Bizi Takip Edin

Amerika

Chatham House: Trump geçici, yetkileri kalıcı hale gelecek

Yayınlanma

ABD’de Başkan Donald Trump’ın anayasal yetkilerini genişletme adımları “demokrasinin geleceğine” dair tartışmaları yeniden açtı. Chatham House uzmanları, Anayasa Mahkemesinin son kararlarıyla yürütme organına sağlanan geniş muafiyetleri ve bağımsız kurumlar üzerindeki denetim artışını ele aldı. Ara seçimler öncesinde tırmanan siyasi kutuplaşma, bütçe krizleri ve askeri yetki tartışmaları, Amerikan yönetim sisteminin kalıcı bir dönüşümün eşiğinde olduğunu gösteriyor.

ABD, New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda İspanya ile Arjantin arasında oynanacak olan 2026 Dünya Kupası finaline ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, bu büyük spor organizasyonu ülkenin küresel sahnedeki yumuşak gücünün zirvesini temsil ediyor.

Ancak bu küresel prestij anının arkasında, ülke içinde Başkan Donald Trump’ın yürütme yetkilerini benzeri görülmemiş bir şekilde genişletme çabaları ve “Amerikan demokrasisinin” sınırlarını yeniden çizme arayışı büyük bir tartışma yaratıyor.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House bünyesinde gerçekleştirilen haftalık podcast yayınında, uzmanlar Trump’ın “imparatorluk başkanlığı” vizyonunu, anayasal sınırları ve bu durumun Amerikan siyasi kurumları üzerindeki kalıcı etkilerini masaya yatırdı.

Chatham House Direktörü ve Üst Yöneticisi Bronwen Maddox’ın yönettiği tartışmada, ABD ve Kuzey Amerika Programı Ortak Araştırmacısı ve eski ABD Ticaret Temsilcisi Özel Kalem Müdürü Heather Hurlburt ile eski ABD Ticaret Bakanlığı Yetkilisi ve programın Kıdemli Uzmanı Max Yoeli, Amerikan devlet yapısındaki bu köklü dönüşümün anayasal, siyasi ve ekonomik boyutlarını ayrıntılı şekilde değerlendirdi.

Maddox, programın açılışında spor ve siyaset ilişkisine değinerek, “ABD, bir ülkenin sergileyebileceği en büyük yumuşak güç gösterilerinden birinin arefesinde. Pazar günü New Jersey’deki stadyumda oynanacak finalde Donald Trump başrolde yer alacak. Onun için bu gösteriyi daha mükemmel kılacak tek şey, ABD erkek milli takımının finale kadar yükselmesi olurdu ve kendisi de bunu gerçekleştirmek için elinden geleni yaptı” dedi.

Ancak madalyonun diğer yüzüne dikkat çeken Maddox, “Trump bu anın tadını çıkaracak olsa da ülke içinde yetkilerini genişlettiğine dair endişeler her geçen gün büyüyor. Haziran ayı sonunda Anayasa Mahkemesi, görev süresini kapatırken başkana ek yetkiler tanıdı ve bu durum Amerikan siyasi manzarasını önemli ölçüde değiştirdi” ifadelerini kullandı.

“Yargı kararlarıyla doksan yıllık denetim mekanizması ortadan kalktı”

Anayasa Mahkemesinin haziran ayı sonunda aldığı kararlar, başkanlık makamının federal bürokrasi üzerindeki gücünü kökten değiştiren bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.

Trump, doğumla kazanılan vatandaşlık hakkını sınırlama girişiminde yargı engeline takılmış olsa da federal devlet kurumlarının yöneticilerini görevden alma konusunda devasa bir yetki elde etti.

Mahkeme, Federal Rezerv dışındaki tüm federal kurumların başkanlarının, bizzat başkan tarafından görevden alınabilmesinin önünü açtı.

Bu kararın tarihi önemini vurgulayan Chatham House Direktörü Bronwen Maddox, “Trump, doğumla kazanılan vatandaşlık hakkını sınırlama mücadelesini kaybetti ancak Federal Rezerv dışındaki herhangi bir federal devlet kurumunun başkanını görevden alma yetkisini kazandı. Bu karar, doksan yıllık bir denetim mekanizmasını ortadan kaldırıyor. Karar, başkanın devletin yürütme organı üzerinde mutlak kontrole sahip olması gerektiği yönündeki tekçi yürütme kuramını güçlendiriyor” şeklinde konuştu.

Maddox, bu hamlenin Trump’ın ikinci döneminde elde ettiği diğer güç kazanımlarını takip ettiğini belirterek, başkanın resmi sıfatıyla gerçekleştirdiği eylemlerden hukuki olarak muaf tutulmasına yönelik Anayasa Mahkemesi kararını ve yürütme emirlerinin cömertçe kullanılmasını bu sürecin diğer parçaları olarak nitelendirdi.

Anayasa Mahkemesinin bu genişletici yorumunu analiz eden Heather Hurlburt, bu durumun yüzlerce devlet kurumunu doğrudan etkilediğini belirtti.

