elindeki tek gerçek kozun bütçe onaylama yetkisi olduğunu belirten Yoeli, ülkeyi bekleyen ekonomik tehlikeleri şu sözlerle özetledi:
“Demokratların gerçek nüfuz sahibi olduğu alanlar, hükümetin finansmanı ve devlet çarklarının dönmesi için gerekli bütçe onaylarıdır. Bu nedenle hükümetin kapanması dramalarının ve borç limiti krizlerinin geri döneceğini öngörebiliriz. 2027 yılında yükseltilmesi gerekecek olan borç limiti, yeni bir çatışma noktası olacaktır. Burada Demokratların ne kadar radikal olmaya istekli olduğu sorusu önem kazanıyor. Politika veya siyaset yapmak adına ABD’nin mali saygınlığını ve kredisini riske atmaya istekli olacaklar mı, yoksa daha sorumlu bir yaklaşım mı sergileyecekler? Bu açık bir sorudur ancak bu bütçe krizleri dışında meclis çoğunlukla 2028 öncesinde siyasi puan toplama ve bir siyasi tiyatro sahnesine dönüşecektir.”
Bu kurumsal aşınmanın ve istikrarsızlığın Amerikan ekonomisine kümülatif bir fatura çıkardığını vurgulayan Yoeli, “Hiçbir gelişme boşlukta gerçekleşmiyor. Kredi notunun düşürülmesi, borç limiti krizi, Federal Rezerv’e yönelik saldırılar ve hükümet verilerinin doğruluğuna dair şüpheler, ABD’nin güvenli liman algısını oluşturan unsurları parça parça yok ediyor. Hukukun üstünlüğü bu cazip piyasayı şekillendiriyor ve bu güven yavaş yavaş aşınıyor. Bunun çok ileri gittiğini fark ettiğinizde ise artık çok geç olacaktır” uyarısında bulundu.
“Kupa töreni siyaset ve futbol meraklıları için inanılmaz bir sahne sunacak”
Analiz programında ele alınan son başlık ise sporun Trumpizm ve popülist siyaset için taşıdığı ideolojik ve pratik anlam oldu.
Kendisini iyi bir atlet olarak tanımlayan Trump, boks maçlarından futbol karşılaşmalarına kadar geniş bir yelpazede spor organizasyonlarını kendi siyasi şovunun bir parçası haline getirme konusunda benzersiz bir yeteneğe sahip.
Trump’ın spor dünyasıyla kurduğu pragmatik ilişkiyi değerlendiren Heather Hurlburt, “Başkan kendisini iyi bir atlet olarak nitelendiriyor ve sporcularla yan yana gelmek için sürekli bir araba dolusu çaba harcıyor. Beyaz Saray’da ağırladığı ünlü sporcu arkadaşları var; basketbol, Amerikan futbolu ve beyzbol finallerine gidiyor. Hatta Beyaz Saray’ın bahçesinde bir dövüş etkinliği düzenlemesiyle tanınıyor. İlginç bir şekilde, birçok Amerikalı politikacının aksine futbolu daha fazla takdir ediyor ve bu yönüyle garip bir şekilde bir dünya vatandaşı gibi davranıyor. FIFA ve Gianni Infantino ile son derece yakın ilişkiler kurdu” dedi.
Trump’ın FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu doğrudan arayarak ABD’li golcü Folarin Balogun’un cezasının Belçika maçı öncesinde ertelenmesini talep ettiği ve istediği sonucu aldığı meşhur telefon görüşmesi, uluslararası spor diplomasisinde kuralların nasıl esnetilebildiğinin somut bir örneği olarak kayıtlara geçmişti.
Bu olayın ABD içindeki yansımalarını aktaran Max Yoeli, “Trump’ın Infantino’yu arayıp golcümüzün cezasını ertelemesini istemesi, tamamen Trump’ın oyun kitabından çıkmış bir hamledir. Burada sıra dışı olan şey, telefonun diğer ucundaki kişinin temsil ettiği organizasyon açısından bu tarz taleplerin pek de yabancı olmamasıdır” ifadelerini kullandı.
Hurlburt ise Amerikan halkının bu duruma verdiği tepkinin de kutuplaşmış siyasi çizgileri takip ettiğini belirterek şunları ekledi:
“Amerikalılar bu duruma hem siyasi taraftarlık sınırlarında hem de dünyanın herhangi bir yerindeki spor taraftarlarının vereceği tepkiyle yaklaştı. Başkanı sevmeyen insanlar bile ‘bizim çocuğun’ sahada olmasını istediği için bu durumu destekleme eğilimi gösterdi. Bu nedenle bu hamle ABD içinde, dış dünyaya kıyasla muhtemelen daha az tepki çekti. Futbolu yakından takip eden birçok Amerikalı bu duruma baktı ve bunun küresel futbol yönetimi için sıradan bir gün olduğunu düşündü. Ancak özetlemek gerekirse, bu durum dünyanın geri kalanında oldukça kötü bir izlenim bıraktı.”
Geleceğe yönelik spor ve siyaset projeksiyonu yapan Yoeli, 2028 Los Angeles Olimpiyatları’nın çok daha büyük bir siyasi savaş alanına dönüşeceğini öngördü.
Yoeli, “Hem ABD hem de İngiltere yaralarını sararken, Dünya Kupası’nın ötesinde, adeta Hollywood tarafından yazılmış gibi duran bir ana, 2028 yazında Los Angeles’ta düzenlenecek Olimpiyat Oyunları’na bakmalıyız. Burası Demokratlar tarafından yönetilen bir eyalette, Demokrat bir şehir ve başkanın en büyük muhaliflerinin yaşadığı yer. Olimpiyatların küresel sahnesi, başkanın 2028 seçimi öncesindeki topal ördek dönemine denk geliyor. Eğer Dünya Kupası bir çatışma noktası olduysa, Olimpiyatlar bunun çok daha ötesinde bir gerilim alanı olacaktır” değerlendirmesini yaptı.
Buna karşın 2026 Dünya Kupası finalinin kendi içinde barındırdığı jeopolitik sembolizmin de göz ardı edilemeyeceğini belirten Hurlburt, final maçının aktörlerine dikkat çekerek analizini şu sözlerle tamamladı:
“Yine de önümüzdeki inanılmaz finali atlayamayız. Bu final, eski Avrupa’yı ve Trump’ın NATO içindeki en dişli rakiplerinden biri olan İspanya’yı, Trump’ın adeta kendisinin küçük bir versiyonu olarak gördüğü Javier Milei liderliğindeki müttefiki Arjantin ile karşı karşıya getiriyor. Bu maçın son dakikaları ve kupa töreni, siyaset ve futbol meraklıları için inanılmaz bir sahne sunacak.”
Programın sonunda, FIFA’nın Trump’a ilk barış ödülünü verdiğini hatırlatan sunucu Bronwen Maddox’ın, “2030 yılında Güney Avrupa ve Kuzey Afrika arasında oynanacak Dünya Kupası ile Trump’a ikinci bir barış ödülü verilir mi?” sorusuna esprili bir yanıt veren Max Yoeli, liderlerin bu mücadeleye hazır olup olmadıklarını görmeleri gerektiğini belirterek, Trump’ın bu ödülü yeniden alabileceğini ifade etti.
Amerika
Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, 2019 yılında Katolikliğe ihtidasını “direnişe katılmak” olarak tarif ediyor.
Büyükannesi ile sürekli din üzerine konuştuklarını hatırlıyor. Bir de, onun “Mamaw” diye çağırdığı ihtiyarın, “örgütlü din”den nefret ettiğini. O yüzden merak ediyor, o çocuğun büyüyünce Katolik olduğunu öğrense acaba ne derdi, diye.
2016’da yayınlandıktan sonra çok satanlar listesine giren anı kitabı Hillbilly Elegy’de Amerikan toplumunun hastalıklarını tarif eden Vance, nihayet aradığını bulduğuna inanıyordu:
“Kötü davranışlarımızı hem toplumsal hem bireysel, hem yapısal hem de ahlaki bir olgu olarak kavrayan; bizim çevremizin birer ürünü olduğumuzu kabul eden; o çevreyi değiştirme sorumluluğumuz olduğunu ama yine de bireysel yükümlülükleri olan ahlaki varlıklar olduğumuzu kabul eden bir dünya görüşüne karşı büyük bir özlem duyuyordum.”
Sosyo-politik bir soruna aynı türden bir yanıt bulduğunu, en azından buna inandığını, kabul etmek zorundayız. Amerikan toplumunda yoluna gitmeyen bir şeylere karşı Katolisizmi benimsediğinizde, belirli türde bir Katolisizmi de benimsemiş oluyorsunuz. Kötü bir benzetmeyle, “siyasal Katolisizm” de diyebiliriz.(1)
Ama adı halihazırda konmuş durumda ve Vance de bunu benimsiyor: Postliberalizm. Postliberaller, kürtaja ve LGBT haklarına karşı çıkma gibi bazı bilindik muhafazakâr görüşleri paylaşıyorlar. Bu bakımdan ana akım Amerikan dinsel düşüncesiyle akraba oldukları açık.
Fakat arada şöyle büyük bir fark var: Eskiden ABD’li Katolik muhafazakârlar, devletin büyümesini bir sorun olarak görüyorlardı. Postliberaller ise, güçlü bir devlet istiyorlar.
Liberallerin devlete bakışı ile farkları, en başında, “tarafsız devlet” anlayışını “mit” ilan etmelerinde yatıyor. Postliberaller, devletin tarafsız olmamasını, aksine toplumsal selametin [salvation] gerçekleşmesine aktif olarak katkıda bulunması gerektiğini düşünüyorlar.(2)
Vance’in de gururla dahil olduğunu söylediği bu akım, devlet bürokrasisini ve üniversiteler gibi kurumları içeriden ele geçirecekleri, müesses nizam elitlerini kendi elitleriyle değiştirecekleri ve “ortak yarar” vizyonlarına göre hareket edecekleri bir “karşı devrim” peşinde.
Hareketin önde gelen isimlerinden Patrick Deneen, 2023 tarihli Regime Change [Rejim Değişikliği] adlı kitabında, “yozlaşmış ve yozlaştırıcı liberal yönetici sınıfın barışçıl ama kararlı bir şekilde devrilmesi” ihtiyacından dem vuruyordu. Deneen’in önerdiği politik ittifak formülü ise, en yukarıdakilerle en aşağıdakilerin “müesses nizam”a karşı harekete geçeceği “aristopopülizm”di.(3)
Bununla birlikte, bu elit ikamesindeki bam telinin, müesses nizam elitlerinin “yeterince elit” olmamasında düğümlendiğine işaret etmek durumundayım. Üstelik postliberalizmin, bizim örneğimizde bizzat Vance’in, bu elitliği zeka skoru ile eşitlediğini hatırlatarak: Vance, aşağıda adını anacağımız Rory Stewart’la olan polemiğinde, rakibinin zekasını sorgulayarak şöyle diyordu: “Daha önce de söyledim, yine söyleyeceğim: Rory ve onun gibilerin sorunu, IQ’su 110 olmasına rağmen 130 olduğunu sanmasıdır. Bu yersiz kibir, son 40 yılda elit kesimin yaşadığı pek çok başarısızlığın temel nedenidir.”