Hurlburt, “Burada çevre denetim kurullarından ticaret denetim organlarına kadar kelimenin tam anlamıyla yüzlerce devlet kurumundan bahsediyoruz. Özel ticaret mahkemeleri ve son dönemde sıkça gündeme gelen sağlık ve tıp danışma kurulları bu kategorinin ilk akla gelen örnekleridir. Mahkeme, tüm bu yapıların başkanın tekçi denetimine tabi olduğuna dair son derece kapsamlı bir hüküm verdi” dedi.

Yargı ile Beyaz Saray arasındaki ilişkinin niteliğine değinen Hurlburt, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Anayasa Mahkemesi ile Beyaz Saray arasındaki bu ilişkinin başkanlık yetkilerini kalıcı olarak ne ölçüde değiştirdiği sorusu hala önemini koruyor. Bu mahkemenin, başkan ile siyasi bir ortaklık içinde hareket etmeyi seçtiği açık. Bu durum ABD tarihinde tamamen eşsiz olmasa da son derece sıra dışı bir nitelik taşıyor. Geleceğe dair sormamız gereken sorulardan biri de mahkemenin, görevdeki başkanla farklı bir siyasi eğilime sahip çoğunluğa sahip olduğunda bu benzeri görülmemiş yetkilerin ne kadarına göz yumacağıdır.”

“Kurumları bir anda yeniden şekillendirmek onları siyasi takvime bağımlı kılıyor”

Anayasa Mahkemesinin bağımsız federal kurum yöneticilerinin görevden alınabilmesine olanak tanıyan kararı, bürokratik süreklilik ve tarafsızlık ilkelerine büyük bir darbe olarak görülüyor.

Söz konusu dava, Trump’ın geçtiğimiz yıl mart ayında Demokrat partili Federal Ticaret Komisyonu Üyesi Rebecca Slaughter’ı görevden almasıyla başlamıştı.

Başyargıç John Roberts liderliğindeki mahkeme, başkanın yetkilerini kullanan alt düzey görevlilerin başkan tarafından görevden alınabileceğine hükmetti.

Kıdemli Uzman Max Yoeli, bu kararın Amerikan devlet geleneğindeki yıkıcı etkisini şu sözlerle açıkladı:

“Başkanın, çok üyeli ve bağımsız olarak adlandırılan ajansların üyelerini hiçbir gerekçe göstermeksizin görevden alabilmesi fikri, geçmişte yönetimler değişse dahi görevine devam eden siyasi atamalar için sağlanan korumaların erozyona uğramasının son halkasıdır. Bu durum, Beyaz Saray’ın imtiyazlarının, geçmişte yönetimler arasında biraz daha süreklilik barındıran politika yapım alanlarına kadar genişlediğini gösteriyor.”

Bu durumun savunucularının, yürütme organının politikalarında daha fazla uyum sağlayacağını ve kurumların Beyaz Saray’ın politikalarına duyarlı hale geleceğini iddia ettiğini belirten Yoeli, tehlikelere işaret ederek şöyle konuştu:

“Birçok kişinin bu başkanlık döneminde dile getirdiği temel endişe, başkanın bu kurumları bir anda yeniden şekillendirmesine izin verilmesinin, onları siyasi olarak aşırı duyarlı hale getirmesidir. Bu durum; düzenlemelerin, uygulama faaliyetlerinin ve soruşturmaların objektif kriterler yerine siyasi takvime ve siyasi imtiyazlara bağlanmasına yol açıyor. Gelecekteki bir başkan tüm bu düzenleyici kurumlarda tam bir temizlik yapabilir ve bu durum iş dünyasında ani sarsıntılara neden olabilir. Dünya genelindeki işletmeler için bu, planlama yapılması son derece zor bir zorluktur.”

Kararın ekonomik boyutlarını ele alan uzmanlar, mahkemenin piyasa hassasiyetlerini gözeterek Federal Rezerv’i bu genel yetkinin dışında tuttuğuna dikkat çekiyor.

Federal Rezerv Guvernörü Lisa Cook davasına atıfta bulunan Yoeli, mahkemenin para politikası rolünü diğer düzenleyici kurumlardan ayırmak için yoğun çaba sarf ettiğini belirtti.

Yoeli, “Çoğunluk görüşünde, Federal Rezerv’i ABD’nin dünyadaki ekonomik rolünün bir sütunu olarak korumak için çabaladıklarını görebilirsiniz. Doktrinel olarak Federal Rezerv ile diğer bağımsız kurumlar arasında o kadar da tutarlı bir ayrım olmayabilir ancak yargıçların piyasa üzerindeki yansımaların farkında olduğu anlaşılabiliyor” dedi.

“Bu yetkinin yürütmeye geçmesine izin verirsek bir daha asla geri gelmez”

Trump yönetiminin en agresif adımlar attığı alanlardan biri olan gümrük vergileri ve ticaret politikaları da yargı ile yürütme arasında büyük bir çatışma alanına dönüştü.

Anayasa Mahkemesi, anayasanın gümrük vergisi koyma yetkisini açıkça Kongre’ye verdiğini belirterek, Trump’ın Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Yasası kapsamında geniş ve kalıcı gümrük vergileri koyma yetkisine sahip olmadığına karar verdi. Mahkeme sadece bu yetkiyi sınırlamakla kalmadı, aynı zamanda Trump’ın geçmişte attığı adımları geri almasını ve tahsil edilen vergileri iade etmesini emretti.

Bu karar üzerinden şekillenen anayasal güç mücadelesini aktaran Heather Hurlburt, “Mahkeme çoğunluğu, Trump’ın bu yetkiye sahip olmadığını belirtmekle kalmadı, yapılanların geri sarılması gerektiğini de açıkça ifade etti. Bu, mahkemenin bu dönemde aldığı kararlar arasında oldukça sıra dışı bir durumdur. Ancak geri sarma süreci, iadelerin yapılması konusunda fark edilir derecede yavaş işliyor. Başkan, gümrük vergilerinin genel yapısını ve seviyesini korumak için diğer yasal yetkileri kullanma konusunda son derece agresif davranıyor ve bu davaların yeniden mahkemeye taşınmasını bekliyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

Max Yoeli ise yürütmenin bu hamlelerinin mahkemenin yaklaşımındaki asimetriyi ortaya koyduğunu söyleyerek, “Mahkemenin geçmiş birkaç yıldaki yaklaşımındaki asimetriyi görebiliyoruz. Başkanlık yetkilerinin genişlemesine izin verdiği ya da daha fazla yetki tanıdığı alanlarda, örneğin resmi görev esnasındaki eylemler için başkana geniş bir muafiyet tanıyan kararında, bu etki yapısal olmaktadır. Ancak mahkemenin gümrük vergileri veya doğumla kazanılan vatandaşlık konusunda başkanı engellediği durumlarda, bu durum belirli bir yasaya veya anayasal yoruma özgüdür. Yönetim için her zaman aynı amaçları takip edecek alternatif araçlar mevcuttur” ifadelerini kullandı.

Bu bağlamda muhafazakar Yargıç Neil Gorsuch’ın tarihi uyarısını hatırlatan Maddox, “Gümrük vergileriyle ilgili karar çıktığında, muhafazakar yargıçlardan Neil Gorsuch’ın uyarısı beni çok etkiledi. Gorsuch, ‘Eğer bizim görüşümüze göre Kongre’de bulunması gereken bu yetkinin yürütmeye geçmesine izin verirsek, bu yetki bir daha asla geri gelmez’ diyerek bu kararın başkanlık yetkileri üzerinde bir kısıtlama amacı taşıdığını net bir şekilde ortaya koydu” şeklinde konuştu.

Hurlburt ise sorunun sadece mahkemelerden değil, Kongre’nin kendi yetkilerine sahip çıkmamasından kaynaklandığını belirterek, “Bu tartışmanın sessiz kalan tarafı, sadece mahkemenin yürütmeye daha fazla yetki devretmesi değil, aynı zamanda Kongre’nin anayasanın kendisine açıkça tanıdığı yetkileri kullanmakta başarısız olmasıdır. Mahkeme Kongre’den adım atmasını ve yasama yapmasını istiyor ancak Kongre bunu yapmayı reddediyor. Son birkaç on yılda Amerikan siyasetinde Kongre, karmaşık veya siyasi olarak riskli konularda yasama yapma konusunda giderek daha isteksiz hale geldi ve bu da yürütme organının dolduracağı devasa bir boşluk bıraktı” dedi.

Max Yoeli, bu eğilimin Roosevelt döneminden bu yana her başkanın bir öncekinin yetkilerini devralıp genişletmesiyle süregelen tek yönlü bir dişli çark mekanizması olduğunu doğrulayarak, “Eğer Kongre kendi yetkilerini kıskançlıkla korumaz ve yürütmenin müdahalelerine boyun eğerse, hiçbir güç bu dengeyi yeniden sağlayamaz” uyarısında bulundu.

“Temsilciler Meclisi, siyasi tiyatro sahnesine dönüşecek”

Kasım ayında yapılacak olan ara seçimler, Trump’ın genişleyen yetkilerini dengelemek veya daha da pekiştirmek açısından Amerikan siyasi sisteminin önündeki en büyük sınav olarak duruyor.

Temsilciler Meclisi’ndeki tüm sandalyelerin ve Senato’nun üçte birinin yenileneceği bu seçimlere, anketlerde gerileyen bir Trump ve derin bir bölünmüşlük yaşayan Demokratlar ile giriliyor.

Siyasi aritmetiği ve olası senaryoları değerlendiren Kıdemli Uzman Max Yoeli, “Ara seçimlere her iki mecliste de oldukça kıl payı marjlarla ve başkanın popülaritesinin yüzde otuzların sonu, kırkların başı gibi oldukça düşük seviyelerde olduğu bir atmosferde giriyoruz. Eğer ilk dönemindeki gibi bir kayma yaşanırsa, Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kolaylıkla geri alacaktır. Temel senaryomuz hala Demokratların en azından bu meclisi geri kazanacağı yönündedir” dedi.