Geçen seneki yazı dizisinde, Silikon Vadisi ideologlarının biyolojik hiyerarşiler ve IQ skorlarına (“nörokastlar”) heyecanla yaklaştıklarına işaret etmiştim. Trumplı yıllarda zaman zaman yükselen kültüralist argümanlardan bir anda biyolojik yapılara sıçramanın ne kadar kolay olduğu Vance örneğinde bir kez daha görülüyor. Üstelik, “aristopopülizm”deki aristokratia gözümüze sokulurken, populus bir kez daha ortadan kayboluveriyor.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…
Ordo amoris: Papalar JD Vance’e karşı
30 Ocak 2025 tarihinde Fox News’e verdiği mülakatta Vance, Trump yönetiminin “yasadışı” göçmenlere yönelik baskı kampanyasını savunmak için ilginç bir referansa başvuruyordu:
“Bir Amerikan lideri olarak, ama aynı zamanda sadece bir Amerikan vatandaşı olarak da, şefkatiniz öncelikle vatandaşlarınıza yönelmelidir. Bu, sınırlarınızın dışındaki insanlardan nefret ettiğiniz anlamına gelmez. Ama eski moda bir [kavram] vardır –bu arada bence bu çok Hıristiyanca bir kavramdır– önce ailenizi seversiniz, sonra komşunuzu seversiniz, ardından cemaatinizi seversiniz, sonra kendi ülkenizdeki vatandaşlarınızı seversiniz ve ancak bundan sonra dünyanın geri kalanına odaklanıp ona öncelik verebilirsiniz. Aşırı solun büyük bir kısmı bunu tamamen tersine çevirmiş durumda. Kendi ülkelerinin vatandaşlarından nefret ediyorlar ve sınırlarının dışındaki insanlara daha fazla önem veriyorlar gibi görünüyor. Bir toplumu böyle yönetemezsiniz.”
Cevap verme ihtiyacı hisseden eski İngiliz milletvekili ve Yale Üniversitesi Jackson Enstitüsü profesörü Rory Stewart, Vance’in yorumunu “kabileci” ve “Hıristiyanlık dışı” bir dindarlık biçimiyle ilişkilendirerek, “Yuhanna 15:12-13’e tuhaf bir bakış açısı – Hıristiyanlıktan çok pagan kabile geleneğine yakın. Siyasetçiler ilahiyatçı haline gelip İsa adına konuşmaya cüret ettiklerinde ve bize kimi hangi sırayla sevmemiz gerektiğini söylemeye başladıklarında endişelenmeye başlamalıyız,” diyordu.
Vance’in verdiği karşılık ise şöyle başlıyordu: “Ordo amoris’i Google’la.”
Yükümlülükler arasında bir hiyerarşi olmadığı düşüncesinin “temel sağduyuya aykırı” olduğunu savunan Vance soruyordu: “Rory, kendi çocuklarına karşı olan ahlaki yükümlülüklerinin, binlerce mil uzakta yaşayan bir yabancıya karşı olan yükümlülükleriyle aynı olduğunu gerçekten düşünüyor mu? Gerçekten böyle düşünen var mı?”
Augustinus kaynaklı ordo amoris, Tanrı’nın Şehri eserinde, “doğru düzene oturtulmuş sevgi” olarak tefsir edilir ve “erdem” kavramının tanımıdır. Bire bir karşılığı “sevgi düzeni”dir [order of love]. Vance bu düzenden, sevginin yöneleceği nesneler arasında hiyerarşiyi anlıyor.
İlk yazıda, Peter Thiel’in şaka yollu da olsa Papa Francis’in Deccal olabileceğini yazdığını hatırlayalım. Işte bu Francis, ölmeden kısa süre önce göç konusuyla ilgili olarak ABD piskoposlarına yazdığı mektupta Vance’in ordo amoris anlayışına sert eleştiriler yöneltmişti. Hristiyan sevgisinin “yavaş yavaş diğer kişilere ve gruplara yayılan, çıkarların eşmerkezli bir genişlemesi” olduğu iddiasını reddeden müteveffa Papa, insanın sadece bazı hayırsever duygulara sahip, nispeten geniş görüşlü bir birey olmadığının altını çizerek şöyle devam ediyordu:.
“Teşvik edilmesi gereken gerçek ordo amoris, ‘iyiliksever Samiriyeli’ benzetmesi üzerinde sürekli derin düşünerek, yani istisnasız herkese açık bir kardeşlik kuran sevgi üzerine derin düşünerek keşfettiğimiz şeydir.”
O dönemde Kardinal olan ve Robert Prevost olarak bildiğimiz şimdiki Papa XIV. Leo’ya ait bir X hesabı, National Catholic Reporter dergisinde yayınlanan ve “JD Vance yanılıyor: İsa bizden başkalarına duyduğumuz sevgiyi sıralamamızı istemiyor” başlığını taşıyan bir makaleyi yeniden paylaşmıştı.
Vance’in imdadına “entelektüel akıl hocası” olarak bilinen James Orr yetişecekti. Reform UK lideri Nigel Farage’ın danışman kadrosuna girmeden önce “Brexit sonrası, ulus yanlısı, egemenlik yanlısı, Britanya yanlısı” bir proje olarak tanımladığı The Centre for a Better Britain’ın (CFABB) liderliğini(4) yapan ilahiyatçı Orr, “milli muhafazakârlık” hareketinin önde gelen isimlerinden biri ve geçen yaz aylarında ABD Başkan Yardımcısı’nın ev sahipliğinde düzenlenen Cotswolds’ta düzenlediği toplantıya konuk olarak katılmıştı.
Orr, yazdığı cevapta, Stewart’ın eleştirisini “seküler liberalizmin eşitlik yaklaşımı” olarak küçümsüyor ve “geç dönem liberalizmin kozmopolit eşitlikçileri için ‘kalbin hiyerarşileri’nin de diğerleri kadar şüpheli ve sakıncalı olduğunu” ileri sürüyordu.