Ancak seçim sürecinin kuralları üzerinde büyük bir belirsizlik olduğunu ifade eden Yoeli, şöyle devam etti:

“Başkanın yakın zamanda oy verme ve seçim güvenliği üzerine odaklanacağı bildirilen önemli bir ulusa sesleniş konuşması yapması bekleniyor. Bu, ABD’de seçimlerin gerçekleştirilme biçimini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir dizi adımın son halkasıdır. İster Demokrat eyaletlerdeki düzenlemelerle yanıtlanan agresif seçim bölgesi sınırlarının yeniden çizilmesi olsun, ister kimin nasıl oy kullanacağını gözden geçirme çabaları olsun, tüm bunlar sonuçlar üzerinde maddi bir etki yaratabilir.”

Seçim dürüstlüğü tartışmalarının perde arkasındaki tehlikeli gerilimlere dikkat çeken Heather Hurlburt, Trump’ın yakın çevresinde anayasal sınırların zorlanması konusunda ciddi bir fikir ayrılığı yaşandığını aktardı.

Hurlburt, “Trump’ın çevresindeki üyeler arasında, seçimlerle ilgili oyunun kurallarının ne kadar dışına çıkılacağı konusunda çok da gizli olmayan bir tartışma sürüyor. Trump’ın uzun süreli gayriresmi danışmanı Steve Bannon, bu hafta başkanın görevdeki bazı Demokrat senatörleri gayrimeşru ilan etmesini ve bir olağanüstü hal ilan etmesini teşvik etti. Bannon bunu başkanlığı boyunca sürekli talep etti ancak Trump’ın çevresindeki diğer isimler buna karşı çıktı. Aynı zamanda yerel seçim yetkililerini ve eyalet seçim organlarını itibarsızlaştırmaya yönelik sürekli bir çaba var. Çünkü ABD’de seçimleri ulusal düzeyde yönetmiyoruz; eyaletler tarafından yürütülen elli ayrı seçim var” ifadelerini kullandı.

Demokrat Parti içindeki radikalleşme eğilimlerine de değinen Hurlburt, “ABD siyasetindeki bu kadar öfke ve kin karşısında, Demokrat Parti içindeki bazı güçlerin de aynı sertlikle karşılık verme arayışında olduğunu görüyoruz. Bu durum, ideolojik yönelimleri belirsiz olsa bile sadece yüksek sesle ve agresif bir şekilde savaşacak adayların tercih edilmesine yol açıyor. Bu durum neyin aşırı olduğunu hesaplamayı zorlaştırıyor” dedi.

Ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin Demokratların kontrolüne geçmesi durumunda Beyaz Saray’ın nasıl bir pozisyon alacağını öngören Max Yoeli, Trump’ın yasama organını tamamen işlevsiz kılacağını iddia etti.

Yoeli, “Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kazanırsa, bu durum herhangi bir yasanın çıkmasının imkansız hale gelmesi demektir. Ancak bu yönetim için bu durum diğerlerine kıyasla muhtemelen daha az sorun teşkil edecektir çünkü başkan zaten dostane bir Kongre döneminde bile yasama yerine tek taraflı yürütme araçlarına büyük ölçüde güvendi. Geçmişte bir başkan için zorlayıcı olabilecek geleneksel denetim mekanizmaları karşısında da yönetimin uzun süredir üzerinde çalıştığı uyumsuzluk taktiğini devreye sokacağını göreceğiz. Mahkeme celplerini, denetim taleplerini, askeri yetki kararlarını kolayca geri çevirecekler ve Beyaz Saray’ın yürütme imtiyazı iddialarıyla karşı çıkacaklar” şeklinde konuştu.

Demokratların elindeki tek gerçek kozun bütçe onaylama yetkisi olduğunu belirten Yoeli, ülkeyi bekleyen ekonomik tehlikeleri şu sözlerle özetledi:

“Demokratların gerçek nüfuz sahibi olduğu alanlar, hükümetin finansmanı ve devlet çarklarının dönmesi için gerekli bütçe onaylarıdır. Bu nedenle hükümetin kapanması dramalarının ve borç limiti krizlerinin geri döneceğini öngörebiliriz. 2027 yılında yükseltilmesi gerekecek olan borç limiti, yeni bir çatışma noktası olacaktır. Burada Demokratların ne kadar radikal olmaya istekli olduğu sorusu önem kazanıyor. Politika veya siyaset yapmak adına ABD’nin mali saygınlığını ve kredisini riske atmaya istekli olacaklar mı, yoksa daha sorumlu bir yaklaşım mı sergileyecekler? Bu açık bir sorudur ancak bu bütçe krizleri dışında meclis çoğunlukla 2028 öncesinde siyasi puan toplama ve bir siyasi tiyatro sahnesine dönüşecektir.”

Bu kurumsal aşınmanın ve istikrarsızlığın Amerikan ekonomisine kümülatif bir fatura çıkardığını vurgulayan Yoeli, “Hiçbir gelişme boşlukta gerçekleşmiyor. Kredi notunun düşürülmesi, borç limiti krizi, Federal Rezerv’e yönelik saldırılar ve hükümet verilerinin doğruluğuna dair şüpheler, ABD’nin güvenli liman algısını oluşturan unsurları parça parça yok ediyor. Hukukun üstünlüğü bu cazip piyasayı şekillendiriyor ve bu güven yavaş yavaş aşınıyor. Bunun çok ileri gittiğini fark ettiğinizde ise artık çok geç olacaktır” uyarısında bulundu.

“Kupa töreni siyaset ve futbol meraklıları için inanılmaz bir sahne sunacak”

Analiz programında ele alınan son başlık ise sporun Trumpizm ve popülist siyaset için taşıdığı ideolojik ve pratik anlam oldu.

Kendisini iyi bir atlet olarak tanımlayan Trump, boks maçlarından futbol karşılaşmalarına kadar geniş bir yelpazede spor organizasyonlarını kendi siyasi şovunun bir parçası haline getirme konusunda benzersiz bir yeteneğe sahip.

Trump’ın spor dünyasıyla kurduğu pragmatik ilişkiyi değerlendiren Heather Hurlburt, “Başkan kendisini iyi bir atlet olarak nitelendiriyor ve sporcularla yan yana gelmek için sürekli bir araba dolusu çaba harcıyor. Beyaz Saray’da ağırladığı ünlü sporcu arkadaşları var; basketbol, Amerikan futbolu ve beyzbol finallerine gidiyor. Hatta Beyaz Saray’ın bahçesinde bir dövüş etkinliği düzenlemesiyle tanınıyor. İlginç bir şekilde, birçok Amerikalı politikacının aksine futbolu daha fazla takdir ediyor ve bu yönüyle garip bir şekilde bir dünya vatandaşı gibi davranıyor. FIFA ve Gianni Infantino ile son derece yakın ilişkiler kurdu” dedi.

Trump’ın FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu doğrudan arayarak ABD’li golcü Folarin Balogun’un cezasının Belçika maçı öncesinde ertelenmesini talep ettiği ve istediği sonucu aldığı meşhur telefon görüşmesi, uluslararası spor diplomasisinde kuralların nasıl esnetilebildiğinin somut bir örneği olarak kayıtlara geçmişti.

Bu olayın ABD içindeki yansımalarını aktaran Max Yoeli, “Trump’ın Infantino’yu arayıp golcümüzün cezasını ertelemesini istemesi, tamamen Trump’ın oyun kitabından çıkmış bir hamledir. Burada sıra dışı olan şey, telefonun diğer ucundaki kişinin temsil ettiği organizasyon açısından bu tarz taleplerin pek de yabancı olmamasıdır” ifadelerini kullandı.

Hurlburt ise Amerikan halkının bu duruma verdiği tepkinin de kutuplaşmış siyasi çizgileri takip ettiğini belirterek şunları ekledi:

“Amerikalılar bu duruma hem siyasi taraftarlık sınırlarında hem de dünyanın herhangi bir yerindeki spor taraftarlarının vereceği tepkiyle yaklaştı. Başkanı sevmeyen insanlar bile ‘bizim çocuğun’ sahada olmasını istediği için bu durumu destekleme eğilimi gösterdi. Bu nedenle bu hamle ABD içinde, dış dünyaya kıyasla muhtemelen daha az tepki çekti. Futbolu yakından takip eden birçok Amerikalı bu duruma baktı ve bunun küresel futbol yönetimi için sıradan bir gün olduğunu düşündü. Ancak özetlemek gerekirse, bu durum dünyanın geri kalanında oldukça kötü bir izlenim bıraktı.”

Geleceğe yönelik spor ve siyaset projeksiyonu yapan Yoeli, 2028 Los Angeles Olimpiyatları’nın çok daha büyük bir siyasi savaş alanına dönüşeceğini öngördü.

Yoeli, “Hem ABD hem de İngiltere yaralarını sararken, Dünya Kupası’nın ötesinde, adeta Hollywood tarafından yazılmış gibi duran bir ana, 2028 yazında Los Angeles’ta düzenlenecek Olimpiyat Oyunları’na bakmalıyız. Burası Demokratlar tarafından yönetilen bir eyalette, Demokrat bir şehir ve başkanın en büyük muhaliflerinin yaşadığı yer. Olimpiyatların küresel sahnesi, başkanın 2028 seçimi öncesindeki topal ördek dönemine denk geliyor. Eğer Dünya Kupası bir çatışma noktası olduysa, Olimpiyatlar bunun çok daha ötesinde bir gerilim alanı olacaktır” değerlendirmesini yaptı.

Buna karşın 2026 Dünya Kupası finalinin kendi içinde barındırdığı jeopolitik sembolizmin de göz ardı edilemeyeceğini belirten Hurlburt, final maçının aktörlerine dikkat çekerek analizini şu sözlerle tamamladı:

“Yine de önümüzdeki inanılmaz finali atlayamayız. Bu final, eski Avrupa’yı ve Trump’ın NATO içindeki en dişli rakiplerinden biri olan İspanya’yı, Trump’ın adeta kendisinin küçük bir versiyonu olarak gördüğü Javier Milei liderliğindeki müttefiki Arjantin ile karşı karşıya getiriyor. Bu maçın son dakikaları ve kupa töreni, siyaset ve futbol meraklıları için inanılmaz bir sahne sunacak.”