Ahir zamanda bölünmüş Katolisizm
Bu bölünme dar anlamıyla göçmen meselesinden ibaret değil. Yoksa yeni Papa Leo da bulduğu her fırsatta Trump’çı göçmen politikasına hücum etmekten geri durmuyor. Örneğin son olarak, İtalya’nın Rimini kentinde düzenlenen Halklar Arası Dostluk Toplantısı’nda Leo, “Sınırlardan, tanımlardan ve kurumlardan önce her zaman insanlar vardır,” dedi. Selefi Francis’in 2020 tarihli Fratelli Tutti [Tüm Kardeşler] başlıklı papalık genelgesine atıfta bulunarak, toplumsal dostluğun “kardeşliğin kamusal, dinamik ve somut bir ifadesi” olduğunu ve birbirimizi Tanrı’nın çocukları olarak tanıdığımızda “her türlü farklılık, bölünme veya çatışmanın ötesinde, insanları temelde birleştiren şeyle temas kurduğumuzu” söyledi. Bunu Vance’in geçen sene yaptığı konuşmadaki vurguları ile kıyaslayın. Ona göre Amerika, “kendine özgü bir coğrafyada, kendine özgü bir halkla, kendine özgü bir inanç sistemi ve yaşam tarzına sahip” bir yerdi. ABD’yi tanımlayan şey, öncelikle “egemenlik” anlamına gelmeliydi. Daha sonra Amerikan vatandaşlığı, halkının egemenliğini koruyan bir ulusa ait olmak demekti; özellikle de “sınırları ve ulusal karakter farklılıklarını ortadan kaldırmaya kararlı modern bir dünyadan” ayıran bir egemenlik.
Ama kavganın taradığı alan daha geniş. DEI’den tutun da LGBT haklarına, kadınların ruhban sınıfına dahlinden başlayın da kürtaja kadar Amerikan siyasetindeki bilindik kültür savaşları temalarının hemen hepsinin yanında Filistin meselesi ve dinler arası diyalog da bu pakette yer alıyor. Papa Francis’in kilisede reform hamleleriyle başlayan tartışmalar, 2008 krizinden sonra felaketten çıkış arayışları ve Trump’ın yükselişi ile çakışınca, tüm taraflar siyaset kurumunda da kendine açık veya gizli müttefikler bulmaya başladı.
Vatikan’ın kendi programı için ittifak kurduğu ülkeler arasında İngiltere’nin olduğu görülüyor. Kral Charles, geçen sene 16. yüzyılda VIII. Henry’nin Roma ile ilişkilerini kesmesinden bu yana bir papayla birlikte kamuya açık bir şekilde dua eden ilk İngiliz hükümdarı oldu ve “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini” övdü. Kraliyet ailesi, ayinin “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini simgelediğini” belirtti. MAGA’cı postliberaller ise, söylemeye bile gerek yok, Avrupa Yeni Sağı ile sağ-dini siyonist çevrelerle el ele ilerliyor.
Fakat tam bu noktada ilginç bir çelişki veya iç içe geçmişlik boy gösteriyor. Önce postliberaller ve Silikon Vadisi’ndeki müttefikleri arasında: Bu akım üzerine bir kitap da yazan Matt Sleat, iktisadi politika düzleminde postliberallerin, Reagan’cı muhafazakârların ölümüne piyasacılığının aksine, neoliberalizmin büyük şirketlerin eşi benzeri görülmemiş kârlar elde etmesine yardımcı olurken emekçilere zarar verdiğini, yerel toplulukları yok ettiğini ve çevreye zarar verdiğini savunuyorlar. Serbest ticaretin herkesin, özellikle de işçi sınıfının, yaşam standartlarını yükseltmediğini söylüyorlar. Bunun yerine, güçlü tekellerin parçalanmasını, yeniden sanayileşmeyi, ücretlerin aileleri geçindirebilecek düzeyde olmasını, işçilerin (serbest çalışanlar dahil) korumasını ve sendikaları ile meslek örgütlerini desteklenmesini istiyorlar. Sleat, tarihten benzerlik bulup çıkarıyor: Postliberaller, 1980’lerin serbest piyasa felsefesinden ziyade, devletin sermayeye karşı denge oluşturduğu 1930’lardaki New Deal’a daha yakın görünüyor. Bu “devletçi” pozisyonun, Vance’in en önemli destekçisi Peter Thiel ve çevresindeki “deregülasyon” tayfasından uzak düştüğü açık.
İç içe geçmişlik kısmı daha da manidar. Mesela postliberallerin tiksindikleri Papa Francis, papalığı süresince, kapitalizmin kâr yerine insanlara hizmet etmeye odaklanmasını sağlamak için radikal bir dönüşüm çağrısı yapan bir iktisadi vizyon ortaya koymuştu: dürüst liderlik, insana odaklanmak, etik sorumluluk, insanlığı sömürmek yerine ona hizmet edip yücelteceği bir dünyanın şekillenmesine katkıda bulunmak. Küreselleşmenin aşırılıklarından, “talancı kapitalizm”den, “ölümcül ekonomi”den bahseden de yine aynı Francis’ti:
“Francis, 2008-09 küresel finans krizinin köklerini, kendi ifadesiyle ‘yeni putlar yaratan’ derin bir antropolojik krize dayandırıyordu. Ona göre, İncil’de geçen eski ‘altın buzağıya tapınmak’ yeniden ortaya çıkmıştı; ama bu kez modern bir biçimde. Artık ‘paranın tanrısallaştırılması’ ve halka hizmet etmeyen bir ‘ekonomi diktatörlüğü’ ile karşı karşıyaydık.”