Programın sonunda, FIFA’nın Trump’a ilk barış ödülünü verdiğini hatırlatan sunucu Bronwen Maddox’ın, “2030 yılında Güney Avrupa ve Kuzey Afrika arasında oynanacak Dünya Kupası ile Trump’a ikinci bir barış ödülü verilir mi?” sorusuna esprili bir yanıt veren Max Yoeli, liderlerin bu mücadeleye hazır olup olmadıklarını görmeleri gerektiğini belirterek, Trump’ın bu ödülü yeniden alabileceğini ifade etti.

Amerika

San Francisco’da yapay zeka sermayesi kiraları artırdı

Yayınlanma

San Francisco’da yapay zeka sektörünün tetiklediği kira artışları nedeniyle kent genelinde tahliye tebligatları yüzde 44 yükseldi. Ortalama tek yatak odalı daire kirasının 4 bin 400 dolara ulaştığı kentte Belediye Başkanı Daniel Lurie acil durum ilan etti.

ABD’nin San Francisco kentinde yapay zeka sektörünün yarattığı sermaye akışı konut kiralarını rekor seviyelere taşırken, tahliye tebligatları geçen yıla kıyasla yüzde 44 arttı.

Yüksek maaşlar ve teknoloji şirketlerinin halka arz beklentileri kentteki konut piyasasında maliyetleri hızla yukarı çekiyor.

The Guardian gazetesinin haberine göre kentte tek yatak odalı bir dairenin ortalama aylık kirası geçen yıla göre yüzde 25’in üzerinde artışla 4 bin 400 dolara çıktı.

Bu tutar ABD genel ortalamasının yaklaşık üç katına denk geliyor. İki yatak odalı dairelerde ortalama kira 6 bin doları bulurken, merkezi noktalardaki dört odalı aile konutlarında rakam 10 bin doları aşıyor.

Nüfusunun yaklaşık üçte ikisi kiracı olan San Francisco’da 160 binden fazla konut kira denetimi kapsamında yer alıyor.

Mülk sahipleri ise yüksek karlı satışlar ya da piyasa rayicinden yeni sözleşmeler yapabilmek için yasal boşluklardan faydalanıyor.

San Francisco Belediye Başkanı Daniel Lurie, yapay zeka sektörünün tetiklediği maliyet artışları gerekçesiyle eylül ayında “kira acil durumu” ilan etti.

Lurie, tahliye davaları için adli yardım bütçesi ayrılmasını, yerinden edilen kiracılara yapılan ödemelerin artırılmasını ve boşalan kira kontrollü konutlardaki zam oranlarına tavan getirilmesini önerdi.

Tahliye bildirimleri ve yasal boşluklar kiracıları zorluyor

Sektör şirketlerinden Anthropic ve OpenAI gibi kuruluşların merkezlerinin yer aldığı SoMa ile Mission Bay bölgelerinde baskı belirginleşiyor.

Turizm ve hizmet sektörü sendikası Unite Here temsilcisi Anand Singh, son aylarda yüzde 40’a varan kira artışlarıyla karşılaşıldığını aktardı.

Ev sahipleri, 1979 yılından önce inşa edilen binalardaki uzun süreli kiracıları çıkarmak için eyalet yasalarındaki Ellis Yasası gibi düzenlemelerden yararlanıyor.

Düzenleme, kiralama faaliyetini sonlandıran mülk sahiplerine tüm binayı boşaltma ve ardından mülkü satma hakkı tanıyor.

Yapay zeka sektöründe çalışan alıcıların gayrimenkullere talep edilen fiyatın 1 milyon dolara kadar üzerinde teklif vermesi, bu yolla yapılan tahliyeleri artırıyor.

North Beach bölgesinde onlarca yıldır aynı kiracıların yaşadığı yedi birimli bir yapının yeni sahipleri, daireleri birleştirerek lüks konutlara dönüştürmeyi amaçlıyor.

Mülk sahipleri ayrıca kira tahsilat yöntemlerini tek taraflı değiştirerek kiracıları ödeme kusuruna düşürme ya da tadilat süreçlerini rahatsızlık verici hale getirerek tahliyeye zorlama yöntemlerini kullanıyor.

San Francisco Konut Hakları Komitesi Direktörü Maria Zamudio, onarımlarla bağlantılı anlaşmazlıklarda geçen yıla göre yüzde 23 artış yaşandığını, yardım hatlarına haftada ortalama 200 çağrı geldiğini kaydetti.

Göçmenler ve dar gelirliler kentten uzaklaşıyor

Özellikle kentin Çin Mahallesi bölgesinde yaşlı ve sınırlı İngilizce konuşan sakinlerin tahliye baskısıyla karşılaştığı bildiriliyor.

San Francisco Tahliye Karşıtı Koalisyon Direktörü Molly Goldberg, bazı ev sahiplerinin kiracıları sınırdışı edilme tehdidiyle sindirmeye çalıştığını aktardı.

Yerinden edilen çalışanlar, 80 ila 140 kilometre mesafedeki Central Valley, Tracy veya Modesto gibi uzak yerleşimlere taşınarak kente gidiş geliş yapmak zorunda kalıyor.

San Francisco İşçi Konseyi Direktörü Kim Tavaglione, hemşire, öğretmen ve itfaiyecilerin de dahil olduğu sendika üyelerinin yalnızca yüzde 7’sinin son zamlardan önce kent sınırları içinde yaşayabildiğini dile getirdi.

Kentteki demografik çeşitliliğin daraldığına işaret eden Ulusal Konut Hukuku Projesi Üst Yöneticisi Shamus Roller, 1970’te yüzde 13 seviyesinde olan siyah nüfus oranının bugün yüzde 5 civarına gerilediğini belirtti.

UCSF Benioff Evsizlik ve Konut Girişimi Direktörü Margot Kushel ise aşırı kalabalık yaşam koşullarının ruh sağlığını bozduğunu, bazı kişilerin kirayı ödeyebilmek için gıda harcamalarından ve temel tedavilerinden feragat ettiğini bildirdi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD rafinerileri küresel arz daralmasıyla rekor kâra hazırlanıyor

Yayınlanma

Wall Street Journal gazetesinin haberine göre Ortadoğu ve Ukrayna’daki savaşlar küresel akaryakıt arzını daraltırken ABD merkezli rafinerilerin rekor çeyreklik kâr açıklaması bekleniyor. Sene başından bu yana piyasa değerleri 224 milyar dolar artan şirketlerin tesisleri tam kapasiteye yakın çalışıyor.

ABD merkezli petrol rafinerisi şirketlerinin, Ortadoğu ve Ukrayna’daki savaşların küresel akaryakıt arzını daraltması ve ürün fiyatlarını artırması nedeniyle rekor düzeyde çeyreklik kâr elde edebileceği değerledirmeleri yapılıyor.

The Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin haberine göre Wall Street analistleri; Valero Energy, Marathon Petroleum ve Phillips 66 şirketlerinin, neredeyse rekor seviyelere ulaştıkları ikinci çeyrek sonuçlarını geride bırakmasını bekliyor.

Rafineriler, ham petrol maliyeti ile rafine ürün fiyatları arasındaki farkı gösteren ve “crack spread” olarak adlandırılan marjın genişlemesinden faydalanıyor.

Söz konusu marj, Ortadoğu’daki rafinerilerin operasyonel sorunları ve İran savaşı nedeniyle yükseliyor.

Bu süreçte Çin ile diğer Asya ülkelerinin akaryakıt ihracatını düşürdüğü, analiz şirketi Industrial Info Resources verilerine göre eylül ayı itibarıyla küresel rafineri kapasitesinin yaklaşık yüzde 12,1’inin devre dışı kaldığı kaydedildi.

Rafinerilerin kâr beklentileri ve hisse performansları yükseldi

JPMorgan tahminlerine göre Valero’nun üçüncü çeyrekteki vergi öncesi kârı, bir önceki çeyreğe kıyasla yüzde 50, 2022 ortasındaki rekor seviyeye göre ise yüzde 24 artışla 8,95 milyar dolara ulaşabilir.

Piper Sandler ise Marathon’un hisse başına kârının geçen yılın aynı dönemine kıyasla yedi kattan fazla artmasını bekliyor.

Şirketlerin mali sonuçlarının ekim sonu ile kasım başında açıklanması öngörülüyor.

Novi Labs petrol ürünleri piyasası analisti John Auers, şirketlerin mevcut elverişli ortamdan yararlandığını ifade etti.

Her üç üreticinin hisseleri perşembe gününü rekor seviyelerde tamamladı. 2026 başından itibaren değerleri iki katından fazla artan bu şirketlerin toplam piyasa değeri yaklaşık 224 milyar dolar yükseldi. Aynı dönemde S&P 500 endeksindeki artış ise yüzde 13 seviyesinde kaldı.

Auers, şirketlerin yüksek kâr marjlarını geçici gördüklerini, bu nedenle üretimi genişletmek amacıyla yatırıma yönelmekte acele etmediklerini aktardı.

ABD Başkanı Donald Trump ise temmuz ayında petrol şirketlerini aşırı yüksek gelirleri gerekçesiyle eleştirerek bu kazancın bir kısmını tüketicilere iade etmelerini talep etmişti.

Küresel arz açığı ABD ihracatını rekor seviyeye taşıdı

ABD rafinerileri, diğer ülkelerden yapılan sevkiyatlardaki aksamalar üzerine yaz aylarında akaryakıt ihracatını artırdı.

Reuters’ın aktardığı verilere göre, 7 Ağustos ile biten haftada ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.

ABD ve Hindistan, daha önce Ortadoğu ile Rusya’dan sağlanan ürünlere bağımlı olan pazarlara yönelik sevkiyatlarını yükseltti.

Tesislerin tam kapasiteye yakın çalıştığı ABD’de yüksek üretim seviyesi küresel açığın dengelenmesine yardım ediyor.