Öyle ki, Francis, Laudato si’ kitabında, iş dünyasının “ortak yarar”a hizmet etme potansiyelini vurguluyor, “İş hayatı, zenginlik yaratmaya ve dünyamızı daha iyi bir yer haline getirmeye yönelik asil bir uğraştır… özellikle de istihdam yaratmayı ortak yarara hizmetinin vazgeçilmez bir parçası olarak görürse,” diyordu!
Şimdiki Papa’nın kendisini devamcısı saydığı XIII. Leo’nun esas olarak güçlenen sosyalizme, ama bir yandan da “vahşi kapitalizm”e karşı kaleme aldığı Rerum Novarum, “Katolik Sosyal Öğretisi”nin temeli sayılıyor. XIII. Leo, “sosyal Papa”, “işçilerin Papa’sı” olarak da biliniyor. Katolik toplumsal öğretisinin 19. yüzyılın ikinci yarısına damga vuran “toplumsal mesele” [social question] hakkındaki yorumlarının ilk derli toplu yayınını o yaptı diyebiliriz. “Üçüncü yol” adı verilen politik akımın Katolik Kilisesi’nce uluslararası bağlamda teorileştirilmesinin de başlangıcıydı: “Düşman kardeşler” liberalizm ve sosyalizme karşı, etik-politik bir reformist hareket Rerum Novarum’a referansla büyüyecekti. Sanayi devriminin felakete sürüklediği işçiler ve yoksullar, “adalet” fikri ve adil ücret (“Yaşanabilir Ücret”) ile kurtarılacak; tüm toplumsal bağların ekonominin soğuk hesapçılığına indirgendiği bir çağda, işçi ve işverenlerin Hristiyanca örgütlenmesi ile toplumsal meselenin yarattığı sefalete çözüm bulunacaktı.
Zaten Papa seçilen Robert Francis Prevost (XIV. Leo), Kardinaller Meclisi önünde yaptığı ilk konuşmada Leo adını seçmesinin esas nedenini şöyle açıklıyordu:
“Aynı yolda devam etme çağrısını içimde hissederek, XIV. Leo adını almaya karar verdim. Bunun çeşitli nedenleri var, ama asıl nedeni, Papa XIII. Leo’nun tarihi Rerum Novarum adlı genelgesinde, ilk büyük sanayi devrimi bağlamında toplumsal meseleye değinmiş olmasıdır. Günümüzde Kilise, insan onurunun, adaletin ve emeğin savunulması için yeni zorluklar ortaya çıkaran bir başka sanayi devrimine ve yapay zeka alanındaki gelişmelere yanıt olarak, herkese sosyal öğretisinin hazinesini sunmaktadır.”
Dolayısıyla, Magnifica Humanitas genelgesinde(5) yapay zekanın tehlikelerine dikkat çekip regülasyon çağrısı yapan Leo’nun kıyametvari bir gönderme ile “Babil Kulesi” tehlikesinden bahsetmesi ile Papa’nın yapay zekaya yaptırım çağrısını yetersiz bulan muhafazakâr Katoliklerin varlığı işleri karıştırıyor. Neoliberalizme düşmanlık, hadi en hafifinden “aşılmışlık” atfedenler kavganın her iki tarafında da mevcut.
İlahiyat doktoru David Congdon, postliberalizmi “apokaliptik siyaset” olarak ele alıyor. Patrick Deneen gibi isimlerden ilhamla, postliberal entelektüellerin “kültürel bir felaket” anlatısını nasıl kurguladıklarına işaret ediyor. Bu anlatıya göre, liberalizm sadece başarısız olmakla kalmamış, Batı medeniyetinin tam anlamıyla çöküşüne yol açmıştır.
Bu bağlamda, kıyamet fikri, farklı yollardan da gitseler Katolik hizipleri birbirine bağlıyor. Apokalips propagandasının sinsi bir siyasi işlevi var çünkü: Gerek postliberaller, gerek muarızları, medeniyetle ilgili varoluşsal bir kriz hikâyesi ile, aksi takdirde düşünülemesi mümkün olmayacak olağanüstü önlemleri meşrulaştırıyorlar, en azından şuyuunu vukuundan beter olmaktan çıkarıyorlar.
Peki böyle bir kriz yok mu? Bir sonraki yazıda, kapitalizmin çıkan canlarına göz atıp eskatoloji ile bilimsel kriz analizini birbirinden ayırmaya çalışacağız.
(1) Centre de recherches internationales’te (CERI) postliberalizm üzerine yazan Nadia Marzouki ABD’deki bu türden Hıristiyan akımlarını tarif etmek için “siyasal Hıristiyanlık” (political Christianity) terimini kullanıyor.
(2) Bir başka postliberal, Harvard’da hukuk profesörü Adrian Vermeule, “integralizm” adını verdiği kavramla, “ortak yarar” için kilise ile devletin birbirine entegre olması gerektiğini savunuyor. Vermeule, Kilise’ye manevi ve ahlaki konularda devleti ve hükümeti yönlendirmek için hak ettiği yetkinin verilmesi gerektiğini düşünüyor.
(3) İlahiyatçı David Congdon, Deneen’in çalışmalarına ilişkin analizinde bu yazarın, liberalizmin bireysel özgürlüğe verdiği önemin ‘sürekli devrim ve kültürel yıkıma’ yol açtığını savunur. Deneen’in alternatifi dil, din, hukuk ve hükümeti yerel grup kimliklerine dayandırarak, Congdon’un “bireysel muhalefeti şiddetle bastıran otoriter, homojen bir toplumun koşulları” olarak tanımladığı modeldir.