Financial Times, temmuz ayındaki değerlendirmesinde yüksek kapasite kullanımının piyasayı kasırga, arıza ve beklenmedik gelişmelere karşı kırılgan hale getirdiğini, herhangi bir aksamanın ağır sonuçlar doğurabileceğini yazmıştı.

Uluslararası Enerji Ajansının (IEA) Financial Times tarafından aktarılan verilerine göre, ağustos ayı itibarıyla Ortadoğu’daki büyük rafinerilerden yapılan dizel ihracatı savaş öncesi dönemin dörtte birine geriledi; küresel petrol ürünleri üretimi ise geçen yılın aynı dönemine kıyasla günlük 4 milyon varilden fazla azaldı.

İşlenmiş akaryakıt piyasasının, rafineri kapasitesi açığı ve yüksek taşımacılık maliyetleri nedeniyle baskı altında kaldığı vurgulandı.

Okumaya Devam Et

Amerika

Díaz-Canel: Küba teslim olmayacak

Yayınlanma

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel Bermúdez, Barbados bombalaması anmasında yaptığı konuşmada, “Küba teslim olmayacak, Küba satılık değil” dedi.

Küba Komünist Parti Merkez Komitesi Birinci Sekreteri de olan Díaz-Canel, 6 Ekim sabahı Devrim Meydanı’ndaki José Martí Anıtı’nda düzenlenen toplantıyı bir anma etkinliği olarak nitelendirirken, bunun aynı zamanda bir direniş eylemi olduğunu da vurguladı.

Granma’da yer alan habere göre etkinlik, 73 insanın hayatına mal olan Barbados bombalı saldırısının kurbanlarına saygı olarak tertiplendi.

Cubana de Aviación’ın 455 numaralı uçuşu, Barbados’tan Jamaika’ya giden bir Küba uçuşuydu ve uçak 6 Ekim 1976’da düzenlenen bir bombalı saldırı sonucu düşürüldü.

Etkinlikte, Küba’ya yönelik diğer terör saldırılarının kurbanlarının aile üyeleri ve meslektaşlarının yanı sıra ulusal eskrim takımının genç üyeleri, FAR (Devrimci Silahlı Kuvvetler) ve Minint (İçişleri Bakanlığı) mensupları, akademisyenler ve toplumun çeşitli kesimlerinden önde gelen isimlerle bir toplantı düzenledi.

Küba lideri, “Bu, tarihsel hafızayı ön plana çıkardığımız bir buluşma; cezasızlığı kınadığımız bir an ve şu anda içinde bulunduğumuz karmaşık bağlamda inançlarımızı yeniden gözden geçirip pekiştirdiğimiz bir zaman,” dedi.

Díaz-Canel, bu olayın Küba halkına bıraktığı mirası inceleyerek, bunun bir ilham kaynağı olduğunu vurguladı.

Küba liderine göre bu miras, “zorluklar karşısında Devrimi savunmaya devam etmek, imparatorluğun emellerini reddetmek, bu soykırımcı ve terörist politikayı aşmak ve Küba Devrimi’nin kalıcı zaferini pekiştirmeye devam etmek için gereken direnişi ve cesareti güçlendirir.”

6 Ekim 1976’da Cubana de Aviación uçağının havada bombalanmasının ardından halkın yaşadığı “hüzünlü ama destansı” günleri hatırlatan Díaz-Canel, “bu iğrenç eylemin ardından kurbanların ailelerinin yaşadığı deneyimlerin yürek burkan niteliğini” vurguladı.

Küba lideri, “Bunca yıldır kalplerinizde ve zihninizde taşıdığınız o tanıklıklar, o deneyimler ve o yaşam öyküleri gerçekten yürek burkucu,” diye vurguladı.

Ona göre, José Martí Anıtı’nda gerçekleşen bu paylaşım, tüm Küba için, ama özellikle de Kübalı gençler için bir buluşmaydı; “çünkü gerçeklerimiz paylaşılmalı; tekrar tekrar dile getirilmeli. Cevapları bulabilmemiz için bunları yaşadığımız şu ana taşımalıyız.”

Küba lideri şöyle konuştu:

“Fakat gerçek şu ki, saldırıya uğrayanlar yenilgiye uğratılamadı; çünkü ne teslim oldular ne de teslim olacaklar. Savaştılar, savaşıyorlar ve savaşmaya devam edecekler. İşte bu nedenle, bu tarihsel hafızayı ve gerçekleri zihinlerimizde, kalplerimizde ve duygularımızda eksiksiz bir şekilde muhafaza etmenin ve bunları çocuklarımıza, torunlarımıza ve gelecek nesillere aktarmaya, paylaşmaya ve beslemeye devam etmenin önemi budur.”

Kurbanların ailelerine seslenen Díaz-Canel, “Sizin acınız bizim acımızdır; yalnız değilsiniz; anınız bizim anımızdır ve davanız tüm Küba’nın davası olmaya devam etmektedir. Elli yıl önce olduğu gibi aynı kararlılıkla Küba teslim olmaz, Küba satılık değil ve Küba unutmaz,” sözlerini yineledi.

Küba, Barbados saldırısının CIA ve ABD tarafından planlanıp uyguladığını savunuyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English