(4) Birleşik Krallık’ın çok fazla borçlandığını ve yakında bir borç krizine sürükleneceğini ileri süren CFABB, “İngiltere’nin tamamen çökmüş durumda” olduğu iddiasına yaslanıyor ve ülkenin “hızlı, radikal bir reforma” ihtiyaç duyduğunu öne sürüyor. En önemli öncelikleri arasında, “2029’da kurulacak yeni hükümetin hazırlıklarına yardımcı olmak” için anayasa reformu ve yeni politika seçenekleri geliştirmek yer alıyor. Think-tank’in planı açıkça Heritage Vakfı’nın “Project 2025”inden ilham alıyor. Grup, ABD’de de varlığını hissettirmeye başladı ve Donald Trump’ı iki kez Beyaz Saray’a taşıyan MAGA hareketinden ilham almak ve milyonlarca dolar toplamak için Teksas eyaletinin Dallas kentinde bir şirket kurdu. Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız.
(5) Leo’nun finans hakkındaki fikirleri de kısmen klişelerden ibaret olmakla birlikte anılmaya değer. Genelgenin 160. paragrafında şöyle diyor:
“Son yıllarda, kısmen kripto para birimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte finansın önemi artmış ve bu alanda önemli yenilikler yaşanmıştır. Seleflerimin öğretilerinde, özellikle de papalık genelgelerinde yer alan düşünceler ve gözlemler, finansal aracılık sektörünün ‘gerekli antropolojik ve ahlaki temellerden yoksun bir şekilde faaliyet gösterdiğinde, sadece bariz suistimallere ve adaletsizliğe yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda sistemik ve küresel bir ekonomik kriz yaratma kapasitesini de sergilediğini’ vurgulamıştır. Aynı şekilde, sermayeden elde edilen gelir, genellikle iktisadi sistemin birincil çıkarlarının kenarına itilen emekten elde edilen gelirin yerini alma eğilimindedir. Oysa, tasarrufların reel ekonomi için krediye dönüştürülmesi –böylece hem istihdam hem de serbest meslek imkânları yaratılması– kalkınma ve devam eden dönüşüm süreçlerine eşlik etmesi gereken yatırımlar açısından hâlâ merkezi bir öneme sahiptir. Kredinin toplumsal işlevi, yeri doldurulamaz niteliktedir. Kendi başına bir amaç olan finans, kalkınma, yaratım ve emeğin evrimine yönelik finansmanla temelden farklıdır.”
Finansa ilişkin bu harcıalem değerlendirmelerin “ilerici” Katolisizmden ibaret olmadığını, uzun uzadıya bahsettiğimiz postliberalizmde de yer aldığını hatırlatıyorum. Bu konuya önümüzdeki yazılarda tekrar döneceğiz.
Amerika
Cumhuriyetçilerin NASA anlaşmazlığı Trump’ın Ay planını zorluyor

ABD Kongresi’nde Senato ve Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçiler arasında süren NASA yasa tasarısı müzakereleri, Ay üssü ve uzay istasyonunun geleceği konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle kilitlendi. Yaşanan anlaşmazlık, Başkan Donald Trump’ın 2030 yılına kadar kalıcı bir Ay üssü kurma hedefini tehlikeye atıyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın cuma günü Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) Houston’daki Johnson Uzay Merkezi’ne yapacağı ziyaret öncesinde, Kongre’nin iki kanadındaki Cumhuriyetçiler arasında NASA yetkilendirme yasa tasarısı üzerine yürütülen müzakereler tıkandı.
Senato ile Temsilciler Meclisi arasındaki bu görüş ayrılığı, Trump’ın en önemli önceliklerinden biri olan kalıcı Ay üssü projesini tehlikeye sokuyor.
Trump, geçen yılın aralık ayında yayımladığı bir başkanlık kararnamesiyle NASA’dan Artemis programı kapsamında 2030 yılına kadar bir Ay üssünün ilk unsurlarını kurmasını talep etmişti.
Ziyaret hakkında bilgi sahibi bir hükümet yetkilisi, Trump’ın Houston’da Artemis programının önemine ve on yılın sonuna kadar bir Ay üssünün inşasına başlama hedefine değinmesinin beklendiğini aktardı.
Trump’ın Houston ziyaretinin amaçlarından biri de bu yılın başlarında Ay çevresinde on günlük bir uçuş gerçekleştiren Artemis II mürettebatına Kongre Uzay Onur Madalyası takdim etmek. Söz konusu görevle 1972 yılından bu yana ilk kez mürettebatlı bir uzay aracı alçak Dünya yörüngesinin ötesine geçmişti.
Trump ayrıca geçen hafta ABD’nin ticari uzay fırlatmalarının sayısını artırmayı hedefleyen ve 2025’te 200’ün altında kalan fırlatma ve atmosfere yeniden giriş sayısını 2030’a kadar en az bine çıkarmayı amaçlayan bir genelge imzaladı.
Teksaslı Cumhuriyetçiler karşı karşıya
Trump’ın Ay hedeflerindeki ilerleme, Senato Ticaret Komisyonu ile Temsilciler Meclisi Bilim, Uzay ve Teknoloji Komisyonu arasındaki anlaşmazlık nedeniyle duraksamış durumda. Her iki komisyona da Teksaslı Cumhuriyetçiler, Senatör Ted Cruz ve Temsilciler Meclisi Üyesi Brian Babin başkanlık ediyor.
İlkbaharda tamamlanması öngörülen müzakerelerin, Senato tasarısında yer alan iki ana madde nedeniyle tıkandığı bildiriliyor. Bu maddeler, Ay’ın güney kutbundaki Shackleton Krateri yakınlarında bir Ay üssünün zeminini hazırlamayı ve Uluslararası Uzay İstasyonu’nun (ISS) faaliyetlerini 2032 yılına kadar uzatmayı içeriyor.
Görüşmelere yakın bir kaynak, The Hill gazetesine yaptığı açıklamada, 119. Kongre dönemi sona yaklaşırken Temsilciler Meclisi’nin Senato tasarısını “ağırdan aldığını” ve bunun gerilimi tırmandırdığını öne sürdü.
Temsilciler Meclisi Bilim Komisyonu’na yakın bir kaynak ise tasarının yıl sonuna kadar çıkacağını savunarak tarafların Noel tatilinden önce bir uzlaşmaya varmak amacıyla resmi metin alışverişini sürdürdüğünü söyledi. Aynı kaynak, “Temsilciler Meclisi süreci bekletmiyor, biz Senato’dan adım bekliyoruz” dedi.
Temsilciler Meclisi şubat ayında kendi tasarısını kabul etmiş ancak metne Ay üssü inşasının önünü açacak veya uzay istasyonunun görev süresini iki yıl daha uzatacak ifadeleri dahil etmemişti.
Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçiler, önceki Kongre döneminde de benzer bir tasarıyı geçirdiklerini ancak o dönemde Demokratların kontrolündeki Senato’nun adım atmadığını hatırlatıyor. Siyasi analistlerin öngördüğü gibi ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk Demokratlara geçerse, müzakerelerin tamamen başa dönebileceği değerlendiriliyor.
Houston Körfez Bölgesi Ekonomik Ortaklığı Başkanı Brian Freedman, tasarının yasalaşmasının uzay sektörüne güvence sağlayacağını vurguladı:
“Yetkilendirme yasası NASA için kritik önemde. Dokuz yıldır tam kapsamlı bir yasa çıkarılamadı; iki kanadın ortak paydada buluşmasını destekliyoruz. Her iki tasarıda da çok olumlu unsurlar var.”
Kongre en son 2022’de kapsamı dar bir yetkilendirme yasası çıkarmış, tam kapsamlı son yetkilendirme yasasını ise 2017’de onaylamıştı.
Uzay istasyonunun geleceği
Senato Ticaret Komisyonu’ndan mart ayında partiler üstü bir uzlaşmayla geçen tasarı, doğrudan NASA ile istişare içinde hazırlandı. Tasarı, NASA Başkanı Jared Isaacman’ın Ay üssü kurmak için duyurduğu 20 milyar dolarlık planın hayata geçirilmesi yönünde önemli bir adım olarak görülüyor.
Isaacman mart ayında yaptığı açıklamada, “Bu kez hedef sadece bayrak dikip ayak izi bırakmak değil, orada kalıcı olmak” demiş ve NASA’nın en az iki ticari fırlatma sağlayıcısıyla altı ayda bir mürettebatlı iniş gerçekleştirmeyi hedeflediğini duyurmuştu.
Temsilciler Meclisi Bilim, Uzay ve Teknoloji Komisyonu ise Senato’nun getirdiği yükümlülüklerin, konsept tam anlamıyla olgunlaşmadan NASA’yı pahalı bir taahhüdün altına sokmasından endişe ediyor.
Komisyonun yaklaşımını bilen bir kaynak, “Planı beğeniyoruz ancak bu çok maliyetli bir girişim. Gelecek yıllarda NASA’nın elini kolunu bağlamak istemiyoruz” ifadelerini kullandı.
Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçiler ayrıca, yılda birkaç milyar dolara mal olan Uluslararası Uzay İstasyonu’nun 2032’ye kadar mürettebatlı olarak işletilmesini zorunlu kılmaya karşı çıkıyor.
NASA’nın gelecekte bu bütçeyi başka alanlara kaydırmak isteyebileceği kaydediliyor. Cruz ve Senato’daki Cumhuriyetçiler ise istasyonun alçak Dünya yörüngesinde kesintisiz mürettebatla tutulmasını uzun vadeli ABD politikasının bir gereği olarak görüyor.
İstasyon, Temsilciler Meclisi Üyesi Babin’in seçim bölgesi olan Teksas 36. Bölge’deki Johnson Uzay Merkezi bünyesinde yer alan ve 24 saat çalışan Christopher Kraft Jr. Görev Kontrol Merkezi tarafından yönetiliyor.
Senato kanadı, istasyonun merkez için büyük bir gurur kaynağı olmasına rağmen Babin’in süreyi 2032 sonuna kadar uzatan maddeyi neden benimsemediğini sorguluyor.
Buna karşın Temsilciler Meclisi Bilim Komisyonu’na yakın kaynaklar, kendi tasarılarının da NASA’nın 2030 sonrasında istasyonu işletmesine izin verdiğini, ancak kurumu milyarlarca dolar harcamaya mecbur bırakmak istemediklerini belirtiyor.
Bir kaynak, “Bunu sürdürdüğümüz her yıl, alçak Dünya yörüngesinde ticari araçlara geçişi destekleyecek paradan kesilmiş oluyor” dedi.
İki tasarı arasındaki bir diğer temel farkı ise süre oluşturuyor. Senato tasarısı NASA’ya iki yıllık, Temsilciler Meclisi tasarısı ise bir yıllık yetkilendirme sağlıyor. Temsilciler Meclisi müzakerecileri, iki yıllık bir tasarının genel kurulda üçte iki çoğunlukla hızlı usulden geçirilmesinin daha zor olacağını savunuyor.
Eski NASA Genel Sekreteri ve Space Policy Group kurucusu Mike French, Senato tasarısının zamanlama açısından daha avantajlı olduğunu ve daha net bir yön çizdiğini, Temsilciler Meclisi tasarısının ise denetim ve raporlama odaklı kaldığını ifade etti.
French, Temsilciler Meclisi’nin tasarısını Isaacman’ın Artemis hedeflerini açıklamasından önce hazırladığına dikkat çekerek, “Senato tasarısı, Isaacman’ın bu yılın başında ortaya koyduğu genel vizyonla çok daha uyumlu; Ay üssü de bu vizyonun kilit unsurunu oluşturuyor” değerlendirmesinde bulundu.
Amerika
ABD’de şirket karları rekor kırdı, ücretler dip yaptı

ABD’de Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde şirket karları rekor seviyeye ulaşırken çalışanların gelir payı tarihi dip noktaya geriledi. The Financial Times gazetesi, derinleşen gelir eşitsizliğinin ülkede hoşnutsuzluğu artırarak siyasi kutuplaşmayı ve popülizmi körüklediğini aktardı.
ABD’de Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde şirketlerin elde ettiği karlar tarihi rekor kırarken, çalışanların milli gelirden aldığı pay son yılların en düşük seviyesine indi.
The Financial Times’ın (FT) ABD Ekonomik Analiz Bürosu verilerine dayandırdığı haberine göre, bu durum kamuoyunda tepkileri artırırken ülkedeki siyasi kutuplaşmayı da derinleştirdi.
Ekonomik Analiz Bürosu verilerine göre, ABD merkezli şirketler ikinci çeyrekte yıllık bazda 4,8 trilyon dolarla vergi öncesi rekor kar elde etti. Şirket karlarının toplam milli gelirin yüzde 18’ine ulaştığı ve bunun İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kaydedilen en yüksek oran olduğu belirtildi. Buna karşılık, çalışanların maaş ve sosyal yardımlardan aldığı pay yüzde 60’a gerileyerek 1950’li yıllardan bu yana görülen en düşük düzeye indi.
Habere göre, düşük ücret politikası uygulayan en büyük şirketlerin üst düzey yöneticilerinin maaşları 2019-2025 döneminde yüzde 41 artış gösterdi. Aynı dönemde medyan çalışan ücretlerindeki artış ise yüzde 21’de kalarak yüzde 26’lık fiyat artışının gerisinde kaldı.
“İki ayrı ekonomi oluştu”
Gazete, şirketlerin elde ettiği aşırı karların eşitsizliği tırmandırdığına dikkat çekti. Temel kazanımların yatırım gelirleriyle yaşayan varlıklı kesime gittiği, orta ve düşük gelirli hanelerin ise yalnızca maaşlara bağımlı olduğu kaydedildi. Enflasyonun ücret artışlarını geride bırakmasıyla birlikte reel saatlik ücretler temmuz ayında yıllık bazda yüzde 0,2 azaldı.
Groundwork Collaborative adlı düşünce kuruluşunun politika direktörü Elizabeth Pancotti tabloyu şu sözlerle değerlendirdi:
“En üst gelir grubunda görülen büyüme, alt kesimlerdeki büyümeyi -eğer böyle bir büyüme varsa- çok ama çok geride bırakıyor. Bugün iki ayrı ekonominin var olduğunu görüyoruz: Biri ana geliri yatırımlardan ve pasif kazançlardan oluşanlar için, diğeri ise her gün çalışan sıradan emekçiler için.”
FT’nin aktardığına göre Trump, gıda yardımı kuponları dahil olmak üzere sosyal yardım programlarında kesintiye giderken, ağırlıklı olarak şirketlere ve zenginlere fayda sağlayan geniş çaplı vergi indirimlerini hayata geçirdi. Şirketler ile yatırımcıların durumu ve düşük gelirli Amerikalılar arasındaki açılan makas, seçmenlerin tepkisini artırarak ülkedeki siyasi bölünmeyi hızlandırdı.
Siyasette popülist söylem yükselişte
Derinleşen eşitsizlik Amerikan siyasetinde popülizm dalgasını güçlendirdi. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar popülist söylemlere daha sık başvururken, “Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri” ön seçimlerde ılımlı adayları geride bıraktı. New York’ta “şirket açgözlülüğünü” eleştiren Zohran Mamdani belediye başkanı seçildi.
Başkan Yardımcısı JD Vance, çalışanların şirket kararlarına daha fazla dahil edilmesi çağrısında bulunurken, Trump da şirketleri spekülasyon yapmak ve fiyatları fahiş şekilde artırmakla suçladı.
The Washington Post’un ağustos ayında yayımladığı analizde de süregelen yüzde 3,4’lük enflasyon ve yüksek fiyatlar nedeniyle Amerikalıların harcamalarında daha temkinli davrandığı aktarılmıştı.
Tüketici hareketliliğinin genel olarak dirençli kalmasına rağmen, ailelerin indirim arayışına girdiği, daha ucuz ürünleri tercih ettiği ve pahalı hizmetlerden vazgeçtiği vurgulanmıştı.
Moody’s Analytics Başekonomisti Mark Zandi, genel tüketim göstergelerinin borsa artışlarından kazanç sağlayan varlıklı Amerikalılar sayesinde ayakta kaldığını, buna karşılık dar gelirli kesimlerin mali zorluklarla daha fazla yüzleştiğini ifade etmişti.
Trump bir yıl önce, 2018 yılında yürürlüğe koyduğu vergi indirimlerinin süresini uzatan “Büyük ve Güzel Yasa”yı (Big Beautiful Bill) imzalamıştı. Bu yasa, kurumlar vergisinin yüzde 35’ten yüzde 21’e düşürülmesini ve vergiye tabi geliri 600 bin doların üzerinde olan evli çiftler için azami gelir vergisi oranının yüzde 39,6 yerine yüzde 37 olarak uygulanmasını içeriyordu.
FT, söz konusu vergi yasasının eşitsizliği daha da artırdığını, en yoksul hanelerin daha fazla kayba uğrarken zenginlerin kazancını artırdığını aktardı. Bu durumun, kriz sonrasında farklı sosyal kesimlerin kalkınma süreçlerindeki ayrışmayı tanımlayan “K tipi ekonomi” modelini güçlendirdiği belirtildi.
Amerika1 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Görüş2 hafta önceBüyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Görüş2 hafta önceJaponya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var
Dünya Basını4 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Ortadoğu2 hafta önceTelegraph: İran’a karşı silahlı Kürt isyanını Erdoğan engelledi










